Ana içeriğe atla

TÜRK SORUNU I

DAVUT KURUN.

Türk-Kürt barışı yine gündemde. Kürt sorunu çözülecekmiş. Oysa sorun olan Kürtler değil, Türklerdir. Bölgemizde yüzyıllardır süren bir Türk sorunu vardır. Bölgemizde yerleşik halkları yağmalayan, katleden, sömürgeleştiren bir Türk sorunu vardır. Tarihten günümüze değişik biçimler alsada öz itibari ile bu özellikler değişmemiştir.
Tarihe kısa bir göz atarsak bunu çok acık göreceğiz. Amacım geniş bir tarih araştırması değil sadece kısa ana başlıklar altında türk sorununu koymaya çalışacağım.

Tarihte Türk-Kürt ilişkileri, Orhon kitabelerinde ve Macar federasyon yazıtlarında geçen Kürt isminden hareketle, Kürtlerin Türk oldugu gayrı ciddi iddalarıni bir tarafa bırakırsak, ilk ilişkilerin Sasaniler döneminde başladığını söyleyebiliriz.
Asya bozkırlarında göcebe halinde yaşıyan Tur, Tatar ve Mogol halklarının saldırılarına karşı, yerleşik halkların Çin Hanları etrafında birleşerek üstünlük sağlamaları, bozkır halklar için yaşam kaynağı olan yağma ve ganimet yolların kesti. Göçebe bozkır halkı batıdan Doğuya zengin İran, Ermenistan, Kürdistan ve Rumeli şehirlerine yönelmesine yol açtı.

TÜRKLER İSLAM MEDENİYETİNİ YIKTI.

Tur,Tatar, Türk, Oğuz (orijini, okuz bazende oxuz yazılı) Uygur, Onok vb değişik isimlerle anılan bu göçebe toplulukları Horaşanda irana sıladırıları başlayınca, Sasani yöneticileri önce Deylemlilerden sınır koruma birlikleri oluşturdu, ancak saldırıların devam etmesi üzerine Kürdistanda savaşçı kabileler Deylem ve Horasana yerleştirildi. Sasanilerin islamlığı kabul etmesi ve arap ordularının Irana girmesi ile Arap orduları da Horasan da bozkır göçebelerinin saldırıların ile uğraşmak zorunda kaldılar. Arap kaynaklarına göre, yanlızca seyhan ceyhan bölgesinde on bin Ribat,(kale) ve gözetleme kuleleri yapılır. Bu göçebe boyları birleşerek kalabalık savaşçı gruplar halinde şehirlere saldırır, yağmalayıp hızla geri çekilirlerd .Diger yandan müslüman olmayan bu halklara karşı , islam akıncıları da karşı saldırılarla yağmacılık yapardı. Ne varki, bu akınlar pek karlı olmadığı için, askerler savaşmazlardı, çünkü bozkır halkının ürettiği bir zengnlik yoktu, yağmalanacak malları yoktu. “Sur ve ribatlarla savunmaya geçiş, göçebeden sağlanacak ganimetin külfetine değmeyeceği inancını yansıtır. Cahiz “ Türkler, ellerine geçen mal ve serveti biriktirmiyor, bu yüzden hiç kimse onların mal ve mülküne göz dikmiyor” derken bu ,Abbasi görüşünü dile getiriyor. Bununla birlikte göçebe ile savaş, değeri gittikçe yükselen bir meta ticaretine kaynak sağlar ki, o da kölelerdir. Türk köleler, Abasi sarayında ve orduda gittikçe artan ölçüde aranır. Köle elde etmek için bozkıra akınlar yapılır, ya da bozkır boyları köle sağlayıp sınır pazarlarında satmak için birbirleri ile savaşırlar.” Doğan Avcıoğlu, Türklerin Tarihi. S.1176)
Uygur Kağanı,” Dokuz Oğuz- veya Okuz- budunu”nu nasıl köleleştirdiğini şöyle anlatır.
“Kara İğil budunu yok kılmadım
evini barkını at sürülerini yağma etmedim
ceza söyledim, durmaya koydum
bana uyarak gelin dedim
koyup vardım gelmedi
Tekrar izledim. Burgu’da yetiştim
.....savaştım, mızrakladım.
At sürüsünü, mallarını, kızını, karısını getirdim”.

Arap Kabileleri kendi aralarındaki savaşlarda , ya da iktidar sahipleri kendilerini garantiye almak için Mumlük olarak adlandırdıkları bu köle askerler satın aldılar. Hatta halife Mu’tasım ın 70 bin köle askeri vardı. Bu köle askerlerin zamanla kumanda mevkilerini de elegeçermesinden sonra Abbasi halifesini oyuncak haline getirir, istedikleri zaman şehirler yağmalarlardı., topraklar gaspediyorlardı. Zamanla devlet bunların eline geçti. Mısırdaki Memlük devleti bu köle askerlerin, askeri darbe ile iktidarı gaspetmesi ile kuruldu. Türkler islam dinini kabul ettikten sonra militarizm de belirleyici olur. Artık halife seçimi darbelerle olur. 847 yılında Muhtadi halife yapılmak istenince, Samaradakadi türk komutanı Mütevekil’i halife yapar. Diger bir türk komutanı Vasıf, halifeyi öldürerek Muntasır’ı halife yapar. Kukla halife bir kaç ay iktidarda kalır. Onun yerine getirilen Mustain, türk ordusuna karşı sığınak bulmak için kaçar, bunun üzerine Türk komutanlar Mü’tezi’yi halife yaparlar. Mu’tezi vaadettiği parayı veremeyince işkence ederek, hapse atarlar. Yerine getirilen Muhtedi türk askerlerinin isteklerini karşılıyamayınca Musa bin Boğa tarafından işkence ile öldürülür. Tuğrul bey 1056 da 80 bin kışılık bir ordu ile Bağdatı işgal eder, şehri yağmalar şehirde büyük bir katliam yapar. Halifeye 500 dinar aylık bağlar ve 70 yaşında olmasına rağmen Halifenin küçük kızını da zorla alır. 1134 Mesut adlı köle askerlerin komutanı Bağdat’ı yağmalar, Halifeyi esir alır ve sarayında dışarı çıkmamak, asker toplamamak ve düzenli haraç ödeme kaydıyla hayatını bağışlar. Fakat Halife Müsterşid, izinsiz olarak bir elçilik heyetini kabul ettiğini duyar ve öldürtür. Ve yerine oğlu Raşit halife yapılır. Oda istenen miktarda parayı vermek istemez ve Musuldaki Kürt beyi Zengiye sığınır.
Bu katliam ve yıkım hikayeleri böyle uzayıp gider ta ki Yavuz doğrudan kendisini Halife ilan edinceye kadar ve daha sonra türk cumhuriyetinin Halifeliği ilga edene kadar. Amacımız bir tarih araştırması değil, Türklerin oynadığı role kısaca değinmektir.
Türk akınları islam ülkelerini tam bir yıkıma sürükledi. Yağmalanan şehirler küçüldü, keyfi vergiler, katliamlar ile ticaret ve zanaatçılık söndü, “çel-çubuk” bozuldu. Doğu –Batı ticaret yolları işlemez oldu, Ticaret yolları Bizanzstan Güneye kaydı,Mısır üzerinde yapılmaya başlandı .

Türklerden önce, Bağdat’ta ki dini otoritenin Halifenin koruyucuları Musulu başkent yapan kürt Büveyli devleti ile daha kuzeydeki kürt Mervani devleti idi. Bütün kaynaklar bu dönemde İslam sınırları içindeki ülkelerin ekonomi, eğitim ticaret açısında dünyadaki en gelişkin bölgesi olduğunu yazar. Tuğrul Bey Bağdat’a gelmeden önce Büveyl devleti ile barış antlaşması yapar, ancak Bağdat’ı yağmaladıktan sonra antlaşmayı bozarak Musul’a yönelir, şehirleri yağmaladıktan sonra yöneticilerini Merv’ de zindana atar.

TÜRK SORUNU II
Kürdistan, Ermenistan ve Bizansın işgali ve yağmalanması.

“BANA YAĞMALANACAK BİR YER GÖSTER, ELİ BOŞ DÖNMİYEYİM”

Göçebe Türk akınlarının yağma ve katliamları, tarım,hayvaancılık, zanaatçılık ve ticareti öldürünce, yağmalanacak bir zenginlik kalmadı. Horasan, İran ve Irak virane ülkelere döndü. Örnegin Bağdat’i ikinci kez yağmalamak isteyen Tuğrul, “ Hazinelerimizin boş olduğunu, yanımızdaki askerlerin aç kalmak yüzünden bize baskı yaptıklarını ve yağmacılıktan başka yoldan yiyecek bulmanın olanaksız olduğunu görüyorsunuz.Bu akşam gidiniz ve kentin büyük küçük halkını kent dışına çıkarın evlerinden ne almak mümkün ise alınız” (aktaran Doğan Avcıoğlu, age, s.1465)
Kendisine bağlı eski yöneticileri göreve çağırarak bu duruma bir çare bulmalarını istediler. Onları tekrar yönetime getirerek, yağma yerine vergilendirme sistemine geçtiler ve yerleşik hayata alışmaya başladılar. Tuğrul’un veziri Yınal Musul yağmasında beklediğini bulamayınca öfkelenir. “Bir gün Musul yerlilerinden bir vergi tahsildarı, Yınal’ın yanına gelerek çarşıda alış-verişle uğraşanlardan hergün yüz altın toplayıp getireceğini söyler. Yınal eşrafı toplar ve sorar; . Bu tahsildarın sözlerini uygun görüyormusunuz” der . Musul esnafı da yağmacılığın bir daha yapılmaması ve türk askerlerinin keyfi haraç toplaması önlenirse, bu teklifi kabul edeceklerini söylerler. Böylece musul düzenli vergi ödemeye başlar. Bu işin yağmacılıktan daha karlı olduğunu gören Yınal, Musul meydanında darağacı kurarak yağmacıların bundan sonra asılacağını telallerle duyurur.
Türklerin yerli eski soylularla işbirliği yaparak vergi sistemine geçmesi ve yerleşik hale gelmesi sonucu Selçuki devleti kurulur. Selçuki devleti , vergilendirme yoluyla aldıkları zenginlikleri başkalarını ortak etmemek için, yeni gelecek olan türk akınlarını daha doğuya yönlendirdiler. Rum diyarı daha zengin ve hala yağmalanmamıştı. X ve X1 yy.da “ Anadolunun nüfusu 8-10 milyonu bulur...Kent yaşamı yaygındır. Anadoluda 70 kent ve kasaba vardır. Urfa ve Malatya gibi kentlerin nüfusu 35 bine ulaşır.” (age.s1522) tarım üretimi bol, para dolaşımı gelişmiş, ticaret merkezleri ve limanları dünyanın bir çok bölgesi ile ilişki halindedir. Bizansın bu durumu hem yeni gelen yağmacıların iştahını kabartıyor hem de Horasan, İran, Irak ve Kürdistan eğemenlerinin işine geliyor ve onları daha doğuya “kafir diyarında cihada “ gönderip yağmalanmaktan kurtuluyorlar. Hatta Nizamülmülk Türk yağmacılarının islahı için Çin hanedanlarının uğuladığı bir planı hayata geçiriyor. Bu planın bir parçası da islahı zor olan Türk yağmacıları Rum diyarına yönlendirmekti. “ülkem sizin oturmanıza yetecek kadar geniş değildir. O nedenle doğrusu sudur ki, Rum cihadina gidiniz, Allah yolunda cihad yapınız ve ganimet alınız.” (Osman Turan. Selçuklular zamanında Türkiye. S.17)

Türk yağmacılarını Halifeye şikayet eden Mervani devletine Halife şu cevabı verir.” Biz sana türklerden uzak dur, onları Rum diyarına yönlendir, cihad edip ganimet alsınlar dedik sen onları idare etmesini bilmedin” der
Diger taraftan Bizansın içine düştüğü sosyal ve siyasi çalkantılar bu yağmacıların işlerini kolaylaştırır. Bizans bu dönemde bir taraftan Katolik Roma ile çekişirken, diger yandan Grogeryan. Suryani-Antakya- ve Kıptı kiliseleri ve Anadoluda hala eski dinlerini koruyan topluluklar , başkenti Divriği olan orta Anadoluda yoğun olarak yaşıyan Pavlaki dini ile de dini savaşlar içinde idi. Bu kaosu fırsat bilen büyük toprak sahibi derebeyler bağımsızlığını ilan ederek hem merkezle hem kendi aralarında çatışma halinde idiler. Ermeni Klisesi Bizansa karşı genellikle çevresinde müslüman olan Kürt beyleri ile ittifak halinde iken, Kıpti ve Süryani kiliseleri de Katolik ve Ortodoks kiliselerine karşı müsülman araplarla itifak kuruyorlardı. Bu durum yeni Türk akınlara karşı Bizans ülkesinin savunmasını zaafa uğratıyordu.
İlk dönemlerde, Iran veya Azerbeycan sınırları içinde üslenerek akınları düzenleyip kışın üslerine dönme şeklinde iken daha sonraki dönemlerde Rum diyarında ganimet alıp kışın da orada kışlamak, üslenmek şekline dönüştü.
Rumeline saldırılar 1019 dan itibaren Ermenistana ve Kürdistanın kuzeyine yapılır. Van kıralı Türk akınları karşısında tutunamıyacağını anlayınca, “dünyanın sonu geldi diyerek”panige kapılır, ülkesini Bizans imparatoruna verir karşılığında Sivasta geniş bir arazi alır ve 14 bin Ermeni ile bu araziye yerleşir(D.Avcıoğlu, Türklerin Tarihi. S.1546) Türk akınlarına karşı Bizans himayesini istiyen yerel krlallar, Karşılığında ellerinde toprakları Bizansa bağışlıyorlaardı. Trabzon kralı, Kars yöresinden Ermeni Kralı Sembat, aynı yolu izlerler. Bizans imparatoru, bu bölgeyi Korumak için, bölgede eğemen olan Kürt Şedadi devletinin hükümdarı Ebul-Esvar ile ittifak kurar ve karşılığında kendisine verilen bu yerleri Şedadilere bırakır. Ebul Esvar Ani,Beçni, Bürakan, Aralık, Iğdir,Tuzluca kalelerini fetheder. Bölgedeki bazı aşiret ve beyler ise Türk katliamından kurtulmak için türk isteklerini kabul eder. Ermeni Kralı Gagik II, Türklerle itifak halinde Bizanslara savaş açar, ancak yenilir ve bütün ailesi katedilir ancak aileden bir genc kaçarak Şedadi devletine sığınarak kurtulur. Gürcü prensi Liperit’e yardım eden Türkler, yardım karşılığı olarak yağmalalanacak yeri göstermesini istiyorlar “Bize yağmalanacak yer göster , elimiz boş dönmeyelim.” Derler. Liperit de onlara Trabzon, Erzincan, Pulur ve Tercanı gösterir. Dinar komutasında bir Türk birliği, zengin ve surlardan yoksun Malatya ve Kemahı yağmalar. Kadın , giyecek, yiyecek gibi ganimetlerle geri dönerken, Sasonda Kürtler tarafından cezalandırılırlar ve ellerindeki ganimete el konur. Bunun üzerine bu gurup tekrar Malatya ve Kemaha geri dönüp ikinci kez yağmalarlar. Daha sonra Sıvas da aynı şekilde yağmalanır.

Bu yağma akınları Malazgirt savaşına kadar her yıl dahada güçlenerek devam eder. Bunları yazmaktan çok bu yağmaların yarattığı sonuçları göstermektir amacim.

Alpaslan da Anadoluda yağma hareketlerine katılan sultanlardan biridir. İki ordu oluşturarak, birinin başından kendisi, digerinin başına 13 yaşındaki oğlu Melikşahı getirerek Kuzey Kurdistan, Ermenistan ve Gürcü topraklarına saldırdı. Bu bölgenin bütün şehirlerini yağmaladı.Gürcü Kralı kaçıp Bizansa sığınırken, Ermeni Kralı karalar giyinerek Alpaslanın huzuruna çıkıp biat etti. Şedadi kürt Kıralı Ebud’i Esvar savaşarak topraklarını korudu, hatta Alpaslanın işgal ettigi Sepid, Tuzluca, Iğdır ve Aniyi geri alarak topraklarına kattı.
1071 yılında bu sefer Siverek Urfa, Silvan’a saldırır. Urfa ve Silvan direnir. Türkler 300 bin altın karşılığında kuşatmayı kaldıracaklarını bildirirler. Kürt Mervan Kıralı şu gerekçeyle rededer. “Para verirsen yarın bir başkası , öbürgün bir başkası gelecek, üzerine öyle bir kapı açılacak ki, artık sonuna kadar kapatamazsın” Daha sonra Mervan kıralı ile anlaşır, “Emirlein sultanı” olarak kabul eder. Ancak Alpaslana bağlı talancı guruplar, Antakya, Malatya, Kayseri, Sıvas ve Ankara’yı yağmalarlar.
Daha sonraki aylarda Türk akınları Rumelinin bütün şehirlerine yayılır. Konya, Eskişehir, Antalya ve Bursaya kadar yayılır. Bu talan seferlerini alt alta yazarsak bir kaç sayfa tutar.

KÜRTLER ALPASLANI ARAP-ACEM ASKERLERİNİN ELİNDEN KURTARIYOR VE BİZANSA KARŞI KORUYORLAR.

1070 -1071 yılları tam bir “kelepur” yıllarıdır. Türk akınları orta ve batı Rum diyarlarına kadar ilerlemişti. Sultan Alpaslan da 1071 yılında yine Urfa, Antep, Kilikya, Halep diyarlarını talan etmekle meşgul iken, ordusu içinde ayaklanma çıktı. Çünkü asker yağmalanacak bir şey bulamıyordu. Şehirler boşaltılmış, tarlalar ekilmez olmuştu. Ortada yağmalanacak bir şey kalmamıştı. Alpasalanın ordusundaki Arap ve Acem askerler ayaklanmış, komutanları esir almışlar. Tugrul bey komutasında Alpaslanın peşine düştüler. 80 bin kişi olduğu tahmin edilen ordudan sadece kendi şahsina ait köle askerlerin yardımıyla kaçan Alpaslan Fırat nehrini geçerken, ağırlıkları isyancı askerlerce yağmalanır, deve ve atlarına el konur. Alpaslan yanında 4 bin köle askerler Mervani Kürtlerine sığınır.” Sıbt İbnü’l Ceviz dönüşünü bir kaçısa benzetir.....”Sultan..geri dönüp Fıratı geçti....Bu sırada at ve develerinin çoğu telef oldu Fıratın geçisi sanki bir kaçış gibi idi. “ (aktaran Doğun Avcıoğlu.age. S.1551)
Kendisine bağlı bir komutan olan Erbasganı daha önce Anadolu içlerine göndermişti. Ondan çabuk dönmesini ve kendisine yardım etmesini istemiş, ancak o da Alpaslana cevap vermedi. Erbasganın Bizansla anlaştğını gören Alpaslan panik içinde Bizans imparatoru Romanos’a elçi göndererek, tazminat ile birlikte Ermenistan, Gürcüstan, Van ve Malazgirti geri vermeyi kabul ettiğini, bildirir. Ancak 300 bin kişilik Bizans ordusu yaklaşmıştır. Alpaslanın yanında sadece 4 bin köle asker vardır. Kürtler gölgesine sığının Alpaslanı korumaya karar verirler Kars, Erzincan, Silvan, Urfa, Musul, Van ve Hoy dan asker toplarlar. Sayı olarak kaynaklar değişik rakamlar verir. 15 ile 30 bin arası. Alpaslan kürtler arasında bir sultan gibi değil bir komutan olarak hareket eder. “Askerleriyle bir islam sultanı gibi yüksekten değil, sıradan bir Türkmen sefi gibi konuşur” “şimdi burda ne buyuran bir sultan ve ne de buyruk alan bir asker vardır.Bugün bende sizlerden biriyim ve sizinle birlikte savaşacağım.” “Savaştan önce sultan sık sık münecimlere danışır. Alpaslan sık sık ağlar” ( age. S.1556) , Savaşı Kürtler kazanır ve tutsak edilen Romanos, Bizans topraklarında islam hutbesinin okunması ve düzenli vergi vermesi kaydı ile serbest bırakırlar. Alpaslan da Irana dönerek yeni bir ordu kurar ve kürt bölgelerinde yağma yaparken esir alınan bir Kürt fedaisi tarafından hançerlenerek öldürülür.
Malazgirt savaşında ordusu dağılan Bizans büyük bir krize girer. İmparatorluk küçük beyliklere bölünür, “Tekfurlar arasında bölüşülür.” Artık Türk akınlarının önünde bir engel yoktur. Türk kabileleri yağmalayacakları şehirlerin civarında yaylak ve kışlak tutmaya başladılar. İran ve Iraktaki süreç burada da işledi. Önce yağmalama, sonra yağmalanacak bir şey kalmayınca vergilendirme usulüne geçtiler ve zamanla bazlarıı yerleşik hale gelirken bazıları da daha uzak kafir diyarlardaki yeni yerleri yağmalamak için balkanlara geçtiler.

Türk literatüründe bu yağmacı çetelere Akıncılar denir. Bugünde o günkü çete soygunları özlem ve hasreti ile efsaneler şeklinde anlatılır, Bu günkü Türk Başbakanı da 1970 lerde tekrar kabaran Akıncı hareketin başkanlığından gelmedir ve “kürtlerler bin yıldır etle tırnak gibiyiz” diyerek yeni seferler hazırlamaktadır.

TÜRK SORUNU III

MEVLANA’NIN KEHANETİ GERÇEK OLDU....

“Mevlana Celaledini Rumi, Konya’da hırıstıyan islam yakınlaşmasını sağlamıştır. Cenaze törenine katılan kilise ve manastır ileri gelenleri, onu çağın İsa’sı ve Musa’sı gibi gördüklerini belirtirler. Fakat Mevlana, bir duvar yapımında Türkmen işçi kulanılmasına, Eflaki’ye göre şu bağnaz görüşle karşı çıkar.

“Yapım için Grek işçileri, yıkım için ise aksine Türk işçileri almak gereklidir. Zira Dünyanın yaapımı Greklere özgüdür. Yıkım ise Türklere ayrılmıştır. Tanrı evreni ilk kez yaratınca ilkin tasasız kafirlere can verdi...onlar taşların zirvelerinde, tepeler üzerinde birçok kent ve kaleler yükselttiler...amma Tanrı işleri öyle düzenledi ki, yavaş yavaş bu yapılar yıkılmaya yüz tuttular. O zaman Tanrı , gördükleri bütün yapıları, saygı duymadan, acımasız yıksınlar diye türkleri yarattı. Türkler, yıktılar ve hala yıkıyorlar. Kıyamet gününe kadar bunu yapacaklar. Sonunda Konya’nın yıkılması, acımasız ve adaletsiz türklerin elinde olacak” (aktaran D. Avcıoğlu. Age. S.157)

Mevlananın Kehaneti gerçekleşiyor. Karaman türkleri Suyavuş un (Cimri lakabı ile ünlü) komutasında Konyaya saldırırlar . toroslardan kesip getirdikleri odunları şehrin etrafına daire şeklin yığıp ateşe verirler. Maksat kimse şehirden mal kaçırmasın. Kendileride şehire girerek bütün şehiri yağmalar, yakar ,yıkar.” ( , age. S.154)
Türk tarihcisi İsmail Hakkı Danişmend “O gün Türk Milliyetçiliği tarihinin en büyük günlerindendi” diyor.( Türklük meseleleri. S.35)
Ancak Konya halkı, Rumu , Ermenisi, Kürdü ve farisi , müslüman, yahudı ve hiristıyanı birleşerek Cimriyi ve kuvetlerini 37 günlük bir savaştan sonra şehirden kovdular.

Yorum yapmadan o dönemin gözlemcilerinden bir kaç alıntı ile yetinelim.
Urfa çevresindeki pektirilmiş kalesinden dolayı, türk akıncılarının kolayca girip yağmalayamadıkları çok az yerlerden biridir.

Urfalı Meteos söyle yazar. “ Türkler bütün memlekete yayılmış olup hiçbir bölgede barış ve asayış kalmamıştı ve her hırıstıyan evi kılıç ve tutsaklık altına düşmüştü. Toprak işlenmedi ve ekmek azaldı. Çalışkan çiftçiler kılıç ve tutsaklıkla telef edildiler. Kıtlık bütün memlekete yayıldı. Birçok eyaletler ıssız hale geldi. Urfa ile çevresinden başka hiç bir yerde insanlar ne ekmek ne de rahat edebilecek bir yer bulabiliyorlardı. Antakya Tarsus’a kadar Kilikya’da, Maraşta , Duluk’da (antep) ve bu yerlerin bütün çevresinde insanlar rahat yüzü görmüyorlardı....bundan dolayı binlerce ve onbinlerce insan oralardan kaçarak buralara (Urfa çevresine) geliyorlardı. Ünlü insanlar, soylular ve kibar kadınlar, dolaşıp dileniyorlardı. Bütün bunları gözlerimizle gördük.” ( Urfalı Meteos Vakainamesi. S.136)

Bizans bir çok kez Türk topluluklarına karsı sefer dünenledi, Türkler vur-kaç taktigi uyguladığı için sonuç alamıyorlardı. Bu seferlerle sonuç alamıyacağını anlıyan imparator Manuel, hiç olmazsa batı Anadolu rumlarını korumak için çinlilerin yaptığı gibi etrafı surlarla sevrilmiş şehirler kurarak Kütahya Eskişehir hırıstıyanlarını bu şehirlerde korumaya çalışır. Eskişehir önemli bir ticaret merkezi idi. Zenginlerinin görkemli evleriyle ünlü idi. Türkmenler şehiri kısa zaman içinde bir kez yağmalar, yakar yıkar. Yerli halk kaçar ve
Eskişehir yok olur. Yıkıntılar üzerinde Türk Çadırları kurulur. Tarlalar ve bahçeler otlak olur.
Bizansın yaptırdığı surla çevrili şehirler etfrafı Türk kaynayan adacıklara dönüşür. Zamanla türkçeden başka dil bilmeyen türkler şehir ve köyleri kendi dilleri ile adlandırdılar. Rumların kaçması ile eski isimler unutulur. “üstünde çadırlarımızı kurduğumuz ovanın bayındır olduğu dönemde bir adı vardı.Romalılar oturuyor Romalılar yönetiyordu. Ben şimdi o adı öğrenmeye çalışıyorum, Fakat boşuna, bunu bana ögretecek kimse yok” diyor Manuel Palaeolog 1400 ün başında.
Anadolu nufusunun XIII. Yüzyıl başlarında, 8 milyondan 6 milyona düşüyor. Türk nüfus yerli nufusun onda biridir.(Vryonis.s.26) Bu tarihe kadar ne kadar Türk nüfusun Anadoluya geldiği sorusuna çok değişik cevaplar veriliyor.Türk Tarihçi Yinanç 1 milyonun üstünde der, Kafesoğlu 550 bin ile 600 bin arası der. Vryonis ile Cahen ise en çok 200 ile 300 bin arası der.

Ancak unutmamak gerekir ki, Göc ile gelen türklerin hepsi Anadoluda kalmazlar. Anadoluda yerleşenlerin yanında, yeni ve zengin hala yağmalanmamış alanlara doğru akan Balkanlara doğru göçe devam eden Türkleri de hesaplamak gerekir. Bu nufusun ne kadarı Balkanlara göç ettiğine dair bir veri yok ancak, göç dalgası tersine dönünce, Balkanlardan müslüman nüfusun gerisin geri Anadoluya göç ettiği 1860 dan sonraki rakamlara ulaşmak mümkündür. Bunu ilerleyen bölümde, türklerin uluslaşması bölümünde vereceğim.

Türk terimi eski bazı kaynaklarda sözkonusu olsada, Anadolaya göçeden kabileler kendilerine Türk demiyorlardı. Ait oldukları kabile adları ile anılırlardı. Aslında tarihçiler bu kabileleri Tur, -Turan kelimesi Tur kelimesinden türemedir- Tatar, Türk isimlerini kulanmışlardır. Örneğin Tarihte Türk budunu ile oğuz budunu arasında ki savaşlardan bahsedilir, ne varki Rum diyarına göç eden Oğuz-veya Okuz- boyu türk olarak kabul ediliyor. Bu konular bugünkü siyasal konjektürde bir öneme sahip olmasada, gerçeğin bilinmesi ve tarihin nasıl işlediğinin anlaşılması açısından önemlidir.

Türk Kelimesi Osmanlı döneminde negatif bir anlamı vardı. Türk,Toplumun alt tabakası, soylu olmayan, serseri aylak, göçebe, yağmacı sıfatlarla birlikte anılırlardı.
Türkiye Kelimesi haçlı seferleri döneminde Avrupalıların icadıdır ve bugünkü iç ve batı Anadolu için söylenmiştir. Yani eski Anatolianın coğrafik alanı için kulanılmıştır. Cumhuriyetin kuruluşu döneminde devletin adı tartışılırken, Türkiye cumhuriyeti mi Anadolu cumhuriyeti mi olması konusu konuşuluyordu.

Yeni Yorum yaz

Düz metin

CAPTCHA This question is for testing whether or not you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.