Ana içeriğe atla

Türk hükümeti-PKK “görüșme tutanağı”nın bıraktığı ilk intiba, sanki “taraflar” TC’nin en önemli sorunu “terör”e son vermek için değil de, iki arkadaș grubu olarak hal hatır sorup hasret gidermek için bir araya gelmișler gibi. Her gün karșılıklı adam öldüren iki “düșman” tarafın sorumluları, kırk yıllık mesai arkadașları gibi karșılıklı oturmuș muhabbet ediyor, serzeniște bulunuyorlar.

Bașbakanlık Müsteșarı ve Bașbakan Tayyip Erdoğan’ın “özel temsilcisi” (șu anda MİT Müsteșarı) Hakan Fidan ve MİT Müsteșar Yardımcısı Ayfer Güneș’in Abdullah Öcalan için sık sık kullandıkları yüceltici sıfatlar, yaptıkları övgüleri okuyunca insan gözlerine inanamıyor. Dıșarda, “bebek katili”, “terörist bașı” dedikleri kișiyi “önderlik”, “sayın” sıfatlarıyla anıyor, kendisine insan üstü özellikler atfediyorlar: hangisi gerçek.

Abdullah Öcalan’a “sayın” ya da “önderlik” dedikleri için Kürtleri yargılayan zihniyetin temsilcileri, ondan aynı sıfatlarla söz etmeleri, devletin Kürtleri manipüle etmek için ne hilelere bașvurduğunun kanıtlarından biri. Bir șeyi yasaklayarak, çekici kılmak yöntemi.

Hakan Fidan ve Ayfer Güneș’in Abdullah Öcalan’la ilgili șu sözleri bu konuda bașka bir yoruma gerek bırakmıyor:

Afet Güneş: Öcalan zaten beni tabulaştırmayın dedikçe kitle bunu tabu haline getirmeye çalışıyor.

Hakan Fidan: Yok olmazsa olmaz şimdi dedim ya bizim toplum bir tane yetenekli adam buldu mu kendisi çünkü tembel çalışmak istemiyor ki o yetenekli adamın sırtına yüklen git.

Sabri Ok: Hepsi onun sırtına. Devlet de yüklüyor bizde yüklüyoruz.

Hakan Fidan: Tabii yok yani bizim kendi siyasi liderlerimize devlet adamlarımıza bakışımızda böyle kendi ellerimizle yaparız kutsal ederiz ondan sonra kendi elimizle de yeriz hapsede atarız idamda ederiz tarih kitaplarında kötüleriz de yani hiç sorun değil bizim şimdi kendi şeyimizde var.”

Sözde savașın durdurulması için gösterdiği olağan üstü çabadan dolayı Abdullah Öcalan’a bu övgüleri yapan devlet yetkililerinin diğer yandan sürecin kesintiye uğramasından onu sorumlu tutarak kendisine, avukat ve aile ziyaretini yasaklamaları, yukarda sözünü ettiğim hilenin bir bașka uygulaması.

Aynı șey PKK yöneticilerine karșı yürütülen propagandalar için de geçerli. Devletin resmi ve yarı resmi sözcüleri, PKK yöneticilerini, silahı bırakmamakta, terör ortamını sürdürmekte ısrarlı olmakla suçluyorlar. Oysa aynı devlet yetkililerinin aynı PKK yönetcicileri hakkında kapalı kapılar arkasında tam tersi șeyler söylüyorlar. Bașbakan müsteșarı ve bașbakanın “özel temsilcisi”si sıfatlarıyla görüșmelere ilk defa katılan Hakan Fidan, “beș altı yıldan beridir sürüp gelen” görüșmelerin mutabakat içinde yürütülmesini, “Bu konuda arkadaşlarımızın uzun zamandır sizinle beraber devam ettirdikleri çalışmalar gerçekten her türlü takdirin ötesindedir” diyerek övdükten sonra PKK liderlerinden Sabri Ok’la șu dialogu yapıyor:

"Sabri Ok: Seçim döneminde tüm partiler anlaştılar, DTP’nin aleyhinde karar çıkarttılar.

Hakan Fidan: Kesinlikle uzlaşırlar.

Sabri Ok: İşte bu.

Hakan Fidan: İşte ben de onu anlatmaya çalışıyorum Sabri bey.

Hakan Fidan: Burada şey sıkıntısı var. Hani maziden alıp getirdiğiniz sürekli mücadele ederek değiştirdiğiniz bedelini ödediğiniz bir çizgi var. Ama mazi orda duruyor oradan etkilenenler orda duruyor. Bunu bir anlatma problemi var.

Sabri Ok: Doğru.

Hakan Fidan: Bunu insanlar bilmiyor ben şimdi gideceğim diyeceğim Allah’tan başbakan yakın çevre falan öyle değil yani. Benim anlattığıma inanan insanlar yoksa göndermezler. Ama benimle sadece nötr ilişkisi olan bir adama ben bunları söyleyeyim hatta iyi ilişkisi olanlara söyleyeyim diyecekler ki yani sen her zamanki gibi şey oluyorsun yani bu insanların ben böyle düşündüğüne yani ben sizi teybe alayım götüreyim dinleteyim adama isminizin kim olduğunu söylemeyeyim diyecekler biz bu arkadaşla aynı fikirdeyiz.

Sabri Ok: Maalesef doğru.

Hakan Fidan: Ama ben diyeceğim ki bu konuşan Sabri Ok’tur diyecek ki yalan söylüyor.

Afet Güneş: Takiyye yapıyor.

Zübeyir Aydar: Seni kandırmaya çalışıyor.

Hakan Fidan: Hah! Önderliğin kıymetini deklare etmediniz mi?"

TC-PKK ilișkisinde söylenen her sözde, yapılan her șeyde bir hile var mutlaka. Bu nedenle her konuda yapılan açıklamaları, yazılan yazıları, yașanan gelișmeleri her zaman ihtiyatla izlemek gerekiyor.

Tutanakta belki de en çarpıcı bölüm, Abdullah Öcalan’ı nasıl yönlendirdikleri konusunda MİT Müsteșar Yardımcısı Ayfer Güneș’in șu sözleri:

Nasıl bir şey oluyor biliyor musunuz. Bakın çok samimi söylüyorum sıkıntılı içeri giriyoruz konuşmuyoruz biz sana bilmem ne getirdik falan demiyoruz al şunu içinden oku diyoruz. Çünkü bu kadarda deklare etmek istemiyoruz. Açıkçası adam bir başlıyor zaten o da böyle sindire sindire okuma derdine oturuyor bir buçuk saat okuyor. Biz de mutfak kadar bir yerin içerisinde boş boş oturuyoruz. O okuyor biz oturuyoruz. Artık bir buçuk saatin sonunda zaten üstünde çok da tartışma yapmak istemiyoruz. Şimdi sen çevir arkasını diyoruz ne diyeceksen de diyoruz. Onunda yazması maşallah bir yarım saat kırk beş dakika sürüyor. Ona da yalvarıyoruz ne olur kısa yaz diye.“

MİT Müsteșar Yardımcısı’nın, onu nasıl yönlendirdikleri konusunda yaptığı bu açıklama, kısa bir süre avukatlığını yaptığım sırada (1999) Abdullah Öcalan’ın bana söylediği sözlerle örtüșüyor. Savunma konusunda fikrini sorduğumda Öcalan bana șunu söylemiști:

Kimse benden, bilinen șekilde bir savunma yapmamı beklemesin. Savunmamı yaparken, Bașbakanlık Kriz Masası’nın bana verdiği çerçevenin dıșına çıkmayacağım.”

Abdullah Öcalan’ın savunma konusunda bana söylediği bu sözlere, onun avukatlığından çekildikten hemen sonra yazdığım ve Serbestî dergisinde yayınladığım yazıda yer vermiștim.

Abdullah Öcalan’dan, avukatları aracılığıyla herhangi bir konuda açıklama yapması ya da örgütüne talimat göndermesi istediklerinde ona, PKK ile ilgili devletin bünyesinde kurulan ve onun “sevk ve idaresinden sorumlu” birimin denetimi altında uzmanlar tarafından o konuda hazırlanan bir çerçeve metin veriyorlar ve kendisinde, onu okuduktan sonra avukatlarına yapacağı açıklamaları hazırlaması, göndereceği talimatları yazmasını istiyorlar. O da itiraz etmeden, bu emri harfiyen yerine getiriyor. Aslında yaptığı șey, kendisine verilen çerçeve metindeki yazılı olanları el yazısıyla kopya etmekten ibaret. Avukatlar da onun kopya ettiğini bir kez daha kopye ederek Qêndîl’e gönderiyor ve sonra da “Bașkanlık Konseyi” gereğini yerine getiriyor.

Kopya etmemiz için avukatlara verdiği el yazısı metinler, yanlıșsız ve düzgündü. Metinlerde herhangi bir karalama olmadığı gibi, hata da yoktu. Bir insanın sayfalar dolusu bir yazıyı, hatasız ve karalamasız yazması mümkün değildi. Üstelik üslup da Abdullah Öcalan’a ait değildi. Biz iki ihtimal üzerinde duruyorduk: birincisi, yazı da metin de Abdullah Öcalan’ın elinin mahsülü değildi; ikincisi, metini devlet yetkilileri yazıyordu, Abdullah Öcalan, kendisine verilen metni el yazısı ile kopya ediyordu. Bu metinlerin orijinalini dıșarı çıkarıp, kontrol ettirmek istedik, ama bașaramadık. Görevliler bașımızda durup, onları bize kopya ettiriyorlardı.

*

Verilmek istenen asıl mesaja gelince.

Görüșme tutanağında asıl mesaj yazılı değil, satır aralarında veriliyor.

Her iki taraf da görüșmelerin kesintiye uğradığı ve tutanağın da bu süreci baltalamak için yayınlandığı iddiasını ileri sürüyor. Konumlarının gereği olarak da, görüșmeleri kesilmesinden ve tutanağın yayınlanmasından TC, PKK’yi, PKK de TC’yi sorumlu tutuyor.

Bu da bir bașka manipülasyon.

Görüșmelerin kesintiye uğradığı ve her șeyin “sil baștan” olduğu iddiası yalan.

Tutanak aksine, bir uzlașmayı simgeliyor. Bunu görmek için de tutanağı, bu konuda yapılan açıklamalar ve onun yayınlanmasından önce ve sonra yașanan bazı gelișmelerle birlikte değerlendirmek gerekiyor. Öncelikle de TESEV adına Cengiz Çandar’ın, TEPEV adına İngiliz gazeteci Hugh Pope’nin raporları çok önemli. Ayrıca Türk medyasındaki Türk devleti ve hükümetinin yarı resmi sözcülerinin bu konuda kaleme aldıkları yazılar da fikir veriyor. Bütün bunlar birlikte değerlendirmeye tabi tutulduklarında, TC-PKK ilișkisinde bir dönemin sona erdiği, yeni bir dönemin bașladığı kolayca görülecektir.

Buna bağlı olarak söylenmiș bir bașka yalan da, yukarda da belirttiğimiz gibi tutanağın, bu süreci proveke etmek için yayınlandığı iddiası. İlk yazımızda da belirttiğimiz gibi, bu tutanak bizzat TC tarafından yayınlandı. Onu yayınlamasının nedeni de bu yeni durumu ilan etmek.

Burada cevaplamak zorunda olduğumuz iki soru var:

Birinci soru: TC, bunu neden açıkça değil de, dolaylı bir yolu tercih ederek yaptı?

Bu sorunun cevabı, TC’nin Kürdistan meselesinde izlediği politikada yatıyor.

Türk yönetimi, Kürdistan meselesi söz konusu olduğunda Kürtleri muhatap olarak kabul etmeme politikasını izliyor. Bir zamanlar Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ın “Bu memlekete kominizmin gelmesi gerekirse, onu da biz kurarız” dediği gibi, “Kürtleri temsil söz konusu olduğunda Kürtlere bırakmayız onu” diyor. Lozan’da İsmet İnönü’nün Türkleri ve Kürtleri birlikte temsil ettiği gibi.

Ajan bir örgüt de olsa TC’nin, Kürtleri temsilen PKK’yi muhatap alması, sonuçta Kürtleri ayrı bir varlık ve güç olarak kabul etmesi anlamına geleceği için, PKK’yle ilișkisini bu konuma çıkarmak istemiyor.

Kürt meselesi bașka, terör meselesi bașka” sözünün altında da bu hile var.

TC devleti, “Kürt meselesi”ni “terör meselesi”nden ayırırken, Kürtlerin meșru temsilcilerini muhatap alacağını söylemiyor, bu bahanenin arkasına sığınarak, geleneksel (Kürtleri muhatap almama) politikasını sürdürüyor.

TC devleti PKK’yle ilișkisini, devletin bu poliktikasına karșı çıkmaması, daha acık bir deyișle Kürdistan meselesinde muhatap olmakta ısrar etmemesi koșuluyla, PKK’yle ilișkisini alenileștirmekte sakınca görmüyor.

PKK’nin uzantısı olmasına rağmen, “meșru temsilci” sıfatına sahip olan Barıș ve Demokrasi Partisi (BDP) yöneticilerinin ikide bir PKK’yi Abdullah Öcalan’ı muhatap olarak göstermelerinin nedeni de Kürtleri temsilcisiz bırakma politikasının bir devamı.

İkinci soru: PKK neden yeniden silaha sarıldı?

Buna verilecek tek cevap șudur: Kürtlerin kafasını karıștırmak.

Görüșme tutanağının yayınlanmasıyla bașlayan yeni dönemin nasıl olacağı? sorusuna gelince…

Bu sorunun cevabı, bașlı basına bir yazının konusu. Bundan sonraki yazımızda bu sorunun cevabını vermeye çalıșacağız.

16. 10. 2011

cok rahat okunan derli toplu bir yazi, yorumlari da tam isabet. sadece bir noktada suphem var -PKK kontrolu artik klo plo ile duzenlenemeyecek kadar karmasik bir orgut orgutun icinde Apo nun komsreleri oldugu kesin ancak onun kadar kesin olan da orgutun icinde apo nun cizdigi/daha dogrusu ona cizdirilen  pandersit stratejiye aciktan karsi koyamazsa bile tabiati itibari ile karsi olacak kesimlerin oldugu. bu kesimlerin kendini iafed etmeye imkanlari yok, cesitli baski unusurlarinca kontrol ediliyorlar. bir unsur da kendi ic dunyalari-her seyi olanca ciplakligi ile ne farketmis ne de kabullenmis olmayablirler. bu tur pkk lierin onune kanal acilinca buraya hizla akacaklari kesin. bu kanali acik tutmanin yolu da PKK yi homojen bir seymis gibi irdelememek, bu kadar buyuyen ve bu kadar uzun sure rolantide tutulan bir orgutun hmojen olmasina sosyal ve dogal yasalar engel. eger homojen ise arkadaslar  su GERCEGI kabul edelim KURDLER en fazla AHMAK yetistirmekte dunya SAMPIYONU bu da fena degil  bir dunya samiyonlugumuz bulunsun ;-) hurmetler HeK PKK lileri egitim kursusu gonullusu

Ahmet Z. Okcuoglu yazisinda su tespitlerde bulunuyor: 1. A. Öcalan denetim altinda ve TC.'nin hazirladigi metinleri disariya aktariyor. 2. TC, ajan bir örgüt de olsa, PKK'yi muhatap almaz, cünkü Kürdleri ayri bir varlik ve güc olarak kabul etmiyor 3. PKK'nin yeniden silaha sarilmasinin arkasinda, Kürtlerin kafasini karistirmak yatiyor. A.Z. Okcuoglu'nun birinci ve ikinci tespitlerine tamamen katildigim gibi, bunun zaten PKK tarafindan da böyle adlandirildigini vurgulamak isterim . Bunun icin PKK "Ev Hapsi" diye israr ediyor ve A. Öcalan faktörünü en azindan bu yolla asabilecegini umuyor. PKK'nin TC tarafindan muhatap alinmasi ise, TC'nin Kürd politikasinda bir paradigma degisikliyi olarak degerlendirelebilinir ve hic degilse bunun icin bile israrla savunulmali. Davamini Kürdler getirir, hic süphemiz olmasin! A. Z. Okcuoglu'nun ücüncü tespitine ise katilmiyorum, cünkü PKK ne "yeniden" silaha sarildi ( bu türklerin bir manipülasyonudur, PKK , 1999-2002 "muglakligi" disinda ve ateskes sürelerine ragmen silahli mücadeleyi, mücadele yöntemi olarak kabul ediyor), ne de Kürdlerin kafasi karisti. Kürdler, silahli mücadeleyi halen büyük bir ölcüde mesru görüyorlar. Sorun mücadelenin yönteminden daha cok, siyasi taleplerde yatiyor. "Özerk Kürdistan" talebi ise silahli mücadelenin icini yeniden dolduruyor.

her ne kadar kendimi ifadelendiremesemde yürek,beyin ve tabiki onu besleyen gelenek kürdistani   olunca,  her kürdistani kalemi,yüregi kendim biliyorum. bu anlamda sacma-sapan olsamda  degerim bildigim her yazinin altina not düserken, sacmalama özgürlügümü kullaniyorum.(tabiki haddini bilen bir sekilde) size iki sorum olacak,cahilligimi hos görün lütfen. "serokun"avukatligina neden soyuldunuz ve "savunulmasindan "sizmi vaz gectiniz,öylese neden? ikinci sorum ise "Görüșme tutanağının yayınlanmasıyla bașlayan yeni dönemin nasıl olacağı? sorusuna gelince… Bu sorunun cevabı, bașlı basına bir yazının konusu. Bundan sonraki yazımızda bu sorunun cevabını vermeye çalıșacağız."sonra olacak saygilar  

Yeni Yorum yaz

Düz metin

CAPTCHA This question is for testing whether or not you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.