BİR ANTLAŞMA; DÖRT İTTİHATCI BİR BOLŞEVİK
Bîşar Norşîn · 7 ay önce
Geoffrey Wheatcroft · 19.12.2006 · 1 görüntülenme
Bazı siyasetçilerin taleplerinin tersine, AB Türkiye'nin üyeliğine taş koymaktan vazgeçmez. Batı'yla İslam arasında köprü kurmak veya ABD'nin çıkarlarını korumak AB'nin varoluş nedeni değil. Neyse ki Türkiye'nin coğrafi anlamda Avrupa'ya ait olmadığını fark etmeye başladık Gazeteciliğin bütün günahları arasında en tehlikelisi kehanettir. Bizim camiamızdaki kâhinler, olaylar karşısında genellikle budalaca bir bakış edinirler. Acar bir dış haberler servisinin 'en kısa zamanda, en tafsilatlı haliyle, sonraki aşamada ne olacağını da içerecek şekilde' haberini geçmesi yönündeki ısrarlı taleplerine en iyi yanıt, uzak bir noktadaki meşhur bir muhabirden gelmişti. Kısaca şu yanıtı veriyordu muhabir: "Yumurtalarım elmas değil." Bu anekdottan sonra, bir şeyi basitçe ve kendime güvenerek söylemek isterim: Türkiye AB'ye katılmayacak. 'Mayacak' ekiyle 'asla' değil, öngörülebilir bir gelecekte demek istiyorum. Geçen cuma, Ortadoğu'ya barış getirmeyi hedefleyen en son umutsuz misyonunun başlangıcında Türkiye'yi ziyaret eden Britanya Başbakanı Tony Blair, tekdüze kelimelerle şunu söyledi: "Türkiye'yle üyelik sürecini devam ettirmemiz önemli." ABD'ye koşması yarar getirmez Asıl meselenin ne olduğunu yüce Avro-kodamanlardan da öğrenemezsiniz. Almanya Başbakanı Angela Merkel daha geçenlerde, koalisyon ortağı Sosyal Demokratlar'a katılıp, tam üyeliğin 'değerli olacağını' söyledi, keyifli bir günüydü herhalde. AB dönem başkanlığı sona erecek Finlandiya'nın Dışişleri Bakanı Erkki Tuomioja 'kapının hâlâ açık' durduğundan dem vuruyor. Öte yandan İsveç Dışişleri Bakanı Carl Bildt, Türkiye'nin üyeliğini cansiperane savunmaya devam ediyor. Bütün bu sofuca umutlar tam da Türkiye'yle AB arasındaki ilişkilerin bir kez daha dibe vurduğu, Brüksel'in limanlarını ve havaalanlarını Kıbrıslı Rumlara açmayan Ankara'yı cezalandırmak için müzakereleri askıya aldığı bir dönemde dile getiriliyor. Askıya almak 'ciddi bir hataydı' diyor Blair, Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'sa 'kabul edilemez' olduğunu söylüyor. Bugüne dek Türkler şunu öğrenmiş olmalı: İsteseler de istemeseler de kabul etmeleri gereken çok şey var. Ve haklı biçimde şunu hissediyor olmalılar: Avrupa aşılan her engelin yerine daima bir yenisini bulacaktır. Türkiye 1963 gibi erken bir tarihte AET'yle ortaklık anlaşması yaptı ve Ankara 1987'de AB'ye tam üyelik başvurusunda bulundu. Bu uzun peşrev sırasında Türkiye'nin 1974'teki Kıbrıs işgali ve 1983'te, Ankara'dan başka kimsenin tanımadığı Kıbrıs Türk devletinin kurulması gerçekleşti. Türkiye'nin Kıbrıs konusunda diğer meselelerden daha haklı gerekçeleri var ve Kıbrıs Rum yönetiminin inatçı tavrı Kıbrıs'ı AB'nin en az sevilen üyesi haline getirdi. Daha ciddi itirazlar, Türkiye'nin insan haklarına yönelik netameli siciline dair. Türkiye, Avrupa ülkelerinin hukukun gerçek üstünlüğü veya gerçek ifade özgürlüğü saydığı noktaya henüz gelmediği gibi, tarihiyle, bilhassa da Ermenilerin uğradığı akıbetle yüzleşebilmiş değil. Buna rağmen Avrupa'nın süregiden mütereddit hali ve değişen tonu kötü niyet olarak görülebilir. Fakat aslında öyle değil ve bunu daha iyi anlamanın yolu, bir tür toplumsal sıkıntıyı görmekten geçiyor. Avrupa hesaplı kitaplı bir kandırmayla suçlanamaz, aksine iyi niyetli şeyler de söyledi, fakat bunu yaparken gerçekten enine boyuna düşünmedi ve pratik zorlukların ne kadar derin olduğunu çok yavaş idrak etti. Sonuçta Türkiye hiç çalmayan kilise çanlarının sesini bekliyor; öte yandan Avrupa, bir Fransız diplomatın yorumuyla, metresini kaybetmek istemeyen, ama evlenmek de istemeyen bir adama benziyor. Sorun şu ki bir an geliyor ve ondan sonra artık işler hiç kolay olmuyor, hatta işlerin acı vermeden ilerleyebile- ceğini söylemek bile mümkün değil. Kendi paylarına Türklerin en vahim hatası, ABD'den destek istemek. Ankara ve Brüksel arasında bu yüzden yaşanan bir diğer krizin üzerinden bir yıldan az süre geçti. Hatırlanacağı üzere Erdoğan Condoleezza Rice'a telefon edip yardım istemiş, ABD Dışişleri Bakanı derhal ülkesinin Türkiye'nin AB üyeliğine sıkı desteğini tekrarlamış ve bu Avrupalıların öfkesini daha da artırmıştı. Haliyle Blair Amerikan çizgisini benimsiyor ve Türkiye'nin üyeliğini stratejik gerekçeler üzerinden savunuyor: "Türkiye'nin öneminin sadece bu ülkenin kendisiyle değil, Batı'yla Müslüman dünya arasındaki ilişkileri geliştirmekle ilgili olduğunu" söylüyor. Blair'e göre kapıyı kapatmak dört bir taraftaki Müslümanları küstürecek, Türkiye'yi kabul etmekse Batı'yla İslam dünyası arasında köprü kurulmasını sağlayacak. Fakat bunu ortaya koymanın bir başka yolu da şu: Avrupa'dan, Amerika'nın stratejik çıkarlarını gözetmek adına muazzam bir fedakârlık isteniyor. Blair ne düşünürse düşünsün, bunu herkes kabul etmez. Eski Avrupa komisyonu üyesi Chris Patten'ın alaycı bir biçimde söylediği gibi, Amerika'nın Türkiye'yi AB üyeliğine önermeye devam etmesi gayet güzel, fakat bu Avrupalıların da üzerinde kendi söz haklarını kullanmak isteyebilecekleri bir mesele. Ne Blair ne de Amerikalı dostları şu noktaya dikkat ediyor: Geçen 40 yıl içinde Türkiye'nin üyeliği için bundan daha az umut verici bir an olmadı. Türkiye'nin 'Hıristiyan kulübünden' dışlanmaya dair hassasiyeti kesinlikle yanlış: Bugün Avrupa sadece Hıristiyan falan değil, hatta radikal İslamcılık korkusu ana faktör değil. Daha önemli olan şey, AB'nin en son genişleme dalgasının yarattığı sıkıntı; ve Türk meselesi, Blair, Tuomioja ve Bildt'te cisimleşen 'kibirli seçkinlerle' Avrupa'nın gerçek insanları arasındaki uçurumun da göstergesi. Irak'la komşu olmak ister miyiz? Mayıs 2004'te, 60 yıllık savaş ve Soğuk Savaş'la komşularından yalıtılan Doğu Avrupa ülkeleri 'ortak Avrupa evimize' kabul edildi ve bu çok heyecan vericiydi. Mutluluk sarhoşluğundan uyanan Avrupa, 10 yeni üyenin nüfusunun dörtte birini oluşturduğunu, fakat ekonomik üretiminin yirmide birini sağladığını idrak ediverdi. Üstelik bunlar yeni yılda Romanya ve Bulgaristan'ın katılımından önceki rakamlar. Buna bir de kişi başına geliri Britanya'nın onda biri, çocuk ölüm oranı da Fransa'nın on katı olan Türkiye'yi ekleyin. Son genişlemeden bir yıl sonra, AB anayasasının reddedildiği Fransa ve Hollanda referandumları, söz konusu genişlemeye açık, Türkiye'nin üyeliğineyse üstü örtülü bir tepkiydi. Blair'ın bütün yüksek sesli basmakalıp laflarına rağmen, bu yeni ruh hali diğer Avrupalı siyasetçileri de avcunun içine aldı. Fransa içişleri bakanı ve mayıstaki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin muhtemel muhafazakâr adayı ve favorisi Nicolas Sarkozy, Türkiye'nin üyeliğine alenen karşı ve 'bu fikrin güç kazanmasından mutlu'. Bir yanıyla şunu söylüyor: Batı'yla İslam arasında köprüler kurmak ve terörizmin köklerini kurutmak kuşkusuz önemli hedefler, fakat bunlar ne zamandan beri AB'nin kuruluş amacı haline geldi?Neticede mesele kültürel, ekonomik veya dini olmaktan ziyade basitçe coğrafi. Yavaşça farkına varabildiğimiz bir şey bu, fakat Türkiye'nin AB'ye neden çok uzun süre, belki de hiç katılmayacağını da açıklıyor. Bildt, hem ciddiyetle hem de şüpheyle, 'Türkiye'nin elbette ki Avrupa'nın bir parçası olduğunu' söylüyor, fakat bir Fransız siyasetçi meseleyi başka şekilde ortaya koyuyor: Sınırları ta Irak'a kadar genişleyen bir Avrupa olabilir mi gerçekten? Görünen o ki birçok sıradan Avrupalı bu sorunun cevabını başındaki yöneticilerden daha iyi biliyor. The Guardian/Radikal(18 Aralık 2006)Akt: Firat Dicle
Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.