Skip to main content
Submitted by Anonymous (not verified) on 27 April 2008

Bilindiği gibi Paris Kürt Enstitüsü, DTP, HAK-PAR ve KADEP'in de içinde yer aldığı farklı görüşlerden 1000 kişiden imza toplanması hedefleniyor.
“Türkiye'de Kürt Sorununa Barışçı Çözüm Çağrısı“ isimli bir bildiri hazırlanmıştır. Hazırlanan ortak bildiride DTP Grup Başkanı Ahmet TÜRK, HAK-PAR Genel Başkanı Sertaç BUCAK, KADEP Genel Başkanı Şerafettin ELÇİ, Feridun YAZAR, Osman BAYDEMİR, Tuncer BAKIRHAN, Abdullah DEMİRBAŞ ve Aysel TUĞLUK'un çağrıcı olduğu bilinmektedir.

Bildiri metni, özü itibariyle Kürt halkının içinde bulunduğu statüsüzlüğü (kölelik durumunu) tamamen kamufle ederek sürdürülmeye yöneliktir. Asgari bazı talepler (kırıntılar) karşılığında Kürtlere kurnazlıkla büyük taahhütler yüklenmektedir. Şöyle ki; Kürtler, ülkelerinin bölünmüşlüğünü doğal saymalı. Bölünmüşlüğün sebeplerini ve kimler tarafından yapıldığını (sınırları tartışmaya açmayacağız garantisi) sorgulamamalı. İnkâr ve imha (soykırım) politikasına değinmemeli. Bu travmanın Kürt halkı üzerinde bıraktığı derin izler görülmemeli vs. Aslında tüm bunlar mevcut statüsüzlüğün aynen devam etmesinden başka bir şey değildir. 1000 “seçkin“ imzayla bir nevi bu statüsüzlüğü onaylatmaktır. Bu onayı, ayrıca bütün dünyaya da (dosta-düşmana) deklare etmektir.

Bu aynı zamanda muhalif Kürtleri çembere alma operasyonudur.

Bu imza kampanyasıyla, PKK-Devlet Konsepti dışında kalan diğer Kürt örgütleri ve şahsiyetlerine de çengel atılmıştır. HAK-PAR ve KADEP Genel Başkanları bu çembere çağrıcılar listesine girerek dahil oldular. Bu her iki parti de programlarına federasyonu koymuşlardı. “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu“. Anlamak kolay değil...

TEVKURD de ne yazık ki bu kervanın kuyruğuna takılmış bulunmaktadır. Ancak hakkını teslim etmek lazım; TEVKURD Yürütme Kurulu, bu kervana katılırken,
“devenin şurası-burası neden eğridir“ diye birkaç köşeli laf (metni imzalıyoruz, ancak bazı eleştirilerimiz vardır.) etmekten de geri kalmamıştır.

İşte, maalesef TEVKURD de beklenmedik bir hamleyle benzerleri gibi bu çemberin içine alındı. TEVKURD'ün programı, stratejisi, Kürdistani duruşu, bilindiği gibi ilgili imza metniyle açıkça çelişmektedir. TEVKURD Yürütme Kurulu, TEVKURD Programını resmen hiçe saymıştır. Programa aykırı karar almak, stratejik değişikliğe gitmek, yeni politik hatlara kaymak, Yürütme Kurulunun yetkisini aşıyor (aşan şeylerdir).  Bu tür değişiklikler ancak Genel Kurullarda yapılabilir. Böylelikle Yürütme Kurulu yetkisini kötüye kullanmıştır. Sonuç olarak;

TEVKURD imzasını geri çekmelidir.
Ya da Asli görevini dondurmalı ve acilen Kongreye gitmelidir.

Derinliklerde hazırlanan bir oyun yine Kürtlerin önüne sürüldüğü ap-açık ortadadır. Büyük bir direnç gösterilmezse, operasyonları amacına ulaşacaktır. Bu oyunu Kürt Yurtseverleri teşhir etmeli ve bozmalıdırlar.

24/04/2008
Zülküf ÖZEL
TEVKURD Meclis Üyesi

Anonymous (not verified)

Sun, 2008-04-27 15:35

[img]http://www.rizgari.com/images/niviskar/Sait_Aydogmus.jpg[/img] [b]’Çatı Partisi' ve ’Uganda'nın Kurtuluşu[/b] NASNAME Redaktörü Şükrü Gülmüş, geçenlerde, Abdullah Öcalan'ın Kürt uluslaşmasına karşı [b]“sık elenip ince dokunan“ “Görüşme“[/b] gündemini taklit eden mizahi bir yazısını, [b]“Uganda'daki halkımıza selam söyleyin!“[/b] türünden [b]“taşı gediğine oturtan“[/b] bir sözle bitiriyordu. Gerçekten de Abdulah Öcalan'ın ve onun gündemini büyük çapta uygulayan PKK ve çevre örgütlerinin gündemi, sözde kurtarmaya çalıştıkları Kürt ve Kürdistan'ın gerçek gündemine oldukça yabancılaşarak adeta [b]“Uganda“[/b] laştırılmış durumdadır. Oysa, 1984 sonrası mücadelesinin objektif bir sonucu olarak PKK'nin, Kürt uluslaşmasında ve Kürt/Kürdistan sorununun uluslararasılaşmasında büyük katkıları olmuştur. Ancak aynı PKK, özellikle Abdullah Öcalan'ın tesliminden sonra geliştirdiği teslimiyetçi politika ile birlikte, sıradan bir proje gibi görünmeyen bir sosyo-politik ve sosyo-psikolojik [b]“toplumsal mühendislik“[/b] projesi uyarınca, anılan katkılarını tamamen tersine çevirerek, Kuzey Kürtleri'ni entegre etmeyi önüne koyan Türk egemenlik sistemi için bir [b]“hizmet“[/b] e dönüştürmüş bulunmaktadır. Bu misyon, Abdullah Öcalan ile PKK ve DTP'sinin gündemlerini, [b]“Ugandalılaştırmak“[/b] bir yana, Türkiyelileştirmiş durumdadır ve bu gündemle Kürt uluslaşmasına karşı ciddi bir rol oynanmaktadır. [b]Bu Talihsiz Rol Nasıl Oynanıyor?[/b] PKK, politik olarak Kuzey Kürdistan'ın tek hegemonik partisi durumundadır. Aynı PKK, Kürdistan'ın diğer parçalarında da örgütlüdür ve oraları da önemli oranda etkilemektedir. Ancak Abdullah Öcalan ile PKK ve DTP'sinin gündemleri, genellikle Kürt uluslaşma ve devletleşmesinin [b]“sık elenip ince dokunan“[/b] karşıtlığıyla belirlenmektedir. Örneğin şimdilerde, Apo'nun PKK'sinin gündemi, söylemi ve eylemiyle Kürt uluslaşmasının ve devletleşmesinin en temel karşıtı olan Kemalizmin ateşli bir savunuculuğunun eşliğinde; Güney'in devletleşmesine, günümüz koşullarında bu devletleşmeye katkısı olan AB'ye, ABD'ye, İsrail'e ve Yahudi halkına karşı sistemli bir kampanyayı öngörmektedir. Yanısıra bu gündem, mucidi Abdullah Öcalan olan [b]“Çatı Partisi“[/b] projesiyle, Türk egemenlik sisteminin Kuzey Kürdistan'da zaten büyük çapta gerçekleştirdiği ekonomik ve kültürel entegrasyonu, örgütsel ve politik likidasyonla bir adım daha ileri götürmek istemektedir. Zira, resmen olmasa da fiilen bir Kürt partisi durumunda olan, Kürt kitlelerince de böyle algılanan DTP'sinin, bir [b]“Çatı Partisi“[/b] içinde eritilerek örgütsel tasfiyesinin gerçekleştirilmesi, legalitedeki kitlesel Kürt hareketinin örgütsel ve politik likidasyonunu sağlamakla kalmayacak; Kuzey Kürtleri'nin uluslaşma ve buna ilişkin aidiyet bilinçlerine de büyük darbe vurarak, Kürtler'in politik olarak da entegrasyonuna hizmet edecek ve bunu hızlandıracaktır. Açıktır ki, yukarıdaki gündem, yakından incelendiğinde, neredeyse tüm konu ve yönleriyle bırakalım Türk egemenlik sisteminin, doğrudan Ergenekoncuların gündemiyle çok büyük benzerlikler arzetmektedir. PKK'nin eylem ve söyleminde, okun sivri ucunu Türk egemenlik sisteminin asıl sahibi durumundaki Ordu'ya değil, AKP'ye yöneltmesi, bu gündemin ergenekoncu niteliğini daha da pekiştirmektedir. Genel seçimler esnasında Diyarbakır'da idim ve halk, DTP'sinden bahsederken, Kürtlük aidiyetini kastederek [b]“Partiya me“[/b] (bizim parti) diyordu. [b]“Çatı Partisi“[/b] yle hedeflenen asıl amaç, halkı bu aidiyet duygu ve bilincinden de yoksun kılarak, DTP'nin varlığının uluslaşma ve ulusal bilinç üzerindeki olumlu etkisini ortadan kaldırmaktır. Zira, başta Ahmet Türk olmak üzere , başlıca yöneticileri, DTP'nin [b]“etnik bir parti olmadığını“[/b] ısrarla vurguluya dursunlar; DTP, resmen olmasa da, Kürt kitleleri nezdinde (algılamalarında) ve dolayısıyla fiilen bir Kürt partisidir; bu anlamda bal gibi etnik bir temele dayanmaktadır ve dayanmalıdır da... [b]“Çatı Partisi“[/b] projesi ile zaten inkâr edilen ve imha edilmek de istenen Kürt/Kürdistan olgusunun, halihazırda birçok uygulamayla bulandırılan ulusal algıları da yok edilerek; Kürd'ün kendisini Kürt hissetmesinin sosyolojik, psikolojik ve politik araçları ve temelleri de yok edilmek istenmektedir. [b]Apo'nun PKK'sinin Bu Politikası Yeni Değildir[/b] PKK'de bu politikanın [b]“eski“[/b] liğini ortaya koymak için, okuyucunun afına sığınıp konuyla ilgili olarak 2005'in başında Kurdinfo'da (http://www.kurdinfo.com/nivis/sait06.htm) yayınlanan eski bir yazıma dönmek durumundayım: [b]“Bilindiği gibi Apo, 'Görüşme Notları'nda, sürekli olarak, legal siyasal örgütlenmenin ismi ve özellikle yönetim bileşimiyle 'Kürt partisi' olmamasını ısrarla ve özenle hatırlatmakla yetinmemekte, bunun gölgesinden, yani imajından da kaçınmak gerektiğinin altını özellikle çizmektedir. Yakın geçmişte Kürt olmayan A. Turan Demir'in, bilinmeyen bir “kuyu“dan çıkarılarak parti başkanlığına getirilmesi, bu 'hasasiyet' gereğiydi. Apo'nun, son zamanlardaki bir 'Görüşme'de Pınar Selek'i veya 'Çanakkaleli kız'ı (Diyarbakır-Bağlar Belediye Başkanı Yurdusev Özsekmenler'i kastediyor), Leyla Zana ve Hatip Dicle'nin yanında 'eş başkan' olarak önermesi ile kurulacak olan parti merkez yönetiminin 'Kürt ve Türkler arasında yarıyarıya bölüşülmeli' demesi, yine anılan ince 'hassasyet'in bir ürünüdür. Son 'Görüşme'de belirttiği gibi, kendi ulusu, yani Kürtler sözkonusu olduğunda, sadece ulus devletten değil, ulus örgütlenmesinden de 'nefret' etmektedir aslında... “Ve ne yazık ve acıdır ki, bu uygulama ve 'hassasiyet', Apo'nun yakalanmasından çok önceleri de vardı; yani bunun tarihi, PKK'nin legal mücadele tarihi kadar eskidir. PKK, en belirgin ve önemli legal siyasal mücadele girişimini, 1980'li yılların sonlarında, Atatürkün Partisi CHP'nin devamı olan ve Ismet Paşa'nın Oğlu Erdal Inönü'nün başında bulunduğu SHP listesinden seçilen Kürt milletvekillerine el atmakla balşadı. Bu milletvekillerden 7'si, 1989'da, partilerinin uyarısına rağmen, Paris Kürt Enstitüsü'nün düzenlediği 'Kürt Konferansı'na katıldılar ve bunun üzerine, Erdal İnönü'nün talimatıyla SHP'den ihraç edildiler. Bu ihraç üzerine, SHP'deki PKK etkisinde olan milletvekilleri ile bazı Kürt kökenli milletvekilleri, ayrılarak Halkın Emek Partisi'ni kurdular. HEP'i kuranlar, 'Kürt Partisi' imajlı olmamak için, Aydın Güven Gürkan gibi bazı Türk politikacıları da yanlarına alırken, başlarına da Devletin ve SHP'nin sadık adamı, Apo'nun hemşehrisi DİSK eski Genel Sekreteri ve SHP Bursa milletvekili Fehmi Işıklar'ı geçirttiler. “Her nasıl olduysa (!) HEP'liler, 1991 Genel Seçimleri'nde, kendilerini ihraç eden SHP ile tekrar seçim ittifağı yaptılar ve Leyla Zana ile Hatip Dicle dahil, SHP listelerinden, Meclis'e 18 milletvekili soktular. “Geçenlerde Hatip Dicle, Radikal Gazetesi'ne verdiği bir demeçte, 1991'deki olaylı TBMM yemini konusunda, 'Yemin metnine tepkiyi Fehmi Işıklar, Kürtçe konuşmayı ise Abdülkerim Zilan yapacaktı. Ancak onlar vazgeçince bu iş benimle Leyla Zana'ya kaldı' diyerek Fehmi Işıklar'ın talihsiz rolüne, imalı da olsa, işaret ediyordu. Bunun üzerine, yine Paşa'nın oğlu Erdal Inönü'nün talimatıyla Leyla ve Hatip anında, SHP'den ihraç edilmişlerdi. HEP'liler, bu karara tepki gösterip SHP'den ayrılmışlar ve yine Kürt imajlı olmamasına özel dikkat gösterek DEP'i kurmuşlardı. Devletin ve SHP'nin sadık adamı ve fakat HEP'lilerin de genel başkanları Fehmi Işıklar, artık 'görevini' yapmış olmanın gönül rahatlığı içinde Türk Devleti'nin sahibi olan Paşa'nın oğlunun yanında, yani SHP'de kalmıştı. Böylesi 'kaza'larda insanın 'başını' fire olarak vermesi, traji-komik olsa da birtakım 'hassasiyet'lere uygun olsa gerektir.“[/b] Görüldüğü gibi, adı [b]“Çatı Partisi“[/b] olmasa da aynı halt olan bu [b]“ince“[/b] politika, eskidir. Apo'nun PKK ve DPT'si, oy kaybetmek pahasına bile olsa, Türk egemenlik sisteminin entegrasyon proje ve uygulamalarına hizmet edebilmek için, bu politikaya devam etti; edecektir... Nitekim son genel seçimde, bazı Türk kökenli adaylarla Kürt ve Kürdistan düşmanı Kemalistlerin, hem de Diyarbakır'dan aday gösterilerek, Kürtler'in oylarıyla parlementer seçtirilmeleri, bu [b]“ince“[/b] politikanın bir ürünüdür ve bu, DTP'sine hayli oy kaybettirmesine rağmen göze alınmıştır. Ancak Güney Kürdistan'daki devletleşme rüzgarıyla da beslenen Kürt uluslaşması, artık [b]“eşik“[/b] i aşmıştır. Hiçbir [b]“çatı“[/b] veya bend bu süreci durdurmaya yetmiyecek; Kuzey Kürtleri'nin uluslaşma ve devletleşme iradesi, kendi kanallarını/araçlarını her koşulda yaratıp, Dünya'daki diğer ulusların okyanusuna [b]“bağımsız“[/b] bir nehir olarak akmayı mutlaka gerçekleştirecektir. [b]Sait Aydoğmuş[/b] 24 Nisan 2008/Diyarbakır [color=#CC0033][b]KAYNAK :[/b][/color] [url=http://www.rizgari.com/modules.php?name=Rizgari_Niviskar&cmd=read&id=1467]Rizgari Online[/url]

Add new comment

Plain text

CAPTCHA This question is for testing whether or not you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.