Yorgunum Dostlar

Av. Hüseyin Yıldırım · 07.06.2009 · 1 görüntülenme

Yetmiş üç yıldır sırtımda taşıdığım acı ve üzüntülere, otuz yıllık gurbet ve ülke hasreti eklenince yoruldum. Aşığın dediği gibi yolun sonu görünüyor. Hayat bilinmezliklerle doludur. Kim bilir belki bu yazı bir veda yazısı olur.

Diyarbekir Zindanında Mazlum ve Hayri' lerle yanyana hücrede iken, zülmün bedenimde açtığı yaralardan kan ve irin akıyordu. Ama geleceğe yönelik umut ve hayallerim yeşermiş, çiçek açmış yüzüme gülüyordu. Şimdi o hücreyi özlüyorum. Mazlumların, Hayri' lerinseslerini duymak istiyorum. Aynı havayı, aynı umudu yaşıyarak ölmek istiyorum..

Ben PKK li değildim. 1980öncesi PKK nin içe yönelik kanlı eylemlerinden çoğu insan gibi ben de ciddi rahatsızlık duydum. Diyarbakırda Faşişt Cuntanın zülmü altında başka bir PKKile karşılaştım. Faşişt zülme karşı direniş bayrağını açmış, burası Kürdistandır diyen, Kürt Halkının temel haklarını haykıran, halka doğru yolu gösteren kahramanlara tanık oldum. Direnen sıradan sempatizanlarını hayranlıkla seyrettim. Kürdistan tarihinde bir ilk ve yeni bir dönem başlıyordu. Gün bu gündür dedim, ölümü göze alarak bende katıldım. Olaylarla dolu bir dönemden sonra, yaşlı gözlerle Diyarbekir`i ve ülkemi terketmek zorunda kaldım.

Şamda insanın yüzüne bakmıyan,önüne, sağına soluna bakan PKK nin Şefi ile karşılaştım. Diyarbekir direnişlerinin yarattığı değerlerin üstüne oturmuş, kendisini Kürdistan Kralı olarak görüyordu. Ayakta gezinerek, ’Kemal Burkay ancak iyi bir dişişleri bakanı olur' diyordu. PKK Şefinin bu saçmalıkları beni hiç ilgilendirmiyordu. Aklım fikrim Diyarbekirdeydi. Mazlum, Hayri, Kemal ve Dörtler şehit olmuş içimkan ağlıyordu. Bu hava içinde Avrupaya çıktım.

Avrupada, kendisinden olmayana düşman, dost düşman ayırımı yapmadan herkese tepeden bakan, Diyarbekir direnişleriyle şimarmış, kendisine sevdalı bir PKK buldum. Mevcut bu durum üzücü ve oldukça can sıkıcıydı. Ne varki Diyarbekir zülmünü ve direnişlerini Avrupa kamuoyuna anlatmak gibi bir görev sırtıma yüklenmişti. PKK olmadan bu görevi başarmam olanaksızdı. PKK adeta beni çembere almıştı.Altı yıl boyuncaAvrupanın başkentlerini dolaştım. Parlamentolarda, kitle toplantılarında Diyarbekir zülmünü ve direnişlerini anlattım. Başta Olof Palme, Vili Bırant ve Buruno Kırenski olmak üzere Çok sayıda başbakan ve etkin politikacılarla görüştüm. Diyarbekirdeki Faşişt Cuntanın zülmünü ve direnişleri anlattım,destek istedim. Çok olumlu yanıtlar aldım. Türk Sömürgeciliği Avrupa Konseyi İnsan Hakları Mahkemesinde yargılanıyordu. Bu davada tanık olarak dinlendim. Bu görevimi başardığımı sanıyorum.

Ne varki PKK Şamdan gelen talimatlarla İçte ve dışta kanlı eylemlere başladı.Öldürülenlerin hepsi Kürttü. Hem de bilinçli kadrolardı. Ben PKK nin resmi bir görevlisi değildim. PKK nin Avrupa sözcüsü, dış ilişkiler sorumlusu türünden söylemlerin hepsi yalandı. PKK nin resmi bir görevlisi olmasam da, onlarla beraberdim. Burada bir hatamı açık yüreklikle belirtmek istiyorum. PKK nin kanlı eylemlerinde gizli bir elin olduğunu görmeliydim. Çok yakından tanıdığım Zülfü Gök, Enver Ata ve Çetin Güngörün öldürülmesinden sonra, Avrupa televizyonlarında bu kanlı pıratikleri şiddetle protesto edip, PKK ile bağlarımı koparmalıydım. Belki bu kanlı eylemleri durdurabilirim diye yanlış hesaplar peşinden koştum. Defalarca çok rahatsız olduğumu, görüşmek istediğimi Şama bildirdim. Bilinçli olarak bugün yarın dedi, beni oyalamak için beni öven, göklere çıkaran yığınca mektuplar gönderdi. Davaya inanan her insan gibi bu mektupları kendime hakaret olarak gördüm ve tiksindim. Bu mektupları arşivimde bile tutmak istemedim. Sevgili dostum Selim Çürükkayaya teslim ettim.

Bu arada 1987yılında gelişen, kimsenin fazla dikkatini çekmiyen, üzerinde durulmıyan iki konuya değinmek istiyorum.Birimci konu Şamda Yekiti ile imzalanan protokol. PKK Şefi bana telefon ederek ’ Talabani ile bir protokol imzaladık. Bizim önderliğimiz kabul edilmiştir. Diğerleri de kabul etmek zorundadırlar.Yekitinin Avrupa Temsilcisiyle ortak bir basın toplantısı düzenleyin. Bu protokol ile önderliğimizin kabul edildiğini kamuoyuna açıklayınız. Talabani seninle görüşmek istiyor. Avrupaya geliyor. Orda görüşürsünüz' dedi. ’Yekiti ile KDP arasında silahlı çatışmalar var. Güney de taraf tutmak doğru değildir' dedim. ’Önemli değil,bu taktik bir ilişkidir' dedi. Telefonda konuşurken, adeta havalara uçuyordu. Eskiden kendisini Kürtlerin Kralı olarak görüyordu. Bu protokolla krallığını resmen ilan ediyordu. Bu protokolun perde arkası vardı. Sayın Talabani Amerikaya gidiyordu. KDP ile çatışma halindeydi. PKK gücünü yan tarafına alıp Amerikaya güçlü görünmek istiyordu. PKK Şefinin sırtını sıvazlayarak ’Kek Abdullah bu protokolun önderliğini siz yapacaksınız' dedi. Ne varki evdeki hesap çarşıya uymadı. Amerika PKK yi terörist olarak görüyor, tanımıyordu.Sayın Talabani Amerikadan dönünce, ’ Amerika Kürt sorununa evet, PKK`ye hayır diyor' diye bir açıklama yaptı. Kızılca kıyamet koptu. Şamdan Sayın Talabaniye veryansın etti. Ne protokol kaldı, ne de dostluk.

İmzalanan bu protokolde iki tarafta samimi değildi. Bu oyuna alet olmak istemedim. Yekitinin Avrupa Temsilcisiyle Viyanada yaptığımız ortak basın toplantısında, tüm israrlara rağmen tek kelime konuşmadım. Basın toplantısından birkaç gün sonra,Sayın Talabani Berlinden Kölndeki Kürdistan Komitesine telefon ederek benimle görüşmek istediğini söyledi. Kürtçeyi iyi bilmediğim için Maşallah Öztürk aracılığıyla özür diledim,hasta ve rahatsız olduğumu söyluyerek görüşmedim.

İkinci konu, ayını hatırlıyamadığım 1987 yılında, PKK Şefi kitle ve kadrolara açık bir talimat gönderdi. Talimatta, ’mücadelemiz büyüdü. Suriye artık yükümüzü taşıyamaz.Karargahımı ülkeye taşıyorum' diyordu. Bu talimattan iki ay sonra, özel kurye ile (Maraşlı Röj Baş) benimle sınırlı ikinci bir talimat geldi. Bu talimatta da’ mücadelemiz büyüdü,Suriye artık yükümüzü taşıyamaz' diyordu. Avrupada hükümetler düzeyinde görüşmeler yapmamı ve kendisine yer hazırlamamı istiyordu.Talimatı getiren kuryeye, ’ben bu talimatı kendimle sınırlı tutmam' dedim. O tarihlerde Duran Kalkan,Mahir Welat ve Ali Çetiner Avrupadaydılar. Her üçüyle Kürdistan Komitesinde görüştüm. ’Başkan iki ay önce gönderdiği talimatta,karagahını ülke zeminine taşıyacağını söylüyordu. Şimdi benimle sınırlı yeni bir talimat geldi. Bana hükümetler düzeyinde görüşmeler yapmamı ve kendisine yer hazırlamamı istiyor. Büyük sorumluluk gerektiren bu talimatı kendimle sınırlı tutamam. Siz ne diüşünüyorsunuz?'dedim. Hiç biri tek kelime konuşmadı.’Madem konuşmak istemiyorsunuz, ben düşüncemi açıklıyayım. Doğru bulmuyorum.Her şeyden önce talimat neden benimle sınırlı tutuluyor. Parti merkezinden neden gizli tutuluyor. Avrupaya gelen diğer parti ve gurupların liderlerini emperyalizmin ajanları olarak ilan etti. Şimdi kendisi gelmek istiyor. Madem bu konuda düşünce belirtmek istemiyorsunuz, talimatın gereğini yapacağım' dedim.

O günlerde TKP nin Pariste düzenlediği uluslararası bir toplantıya katıldım. Yunanistandan bu toplantıya katılan Pasok temsilcileriyle görüştüm. PKK Şefinin gelebileceği en uygun ülke Yunanistan olarak düşünüyordum. Konuyu Pasok temsilcilerine açtım.Hemen gelsin yeri hazırdır dediler. Paristen PKK Şefine telefon ettim. Yunanlı yetkililerle görüştüğümü, olumlu yanıt aldığımı, Yunanistana gelebileceğini söyledim. ’Orası zaten hazır. Sen bir Avusturya ile görüş' dedi.

Avusturyada Sosyal Demokratlar iktidardaydı. Avusturya Hükumetiyle iyi ilişkileri olan Avrupalı dostlarımın kanaliyle gizli tutulması kaydiyle direk Avusturya Başbakanından randevu aldım. Randevu günü, Kölnde Kürdistan Komitesinde çalışan, çok iyiAlmanca bilen Elifle birlikte Viyana`da başbakanlığa gittik. Bizi Kürt dostu olarak bilinen, başbakan müşteşarı bir bayan karşıladı. Başbakan çok meşguldur. İstek ve taleplerinizi başbakanımıza bildireceğim dedi. Adını hatırlıyamadığım, oldukça kilolu başbakan makam odasında çıktı, elimizi sıktı, toplantıya gideceğini söyledi ve gitti. PKK şefinin Avusturyaya gelmek istediğini, buna imkan olup olmadığını bayan müşteşara sordum. ’Benim açımdan hiç bir sakıncası yoktur. Ancak bu konuyu başbakanla konuşmam lazım' dedi. Bu konunun titizlikle gizli tutulmasını rica ettim. Bayan müşteşar sonuç hakkında bize ikinci bir görüşme günü verdi.

İkinci görüşmeye Ali Sapanla birlikte gittik. Bu kez bayan müşteşarın yanında içişleri bakanının müşteşarı da vardı.Bayan müşteşar bana, ’Öcalan hangi isim altında gelmek istiyorsa bize söyleyin, Şamdaki konsolosluğumuza bildireceğiz. Öcalan vize alsın gelsin. Buraya geldikten sonra iltica işlemlerini hallederiz' dedi. Cin gibi bize bakan İçişleri Bakanının Müşteşarı, bayan müşteşarın kulağına bir şeyler fısıldadı, ikisi bir odaya çekildiler. Geri geldiklerinde bayan müşteşar fikir değiştirdi.’Talebinizi bize yazılı olarak verin' dedi. Ben yazılı talepte bulunma taraftarı değildim. ’Buna tek başıma karar verecek durumda değilim.Arkadaşlarıma danışmam lazım' dedim ve bir saat müsaade istedim. Başbakanlıktan ayrıldım ve bir evden Öcalana telefon ettim. ’Talebimizi yazılı olarak istiyorlar. Yazılı talebin ilerde bazı sakıncaları olabilir' dedim. ’Hayır hayır hiç bir sakıncası yoktur verin' dedi. Benim başka önemli bir görüşmeye gitmem gerekiyordu. Elimle talebi Türkçe olarak yazıp imzaladım. Almancaya çevirmesi için Ali Sapana verdim. Almanca metnin altına Ali sapan imzamı taklit edecekti. Ben Viyanadan ayrıldım.

Ben PKK ile bağlarımı koparınca sanırım bu işin peşinde kimse gitmedi. Şimdi düşünüyorum. Orası zaten hazır dediği Yunanistan`a rağmen, Avusturya`yı neden tercih ediyordu. Ben herAvusturyaya gittiğimde Avrupalı dostlarım beni yalnız bırakmıyorlardı. ’ Türk MİT' i Viyanada cirit atıyor' diyorlardı. Sanırım gizli ilişkide olduğu güçlerle Yunanistanda rahat ilişki kuramazdı. Gizli ilişki için en uygun yer Avusturya`yı görüyordu. Ne ilginçtirki ben PKK den kopunca, PKK Şefi ’MİT ve CİA nın cirit attığı Avusturyaya beni çekmek istedi. Orada beni tasfiye ederek yerime oturacaktı' diyecek, yıllarca beni suçlıyacaktı. PKK Şefi, kimi hedeflediyse yerine göz dikmekle suçlamayı adet haline getirmişti

Bürükselde yaptığımbir basın toplatısı esnasında Mehmet Ali Birand Öcalanla görüşmek istediğini söyledi. Mehmet Ali Birandın talebini telefonla Öcalana ilettim. ’Tamam sizde beraber gelin' dedi. Benim daha önceden günü belirlenmiş randevularım vardı.Viyanadaki bir görüşmeden Kölne döndüğümde, Köldeki sorumlular panik içindeydiler. ’Başkan avukat arkadaş ile Birand neden gelmediler diye bizi azarladı' dediler. Çarçabuk Bondaki Suriye Elçiliğinden benim için vize aldılar. Bürükselde her gün hazır bekleyen M. Ali Bıranda telefon ettim. 8 Haziran 1988 günü Frankfurt Hava Alanında M. Ali Bırandla buluştum. M. Ali Birand yanında bir de fotoğrafçı getirmişti. Kafam karma karışık oldukça huzursuzdum. Bu halde Şama hareket etmek üzere Uçağa bindim.
Fotoğraftaki Av: Hüseyin Yıldırım

Devam edecek

Kurdistan Aktüel

İlgili

Yorumlar (0)

Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.