Siyaset

TÜRKÇÜLÜK ZİHNİYETİNDE, LAİKLİĞE VE DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜNE YER YOKTUR!

Ahmet ÖNAL · 02.10.2006 · 2 görüntülenme

Lozan’da içerde meşru olmayan ve İT fıkrası sonrası genç subayların oluşturdukları son Türk devletine meşruluk kazandırmak dışarıda elde edecekleri anlaşma ve sözleşmelerden başka bir yol kalmamıştı. Lozan’da yapılan antlaşmada  da sözde azınlık hakları tanınıyordu. Azınlık olarak tanımladıkları da sürdükleri Rumlar ve soykırımdan geçirdikleri Ermeniler idi. Bu tanımlamalarla Avrupalılar vicdanlarını, Türkiye de “bu katliamin takipçileri değiliz” demeyek suretiyle temizliyorlardı(!). Bu nedenle sözde  eğitim, din, mal edinme vb. haklar tanındı!...  Ancak bu hakların sözde olduğu pratikte görüldü. Zaten diğer halklar azınlık tanımına bile alınmadı. Artık Lozan görüşmeleri sonrasındaki gerçek uygulama İsmet İnönü’ tarafından şöyle tanımlanıyor ve uygulanıyordu:  "Milliyet yegane vasıta-i iltisakımızdır. Diğer anasır Türk ekseriyeti karşısında haiz-i tesir değildir. Vazifemiz Türk vatanı içinde bulunanları behemehal Türk yapmaktır. Türklere ve Türkçülüğe muhalefet edecek anasırı kesip atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız evsaf her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır." (Vakit Gazetesi, 27 Nisan 1925)  diyerek Ermeni ve Rumlar için tanımladığı haklar da ihlal edilmeye başlandı. Lozan Antlaşması’da  37’den 43’e kadarki maddeler gayrimuslimler için düzenlenen yasalar ve haklar olmasına rağmen, onların hakları 2003 yılına kadar ihlal edildi, görmezden gelindi. Şimdi de sert tartışmalar AB vesilesiyle yaşanıyor ve inkar edilme eğilimi AB’ye girmeme pasına dirençli tutuluyor. Lozan’dan sonra da gayri müslimlerin  mallarına el konuldu. Buna rağmen devlet kendisini “laik” olarak tanımladı. Müslüman köylü Türk ve Kürtler de bunu ya anlayamadı, ya da işine geldiği için sesiz geçiştirdi. Bir kaç istisna dışında aydınlardan da ses çıkmadı. 1971 ve 1974’te yargıtayda çıkan kararlarda da Gayrimüslimlerden Vakıflarına geçen mallara el konulmasını “hukuki” olarak değerlendirdi… Balıklı Rum Hastahanesi ile ilgili bir kararında “Türk olmayanların mal iktisap etmesi Türkiyede mümkün değildir” dedi. Bu devletin ve hukukunun neme ne bir şey olduğunu göstermeye yetmez mi?Türk Milli İktisadı’nın temeli “gayrimüslimleri mülksüzleştirmek ve müslümanlara devretmek” üzerinde şekillenmiştir. Devleten güç alıp gayrı müslimlerin mallarını kapanlar memleketin varlıklıları, yanı “mallar kapanındır” olmuştur.  Gayri müslimlerden, müslimanlara bu sermaye transferinin kararı, 9 Ağustos 1909  İT fıkrasının Selanik gizli toplantısından bugüne devrola gelen siyasi ve iktisadi bir süreçtir. Sürecin fiili uygulaması 1913 Rum sürgünü, 1915 Ermeni soykırımı ve sonrasındaki fiili durumdur. 1923’teki Rum-Türk mubadelesi, 1934’te Yahudilerin ölüm tehdidi ile Trakyadan kaçırılması, 1941’de bütün 18-45 yaş arası gayrimüslimlerin 20 kura birden askere alınıp amele taburlarına yollanması, 1942 ‘de dönmelere ve gayri müslimlere uygulanan “Varlık vergisi” ile sürer bu süreç… Ama TC’de “laik”liğe hiç bir helak getirilmez olur.  1955 yılındaki 6-7 eylül olayları devlet destekli olarak gayrimüslimlere karşı fiziki saldırılar olurken de devlet laikti. Bütün bu girişimler “Türkiyeyi müslümanlaştırmak ve Türkleştirmek için yapıldı” Bütün bu icraatler “laikim” diyen TC tarafından resmi olarak gerçekleştirilirken aydınlar da “laikim”deyip devletin propagandasının aleti oluyorlardı. Bu tartışmaların dışında GSMH’ın bölüşümünde Ordudan sonra en büyük payı alan Dinayet İşleri Başkanlığı olurken, 1971 yılından beri Heybeliada Ruhban Okulu, Kadiköy Ermeni Ruhban okulu gibi din adamı yetiştiren okullarının hepisi kapatılırken de devlet “laik” idi. Bugün CHP bu okulların açılmasına karşı çıkıyor. CHP ve bazı Türk sol çevreleri “anti-emperyalistlik” adına hiristiyanların, gayri müslimlerin haklarına karşı çıkıyor. Şimdi de Kürtlerin her talebini “Emperyalizmin projesi” olarak tanımlayıp karşı çıkıyor. Türk milliyetçileri elbette bir kısveye girerek demokratik ve laik talepleri bastıracak, düşünce özgürlüğünü bazı “hasas” tespitlerle rededecekler; onun için “ Ben ırk ve din ayrımcıyım..” diye  ortaya çıkacak değiller ya… Bu tutumlarını sempatik ve güzelleştirmeleri gerekir ki kitleleri kandırabilsinler.. Onun için “ben anti emperyalistim” diyerek kavramları rasyonalize ederek ortaya çıkıyor… Bunu söylerken AB’yi, ABD’yi de kastederk ortaya çıkıyorlar…  Kanunlarını batıdan almamışlar gibi davranıyorlar, her gün yabancı sermaye ve kredi almak üzere batının kapılarında dilenen bunlar değilmiş gibi davranıyorlar.. Batı için, işine geldi mi katılması gerekli  “Muasır medeniyet”, işine geldi mi karşı çıkılması gereken “Emperyalist” diye söylemi dillendirebiliyorlar..Tanzimattan önce müslim ve gayri muslim cemaatler vardı. Gayrı müslimler özerk olmalarına rağmen ikinci sınıftı; yeşil renk giyemez, ata binemez, silah taşıyamaz, askere alınmazdı. 1839’ dan sonra bu sistem teorik olarak kaldırıldı. ‘Tebadan vatandaşa’ geçildi. Ama insanların zihniyeti değişmedi. “Türk” dendiğinde  Ermeniler, Rumlar, Aleviler, Êzdiler, Kürtler, Çerkezler, Lazlar vb. kastedilmez.. Ancak tanıma geldiğinde; anayasasından da belirtildiği üzere “Türkiyede yaşayan herkes Türktür” denir… İlkokuldan, hatta kreşlerde bile Türkiyede herkese damardan verdikleri “Türktür” tanımı şuura yerleştirilir.. Bu tanıma uymayanlar linç bile edilebilinir.Şimdi MGK’da gündeme gelen tapu kayıtlarının açılmasını engelenme kararı çıkarıldı. Yarası yoksa bu kararı niye alsın ki, niye gocunsun ki?Yerine gore gayri muslim gayrıvatandaştır, yerine gore gayri muslim de vatandaştır. Bu durum mahkeme kayıtlarıda bile var. “Vatandaş ise Türk ve müslüman olmak durumundadır” denilir. Şimdi de sokakta “Türk değilsen, müslüman değilsen defol git şerefsiz it.. Ermeni dölü… Pis Kürt.. İbne alevi… vs..” denilir. Ama bunlar ne TCK 301 yada başka bir made ile “hakaret” etti diye soruşturmaya uğramaz. Bunu bakanları ve kocaman yetkilileri söyledi ama sesizce geçiştirildi…Çünkü söyledikleri resmi iddeoloji ile örtüşüyordu ve hakaret sayılmazdi!... Gayrı müslimlere yapılanlar delilleriyle  gündeme geldiğinde; “ONLAR DA YAPTI BİZ DE YAPTIK”  deyip durumu fifti-fifti kılma taktiği ile bir bizden- bir onlardan deyip öteki ile “sıfır elde sıfır” demeye getirmeye çalışıyorlar. İT Fıkrasının kadrolarınınesaslıları  gitti, kalan ardılları Ankara yönetimindeki yerlerini alınca, önce  hiristiyan dünyanın desteği ile meşru olmayan yeni TCye meşruiyet kazandırmak için Rum tehcirini, Ermeni katliamını siyaset gereği kınadılar.  Sonra bu kınama yavaş yavaş bitti. Katliamda yer alan önemli isimler TC’de uzun yıllar Meclis Başkanı, İçişleri Bakanlığı, Dişişleri Bakanlığı vs.yaptı. Bunlardan ve TC.den bu sürgün, katliam ve soykırımları ‘kolaylıkla’ Kabul etmelerini beklemek safdillik olur. Aynı şey Kürt ve Kürdistan sorunu için de söylenebilinir. İşte Türkiye’nin resmi ideolojide direnmesi, katilin suçunu itiraf etmemesine gösterdiği direnç gibidir. Resmi iddeoloji çözülmeden rakamlar üzerindeki iyileştirmeler ve değiştirmeler ile geçiçi rahatlamalar yaratabilir, ancak bu iyileştirmeleri resmi iddeolojinin değiştiğine, düşünce özgürlüğünün sağlandığına yorumlamak yanlış olmanın da ötesinde vahim olur.Türk  Milliyetçiliği yabancı düşmanlığı ile örülmüştür.Türk milliyetçiliği gayrımüslim olan herkese düşmandır.Türk Milliyetçiliği tarihten gelen saldırgan özeliklerle yüklüdür ve tüm hümaniteden yoksundur, katliamcıdır, teröristir, bu miliyetçilk  Linç költürünün tarihi arka planı çok güçlüdür.Türk milliyetçiliği ile diğer ezilen halkların milliyetçiliğini “eşit düzeyde tehlikeli” olarak adlandırmak, canavar ile koyunu “hayvandır” diyerek aynı derecede tehlikeli göstermekle eş anlamlı olur.Onun için düşünce özgürlüğü konusunda  rakamlardan once sistemin zihniyetinin ne kadar değiştiğini gözetlemek yerinde olur..

İlgili

Yorumlar (0)

Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.