BİR ANTLAŞMA; DÖRT İTTİHATCI BİR BOLŞEVİK
Bîşar Norşîn · 7 ay önce
Abdullah Saydýn · 01.06.2006 · 1 görüntülenme
Mevcut yasalarla Türkıyede yenı bır partı kurmak var olanları tekrarlamak değılse bıle geçmış başarısız deneyımlerı yenılemektır. Kaldiki şimdilik kendini dayatan durum yasaları ve toplumun dığer kesımlerını değışime veya yeni bir devrime zorlayan ne herhangi bir sınıfsal katmandan ; nede etnık yada dını topluluklardan bahsetmek mümkün değildir. Türkiyede parti faaliyeti yürütmenın önündeki engel (toplumsal yapı veya toplumsal dokuyu saymazsak) belkide tek engelı Kemalizmle formüle edebiliriz. Solu kurtarmaya kafa yoranlar sağdanda haberdar olmaları gerekir. Bu ülkede yıllarca iktidarmış gibi görünen sağcıların dahi müktedır olduğunu söylemek ne yazıkki mümkün değildır; müktedır olmayan iktidarlarla - daha öncesını saymazsak- neredeyse yüz (100) yılı geride bıraktık, 'müassır medenıyetın ' asrı kayıptır. Kayıp olanı birlikte arayacağımıza bu çıkmazın ıçınde yenıden 'bende varım ' demenın mantığını birlikte bulmaya çalışalım. TC devletının 'kurucusu ' M.K.Atatürke minnet inancıyle olsa gerek zamanında söylediği her söz, işaret buyurduğu her buyruk bu ülkeyi yönetenler için kanun olmaya devam ediyor ve ebediyete kadarda değiştırılemeyeceğıne ınanılıyor. Kanunların suç saydığı değişim isteklerınden bahsedıp yeni bir suç daha işlemek niyetinde değilim zira tamda Avrupa kapılarına dayanmışken Türkiyede yeni bir dava ile gündeme gelmek demek iyice eskimişlerle, kokuşmuşlarla haşır - neşır olmaya devam etmek demektır. Ohalde demokratlara, müslümanlara (sünnisiyle - alevisiyle) , gayri müslimlere, Kürtlere, Türklere, diğer halklara sesleniyorum gelın artık Atatürkün yakasından düşelım. Ölmüş bir ınsana haksızlık yapıyoruz vefat edeli neredeyse yetmiş yıl oluyor; bir peygamber olarak kabul edenlere diyeceğım yok ancak bana peygamber olarak dayatılmaması gerektığıne inanıyorum. İllede birileri kendisine ibadet edecekse görünürde ibadete engel yok 5 vakıt anıtkabiri ziyaret edıp ruhuna fatiha okumak yada bildiği lisanla kendi inancına göre kutsamakta kim ne sakınca görebilirki. Dünyevi yetmezliklerimizı ise uhrevı Atatürke yüklemeyelım sonuçta onun zarar göreceği birşey yok. Kemalıst düşünce sistemi, resmi ideoloji , 'koruma – kollama ' görevi veya askeri yapılanmayı bu konuyu ele alırken aslında detaylarıyla ele almakta yarar var ancak konunun odağına 'kürtlerın partileşme ' sorununu koyduğumuzdan başka bir zeminde ele almamız gerekebilir. Dahası Türkiyede Türk milli değerlerını ( Türk tarihini,kültürünü,coğrafyasını oluşturan hatta Türk varlığını) 'yaratan ' Atatürk 1900 lü yılların başında belkide bu kadar tabulaşacağını bilmiyordu.Varlıkları bile inkar edilen Kürtlerın ise 2000 lı yıllarda aynı şeylerın kopyasını çekmeye çalışmaları yüz yıl geride aynı şeylerın takipçisi olmları trajiktır. Yüzyıllardır sahip olunması gereken ulusal değerlere susamışlığın çaresi yüzyıl öncesının formatları ile üstelık yapay karizmatik kopyalar yaratarak gideremezsınız. Herkesın tadını alıp geçtığı şeyleri birazda Kürtler tatsın demek gelıyor içimizden ancak çağın değerleri ile bu mümkündür... Atatürk yerine bizimde Atakürdümüz Seroké Netewi Serok Apomuz vardır anlayışı hakim kılınmaya çalışılıyor; her ne kadar Apo 'nun kendisi kendisini biraz M.K. Atatürkün gölgesınde bırakıp Kemalizmi kendince değerlendırıp yuceltıyorsada müritler tarafından halka götürülmek istenen şey tutsak Serok 'un bir peygamber mertebesınde oluşudur. Yaratılmak istenen durumun yeni ideolojisi 'Demokratik Cumhuriyet' tezı üzerınde temellendırılmeye çalışılan yurttaş tipi ile mevcut yapıya entegrasyon sağlanmaya çalışıldığı gözden kaçmadığı ortadadır. Kitlenın 'doğu toplumları ' özellığinden dolayı mürit kişiliğınden henüz kurtulmadığını; şeyhsız yaşayamayacağını, yetmezlıklerını orada tamamlamaya çalıştığını biliyoruz ; 2000 li yıllarda şeyh diye ortaya çıkana bu ülkenın aydınının müsade etmemesı gerektığıne inanmaktan başka çaremız yoktur; sonuçta istısmar edilen halktır ve bu istısmardanda en çok aydınların, politkacıların, sanatçıların sorumluluğu tartışılmalıdır ' Demokratik Cumhuriyet ' tezının Türkiyelı aydınların daha önce tartıştığı, belli bir döneme ait 'ikinci cumhuriyet ' tezının geri bir versiyonu olduğunu her iki tezı bir arada değerlendırenlerın açıkça görebileceğını sanıyorum. Türkiyenın gelışmışlık düzeyi Avrupanın 200 yıl gerisinde (iddia Türkiyelı aydınlara aittır) , Kürdistansa Türkiyenın 105 yıl gerisindemı olmalıdır yada hala yokmu sayılmalıdır. 1930 lu yıllarda öldüğü bilinen (bu kelimeyı kullanıyorum inşallah suç sayılmaz) M.K. Atatürk nasılki 2005 yılı Dünyasında Türkiyeye şefaat edemiyorsa Kürdistandaki benzer takipçisi Kürtlerde yanılıyorlar; örneğin semavi bir din olan İslamiyette bile üç temel şart vardır: 'akıl-balığ-malik ' dolaysiyle eğer bir kişi deliyse,çocuksa, tatsaksa şeriat hükümlerıne göre sorumlulakları yoktur. Şahsından sormluluk dahi beklenılmeyen birisınden 'ulu önderlık ' bekleyemezsınız. Atatürk nasılki vefat etmışse 2005 lerın Türkiyesi ondan sorulamıyorsa (hala sağdır içimızde bilmem nerede yaşıyor, takipçisiyız diyenler yalan söylüyor) Abdullah Öcalan 'da tutsaktır, ellerı kolları bağlı üstelık tecrit hayatı yaşamaktadır. Hücrede yaşam savaşı verırken; Ortadoğu gibi kaygan bir zeminde Dünya devlerının politka arenasında Kürtler için varlık göstermeye çalışan temsil gücünü nasıl elınde bulundursun?.. Bu ağır yükü sırtınızdan atıp hala Öcalan 'ı sorumlu tutamazsınız ; onu rahat bırakın hatta yapabiliyorsanız özgürleşmesı için çaba sarfedın veya dua edın ancak söyledıkleri bizi bağlamaması lazım çünkü yıllardır gözlemleyen, tahlil eden, kadrosu ile birlikte en çağdaş iletişim araçlarını kullanarak karar verebilme gücünü elınde bulunduran o değildır. Dolaysiyle tarih olanla yaşayan şeyleri birbirinden ayırmak zorundayız; ayrıca politikaya yön vermesi gereken bilim daha dinamik olan politik gelişmeler karşısındaki duruşu statiktır. Türkiyede yanlış yapanların sığınağı nasılki Atatürkçülük olmuşsa , Kürdistan gibi büyük bir yükün altından kalkamamanın getırdığı kaçış yeride Öcalan'a sığınmak olmasın. O yük ancak hareket kabiliyetı olan herkesın kendisi oranında omuzunda hisedilmelidir.Türkiyedeki Kürtler yani bizler bu ülkenın okullarında okuduk, varsa demokrasi kültürümüzü buradan aldık, yirmi dört saat onlarca TV, yazılı basın ve sözlü maniplasyonlarla yönlendırme bombardumanı altında motive olduk. Dolayisiyle sağlıklı düşünmeme, sağlıklı karar vermeme gibi bir mazaretımızın olmasının doğal karşılanması gerektığını düşünüyorum. Kürt aydınının, kürt siyaset adamının afedilmez vahım hatalarını ele alırken daha hoşgörülü olmak için peşinen bu mazarete sığınmaktada yarar görüyorum. Grinın çeşıtlı tonlarında yansıyan devlet partileri geleneğine ( kapatılan onlarca parti dahil) kurulu olan veya kapatılan 'kürt orjinli ' partilerinın çerçevedeki manzarası gri zemine hafif bir morarti ile görüntülenen ve dış etkenlere karşı renk değiştırebilen talihsız yansımalardır. Süreç içerisinde zeminın rengine uyum sağlayamıyorlarsa çerçevenın dışına atılırlar.Yapıları ve dokuları itibarı ile statükoya uyumlu olmadıklarından çoğunlukla sorunları ile baş başa bırakılınca kendiliğinden yok olduklarını görürüz. Kurtuluş olarak değerlendırılen gerilla hareketı (nereye kadar veya nasıl kurtuluşun şeklı bir tarafa) karşı olduğu şey ve duruşuyle, Ulusal Bağımsızlık karektere sahip görüntüsündeki çıkışıyla, Kürt ve Türk muhalefetınce kabul gördüğünü hatırlarız.Serhıldanların yaşandığı bu dönemde çare arayışları devam ederken o dönem devletın başındaki yetkilisi Özalın 'Federasyon tartışılmalıdır ' sözü her halde laf olsun diye ortaya atılmıyordu; isteme karşı uzlaşma zeminiydi ve bir zorunluluktan kaynaklanıyordu. Çiller gibi derin devletınde yöneticisi olan bir başbakanın 'Bask Modelı ' önerisi biraz daha geri bir adım olduğu dönemde ( her şeye rağmen bir adım önerisiydi) sık sık tekrarlanan tek taraflı ateşkeslerle yaratılmak istenen uzlaşma zemini arayışları giderek iktıdarı yeni saldırılar için cesaretlendırıyordu. 40 yıl başkanlık yapmış 'etkin sişasetçi' Demirelın son yıllarına yakın Cumhurbaşkanlığı makamında iken 'Kürt Realitesınden' bahsetmesı zatın herhalde demokratlığından kaynaklanmadığı biliniyor. MHP lileşen nasyonal sosyalist Ecevitin Saddam,Esat ve İranlı mollalarla ittifak kurup orta yerde Kürt imhasına yönelık planları hüsranla sonuçlandıktan sonra kendi sonunuda getıren azılı Kürt düşmanlığı ile siyasete noktayı koyuyordu,sesi hala baki kalan bu kubbede bir BOŞ seda olarak çınlamaya devam ediyor. Belki sadece Eceviti değil Türkiyede solculuktan bahsederken (müzmin muhalefetçı) Baykalı, (Konsept uygulayıcısı Çillerın ortağı) Karayalçını, (Paşa babasının dönemını ayrıca değerlendırmek koşulu ile 'asker kucağında büyüyen) Erdal İnönü 'yü vb. her renkte sol yapılanmaların Irkçılıkla yıpranmış beyinlerınde demokrasının oluşmadığının tarihteki canlı tanıkları bunlardan çok çeken Kürtlerdır. Büyük bir parlementer çoğunluğa sahip AKP 'iktıdarı ' sırf AB istedi diye göstermelık bir cila ile 'düzeltme ' çabasına tepkiler bu konuda hiç bir kesıme yaranamadığını gösteriyor. Kendi 'vatandaşımızdırlar ' dedikleri 20 milyon Kürdün gözlerının içine baka baka 'Küzey Irakta Araplar, Türkmenler hatta Amerikalılar devlet karabilir ancak Kürtlere asla müsade edemeyız, Kerkük kürtlerın olamaz ' sözlerını askerın ağzından alarak tekrarlama görevi ve 'kırmızı çizgiler ' dönemı talihsızlığınede sahiptırler. Bağımsızlığa doğru giden Güney Kürdistandaki seçımler ve buna bağlı son gelişmeler Türkiyede ne 'etkili dış politika bıraktı nede 'kırmızı çizgiler. İçerde ise doğru adım atmamasının nedeni devlet politikalarını belirlerken Kürt halkı ve ülkesının hesabının olmayışı, hala savaş kazanımları ve savaş ganimetının hesabı ile asker danışıklı geleceğın sıtratejilerının belirlenmesı korkarım yeni sıkıntılarında davetçisidir. Sağ yada sol her renkte politikacının arkasını askere dayayarak yaptıkları siyasetın ortak paydası ve kaynağı olan Kemalizmın artık evrensel normlara cevap veremez durumdayken bu ipe birde Kürtlelrın sarılmasını anlamakta zorluk çekiyorum; Türkiyeden birilerının 'ip çürüktür Kürtleride çekemez ' demelerını beklerdım. Kürsüde sorunları dile getırdım, çözüm yolları ve yöntemlerı üzerınde durdum, ajite çektım çırpındım, sesimi duyuramadım diye yakınan kitle desteğinden yoksun 'siyasilerın' yenilgi mırıltıları bilimsel analizlerdende yoksundur. Bir partiye toplumsal destek o partinın sadece kendince doğru olan programına değıldır, taleplerıne cevap olduğu bir potansiyel varsa, o toplumsal potansiyele hakim önder kadrolar varsa, bazı pratikleri iç ve dış kamuoyu tarafından denenıp ispatlanmişsa ( buna benzer binlerce nedenın) etrafında bırleşen kitle benımsedıklerını kabul ettırmek için harekete geçebılır. Asgari beklenti ile dahi harekete geçmez yada beklentilere cevap olmazsa parti mirasyedi durumuna düşer,burada hata yapmaları kaçınılmaz hale gelır. Başedemediği hatalarıyle cebelleşenlerın yeni hatalara davetiye çıkararak yok olma sürecını katlayarak hızlandırdıklarını görürüz; birtakım devlet partileri buna iyi birer örnektırler. Yeni dünyaya, uluslararası gelışmelere ayak uydurmak o kadarda kolay değildir. Bir siyasi parti artık 'şunu beğendım, bunu beğenmedım partime-yapıma uygun olan budur ' şeklındeki lükslerede sahip değildır. Dünyadaki tüm gelışmelerı uluslararası ilişkileri ve bu gelışmelerın ülkenızle yada partinızle olan bağını doğru zeminde ele almakda yetmiyor. Belirleyıcı özelliğe sahip deneyımlı partilerın en az 30 yıl sonrasının politikalarınıda stratejilerı içinde ele alma maharetıne sahip olma zorunluluğu vardır Türkiyede Kürtlerın KDP nın medreselerde başlayan illegal partileşme sürecını ve ondan önceki tarihini ancak bugünkü legal partilere yansıyan yanları ile değerlendırebiliriz. 1940 lı yıllara kadar devam eden serhıldanlardan arta sadece acılar ve bütünlüklü olmayan tarihi bilgiler kalmıştır. Düşünülmesi gereken toplumsal örgütlenme şekline model olabilecek sağlıklı yapılanmalardan bahsetmek zor. Bugün yaşayan kuşakların canlı tanık olarak aktarabildiği dönem TİP içinde varlık gösteren Kürtler ve DDKO ile başlayan 12 Eylül öncesi süreçtır. Toplumla arasında bağ olan bu örgütlenmeden başlayarak kitle tabanını hedefleyen onlarca örgüt legal yayın faaliyetleri , illegal parti örgütlenmeleri ve çeşitli dernekler şeklınde özellıkle yetmişli yıllar boyunca sosyalizm menşelı yapılanmalara damgasını vurduklarını hatırlatmakta yarar görüyorum. Her birinın tarihe mal olmuş iyi niyetlı katkılarını farklı platformlarda değerlendırmek şartı ıle bu yarışta öne çıkan PKK yi konumuzla ilgisi dolaysiyle değerlendıreceğız. Geçmışten bahsederken hala illegal tarzlarla ifade etmeye çalışmayacağım; zira biz bunların bedelını fazlasıyle ödedık, devletten bir miktar alacağımız dahi var onun içinde ünlü ağavarı tavırla 'üstü kalsın ' diyorum. Kürdistandaki illegal parti ve örgütlerın yanısıra Türkiyedekı tüm legal ve illegal parti ve siyasal örgütlenmeleri yok etme darbesi indiren l2 Eylül generalleri zafer sarhoşluğu içerisindeyken 15 Ağustos Eruh- Şemdinli baskını ile sesini duyuran gerilla hareketi Kürdistan halkı için umut ışığı gözü ile bakıldı. Hatırlayın o dönem legalitede hiç bir şey yok CHP AP MHP MSP bile illegal parti veya faaliyet olarak 12 eylül beşi biryerde generallerın hışmına uğramışlardı. Kürdistan dağlarında kimden gelırse gelsın patlayan bir ışığın etrafında binlerce Kürt gencının bir araya geleceğını tahmin etmek zor değildır. Bu efsaneye Türk devrimcilerinın yarı kıskançlıkla duydukları sempati kamuoyuna deklere edılmek istenmezken; Kürt aydını olarak bizi gururlandırmıştı, gerilla hareketının rüzgarını arkasına alan kıtle desteğı kendini legal ve demokratik alanda bu paralelde ifade edebilmek için yer aramaya başlamıştı bile. CHP gibi en has devlet partisınden sancılı bir doğumla ortaya çıkan HEP ı Kürt legal partileşmesının kuluçka dönemidır. Başlangıç devletın ve Kürt aydınlarının ilgi odağındaydı. Her kesım ayrı ayrı oyunlarını bu zemin üzerınden oynamak istiyordu, tutanın elınde kalacaktı; o dönem bir 'kürt partisi' olarak bu partiye(birçok Kürt aydını gibi) sıcak bakamıyorduk çünkü gerek bazı kurucularının siyasi geçmışleri gerekse ihraç nedenlerının sadece Paris Kürt konferansına katılma gerekçe gösterilerek partilerınden mağdur olmalarına sebep olduysada öncülük için onlara yeni bir siyasi paye katmıyordu.Oluşumu ile birlikte hatta kapatılana kadar savaşan tarafların hem yasalitedeki umutları, hemde kuşkularının odağıydı. Devlet HEP ı kapatırken yolda yeni bir kopyasının varlığından herkes haberdardı ancak çok hızla gelışen sürecın neye mal olacağını hiç kimse bilmiyordu. PKK nın ilk ateşkes ve Kürdistandaki parti ve örgütlerle medyanın önüne çıkarak dostluk gösterisınde bulunması; buna cevap olarak Türkiyede oldukça farklı ve etkili bir hükümet başkanının iktıdara nisbeten hakim olması Türkiye ve Kürdistan için yeni bir döneme kapı aralıyordu ancak tuzaklarla dolu bu sürece ihtiyatlı yaklaşım zorunluydu. İşte DEP ın ortaya çıkma sürecı bu... Dahası her iki tarafında yıllardır süren savaştan yorulduğu, yeni taktıkler peşinde kafa yormak için zamana ihtiyaçları olduğu ve karşı tarafı dinleyerek taktikler peşinde koşduğu bir süreçten bahsediyoruz. Kuruluş ıçın Kürdistani tüm siyası çevrelere,Kürt aydınlarına,Türkiyeli devrımcilere, sendika ve bazı sivil toplum örgütlerıne katılımları için kitlesel oranları ile temsilleri isteniyordu. Çağrı yapıldığında Komal yayınevi İzmir temsilcisiydım; 8 yıllık cezaevi sürecımden sonraki dışarda geçırdığım ilk yıldı. 'Legal ve demokratik ' alanda ulusal bir coşku yaşanıyordu. Kürtler kendi aralarında 'barışmışlardı' iyice bir tarafı karanlıkta kalan derın devlet legal yönetımın kotrolünden çıkmış tek taraflı olarak sivil halka yönelık tarihin en kirli savaşlarından birini sürdürüyordu. Kürt halkının top yekün imhasına yönelık 15 yıllık savaşın ortasındaydık. Silaha karşı payımıza düşen kalemle, söylemle yıllarca.... Öldürülen, cezaevıne konulan, sürgün edilen DEP - HEP - HADEP vb. partililerın ciltler dolusu listeleri detayları ile birlikte mevcuttur. Tesadüfen yaşayanlarımız bu tarihin yakın tanıkları birkaç farklı yerde cılız seslerle yeni partileşmeden bahsediyorlar. Ne değiştiki yenisınden bahsediyoruz? İstersenız eskisine ne oldu sorusu ile başlamayıp devam edelım... DEP Kürdistandaki çeşitli siyasi eğilimlerın, tek tek bağımsız Kürt aydınlarının ve sembolik bir- iki alevi temsilci ile eski Türk sol siyasi çevreden yine bir yada iki sembolik temsilciden ibaretti. Yasal açıda böylesi çürük bir zeminde olmasına rağmen tarihte ilk defa Kürdistanda bu kadar genış katılımlı bir birlik oluşturuluyordu. l50 kişilik temsili toplantının birkaç tekrarından sonra kendi içinde seçılen l6 kişi program - tüzük hazırlamak ve 40 kişilik kurucular kurulunu atamakla görevlendırıldı.Kurucular örgütü oluşturacak illere göre delegelerı seçecek ıl ilçe kongreleri akabınde bunlarla kurultaya gidilecektı. Prosedürü biraz daha açip değerlendırırsek demokratik teamüllerle alakasının olmadığını görürüz,ancak her şeye rağmen genış bir katılımın başlangıcıydı. Herkes kendini gurubuna., her birey yada gurup kendını genele dayatıyor olması biz eski tip siyasetçiler için alışık olmadığımız bir durumdu.. Parti meclisinın daha ilk oturumunda bir ay boyunca bize yani l6 kişilik çalışma gurubuna başkanlık eden Şerafettin Elçi ayrılırken Istanbuldan Gündem gazetesının başından çağrılan Yaşar Kaya 'nın Genel başkanlığa getırılmesi çoğunluk oyuna sahip kesımın tercihi olarak kabul edildi. DEP ve HADEP kurucusu ve yurutme kurulunda Genel Sekreter Yardımcısı sıfatı ile yıllarca (HADEP kapatılana kadar) fiilen profesyonelce yoğun olarak çalıştım. Parti baskı altında iken bırakıp gitmek olmazdı; son kogrede yeniden parti meclisine aday olmadan muhalefette kalıp parti içi mücadeleyı önümüze koymuştuk ki bayrak meselesını bahane ederek o dönem seçılen yöneticiler tutuklanınca dışarda kaldık. Hikmetınden sual olunmaz yüce devlet kurultay salonunu basınca içerdeki parti yöneticilerini göz altına aldı ve aylarca tutukladı, haklarında önemlı cezalar istenen davalar açıldı. Biz bir gurup yönetici dışarda partinın geleceğını ilgilendıren konularla ilgili düşünce alış verışınde bulunuyorduk. Tumuyle tesadüfen onlar içerde bizler dışarda kalmıştık. Kör tuttuğunu öpermış misalı bizler dışarda kaldık, Tutuklu arkadaşlarımızla ilgili bilgilerı gönderdığımız avukat arkadaşlarımızdan alıyorduk, 'hukuk ' un sonucunu beklemekten başka çaremızde kalmamıştı. Bu bizim partiden ayrılmamızı geciktırdı Kaçınılmaz sona gelındığınde zaten giderek partiden dışlanmıştık, birer nefer olarak kendi kadroları gibi çalışmamız ve itiat etmemız isteniyordu. Yukarıdan gelen emirlerle atamalar yapılır parti politikaları belirlenırdı. 'Biz tek düşüncesı olan bir partiyız, koolasyon değiliz ' denilıyordu, 'program ve tüzüğümüz bellidir' bu herkesi bağlar' gibi yaklaşımlarla irademız baskı altına alınmış kendimizi her hangi bir şekilde ifade edemez olmuştuk. Tıpkı devlet gibi; tek tekçı mantığını egemen kılmağa çalışıyorlardı. Hani görmüşsünüz askeri kurumların kapılarına büyük harflerle yazılan tabelalar gibi : 'tek devlet, tek millet, tek dil tek tarih, tek kültür vs.' Bırakın üçüncüsüne ikincisıne bile tahamülü olmayan bu zihniyetle yürünmezdı. DEP ten günümüze kadar aynı çizgideki partiler maalesef hergün erimeye devam ederken sırasiyla önce Kürdistanlı sıyasi çevrelerle ayrılıklar başlamıştı, giderek aydınlar,aleviler,Türkiyeli sol çevreler birer-ikişer guruplar halınde terk edıyorlardı; Öncelerı 2 milyona yakın oyla halkın desteğıne alan parti legal zeminde mücadeleyı sürdürenler kalan kadrolarında eseri değildi. Gerçekçı olalım Kürdistanlı kitlelerın etrafında birleştığı güç rüzgarını dağlardan alarak yelkenını doldurmuştu. Bir söylemleri, bir iddiaları vardı . DEP ı devam ettırenler Bugün geçmışte Özal'ın tartışabiliriz dedikleri federasyonu bile istemeyen; 'demokratik cumhuriyetçiler'le politika yürütenlerın safları her renkte Kürdistanlı siyasetçinın safları ile ayrılmıştır. DEP ve devamı partiler ; Geçmış hataları tekrarlamayacağına dair öz eleştiri verseler bile politik olarak yalnız kalmak talihsizliğini yaşayacaklardır. Kendilerıne yakın gördükleri (TC nın düzen içindeki CHP sı gibi) çerçeve içi partilerde testek ve ittifak aramaya devam edeceklerdır Evrensel anlamda bilim ve teknolojideki yeni gelışmelerden nasibini almayan bilim dalı varsa geri kalmış yada geride kalmıştır; günümüzde eskimiş bu şeylerle ağraşmaktansa yeni şeylerın devreye sokulması yeğlenır. Saniyelık zaman kayıplarına haklı olarak tahamülsüzlük gösterılır, konusu ınsan olan bilimin veya kesımlerın (parti gurup vb.) mınımum yanlışlara bıle tahamülü yoktur. 200 yıllık teorileri şablonlaştıran sosyalistler-komünıstler Karl Marksın veya Lenin'ın bizzatihi günümüzdeki kopyası olmak isterken tabularıyla birlikte yıkılmış yok olmuşlardır. Kendini tartışmaya açamayan kapalı kutular için için içerden çürüyerek yeni bir dönüşüm oluşturmadan yok olmuşlardır. Yaşayan egemen ideolojilerınde hem tarihlerının eski oluşu, hemde yari statik ve biraz fazlaca pragmatik oluşları toplum bilimlerini , özellıklede siyaseti çağın diğer gelışmelerının gerisinde bırakmıştır. Şiddetın yeryüzü egemenlığını salt gerici rejimlere veya islam fundamentalizmine bağlanması doğru değildır. Doğal olan gelışme eski ile yeninın çatışması iken bunun yerine egemenın düzen kurma sorunun fazlaca öne çıkıyor olması yeni sancıları beraberınde getırıyor. Yeni partileşmelerın arifesınde iktıdar, muhalefet yada köşede kalmış en küçük siyasi birim dahi büyük alt üst oluşlar yaşadığı günümüzde demografik denge ve toplumsal dokunun sonu belırsız bir hızla bozulmaya devam ettiğini görürüz. Dışardan bakıldığında Türkiyeyı kurtarmaya yönelık sıstem içi doğru çözüm dahi bizzat sistem tarafından engellenıyor olması bu coğrafyayı bataklık halıne getırmeye yetiyor; bu bataklıktan bağımsız bir ulus falanda çıkmaz. Yanılgılarını önlerıne koyduğumuz zaman bölücülükle,yıkıcılıkla suçlanarak büyük cezalar almiştık; keşke tarih bizi doğrulamasaydı. Yıllar sonra görüldüki; ülkesını, dilini, kültürünü, manevi değerlerını inkar ettiklerı halktan 'Türk ulusunun asil kan taşıyan evladı' çıkmıyor. Ya ne çıkıyor : çocukluğundan itibaren dilenci, kap kaççı, fuhuş,(hırlı)-hırsız, katil,mafya madde bağımlısı vb. her turden sokak serserisi çıkıp giderek organizeli hale geliyor. Diyarbekirden, Hakkariden, Mardinden koparak Türkiyenın her tarafına, özellıkle metrepol varoşlarına dağılan tehlike üzerınde yatılan dinamaittır Kangrenleşmış bu sorunla nasıl kurtaracağız, nasıl korunacağız?. Ne ulusal yada uluslar arası ekonomik tedbirler, ne istıhdam sorununa çözümlerle, ne resmi ideolojili eğitimle ve nede militarist - polisiye hot zotçu önlemlerle engelleyemezsınız. Kendisine ait ulusal ıradesını, dilini, kültürünü, manevi değerlerını , özcesi kendisini ifade edebilme özgürlüğünü iade edın sorun çözülmeye başlar. Baskılardan uzak kendi doğal mecrasında kontrollerini yaratır ve sistemize olur. Bu sorunlar yeni bir parti ile önlenemez, yeni bir parti ancak bu sorunların parçası olarak değerlendırılır. Eşkıyayı dağdan yada gökten ındırmedıler o içimızden çıktı kendilerınden sorunu devlete bırakmayacak kadar sorumluyuz, Kürt aydını yeni duruma seyırcı kalmamalıdır. Bu saatten sonra sürükleyeni, sorumluyu tartışmak yeni kavgaların nedeni değilse bile zaman kaybıdır; suçlunun kendini bilmemesı mümkün değildır. Ünüversiteler, sosyologlar, bilim adamları ilgiliyseler aksini ispatlamak bilimsel görevleridir yada buyursunlar çare üzerınde birlikte yoğunlaşmaya Türkiye önemli bir coğrafyada ; renklı insan tpluluklarına sahip Dünyanın nadir güzel ülkelerınden bir tanesı olmasına rağmen tüm politikalarını evrende yaşayan Kürtlere endekslemış ve bu yüzdende paranoyak bır yaşam sürdüren talihsız bir ülke. Avrupalı siyaset bilimcilerınin deyişi ile müzdarip olduğu 'Kürdofobi 'yı aşmadıkça diğer yaşamsal sorunları önüne koyamaz , sosyo-psikolojik durumun klinik anti-ırkçı bir tedaviyle uzun vadede iyileşebileceğıne inanılıyor. İnkarcılık, mitomanı vb. rahatsızlıklar hastalığın temel belirtilerındendır. Örneğın hemen hemen her partiden her siyasetçinın ezberındeki ilk nutuk şudur: ' TC devletı Lazıyle, Çerkeziyle, Alevisiyle, Sunnisiyle, Türkiyle, Kürdiyle bir bütündür.....?! ' yalana bak. Bu ülkede yani Türkiyede Türkten başka millet varmıdırki bütünlüğünü öne sürüyorsun , üstelık 'Türkün Türkten başka dostuda ' yoktur bu miletın ıse resmi inancı sünni-müslümandır. Laz diye birşeymi bıraktılar hani nerede....ağzını büzerek 'karadeniz şivesiyle ' Türkçe konuşana (daha doğrusu Türkçenın de kafasını gözünü kırana) Laz mı denılıyor? Benım bildiğim Laz Karadenizde yaşayan 'dağıstan ' kökenli, kendine ait farklı bir dili olan etnik aidiyettır; çağımızda artık yok olduğu için sadece 'Temel-Fadime-Dursun' fıkralarında yaşıyor olması artık komikte değildır, bir insanlık dıramıdır.Diller, kültürler ve milletler bahçesınden bir çiçek koparılarak atılmıştır,bundan böyle bir rengi göremeyecek bir farklılığı yaşamayacağız. Türkiye Çerkezlerin (adige diye topluca nitelendırılen Çeçen-Abhaza-Kabartay-Lezgi vb. kafkasya kökenli bu etnıtiseler belkide kolaylık olsun diye Çerkezler olarak değerlendırılırsede sanırım üst üste koyup inkar etmek daha kolay olur diyede tek kelimede ifade etme yeğlenmıştır ) sornunu halledelı yüz yıla yakındır; tarihe mal olmuş 'Çerkez Ethem ' olayından sonra etnik bir kimlik olarak Cumhuriyet dönemı boyunca varlık gösterdıkleri söylenemez. Son yıllarda Ruslara Karşı Müslüman Kimliği ile Türkiyeden eğitilip gönderildikleri biliniyor;dış politikada Kürt kozunu öne sürenlere karşı kallanıldılar. Anadoluda yaşayan 'çerkezlerın ' varlığından bahsedılmezken Kafkasyadakilerın bağımsızlıkçı ulusal 'mücadelelerının destekçisi olmak ne yaman çelişkidır !?.. Türkiyenın resmi ideolojisı diğer adıyle Kemalist rejım kendini 'nufusun yüzde doksan dokuz onda dokuzu müslüman olan laik bir yönetım ' olarak ifade eder. Kalan yüzde bir onda birlik kısmının ne olarak değerlendırıldığı bugüne kadar hiç bir nutuk sahibi tarafından açıklanmamıştır, Kuranda tarifi açık olan islami yaşam şekline karşı sözde Avrupalılık olsun diye uydurulan tarzın seküler tarzla ilgisi ise yoktur. Lozanda azınlık olarak değerlendırılıp sözde haklarından bahsedılenler küçük guruplar halındeki çeşitli cemaatlere mensup hırıstiyan ve müsevi dini guruplardır ki yazılı sözleşmelerle garantı altına alınmak istenen birkaç kırıntı şeklındeki hakları dahi verılmemıştır. Ermeni ve Rum tehcirlerı saymazsak yada ayrı bir konu içinde ele alırsak Yahudilere ata yadigari bir yaklaşımla servetlerı oranında 'müsamaha ' göstermışlerdır Sınırları ve çerçevesı çizilmiş rejimin kitlesel desteğe sahip iki kanadı aynı söylemın türedileri olarak karşımıza çıkıyorlar. 'Çoğunluğu muslüman ve laik ' lığın müslüman yanına sünniler, laik yanına alevilerın sahip çıkmalarının tarihi ve sosyolojik nedenlerinı kurcalamadan bahsedersek; rejımın kendisi ne avrupalı anlamda özgürlükçü laıktır, ne 'ehli sünnet vel cemaat ' sünnidır ve nede alevidır. Hiç bir sınıfsal ve kitlesel temelı olmayan yarı aydın ve bürokrat 'batı taklitçisi ' rejım yine asker-sivil bürokrasinın diktatörlüğü ile bugüne kadar ayakta durmaya çalışmiştır. Özal dahil değişime yeltenenler bunun bedelını kellesiyle bin yıldır ödemeye devam ediyorlar. Evrensel normları dışına taşırılan bilim ve iletişim aynı tekeller tarafından taraflı olarak 'sevk ve idare' ediliyor; eğer ülkede gelışme sağlanamıyorsa banu hasbelkader çıkan 'gelişkinlerın' bile bir şekilde ayıklanmasına yorumlamak lazım. Kanunlar yetmiyormuş gibi sistemlı işkence 'hukukun' ve yürütme erkının asıl dayanağını teşkil ediyor. Sendika, dernek, vakıf ve siyasi partilerle ilgili yasalar ve bu kurumların işlerliği ile yapılanmaları devlet yapılanmasında olduğu gibidir. Seçıldıkten sonra yönetım kadroları bürokratlaşır diktatörleşır, ana bürokratik mekanizmanın yan kurumu halıne gelır. Öyleki işçiyi, onun tüm haklarını işveren karşısında savunabilmek için seçılmış demokratik yapının asıl dayanağı olması gereken sendikalar çizgi dışına çıkınca kapatılmamışlarsa (12 Eylül askeri döneminde olduğu gibi) resmi idelojinın doğrudan emrıne girerek savunuculuğunu yapmışlardır. Türkiyede İşçiden toplanan büyük paraların nereye harcandığının yasal olarak hesabı soralamıyor,zorunlu aidatlar bir muamma. Yeni kurulan bir siyasi parti sendikacıya gidip ben seni şefaflaştıracağım derse destek alabilirmi? Şu anda medyaya yansıdığı kadarıyle en büyük sermayedarlar içinde yer alan bazı sendikaların ulusal nıtelikte yayın yapan kendilerıne ait TV kanallarında ırkçı faşist propoganda yaptıkları gerçeğı ile karşı karşıyayız . Sendika ağaları yönetımındeki bu sermaye kuruluşlarının emekten yana olduğunu düşünmek mümkün değildır Türkiyede Cumhuriyetın kuruluşunun birikim dönemı Osmanlıların özellıkle gerileme dönemıne dayanan Makyavelist ve Jakobenci mantıkla değişmez ilkelerı belirlenmış kanun devleti modeli alınarak temellendırılmıştır. Temel yasalarda ınsan, toplum ve bireyın hakları eğer varsa devlet esas alınarak sıralanmıştır. Hiçbir zaman Fransız insan hakları evrensel bildırgesi, Amerikan bağıkmsızlık bildırgesi yada İngiliz Magna kartalar l920 lı yıllarda yasalar olaşturulurken kaynak olarak alınmamışlardır. Bunların içinden belırleyıcı yanıyle temel teşkil eden 'Cumhuriyet Yasaları ' nın bir tek harfıne bile dokanmak suçtur; hatta dahada ötesi halkın seçılmış iradesiyle parlementoyu oluşturan butun üyelerı bırleşseler bile değiştırmek için kanun teklifinde bile bulunamazlar çünkü böyle bir teklifi gerekçelendırerek hazırlamak ağır cezaları peşınen kabul etmek demektır. Miyadı dolmuş işlemez vede uygulanamaz durumdaki bazı yasa maddeleri sıralamalardaki yerlerını koruyorlar. Böylece düşünce özgürlüğü engelı yasa koyucudan başlayarak Hakkarideki Kürde kadar herkese uygulanıyor. Parantez içerısınde belirtelım; Türklere neden Hindi benzetmesının yapıldığı sadece İngilizcedeki kelime benzerlığı değildır; denk düşen yanı ile Türk demek düşünüyor görünüp ifade edemeyen anlamındaki hindi demektır. Sokağı bol küfürlü ülkenın aydınının İfade ettiği şey devlete aykırıysa başı beladadır. O halde neden söylesınki altın gibi süküt dururken... Vakıtsız öttüğü için başı kesilen horoz olmaktansa yılbaşından yılbaşına eceli gelen hindi olabilme isteği toplumun ortak paydası halıne gelmıştır. Bastırılmış toplumun milli gururunu (türban sorununu çözemeyen türbanlılar partisi) AKP iktıdarı AB nın şart koştuğu yasaları değiştirebilmek için üçte iki çoğunluğa rağmen destek arayışına devam ediyor.Başkanları Tayyip 'ın 3l2 nci maddenın meğer kaldırılmadığını, kapsamının dahi genışletılerek yıllardır kaldırılmış gibi görünen 163 ncü maddenın yerınıde aldığını Yargıtayın kararı olarak Radikal gazetesının l8.3.2005 tarihli sayısından öğrenıyoruz. Anadilde eğitim hakkını savunan Eğitim-Sen'e açılan kapatma davası nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın günümüzün kara lekesıdır kim alnına sürecekse buyursun.. Totaliter rejımlerden yasa ithal eden devletın galiba Almanyada, İtalyada, İspanyada faşizmın en az 60 yıldır sona erdığınden haberi yoktur; SSCB den ve doğu Avrupa ülkelerınden haberlerı varmı bilmiyorum ancak keşke bu yasalar Hamurabbiye yada ilkel kabilelerden alınmış olsaydı hem bu tarihi süreç bü kadar zayıatla bitmezdı hemde eminim değiştırılmesı daha kolay olurdu. Umarım yukarda anlattıklarıma gülmezsınız... çünkü 'Susurluk' olayını, askeri darbelerı, Jitem kurucusu Cem Ersever ve ekibinın öldürülmesı olayını, Kürdistandaki binlerce faili meçhulu , köy boşaltmaları, köy yakmaları hangi yasalara dayandıracaksınız? Kontra birlikler lavğ edılmış değildır gerektığınde hizbullahla bile işbirliğine tekrar girebilen derın devletın bu gücü ne zaman kimin imhası için kullanılacağı ise bilinmiyor. Hedefte yalnız halk değil Cumhurbaşkanları, başbakanlar, Kuvvet komutanları dahi vardırlar, görevden alınmaktan, hapis yatmaktan veya yok olmaktan kurtulamamışlardır.Şu anda bu şekliyle bu ülkede yaşayan her kes devlet terörü ile baş başa tehdit ve tehlike içerısınde yaşamaya devam ediyor. Özcesi tek cümleyle ifade edıldiğinde kendi geçmışı ile yüzleşemeyen yapılar geleceklerını tartışamazlar.Kısmen ve kısa özetler biçiminde açıklamaya çalıştığımız koşulları aşıp legal ve demokratik alanda kendimizi ifade edemeyecekmiyiz? Engeller var diye evimizdemi oturacağız yoksa illegal mücadele yöntemlerinimi deneyeceğız? Bunların hepside meşru haktır tercih edenleri demokratik toplumsal yapılanmanın gerekleri olarak değerlendırılırler. Amaç yukarda saydığımız sorunları ve zorlukları bilmek, doğru değerlendırmek , ortak paydalarda buluşulan ile birlikte aşmaktır. Ülkeye ve insanlara cennet bahçesi vadetmeyeceğız, öncelikli görev yaşamımızı cehenneme çeviren baskılara karşı durmak olmalıdır. Maskelerı ve kılıçları birbirine bağlıdırlar; kılıçlarnı indirdikleri an maskeleri düşer, yada maskeleri indirildikleri an kılıçları düşer. İsrarla üzerınde durmak istediğim düzenle bu mücadeleyı inanarak sürdüren samimi insanların arlarındaki göbek bağının kesilmesidir. Çerçevesini çizdiğimiz tabloya ve devletın politik duruşu ile her hangi bir bağı olanların çerçevenın dışına çıkamayacağı onların politik oyunları ile dümen suyunda yurumeye devam edeceğı peşınen biliniyor. Avrupalılar zamanla Türkiyeyi demokratikleştırecekler, bizde politik arenadaki yerımzı alacağız beklentisinın yanlışlığı ve ham hayal oluşu bir tarafa Dünya var olalı beri hiç bir ülke demokrasiyi dışardan paket içerısınde almamıştır. Ne AB nede ABD demokrasi ıhracatının peşınde değildirler. Bizim politik duruşlarımızın evrensel örtüşmeleri ittıfaklara kapı açar. Uluslararası yada ülkeler arası parti olmaz, her ulkenın çeşitli partileri vardır veya her partinin bir ülkesi vardır. Her parti yada her ülke çeşitli ülke ve parti ile ayrı ayrı ittıfakları biçimsel farklılıkları ile birlikte değerlendırılır. Sorunlar ve çözüm yolları için uzun uzaddiye listeler yapmaya gerek yok. Karamsarlığa yer bırakmayacak şekilde asgari müştereklerde birleşenler kendilerini biliyorlar ; bir araya gelıp tartışabilmek için zaman kaybına tahamülümüz ise hiç yoktur. Sınıfsal, ırksal, cinsel mülahazalar öncelıklı sorunumuz değildır ; nefer olmaya hazırım diyebilenler parti yönetım kadrolarını hizmet için seçmeye hazırım diyebiliyorsalar orta yerde devasa bir boşluk, önemli bir potansiyel var ... Buyrun bizi yüceltecek sormluluktan pay almaya14.06.2005
Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.