BİR ANTLAŞMA; DÖRT İTTİHATCI BİR BOLŞEVİK
Bîşar Norşîn · 7 ay önce
bahoz þavata · 05.01.2007 · 1 görüntülenme
Yapmış olduğum analizlerde ve gözlemlerde Kürt sorunu, Türkiyecilik ve Kürdistancılık şeklinde ele alındığını ve bu ayrışmanın gelecekteki olası mücadelelere damgasını vuracağını ileri sürebilirim. Türkiye metropollerinde yaşayan Kürtlerin ve Kürdistan’da yeni Kürt Belediyeleri ile palazlanan Kürt milli burjuvazisinin “Türkiyecilik” tezleri altında geliştirilen Kürt “milli” siyasetinin nesnel dayatıcısı olduğu, bu siyaseti de günümüzde PKK ve DTP ve diğer benzer bazı Kürt grupların hakim politik argüman olarak kullandığı bilinmekte. Ayrıca “Türkiyecilik politikası”, sadece birtakım Kürt hareketlerinin öyle gelişi güzel öncülük esprisi ile yarattığı bir siyaset değil. Bu siyasetin maddi nesnel bir zemini var. Kürdistan şehirlerinin önemli bir kısmı hariç, Türk şehirlerinde yaşayan Kürtlerin % 90’ ı, sömürgeci Türk devletine asimle, entegre olmuş yeni kişilikleri ile bu siyaseti her gün üretiyor. Öylesine az bir nüfus da değil. Yaklaşık 6 milyon var. Aynı konuma Kürdistan’ın Türkiye’ye komşu olan sınır kentlerindeki Kürtleri de katabilirsiniz: Antep, Maraş, Malatya, Elazığ, Erzincan, Sivas ve Gümüşhane-Erzurum’un bir kısmını ve Kürdistan’da yeni Kürt Belediyeleri ile palazlanan Kürt milli burjuvazisini. Ortaya oldukça kabarık Türkiye’ye entegre olmuş bir Kürt nüfus ile karşı karşıya gelinir. Yaklaşık olarak Kürtlerin % 60’ı. Yine bu nüfusun Kürtlükleri yada Kürt meselesine sahip çıkışları, sömürgeci devletin ya da Türk halkının onları dışlayıcı yaklaşımlarına belli bir tepkisellik içinde ve bulundukları geri bırakılmış olan iktisadi konumları ile oluşuyor. Gittikleri ya da yaşadıkları Türk metropollerindeki Kürt kolonilerinde, Türk kesimler tarafından aşağılanmasalar, dışlanmasalar sıradan bir Türk vatandaşından farkları kalmamış gibidirler. Kürt kolonilerinde yaşayan Kürtlerin iktisadi sorunları ve kültürel kimlikleri ile kendi tepkilerinin milli bir şekle dönüşmesi, sistemden -Türkiyelilikten- bir kopuş değildir. Mevcut sistemin kendi kimliğine saygı gösterilmesini beklemek, kendilerine ikinci sınıf bir muamelenin yapılmasının önüne geçilmesini beklemek ve iktisadi sorunlarını gözeten bir ilişkiyi beklemektir. Yani bu sorunlar, demokratik bir yaşam sorunudur. Bunlar olmayınca, milli tepkilerini çoğu zaman su yüzüne çıkarmaktadırlar. Haliyle Kürt kolonilerinin Kürt meselesine siyasi yaklaşımı, Türkiyeciliği içeren bir bakıştır. Bu bakışı oluşturan diğer bir faktör, bireysel kurtuluşlarına olan inançlarıdır. Çünkü Türk şehirlerinin zenginleşme sunumları ile kendisini kuşatan hayallere dair oldukça hikaye dinleyerek metropol yaşamı cazip bulmaktadırlar. Diğer yandan Türkiye şehirlerinde iş imkanı her zaman mevcuttur. Bu durumu, gelmiş olduğu Kürdistan’daki yerleşim yerleri ile kıyasladığında oradaki Kürt kardeşlerine göre ayrıcalıklı bir yaşam içinde olduğunu hissetmektedir. Bu Kürt nüfusu, her şeyden önce sömürge bir alanda yaşamamanın ve sömürgeci bir zeminde yaşamanın farklılığının ayrımını yapabilecek bilgi kapasitesine de sahip değildir. Türk şehirlerinde yaşayan Kürtlere dair diğer bir olgu, maddi varlıkları ile sosyal ilişkileri ile artık Türk şehirlerinde yerleşiktirler. Bu konumlarını, Kürt milli savaşımı neticesinde riske edilmesini de istememekteler. Onların bu konumunu dikkate alan Türk Devleti, zaman zaman soykırımı çağrıştıracak; linç, ekonomik abluka ve göçertmeler ile bu koloni Kürtlerine baskı kurmaktadır. Oluşan gerginlik, öyle sadece bir devlet baskısı ve suni bir gerginlik de değildir. Yirmi yıldır süren savaş; bir yerde iç savaş (Kuzey Kürdistan, Türkiye’nin iç sömürgesidir.) niteliği ile iki millet arasında kapanmayacak ayrılıklar ve düşmanlıklar yaratmış durumda. Artık kendiliğinden işleyen, taraflara düşmanlık eken bir “milliyetçilik fabrikası” kurulmuş durumda. Bu fabrikanın şubeleri her il, kasaba ve köylerdeki “şehit mezarlıklarıdır”. İşte buralardan beslenen Türk yığınlar, devletin Kürtlere karşı meydanı boş bıraktığı şartlarda harekete geçiyor. 2005 yılındaki bayrak krizinde, eğer meydanlar devlet tarafından kontrol altına alınmamış olsaydı, yeni bir “Ermeni Kırımı” yani Kürt Kırımı kapıdaydı. Türk Devletinin bu girişimi, sadece gözdağı boyutunda kullanması, ayrı bir yorum gerektirir. Bizim için önemli olan Türkiye metropollerindeki yaşayan Kürtlerin bu olayların peşi sıra gösterdikleri ve yükselttikleri siyasetin ne olduğudur. KMKM’nin bayraktarlığını yapan PKK’nın silahlı savaşımı durdurması, bu sürecin sonunda gelişti. Bu sadece Türkiye’de yaklaşan genel seçimler için oluşan bir politik tercih değildi. Türkiye Kürtleri, AB’nin ateşkes çağrılarına daha yüksek istekler ile katılıyordu. Süreci daha demokratik yollar ile zorlamak istiyordu. Türkiye’deki varlığı tehdit altındaydı. Bu yaklaşımlarını DTP vasıtası ile ayrıca K. Kürdistan’da da organize ettiler.Sonuçta Türkiye’deki Kürt kolonilerinde yaşayan Kürtler, K. Kürdistan'ın geri kalmış bölgelerinde yaşayan kendi soydaşlarına bu üstünlüklerini ve farklılıklarını siyasi olarak şekillendirdiler. Konumlarından hareket ile “Türkiyeciliği” savunan Kürt “milli” oluşumların yaratılması mücadelesine baş vurdular. Kürdistan diye pek bir meseleleri kalmadı. Kürt meselesi de, onlar için kültürel, folklorik ve “kimliksel” bir mesele haline geldi. Haliyle bu önemli Kürt nüfusu, “Kürdistan’ın bağımsızlığı savunan kesimlerden” ya da “ayrılıkçılığı içeren düşüncelerden” artık uzak duruyor. Bu nüfusun önemli bir kesimi AB’ye ılımlı bakışı olan AKP ve “Türkiyecilik” siyasetini öne çıkaran DTP’ ye kendini yakın hissediyor.DTP, artık sınıf değiştirmiştir. Türkiye Kürtleri arasında oldukça hali vakti yerinde orta sınıfların partisi halinde iken, K. Kürdistan’da 39 Belediye ile palazlanan yeni Kürt milli burjuvaların partisi haline dönüşmüştür. Partinin bu sınıfsal konumu, artık Türkiye metropolleri varoşlarındaki yoksul Kürtleri ve Kürdistan’daki geniş yoksul kesimleri ifade etmekten çok uzak. DTP kurmayları, mevcut ekonomik kimlikleri ile mal ve can güvenliğini sağlayacak politikaları bayrak edinmek zorunda kalıyor. Böylece Türkiyecilik, DTP ve PKK’nin reformist talepleri ile her alanda buluşmuş oluyor. Türkiye devleti, askeri kanadı tavsiye etmesi ya da tecrit etmesi şartı ile “Türkiyeciliği” savunan bu politik yapılanmanın da önünü hep açık tutmuştur. Türkiyecilik şeklinde tanımlanacak bu oluşum, özellikle Türk devletinin resmi politikası olan AB’ye katılım çerçevesinde yürütülen çalışmalarda; “Kopenhag Kriterlerine” uyum çalışmaları çerçevesinde ortaya çıkan “Azınlık Kürtler” kategorisini de uygun düşen bir yapılanmadır. Her ne kadar AB’ye katılımı resmi politika olarak benimseyen Türkiye devleti, bir yerde “azınlık olarak Kürtleri” kabul etmiş olsa da, bu yapılanmanın oluşumuna yasal düzeyde ve uygulamada üstüne düşenleri yerine getirememektedir. Ayrıca bu yapılanmaya uygun gelişim sağlamış “Türkiyeci Kürt oluşumu” çoğu zaman baskı altında tutması, hala bu yapılanmaya alışamayan Türk milliyetçi refleksleri nedeniyledir. Türk devleti resmiyette ise, dışarıya karşı kendine demokratik bir maske olarak ve içerde inkarcı ve sömürgeci kişiliğini saklamak ve aynı zamanda gelişen KMKM’ sini azınlık statüsüne alıştırmak için bu yapılanmayı yer altına itmek de istememektedir. Anlaşılan Türk devleti, sivil Kürtleri sisteme entegre etmenin bir siyasal yolu olarak “Türkiyecilik” politikasını kullanmaktadır.Çoğu zaman “Batıda daha çok Kürt yaşıyor, birbirimizden kız alıp vermişiz, et ile tırnak gibi kaynaşmışız” şeklindeki yakarmalar, devletin resmi söylemi iken, günümüzde bu söylem yer yer “Türkiyeciliği” savunan Kürtler tarafından da kullanılır oldu. Bu söylemler, yabana atılır bir söylem değil. Belli bir nesnel gerçekliği ifade ediyor. Tıpkı Angola’daki siyahları değil, renkli -melez- topluluktan bahsediyorlar. Yani; Beyaz Kürtlerden. Sömürgeciliği yaşayan bütün toplumlarda bu tür sosyal yapılar oluşmuştur. Ne yazık ki, bizde durum biraz daha farklıdır. Osmanlı Devleti çatısı altında uzunca süren birliktelik, İslam kardeşliği nedeniyle iç içe yaşam alan ortaklıkları, böylesi bütünleşmeleri de daha yoğun kılmıştır. Türk Devleti de bunun bilinci ile bu sosyal yapıyı yanına almak istemektedir. Türkiyeciliği savunanlar ise, ayrılıkçı olmadıklarını kanıtlamak için bu söylemleri kullanmaktadır. (Bağımsızlıkçı Kürtlerin herhalde demokrasiyi öğreteceği tek kesimde bu olsa gerek. Bir melez insan, bir milliyetçi Türk’ten daha az şoven ve daha demokrat olsa gerekir.)***K. Kürdistan’ın özellikle Batı sınırlarındaki şehirleri hariç iç kısımları, Doğu ve Güneyi bağımsızlık düşüncesine en yakın nüfusu barındırıyor. tam sömürge koşullarının hüküm sürdüğü, açlık, sefalet ve sürekli gördüğü askeri baskılarla Kürdistan’da yaşayan Kürt halkı, Türkiye metropollerindeki daha iyi yaşam koşulları içindeki Kürtler gibi sürece bakmıyor. Metropol Kürtlerinin tam aksine, buradaki Kürtlerin içinde bulunmuş olduğu iktisadi, siyasi ve sosyal koşulları Türkiye’den kopuşu ve bağımsızlıkçı düşünceleri sürekli üretiyor. Yine G. Kürdistan’da gelişen fiili bağımsızlık, Kuzeyi oldukça etkiliyor. K: Kürdistan aşağı yukarı gelirinin % 20 sini güney ile olan ticari ilişkiler ile sağlıyor. G. Kürdistan, işsizine yeni bir iş bulduğu, kaçağına yurt olan ve özlemini çektiği Kürt kimliği ve bayrağı altında yaşamanın güvencesini sunuyor. Bağımsız olmanın yarattığı zenginliğin G. Kürdistan’da nasıl refah bir hayatı ortaya çıkardığını görüyor ya da gidip gelenlerden dinliyor. Bu olgular Kuzeyde Kürdistancı düşünceleri öne çıkarıyor.Fakat sömürgeci devlete karşı Kürdistan’da yükselen bu bağımsızlıkçı Kürdistancı muhalefet, Türkiyeciliği savunan PKK, DTP gibi reformist talepleri olan politik güçler ve onların denetimindeki reformist belediyeler tarafından yönlendiriliyor. Sonuçta bu bağımsızlıkçı düşünceler, KMKM’ ni elinde tutan ve kontrol eden PKK tarafından mas ediliyor, erozyona uğratılıyor ve reformize ediliyor. Bu kesimlerin öncülüğünde yürütülen mücadeleler de sürekli başarısızlık ile sonuçlanınca bu defa tersten bir erozyon başlıyor. Bağımsızlıkçılık, kılık değiştiriyor. İslami kılığa bürünüyor ve onlara sığınıyor. Çünkü K. Kürdistan’da örgütlü laik ve bağımsızlıkçı, devlete karşı göğüs göğüse mücadele edecek alternatif bir yapı yok.Bu noktada sorun, PKK’ nin ne olduğuna dair soruya yanıt vermekten geçiyor. PKK’nin Kürdistan’daki Türk Devletine karşı direnişçi kişiliği, bir çok gerçeğin üstünü örtüyor. Kürdistan’da büyük bir yanılgı yaşanıyor. Kürtlerin, Türkiye Anayasasında kimliksel varlığının tanınmasını ve Kürtler için birtakım demokratik hakların edinilmesinde ve yaşam koşullarının düzeltilmesi talebinde bulunan PKK, aslında, kendini AB’ nin Kürt azınlık programına endekslemiş durumda. Bir zamanlar Kürdistan’ın bağımsızlığı için politik çıkışta bulunduğu halde, siyasal evriminde gittikçe reformize olan PKK’ nin bu yeni politik duruşu halk tarafından pek bilinmiyor. Gerçekler halka ifade edildiğinde de “bunlar serokun taktikleridir” şeklinde değerlendiriliyor. Daha aydın PKK kadroları ile yapılan tartışmalarda “Güçler dengesi çerçevesinde taktiksel olarak geliştirilmiş olan bu -reformist- siyasetin başarısının öncelikle gözlenmesi gerektiği” belirtiliyor. PKK ve onun sivil uzantısı olan DTP’ nin Türkiyecilik politikaları, halkın nazarında Kürdistan sorununu hem anlamsız hale getirdi, hem de var olan bağımsızlıkçı muhalefeti eritti. DTP, milli kimliğe ve Kürdistan’a sahip çıkan bir parti olmak yerine, Ankara merkezli bireysel kurtuluş, konformizm tutkunu, kariyer arayan kesimlerin partisi haline geldi. Diğer yandan PKK tarafından uzun yıllardır devlete karşı sürdürülen askeri ve Ankara merkezli seçim politikaları ile hiçbir kazanımın elde edilemeyişi, Kürt halkını daha farklı arayışlara itti. Bu kopuş sonucunda ya yeni yönelim olarak İslami Kürt hareketi ya da daha uzlaşmacı söylemlere prim veren politik yapılar tercih edilir hale geliyor. Bunların yanı sıra bireysel kurtuluş arayışları da yoğunlaşıyor. Bu durum, Kürt meselesine en fazla ılımlı yaklaşımlarını sunan islami kesimlere yarıyor. Menzilcilerin, Hizbullahcıların onlarca vakıf ve yüzlerce derneği Kürdistan’ın özellikle dini kimliği ağır basan illerinde ve kasabalarında kuruldu. Kırlardan şehirlere ekonomik ve savaş koşullarının bir sonucu olarak göç eden Kürt köylüleri, inançsal ve iktisadi konumları bakımından İslamcıların politik ve örgütsel duyarlılıklarına uygun bir konumda. Bu fırsatı islami hareketler de çok iyi değerlendiriyor. Oldukça can hıraş ve yoğun çalışmalar yapıyorlar. Kürt İslamcılar, sefalete ve ahlaksızlığa karşı oluşturulan dernek çalışmaları, gençlerin eğitimini destekleyen vakıfları ile Diyarbakır merkez olmak üzere bir çok il ve ilçede yerel olarak ikinci siyasi güç konumuna geldiler. Bu yapılaşmalar içinde palazlananlar da bireysel kurtuluşunu bu küçük islami yapılar vasıtası ile Kürt meselesine göstermelik ılımlı görünümünü elinde tutan partilere katılıyor. Bu da daha çok aslında Türk milliyetçiliğinin ılımlı islami bir yorumuna sahip AKP’ ye yarıyor. (Kürdistan’da önümüzdeki seçimlerde AKP’ yi birinci sırada yer alan bir parti olarak görmek kimseyi şaşırtmamalı.)Bazı yeni argümanlar ile çıkış yapmak isteyen Federasyoncular ile PKK arasındaki farklılık halk nazarında hissedilir bir farklılık olmadığı için bu yapılar, girişimlerinin semeresini göremediler. Bir zamanlar halkın nazarında Maho ile Mao isimleri nasıl ayrıştırılamıyorduysa, bu günde konfederalizm ile federasyonculuk ayrıştırılması yapılamıyor. Fakat bu sözlerin sahiplerini iyi tanıyorlar, her ikisinden de uzaklaşmaya başlıyorlar. (Federasyonculara; “Kürdistancı” tanımını kendileri için kullanmalarını salık veririm. Bu yaklaşım, onları bağımsızlıkçılara da yaklaştırır.)Bu durum en başta Bağımsızlıkçı Kürdistancı Kürt aydınlarını kara kara düşündürüyor. Kürdistancı bağımsızlıkçıların henüz politik bir yapılanma içinde olmayışı ya da politik bir güç olarak ülkede yer almayışı önemli bir soru işaretidir. Meydan da Türkiyecilere, İslamcı Kürtçülere ve AKP’ye kalmış durumda. Peki ne yapmalı? Çöken KMKM’ ni yeniden nasıl yükseltebiliriz? Sorun savunulan milli taleplerin niteliğinden mi kaynaklanıyor? Ya da sorun, milli mücadelenin biçiminden ötürü mü bu şekle dönüşüyor? Sorun nerede? Gerçi bu soruların yanıtını “Sömürgeciliği ret ediyorum”(BKZ: Arşiv) makalesinde vermeye çalıştım. Kürt aydınlarını da bu tartışmaya davet ettim. Bazı katılımlar oldu. Bu doğrultuda UDÇG’nun çalışmaları var. Yine de bu soruların yanıtını bir sonraki makalede daha zengin sunmaya çalışacağım.Sevgilerimle..
Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.