Sayın M. Şerif Şener ile Şener Ailesi, Kürdler ve PKK sürecine ilişk
Sayın M. Şerif Şener ile Şener Ailesi, Kürdler ve PKK sürecine ilişkin (1) Uzun bir söyleşi yaptık. Kendilerine teşekkür ediyoruz.Newroz Com Çalışanları Zorunlu Bir Açıklama : Newroz com çalışanların bana ulaştırıp sordukları sorulara, benim gecikmeli olarak cevap vermem, tamamen benden kaynaklanan aksaklıklardan dolayıdır. Bu vesileyle tüm Newroz Com okurlarından özür diliyorum. Bu konuda yeterli özveriyi göstermemem belki de uzun süre yaşadığımız Kuzey Avrupa kutbuna bir anlamda entegre olmamın sonucudur. Bu alanın ikliminden dolayi yılın sekiz ayında, güneşin geç doğup erken battığından kaynaklanan karanlıklarda, günlerini geçiren bir insanın, elde kalan az buçuk dört aydınlık ve güneşli aylarında, günlerinin tümünü veya bir kısmını internet ekranları karşısında geçirmemeyi düşünmek, yaşamda tutunmak isteyen her insanın en doğal hakkıdır. Bu hakkımıza eleştiri yöneltenlerin eleştirilerini de saygıyla karşılayarak, bize yöneltilen sorulara yeterli bir şekilde eğer yeterli ölçüde cevap verememişsem her okurdan özür dilerim. Bu güzel güneşli ve aydınlıklı zaman içinde insan olan her kese insani selam ve saygılarımı arz ederim. M. Şerif Şener Newroz Com Çalışanları : Merhaba Şerif! M. Şerif ŞENER : Merhabalar Newroz Com Çalışanları : Biz sizi tanıyoruz. Okuyuculara kendinizi tanıtır mısınız? Kimdir Mehmet Şerif Şener? Yaşamını başlıklar biçiminde kısaca anlatsan diyoruz. Ne dersin? M. Şerif ŞENER : Ben, Batman Gresiran köyünün varlıklı bir ailesinden gelen, ev kadını bir annenin ve demiryolunda hem çalışan hem de sendika temsilciliği yapmış, Diyarbakır yöresinden gelen yoksul bir babanın çocuğu olarak, Şubat 1964 Tarihinde Batman`ın Grêsiran Köyünde doğdum. İlk ve Orta öğrenimimi Batman`da yaptım, Lisenin 1. Sınıfındayken, politik faaliyetlerimden dolayı 1979 Yıllında aranır duruma düştüm. 1980’nin Kasım ayında Mahsum Korkmaz tarafından Suriye-Bekaâ vadisine siyasi ve askeri eğitim almak için gönderildim. ilk eğitimimi Şam´ın dışında Suriye´nin paravan "Filistin" örgütü olan El Saika kampında gördüm. 1981 Yıllın Temmuz ayında Lübnan´ın Bekaâ Vadisine geçtik. O sıralar, sürmekte olan PKK´nin 1.Konferansının son oturumlarına da katıldım. Bu toplantıdan sonra sırasıyla Beyrut, Nebatiye, Zahle, Sayda, Demur gibi Lübnan şehirlerinde, gönüllü olmazsa da, Filistin’lilerle beraber savaş cephesinde bulundum. 2 Haziran 1982 tarihinde İsrail -Filistin savaşı vesilesiyle Suriye´ye geri çekilmek zorunda kaldım/kaldık. Sırasıyla Derbesiye, Kamislo, Derik ve Hesekî gibi Güney-Batı Kürdistan şehirlerinde örgüt faaliyetlerinde bulundum. Suriye´nin yer yer gözdağı verme gösterilerine maruz kalarak, 1983 Yıllında Hesekî de tutuklanıp, Şam´a sürüldüm. Akabinde, Abdullah Öcalan tarafından ikinci kez Lübnan`a geri gönderildim. Bu durum, 1982 Tarihinden beri örgütten ayrılma niyetimi daha da pekiştirdi. 20 Haziran 1984 tarihinde Apo'nun emri ile PKK tarafından katledilen, Enver Ata arkadaşın cinayetine karşı, açık tavrımı üç gün sonra koyup, Örgüt saflarından kaçtım. 1984 Temmuz ayından bu yana İsveç`te yaşamaktayım. Lise öğrenimimi çeşitli meslek dallarında İsveç’te yaptım. 1988 Yıllından beri İsveç vatandaşı, 1998´den bu yana da İsveç PEN üyesiyim. Evli ve iki çocuk babasıyım. Newroz Com Çalışanları : Şener ailesini biraz açsan diyoruz. M.Şerif Şener: Siyasal eğilim bağlamında ele alırsam. Bildiğim ve gördüğüm kadar babam Sayın M. Mustefa berzani sempatisini taşıyan Raman aşiret lideri olan Şükrü Ramanlı(Demirer)le ilişki ve arkadaşlığı çerçevesinde, 1960 evveli ve sonraları KDP'ye maddi ve manevi hizmet eden milis, yurtsever duyguları taşıyan, isimsiz kendi hallinde bir insandı. Ben, bu durumu, 1970'li yıllarda 12 Mart askeri darbesinin gelmesiyle mahallemizde yapılan operasyon kapsamında kimi evlerin aranması ve bu evler arasında evimizin de bulunmasından ve ayrıyeten aranma yapılmadan önce, Babam ve Annem’in sakladıkları silahın yanında, kimi resimler; bu resimler arasında daha sonraları Kürt siyasi hareketinde adını sık sık duyacağım, büyük önder M.Mıstefa Berzani'nin resminin de bulunmasından, çıkarıyorum. Bir de, artı kabilinde; babamın daha sonra, Şener Ağabeyimin Komünist düşüncelere olan eğiliminden dolayı, Şener’e yönelttiği sert eleştirilerden, konuşmalarından ve nasihatlarından çıkarıyorum. 1976 yılında Mersin ilk öğretmen okulunda Şener abimin faşistlerce feci şekilde dövülüp yaralanması ve okuldan sürülmesiyle birlikte, aile içine taşıdığı yeni düşünce ve anlayışlarla birlikte ailemiz, artık yavaş yavaş bölgemizde gelişen devrimci yurtsever gençlerin adeta bir karargahı durumuna geldi desem abartmamış olacağım. Her ne kadar bu durum babamın ağır tepkisine maruz kaldıysa da, Annemin Şener, Mahsum ve Mazlum’lardan yana tavır koymasıyla, ailemiz o zaman kendilerine Kürdistan Devrimcileri diyen gençlerin adeta ocağı oldu. Bu fedakarlığın tarihine, dili lal olmayan, gözü kör olmayan herkes hapishanelerde, hapishane önlerinde ve mücadelenin bir çok alanında tanıktır. Sonuç olarak şunu söyleyeyim: yöremizde her ne kadar dinsel tutuculuk olmasına rağmen, aile bünyemizde bu tutuculuğun en basit emaresine bile tanık değilim. Babamın aile içinde hissettirdiği otoritesiyle sadece aşiret ilişkilerinden uzak bir profil çizmiyorduk, aynı zamanda, dini cemaatlerden de uzak bir yaşam tarzımız vardı. Babamın kendine özgü bir yaratan ve ‘’dini’’ felsefesi vardı: O, her zaman, Annemin aile içinde hissettirdiği yerel inançlı otoritesine karşı ‘’Benim kutsanacak bir dergahım varsa O da benim kapımdır. Kapıma düşenleri doyuruyorsam, senin benden istediğin, O kutsal hacından çok daha kutsaldır. Kutsal bildiğin, yüz binlerin secde ettiği ve taşlayarak recm ettiği yerde kim bilir ne evliya yatıyor, sen bana bunun böyle olmadığının garantisini verir misin?’’ Öyle, bir aile felsefesinin dergahında gözümüzü dünyaya açıp, yaşama anlam verdik. Günah mı ettik henüz bilinmiyor, tarih bütün acılarına rağmen bir bilmecedir önümüzde duruyor. Ve biz; acıların maratonunda, tarihi tırnaklarımızla ve kanlarımızla zorluyoruz, insanlık yolunda doğru yoldayız, ailece Avrupa’da yaşamaktayız, bütün puştluğu, ihaneti, acıları, vefasızlığı, unutup, her şeye bir nokta koyabilirdik, hayata yeniden başlayabilir, kendimizi yeni yaşam faktörlerinde avutabilirdik. Ama, dostta bilsin, düşmanda; biz, K Ü R D İ S T A N gibi aziz ve soylu insanlık medeniyetinin topraklarının insanları olarak; bu aziz toprağın minerallerinde yoğrulan insanların, halkların, zincire vurulan özgürlüğü ve insanlığı, köle zincirlerinden kurtulmadıkça, uzun erimde insanlığın ve özgürlüğün yolunda, sırtındaki bir handikap olarak her zaman duracaktır, inancı taşıyor, onun için bu insanlık ve özgürlük yolunda fedakarlığı sürdürüyoruz. Aile olarak, kaybımız bugüne kadar dörttür, dörtten fazla kayıp veren ailelerin acılarıyla kıyasladığımızda, acılarımızı unutup, Annemizin aşıladığı fedakarlığı göstermeye hevesleniyoruz. Bu kutsal bildiğimiz Kürt Aile geleneğini sürdürmeye, hormonsal olarak mahkum edilmişiz, desem abartma olmayacaktır. Bu da soyluluğumuzun lüksüdür! Newroz Com Çalışanları : Babanız, Şener’in faaliyetlerine neden karşıydı? M.Şerif Şener: Babam komünist fikirlere karşıydı. Benimsemezdi. Onun dünya felsefesi bam başka bir perspektif çizerdi. Ama, bu perspektif içinde Kürtlüğün yiğitliği, mertliği, erdemliliği, dürüstlüğü, adaletliliği, kaygısı ve soyluluğu her zaman belirgindi. Newroz Com Çalışanları : Anneniz kamuoyu nezdinde tanıdık biri. Direnişçi Kürd kadınının yüzakı. Bir de çocuğu olarak senden dinlemek istiyoruz. Kimdir Saliha Şener? M.Şerif Şener: Çocukluğumda anımsadığım Saliha Ana; çocuklarına yüksek bir sevgi veren, şefkatle koruyan bir anne olduğunun tanığıyım. Çok çocuklu bir ailenin, tabiatta vücut bulmasına sunduğu tanrıça özelliği, her ne kadar sevgi adaletinde, eşitliğe dört dörtlük tekabül etmiyorsa da, buna rağmen yüksek sevgi yoğunluğunu, hiç bir çocuğundan esirgemiyordu. Ama, onun sevgisinin Evrest’inde Şener Abim, tahtını kurmuştu. Bütün samimiyetimle söyleyeyim, biz diğer aile üyeleriyle karşılaştırıldığında, O bunu fazlasıyla hak etmişti. Çünkü, aile içinde Annemle olgun ve bilinçli ilişki içinde olan, bir tek Şener’di. Biz diğer aile üyeleri çocuksal takıntılarımızla, annemize olumsuz yönden fazlasıyla yük oluyorduk. Ama, Şener’de bunun emaresi bile yoktu diyebilirim. Saliha Anayla yaşadığım zaman zarfında ben de bıraktığı kişisel özelliğini en yalın ifadeyle şöyle diyebilirim, çocuklarıyla, toplum arasında ki bir köprüydü. Toplumla olan ilişkilerimizde, haklarımızı nasıl korumanın ve bunların ihlalleri durumunda nasıl davranış göstereceğimizin, direnişçi motifleri aşılayan akıl dayanağıydı. Haksızlığa boyun eğmemeyi, eşitsizliğe geçit vermemeyi, bu haklar uğruna gerekiyorsa, adam gibi ölmeyi de göğüslemeli diye bir aile terbiyesini aşılayan bir dayanaktı. En basitinden söyleyeyim bize toplumsal bir varlık olduğumuzu hissettiren, toplumla ilişkilerimizin doğal ve zorunlu olduğunu gösteren, hatta bu ilişkileri çoğaltmak için teşvik eder bir durumu vardı. Bir çocukla oynamaya gönderdiğinde ‘’… kendinize güzel güzel oynayın, birbirinize haksızlık yapmayın, tehlikelere dikkatli olun..’’ tavsiyesi bilincimin altında en belirgin aklıma gelen sözleridir. İstisnasız onun bu sözü, evden her çıktığımızda söylediği tavsiyeler olurdu. Üstünde yaşadığımız coğrafyanın, vahşi tabiat kanunlarını bilen, aşireti olmadan, insanların hayatta tutunmasının dayanaklarının da olmayacağını benimsemiş, bir aşiret kadınıydı. O zamanlar bütün dünyası kendi aşiretiydi. Bizi de bu aşiret içinde kendimizi ifade etmemiz için teşvik ederdi. Bu anlamda, kendini çevreleyen insan topluluklarıyla bütünleştirerek, kendini değil, toplumsal bir histeriyi yaşardı. O’nu babamızdan ayıran ayrıcalıklı en temel yanı buydu. Bundan olacak babamla fazla uyuşmuyorlardı. Babamın yaşam felsefesinde ise tam tersi bir durum mevcuttu. Topluma, insana kuşkuyla bakardı. Bireyler, insanlarla üretim ilişkileri dışında, başka tür farklı ilişkilere geçmeden de mutlu olabileceğini, yaşamı yalnızlıkta, daha da anlamlılaştırıla bileceğini her zaman öğütleyen bir özelliği vardı. İnsanlarla ilişki içine girmenin zorunlu olmadıkça geliştirilmemesinin daha iyi olabileceğini, bir çocukla oynayıp, küfür, kötü huy öğrenmektense, bir yere çırak olarak yerleşip, bir mesleği öğrenmenin daha yararlı olduğunu aşılıyordu. Yalnız olunsa bile okuyup bir meslekle uğraşmanın vereceği yaşam düzeyi ve bundan doğan mutluluk, yüzlerce aşiret ferdinin, bireye vereceği övgüden, yargıdan daha soylu olduğunu, annemle her tartışmasında iddia eder dururdu. Bundan dolayı bazı özel hallerin dışında, elden geldiği kadar annemin akraba ilişkilerinden uzak dururdu. Onun bu özelliği yalnız bu ilişkilerde görünmüyordu; arkadaş çevresinde de aynı özel prensiplerini takınırdı. Daha çok çocuklarıyla dolaşmanın zevkini çıkarırdı. Onun bu tür özellikleri belki de köken olarak Şengal coğrafyasından geldiğine, buralarda secde edilen felsefe anlayışına bağlana bilir. Artı kabilinde burada bir şey eklesem, hani babama haksızlık yapmayayım diye; aslında babam da çok geniş bir aşiretin mensubudur. Türk yazar Faik Bulut, Orta-doğunun solan renkleri adlı yapıtında, bu aşiretin yaşadığı baskı ve katliam trajedisine, bir nebzede olsa ışık tutuyor, araştırmalarıyla; 1914-19'lı yıllarında Osmanlı imparatorluğunun çöküş dönemi ve TC'nin kuruluş yıllarında geniş bir akraba topluluğuyla şengal coğrafyasında yapılan katliamdan kaçıp, özellikle Diyarbakır yörelerine göç etmişler. Bu aşiretin yaşadığı dram, bir başka yazı konusudur. Bir de Saliha Şener’in siyasal bir kimlik özelliği vardır. Newroz Com Çalışanları: Birde sizden ağabeyini anlatmanızı rica ediyoruz. Kimdir Mehmet Cahit Şener? M. Şerif ŞENER : Gönül isterdi ki bu sorularınıza soy ismi Şener olmayan bir insanımız cevap verseydi. Çünkü, ben ne desem, soyisim bağlantısıyla, abisi olduğundan dolayı kavramlar içine alınarak, bu insanımızın tarihsel rolü küçümsenecek, oysa bu insanımızın misyonu, son 40 yıllık Kuzey Kürdistan direniş tarihi açısından önemli bir noktaya tekabül eder. Her ne kadar Şener’le aynı bir Anne ve Babanın çocukları olarak dünyaya gelmiş olsak bile, aramızda ideolojik ve siyasal olarak çok derinsel farklılıklarımız vardı. Bunu önce belirtmeliyim. O, Marksizm ve Leninizm‘e kendini adayan ve inanan bir dava adamıydı. Son nefesine kadar, bu çizginin savunuculuğunu yapan bir militandı. Kürdistan gibi geri bir ülkede bu eğilimlerin öncüsü olan bir dava adamıydı. Her ne kadar O’nun bu özelliklerini algılamayıp, bireylerin kendisine özgü gelişmişlik seviyesiyle değerlendiren ‘’yol arkadaşları’’, farklı yorumlar yapmış olsa bile, bu; Şener’in gerçek özelliklerini yansıtıyor anlamına algılanmamalı, bu, o bireylerin kendini ve kendi dünya felsefelerini konuştuğuna bağlanmalıdır. Şener’in hayat felsefesi ve pratiği gerek kaleme aldığı yazılarıyla ve gerekse sergilediği pratiğiyle ortadadır. Tarih, O’nu ne iki üç gevezenin satır aralarında anacaktır, ne de İmralı ve Avrupa’da yuvalanıp eski yol arkadaşlarının laf kalabalığında yansıtacaktır. Tarih onu yazılarıyla ve ülke düzleminde sergilediği mücadelesiyle anacaktır. O’nun ve O’nun gibi tarihsel kişilikleri inkar eden şer güçleri, tarih elbette ki, yaşanan gerçekleriyle utandıracaktır. Ben onun inandığı davanın doğru olup olmadığını tartışmıyorum. Ama, O davasına bağlı ve davasının kendisinden beklediği militan kişiliği uygulayan bir insandı, o nedenle O’na ve O’nun gibi toprağa düşen bütün inançlı ve dava adamlarına saygılarımı arz ederim. Newroz Com Çalışanları : Kamuoyu Şaliha Şener’i, Rahime Şahin’i ve Sakine Arat’ı Diyarbakır cezaevi direnişinin, dış cephesindeki direnişçileri olarak tanır. Bu anaların ilişkisi hakkında bize söyleyeceklerin var mı? M. Şerif ŞENER : Bu anaları ben de en az sizin gibi mücadele içinde tanıdım, okudum ve en önemlisi de yaşanan tarihle gördüm. Bu analardan biri olan Saliha Anayla, biyolojik ilişkilerimden dolayı, bir de yaşamıma büyük emeği geçen ve de yaşama dönük ilk aşkım olduğundan, onları; onlarda olan değişimi ve dönüşümü bizzat onların dilinden dinlemişliğim, onların tarihine yakın tanıklığımın bir ayrıcalığı olarak sayılabilinir. Gözlemlerime göre; 12 Eylül’ün sömürgeci faşist askeri koşullarında ilk sivil toplum iradesini, toplumun ve bunun bir parçası olan erkeklerin iki yüzlülüğüne karşı yiğitçe gösteren, Kürt kadınının ilerici özgür insiyatifinin, ilk modern temsilcileriydiler. Bu yiğit analar insanların vefasızlıklarıyla göreceli olarak her ne kadar unutturulmaya çalışılsa bile ve bu anaların cefalarıyla yaratılan tarihi mirasa, sahte temsilciler her ne kadar konup direniş mirasının sefasını yaşıyor olsa bile, yaşanan objektif tarih; er geç namuslu aydınların kaleminde, tarihe aktarılacaktır. Bütün bunlara rağmen bu anaların mücadele ilişkisinin en güzel yanı; oğulları farklı düşüncelerde olsa bile, insanlığın ortak duygusunun özlemine, insani prensiplerde mutabık olunabileceğinin dayanışmasını, mücadele pratikleriyle miras bıraktıklarıdır. Bu analar sadece siyasal tarihe değil bir de en önemlisi kültür tarihine de damgalarını vurmalarıdır. Dağların dili bu anaların destanıdır. Dolayısıyla, geride bıraktığımız yüz yılımızın son direniş tarihinin en önemli dayanaklarını unutmak, görmemesizlikten gelmek erdemsizliğin göstergesidir, onursuzluğun daniskasıdır. Newroz Com Çalışanları : Daha çocuk yaşlarda PKK saflarında mücadele ettiniz. Bekaa'ya kadar gittiniz. Bu süreci anlatır mısınız? M. Şerif ŞENER : Benim PKK saflarında yer almam kesinlikle bilinçli bir seçim değildi. Ailemin de böyle bir durumu var. Şener abimin bende olduğu kadar, diğer aile fertleri üzerinde de yarattığı saygınlığından dolayı, onun PKK seçimine ortak olduk. Birey olarak Bekaa Vadisine çıkmayıncaya kadar benim kafamdaki PKK kavramı Şener, Mazlum, Mahsum, Enver gibi arkadaşların söylemlerinde ve pratiklerinde ortaya attıkları ideallerdi. Daha sonra her ne kadar içinde ideolojik bir yanılgı taşıdığını görsek bile, o dönemin şartları ve koşulları içinde bizim çocuksu ve sıcak kanlı istemlerimize bir kimlik paradigması sunuyordu, bu idealler. Bu ideallerimizin pratiği farklı bölgelerde farklı parametreler içerdiğini, ancak biz yurtdışına çıktıktan sonra görebildik. O zamana kadar bütün dünyamız bölge pratiğinde yüzleştiğimiz reel gerçeklerdi. Batman bölge pratiği konusunda bütün samimiyetimle şunu söyleyebilirim ve sözümün arkasında da durmaktayım, bölge pratiğimizde birkaç münferit olayların dışında, insanlığımızı bize utandırtacak hiçbir pratiğe tanık olunmadığı, yaşanmadığı, ister PKK geleneğinden olsun ister farklı hareketlerin geleneğinden olsun, bir tek Allahın kulu çıkıp ta, bize insanlık dışı bir suç unsurunu gösteremez. Ama, bu PKK’nin genel pratiğindeki muammayı kurtarmıyor. Farklı bölgelerdeki vahim durumlar, genel pratiği, karşı devrimcilik noktalarında, sorgulatır nitelikteydi. Yurtdışı süreci, karşımızda bambaşka bir örgüt pratiği ve mantığıyla yüzleşmemizi getirtti. Özellikle Mardin-Hilvan-Siverek pratiği konusunda tüyler ürpertici olayların yaşandığını işittik, duyduk. Bunun yanı sıra birbirine güvenen arkadaşların gizliden birbirine fısıldadığı iç infazlardan da haberdar olduk. Bu pratiği uygulayanlar, PKK Birinci konferansında kalkıp anlatırlardı. En korkunç olanı, Mardin genelinde PKK ve KUK hareketinin birbirine karşı tezgahladığı cinayetlerin yöntemleri üzerine konuşulanlardı. Diri diri birbirlerini gömmeleri, canlı olarak birbirinin gözlerinin içine yakılmış naylon akıtılarak, infaz etme yöntemi, birbirinden yakaladıkları insanları akla gelmeyecek işkencelerle öldürmeleri, bunun gibi bir sürü insanlık dışı hadise ama, kimse bu pratiği hayata uygulatan çizgiyi ve çizgi sorumlusunu sorgulamıyordu. Ne şimdi, PKK içinde bulunan ne de sonraları muhalif düşenler. Bu olaylarda günah keçisi bireyler gösteriliyordu. Hatta, konferansta böyle bir saçmalıkta çıkmıştı. ‘’…Hepimiz idamlığız, ama; Kürdistan devriminin bize ihtiyacı var.’’ Çocuk olmama rağmen içsel olarak asla bu anlayışı sindirmedim; Ne demek idamlığız! Doğru dürüst bir siyasal hareketsen kurumlarını oluştur. Gerçek anlamda siyasal bir parti iradesini çıkar. Bir olay değil, iki olay değil, bu alanlarda top yekun izlenen mücadele pratiği! Bu durumu kabullenmeyen bir sürü arkadaş vardı. ‘’Ortak olmadığım pratiğe ben niçin o pratiğin sorumluluğunu taşıyayım? ’’ türünden içsel tepkilerini dile getiriyorlardı. Hatta fısıltıyla Öcalan ima edilerek, küfür edenlere bile tanık oldum. Seyfettin Zoğurlu, Mehmet Sevgat , Şahin Klavuz ve şu an isimlerini anımsamadığım bir sürü arkadaşın hoşnutsuzluğuna tanık oldum. Oysa, çizgi ve çizgiyi uygulatan ‘’parti önderliği’’ydi. Asıl sorumlu oydu. Bunu daha sonraki Öcalan’ın çalışma yöntemlerinde idrak ettim. Şunu bütün samimiyetimle söyleyeyim, örgüt içinde birey olayı hikaye. Merkez komitesi diye övünenler, Öcalan'ın örgüt hiyerarşisinde sadece talimatları uygulayan birer kütükten öteye, hiçbir misyonları yoktu. Hatta bazen ‘’Seni Merkez komitesine düşünüyorum’’ diye övdüğü kişiyi uğurladıktan sonra, her tür hakareti yapar, alay ettiğine tanık olduğum olmuştur. Konferansta ortaya çıkan suçları, insanların dikkatine sunarım Ergenekon Davası nedeniyle ortaya çıkan belgelerde ve cinayet yöntemlerinde izlenen metotlarla tam benzerlik oluşturan metotlardı. Bunların tesadüf olduğuna inanmıyorum. Kendini yurtsever devrimci zeminde gören hiçbir hareket, bu tür insanlık dışı yöntemleri birbirine karşı kullanmaz. İnsanları ve toplumu ürperten bu tür yöntemler ancak, insanlıktan nasibini almamış faşizan örgütlerin yöntemi olabilirdi. Bu tür çirkefliklere bir de PKK-Hizbullah pratiğinde tanığız. Gerçi Hizbi kontra’nın faşizan konumu kamuoyunca biliniyor. Bugün Ergenekon Davasından yargılanan birden fazla Ergenekon sanığı o zaman Mardin bölgesinde binbaşı, yüzbaşı, albay rütbeleriyle görev başında; Veli Küçük, Levent Ersöz, Atilla Uğur, Cemal Temizöz, Cem Ersever vb. Faili meçhul cinayetlerde izlenen pratik, o zaman sözüm ona devrimci yurtsever örgütün yöntemleriyle uygulanıyor. Bu garipliğin usulünü, kim, kamuoyunu ikna ederek, mantıken açıklayabilir? Özellikle bu alanlardaki pratiğe Öcalan’ın direktifleriyle yapılan müdahaleler yol açmıştı. Bunu bugün aramızda olmayan hakkın rahmetine kavuşan bir çok arkadaş konuşuyordu. Newroz Com Çalışanları : Sonra koptunuz. Ne zaman ve neden? Kısaca anlatır mısınız? M. Şerif ŞENER : 1980-84 Yurtdışı pratiğinin bende yarattığı örgütten ayrılık niyetimi önce Mahsum Arkadaş’a danıştıktan sonra uygulayacaktım. Bunun için içsel olarak kendime karar vermiştim. Ülkeye giriş yapmalıydım, bu isteğimi Cemil Bayık’a ricalarla kabul ettirmiştim. 1983’de Ülkeye iki kere giriş yaparken, her iki seferinde de pusuya düştük. İkincisinde çok ağır kayıp verdik, iki şehit ve beş yaralımız vardı. Ve çatışmanın içinde ben, Suruçlu Şişko Haci (İbrahim Duymaz) ve şu an adını anımsamadığım Bingöl’ü bir arkadaş (çok sonraları bu arkadaşın örgüt içi infazlarda şehit edildiğini işittim) ihanete uğrayıp, çatışmanın ortasında yapayalnız bırakılarak terk edilmiştik. Uzun bir çatışmadan sonra kurtulmamız bir mucize oldu. Bu mucize, o zamanlar yurtsever bir kaçakçı olan Abdurrahman Motor arkadaşın vicdanlı iradesiyle gelişti. Kendisi roket atarla karşı saldırı gerçekleşleştirdi. Ölümden kıl payı kurtulmuştuk, bunun hesabını örgütle tartışmak gerekiyordu. Ben bunu yaptım. Benim bu durumum beni örgütten ayırma noktasına getirtti. Ama, fiilen halen onlarlaydım. Yahut onlarla iradem dışında eşlik etmek zorunda bırakılmıştım. Zaman zaman çok kötü uygulamalara maruz bırakıldım. Bu durum 1984 Haziran ayına kadar sürdü. Newroz Com Çalışanları: Tutuklandınız mı? M.Şerif Şener: Tutuklandığım, bana dayak attırılan günlerimde oldu bu zaman zarfında. Ama, buna rağmen aptalca bir paradoksu yaşıyorduk, arkamızda ‘’kaçtı’’ dedirtmeyecektik. Yaşadıklarımızı ve gördüklerimizi Mahsum’la konuşmaya isteğim her zaman belirgindi. Onun için katlanıyordum, Öcalan’ın bana dönük sinsi uygulamalarına. Ama, 1984Haziran ayında beklenmedik bir durum çıktı. Ev işleriyle ilgili nöbetin, bende olduğu bir gündü. Ben mutfakta tabaklarımı yıkarken Öcalan’da iki metre arkamda durup benimle Enver Ata’yı konuştu. Önce çok sinsi sinsi Enver Ata’dan yakınarak sitem etmeye başladı. Sonra, ‘’Enver’in, işkence görmediğini…’’ söylemeye yeltendi. Bu söylenenleri, İsveç’teki arkadaşların şahitliğiyle desteklemeye çalıştı. Sonra, arkasında Parti’nin Enver’e yapacağı bir saldırı karşısında, Batman’lıların etkilenip etkilenmeyeceğini sordu. İlk etkileneceklerin arasında kendim olacağımı, kendisine aktardım. Bu konuda aramızda kendisinin hiçte hesaplamadığı bir tartışma çıkmıştı. O’nunla kaldığım bu süre sarfında kendisinde gördüğüm bu bedbaht tavırlarına ilk kez tanık olmuyordum. Ve ilk kez aramızda tartışma çıkmıyordu. Zira, her seferinde Öcalan ‘’bu ev sana-bana dar geliyor. Hazırlan sen İran’a gidiyorsun..’’ diye uyarılar yapıyordu. Durum çok kritikti, bu olayı ertesi gün Enver ve Semir’e, İsveç’teki aile bireyime telefon açarak, kendilerine aktardım. Bu konu da kendilerine dikkatli olmalarını, kendimin de ayrılacağımı ileterek, kendilerinin bana yardımcı olmalarını istedim. İkinci telefon görüşmemde bana Şam’daki Dev-Yol’cuların adresini aktarmıştılar. Ne yazık ki, verilen adrese gidince Dev-Yol’cuların birkaç gün önce taşındıklarını öğrendim. Üçüncü, telefon konuşmamda yeni bir irtibat adresini bir iki gün içinde bana aktaracaklarını söylemiştiler. Son yaptığım telefon konuşmasında Enver’in şahadet haberini aldım. Öcalan ve ekibi bu haberi gece Almanya’dan gelen telefonla öğrendiler. Üstelik yanlış bir bilgiyle öğrenmiştiler. Vurulanın Enver Ata değil, Ali Dursun olduğunu öğrenmiştiler. Ertesi gün Şam’da bulunan iki Batman’lı arkadaşla tavır koyma konusunda fikirlerini almak istedim, bunlar Necla Çelik (Cahide) ve şu an soy ismini anımsamadığım Ahmet diye bir arkadaştı. Onlardan olumsuz cevap aldım. Necla Çelik’le duygusal ilişkilerimde vardı. Onun olumsuz tavrına karşı hem ona hem de PKK’ye son noktamı ve açık tavrımı koyarak o gün örgüt saflarından kaçtım. Kürt çevrelerinin uğradığı Şam’ın merkezinde bir çayhane vardı. Bana birilerin yardım edeceği düşüncesiyle ilkin oraya gittim. Bir grup Ala Rizgari’ci ve Rizgari hareketine mensup insanla karşılaştım. Benim kim olduğumu bilmediklerinden dolayı bana yardımcı olmakta biraz kaygılı davrandılar. Sonra, Rizgarici olan Nusaybin’li M.Ali Arkadaş, benim de kendilerinin de tanıdığı İbrahim Güçlü Ağabeyimin yanına beni götürdüler. Sonra, ağırlıkta bu insanların yardımları sayesinde, Kurtuluş ve TKP(B)’nin de katkılarıyla yurt dışına, İsveç’e geldim. Tabii Öcalan’cılar arkamda bir sürü dedikodu geliştirdi. Benim şahsımda aslında Şener abim ve Ailemizin saygınlığını toplum ve örgüt içinde kırmak için ellerinden ne geldiyse yaptılar. Öcalan’a suikast yapmaktan tutun, CİA ajanlığına, evli kadınlarla duygusal ilişkilerden tutun, örgütü tasfiye bağlamında pravaksiyonlara kadar bedbahtlıklarını esirgemediler. Ayrılan her arkadaş hakkında yaptıkları bayatlaşmış yöntemleri bana karşı da çok şuursuzca kullandılar. Newroz Com Çalışanları : Kopuşunuz Şener ailesi içinde nasıl karşılandı? M. Şerif ŞENER : Doğal olarak aile içinde de bir ayrışma yaşadık. Çünkü, yaşadıklarımızı ve gördüklerimizi cezaevinde bulunan Şener’e aktarmak mümkün değildi o koşullarda. Kaldı ki, onlar bizi, onların yaşadığı koşullarda algılamaları imkansızdı. Olaylar algılanacak düzeyde değildi. Yaşanmadan algılanamazdı. Bu vesileyle doğal olarak ailenin bazı üyeleri Şener’le hareket etti, bazı üyeleri benimle hareket etti. Bu trajedi bir röportaj değil bir roman konusudur. Newroz Com Çalışanları : Kopuştan sonra size yönelik herhangi bir tehdit veya yönelim oldu mu? M. Şerif ŞENER : Elbette ki oldu. İsveç’e geldiğim ilk gece Öcalan, buradaki (İsveç) sorumlularının aracılığıyla tehditkar uyarılarını aktarmıştı. Öcalan bununla yetinmedi, çok kısa bir zaman sonra, 1984 sonbaharında PKK’den ayrılma görüntüsünü kendine veren Cüzzo, A.O isimli Batman’lı bir hemşehrimin yoluyla, biz muhalifleri bir evde toplayarak toplu katliam için planları devreye girdi. Daha sonra daha kapsamlı bir pravaksiyonla 1987’de yine ‘’Örgütten ayrıldım bana yardımcı olabilir misin...’’, yaklaşımlarıyla Baki Karer’e, Cemile Merkit’e, Ali Dursun’a, İbrahim Aydın’a ve bana karşı, Ali Çetiner (Cafer)’in yoluyla kurulmak istenen bir kumpası tezgahlamak istediler. Bu dönemde Avrupa Merkezinde yer alan Kürdistan Aktüel ve Newroz Com yazarlarından Salih Aras Arkadaş, olayın iç yüzünü ayrıntılarıyla yazdı. Newroz Com Çalışanları : Sonra Ağabeyiniz Mehmet Cahit Şener'de PKK'den koptu. Kopuştan sonra kendisiyle görüştünüz mü? Onunla birlikte siyasi olarak hareket ettiniz mi? M. Şerif ŞENER : Evet. Onunla on bir yıl sonra, ancak; kendisinin ayrılığından sonra görüşebildik. Abi-kardeş ilişkileri çerçevesinde kendilerine yardımcı olmak için Suriye ve sırasıyla Güney Batı ve Güney Kürdistan’a gittim. Ama, aramızda ideolojik ve siyasal konularda önemli oranda ayrılıklarımız olduğundan, onlarla hiçbir zaman ortak hareket etmedim, etmesine ama; o gerek hayatta olduğu zaman gerekse de, şahadetinden sonra da, arkadaşlarına, bireysel olarak ellimden gelen yardımları esirgemedim, bütün olanaklarımı ve olanaklarımızı gerek maddi ve gerekse manevi olarak sundum/sunduk. Ne var ki; bu desteğim bir kardeş bir arkadaş bağlamındaydı. Çünkü; benim onlar gibi Kürdistan silahlı devrim sorunlarıyla ilgilenecek düşüncem yoktu. Üstelik, ömrümün yarısından fazlasını ikinci ülkem İsveç’te geçtiğinden, onların yanıp tutuştuğu silahlı devrim sorunları, ben; 1982’de terk etmiştim. Benim dünya felsefem bambaşka düşünsel temalarda kendine özgü yeni bir atmosfer oluşturduğundan, dolayısıyla; onlarla uzlaşabileceğim koşulları ortadan kaldırıyordu. Ben sadece onunla önce Arkadaş sonra Kardeştik. Ama; aynı inançları ve değer yargıları taşımıyorsak bile ortak hedefimiz insanlık davasında hem fikirdik. O kendi felsefesine göre doğruydu, ben ise kendi felsefe paradigmamda doğru olduğuma inanıyordum/ inanıyorum. Tarih, onu, kendi düşünce atmosferinde doğruladı. Tarih, bizi doğrulayacak mıdır, bilemiyorum. Bu dava insanlık davasıdır ve uzun erimli bir davadır. Her kardeş ve arkadaş bu insanlık davasında farklı varyantlarda tarihe ivme kazandırmanın hesabındadır. Bu uzun erimli kavgada bireyin insansal düşüncede yetkinleşme yöntemi bireyden bireye farklılık arz ediyor. O hesabını verdi. Sözüm yok amenna o dürüst ve inançlı dava adamlarına. Benim kaygım biz yaşayanlar içindir…! Newroz Com Çalışanları : Ağabey-kardeş ilişkiniz hakkında bizimle paylaşmak istediğiniz özel bir anınız var mı? M. Şerif ŞENER : Onunla ortak yaşadığımız çok güzel anılarımız var elbet. Hangisini anlatsam bilemiyorum ki. İsteseniz bu anıları bir kenara bırakalım. Bir başka sefere bölümler hallinde yazarım. Zira, ‘’Kızıl Vagon’’ diye yazdığım notlarımda var; hep bu güzel insanlarla olan anıları kapsamaktadır, bu çalışmalarım. Newroz Com Çalışanları : Mehmet Cahit Şener şehit edildiğinde siz nerdeydiniz? İşitiğinizde inanmak istediniz mi? O an ne hissetiniz? Bizimle paylaşır mısınız? M. Şerif ŞENER : Ben yanına gitmiştim ve kendisine ‘’Bir PKK Vejin militanı olarak değil, bir kardeş, bir arkadaş olarak yanına geldiğimi’’ söylemiştim. Kendisinin o sıra Avrupa ve Orta-doğu komiteleri oluşturma çalışmaları vardı. Onun bazı arkadaşlarını Avrupa’ya çıkarmam konusunda yardım etmemi istemişti. Oysa ben yanından hiç ayrılmak istemiyordum. Ne var ki kendisinin ısrarlı dayatmasıyla benim Abdurahman Kayıkçı’yla Şam’a gitmemi istemişti. Ben, kendisine dönük yapılan saldırı sırasında Şam’da, değerli Kürdistan Şehidi Zeki Adsız’ın öncülük ettiği grubun evinde, Abdurahman Kayıkçı’yla birlikte misafirlikte bulunuyorduk. Kamışlo’dan Vejinci bir sempatizan tarafından telefonla haber verildi. Verilen haberde Dilan Fatma Temel Arkadaşın şehit, Şener Arkadaşın ise hafif yaralı olduğu söylenmişti bana. Ben o gün akşam üzeri zor bela bulduğum bir ticari taksiyle yola çıktım. Faik’le birlikte. Ertesi gün sabah Kamışlo’ya yetiştik. Yaralı olduğu, hastane de olduğu söylenmişti bize. Tek gayem bir an önce onu hastaneden almaktı. Bütün hissim, duygum bunun üzerine yoğunlaşmıştı. Başka hiçbir şey düşünmüyordum. Çünkü, içinde yaşadığımız koşullar ve ülke gerçeği çakallar iniydi. Burada abimi kurtarmanın zorluklarını biliyordum. Sömürgeci devletlerin ve Öcalan’ın işbirliği içinde uygulanan bir eylem planıyla olay gerçekleşmişti. Bazı ilişkilerin devreye girmesi gerekirdi. Çünkü, hastane etrafında güvenlik önlemleri alınmıştı. Bu güvenlik önlemleri ancak kimi ilişkilerin devreye girmesiyle aşılabilinirdi. Ne var ki bu konuda Kamışlo KDP sorumlularından Mahmut Gergerli’nin şaibeli tutumuna vurgu yapmak zorundayım. Tabi, Vejinci’lerin pasif tutumlarını da burada anmam gerekir. Mahmut Gergerli, Kahraman vb. kişilerin olayda rolü ve bize ulaşan bilgileri iyice ayrıştırıyoruz. Bu konuda vicdanlı olmak gerekiyor. Ama, Apocu grubun başında Suriye Kamışlo istihbarat sorumlusu Ebu Adnan'ın bulunduğu, Suruç'lu Mahmut'unda örgüt sorumlusu olarak olayı tertiplediği konusunda bilgiler net ve açıktır. Newroz Com Çalışanları : Mehmet Cahit Şener, akılı biriydi. Nasıl olur da, muhabaratla içiçe geçen A. Öcalan'ın hakim olduğu Suriye'ye döner? Tehlikeyi göremiyor muydu? O görmediyse kendisini uyaran birileri yok muydu? Sen niye uyarmadın? M. Şerif ŞENER : Tehlikeler göğüslenmeden devrimle uğraşılmayacağını söylüyordu. Kendisi bütün tehlikelerin bilincindeydi. İne ucuyla bir şeyler kurtarmaya çalışıyordu. Kürdistan’ın bu parçası o sıralar önem arz ediyordu. Çünkü; Öcalan PKK bünyesine önemli bir tasfiye hareketi dayatmıştı. Diyarbakır Cezaevi Direnişine dönük, ‘’Zindan Konferansı’’ adı altında bir ihanet çalışmasına başlamıştı. Birkaç arkadaşın dışında dışarı çıkmış cezaevi kadrolarının önemli bölümü bu ihanete fitti. Hepsi Öcalan’la sözbirliği edercesine bu tasfiye sürecine ortak olmuştu. Kendisi bu ortamı kimi ilişkilerle tersine çevirmeye çalışıyordu. Özellikle o sıralar kendisine Sakine Cansız’ın, Selim Çürükkaya gibi PKK cezaevi kadrolarının direndiklerine dair haberler gelmişti. Bunlarla irtibat sağlamak için çaba sarf ediyordu. Bunlara ulaşarak, cezaevinden çıkan bu kadrolarla, Bekaa’da Öcalan tarafından direniş geleneğine kumpas kurulan süreci deşifre etmek istiyordu, ihanet sürecine alınan Kürdistan devrim kazanımlarını kendi canından daha önemli görüyordu. Bunun için çakallarla baş etmenin, ancak; çakalların inine inmesiyle sağlanacağını, uzaktan entel sözüm ona devrimciliğin, Kürdistan’ın somut koşullarında devrimcilik olmadığını belirttirdi. Bir de; Kuzey Kürdistan, Avrupa ve Türkiye’yle telefon irtibatlarının sağlandığı tek olanak bu alan üzerinden sağlanabiliniyordu. Savaş vesilesiyle Güney Kürdistan’da telekominaksiyon sistemi çökertilmişti. Dolayısıyla, davasında samimi ve kendisiyle dürüst olduğundan dolayı bu riskleri bile bile göğüslüyordu. Çekilen bunca acıya karşın, kanlarıyla, tırnaklarıyla yaratılan kazanımların tükendiği ve ihanete uğradığı yerde, ölüm dahil, her tür riski almayan devrimcinin dava adamı olamayacağını, kendilerine inanarak mücadele de şehit düşen yoldaşlarına sadık olunamayacağını söyleyerek artı kabilinde; kendisiyle ve inançlarıyla dürüst ve barışık olmayanların yaşam tarzına da lanet getirerek çoğu zaman ölüme güler hali vardı. O kendini bir toplum ve dava adamı olarak görüyordu. Toplumun ve davanın direniş parametrelerine ivme kazandırmak büyük fedakarlık gerektiğini sık sık benimle tartışırdı. Daha doğrusu benim düşüncelerim ve anlayışımla alay ederdi. Kürdistan’ın realitesinden koptuğumu, düşüncelerimin Kürdistan gerçeği açısından somut bir geçerlilik taşımadığını söylerdi. Newroz Com Çalışanları : Ağabeyinizin katledilmesinde Abdurrahman Kayıkcı’nın (Faik’in) rolü var mıdır? M. Şerif ŞENER : Bir insan hakkında bir değerlendirme yapıldığı zaman, insanın elli vicdanında olmak zorundadır. Abdurahman Kayıkçı hakkında çok yazıldı. Eski Türk istihbarat yetkilileri Hanefi Avcıy’la birlikte göründüğü, ne bileyim buna benzer bir çok şey yazıldı. Ve kendisi şu anda bu istihbarat kurumlarının ellinde bir iftiracı olarak biliniyor. PKK Vejin ve Kawa Hareketinin bir çok elemanına ve imkanlarına olmadık zarar veren biridir. Bunun Abdullah Öcalan tarafından kullanılıp, Şener’in cinayetinde kullanıldığına dair PKK eski yöneticilerinden Selahattin Çelik, yazdığı Ağrı Dağını Taşımak adlı kitabında ortaya atılan iddialar var. Bütün bu iddiaları da dikkate alarak, Abdurahman Kayıkçı’nın cinayette bir rolü olmuştur, demem için vicdanım beni ‘’Evet’’ deme noktasında daraltıyor. Bu konuda net bir şey diyemem. Benim izlenimlerime göre, Faik (Abdurahman Kayıkçı) bütün çirkefliklerini 1992’de İzmir-İstanbul çalışmalarında yakalandıktan sonra itirafçı olmaya başladığı yöndedir. Ondan önce Öcalan ve Türk istihbarat yetkilileriyle Şener’e dönük bir kumpas kurduğunu ortaya koymak için somut verilerin ellimizde olması gerekiyor. Bu yönlü henüz birey ve aile olarak bir bilgimiz ve bize sağlıklı olarak aktarılan bir bilgi yoktur. Yalnız Şener’in cinayetinden önce Kayıkçı’nın bir olayını kamuoyuyla paylaşmanın gerektiğine inanıyorum. Cinayetten sekiz veya on gün önce olacak, Şener o sıralar Duhok’a gitmişti. Kayıkçı’yı bende Şener Abimin yanına geldiğim zaman tanımıştım. Fazla bir gelişmişliği yoktu. Birde Cezaevinden gelen olumsuz cevap ve tutumlardan dolayı, bütün inancı yıkılmış, beş paralık değeri olamayan cahil bir düşünce atmosferine kendini koy vermişti. Yani açık olarak siyasal hiçbir olgunluğu yoktu. Şener’in kaçışına yardımcı olduğundan Şener ona karşı kendini töhmet altında görüyordu, yaptığı desteklerden dolayı. Şener Abim Güneye geri gittiğinden gündüzleri KDP’nin Kamışlo bürosuna gelir, Bekaa’dan Cezaevinden çıkan arkadaşlardan, daha önce Şener’in kendilerine ulaştırdığı bu bürodaki telefonun başında cevap beklerdim. Geceleri de Vejin’in KDP aracılığıyla tuttuğu evde yatardım. Yine, böylesi bir gündü. Bir sabah çok erken saatlerde Kayıkçı beni uyandırdı. Sabahın köründe bu adamın beni uyandırdığına anlam verememiştim. Niçin uyandırıldığımı sorduğumda benim KDP’nin bürosuna gitmem için uyandırıldığımı söyledi. Bende oraya ilk kez gitmiyorum ki, sabahın bu saatinde gitmekle ne yapacağım KDP’li arkadaşların halen yattığını belirtip, beni böyle erken uyandırmasına rahatsızlığımı gösterdim. O beni yahu belki arkadaşlar telefon açar diyerek manipüle edip benim bir an önce evden çıkmamın uğraşına çalıştı. Ben de kendilerinin tam durumunu net olarak bilmediğimde, O’nun beni, ikna etme sözlerine kandım. Ellimi yüzümü yıkadıktan sonra dışarı çıkınca kaldığımız evin merdivenlerinde oturan genç bir bayan gördüm. Bu duruma şaştım. Bir O’na birde beni uğurlamak için halen kapının arasında duran Kayıkçı’ya bakıp, merdivenlerden indim. Bu bayanın oraya kadar gelmesi garip bir durumdu. Çünkü, alt katta bulunan ev sahibi Vejin’in durumunun bilincindeydi. Alt dış kapıyı onlar bizden habersiz açmaz, bizim katta dönük gelecek bir insanın gelmesi için, bizden onay almaları gerekiyordu. Doğal olarak ben yattığımdan dolayı bu onayı Kayıkçı’dan almaları gerekiyordu. Bu vesileyle mevcut pozisyondan kuşkuya kapılmıştım. Evden çıktıktan sonra evden dört beş yüz metre uzaklıkta bulunan bir bakkaliyede birkaç gofret ve bir meşrubat alarak, bakkaliyenin önünde bulunan bir iskemleye oturup uzaktan kaldığımız evi gözledim. Ev ve bakkaliye arası boş bir araziydi. Çok rahat gözlenebiliniyordu. Çok kısa bir süre sonra Kayıkçı evden çıkıp karşı tarafa boş arazi içinde yürümeye koyuldu. Boş arazinin öte yakasında bulunan evlerin arasına dalıp gözlerden kayboldu. O taraflarda telefonu bulunan bir yurtseverin evi bulunduğundan, ben büyük ihtimalle onun çıkıp telefon açmaya gittiğini düşündüm. Oysa, Şener Abim bu konuda onu tembihlemişti, kendisi kesinlikle tek başına evden bile çıkmamasını kararlaştırmıştılar. Bu durum içimde derin bir kuşku bıraktı. Ama, hani dedim ya benim Vejin’cilerle her hangi siyasal ve örgütsel bağlantım olmadığından, bu durumu kendime sakladım, ta ki Şener abim gelip kendisine, mevcut durumu izah edeceğime kadar içimde bir sır olarak korudum. Bu konuyu Kayıkçı’ya açmadım. Yalnız, gece eve geri geldiğim de, sabah merdivenlerin başında gördüğüm kızın kim olduğunu ve sabahın köründe ne yaptığını sordum. Kendisi ‘’İneklerine artta kalan kuru ekmek arayan bir kadın’’ olduğunun cevabını verdi. Kayıkçı’nın cevabı Kamışlo gibi yarı şehir yarı köy yaşantısı içinde olan bir yaşam tarzına uygun bir cevaptı, ama; bayanın merdivenin başında oturup beklemesi, kendisinin verdiği cevabı muammalaştırıyordu. Nitekim, Şener Abim Duhok’tan geri geldiği gün bu aktardığım durumu kendisine olduğu gibi aktardım. Sırf böylesi bir durumdan insanlar hakkında kuşkular beslemek sağlıklı değil, vicdansızlık olarak beni küçümsedi. Ama, kafasına bir soru işareti girmemiş diyemem, çünkü; Kayıkçı’nın böylesi sorumsuz hareket etme sırasında saldırıya uğraması kamuoyu nezdinde Öcalan’a, Şener’i ve Vejin’i yıpratmak için yeterli malzeme sunuyordu. Şener bu kaygıları konuşmasında dile getirdi, benimle. Zaten KDP bürosundan kendisiyle akşam eve geldiğimizde, Kayıkçı sudan bahaneler bularak Şener’le moral bozucu bir tartışma içine girdi. Ertesi gün kendisinin istediği şekilde Şam’a gittik, ben her ne kadar abi-kardeşlik ilişkisi çerçevesinde Kayıkçı’yla yanımızda bulunan diğer küçük biraderimin gitmesini istediysem de, Kayıkçı’nın bu durumu tasvip etmemesi beni abimin yanından uzaklaştırmak taktiği olabilir mi? Bilemiyorum. Karşımızda ki güçler yalnız Öcalan değildi, Türkiye ve Suriye gibi devlet ortak konseptleri dayatılmıştı. Bu çakallar ininde, KDP ve yurtsever insanlarımızın imkanlarıyla biz ne kadar kendimizi koruyabilirdik?