BİR ANTLAŞMA; DÖRT İTTİHATCI BİR BOLŞEVİK
Bîşar Norşîn · 7 ay önce
Ehmed ONAL · 09.10.2006 · 1 görüntülenme
Türkiye de düşünce özgürlüğü tamamı ile resmi ideolojinin belirlediği çerçeve ile sınırlıdır. Bu çerçeve Tanzimat fermanı(1839) ile birlikte Osmanlının gerileyiş ve Balkanlarda, Ortadoğu’da milliyetlerin, milletleşme eğilimleri ile birlikte şekillenmeye başlanmıştır. Kapitalizm ile yüz yüze gelen Feodal Osmanlı imparatorluğu içten içe çürümeye- çözülmeye yüz tutarken bir taraftan da kendi devamını sağlamak üzere salt ümetçilikten (tebadan) ve âdemi merkeziyetçilikten katı merkeziyetçiliğe(vatandaşlığa) kaymaya başladı.1853 yılında Marks doğu sorununu inceleyen yapıtında “Türkiye’nin gerçek yöneticilerinin Türkler olduğunu sanmak büyük bir yanılgıdır. Zira Liman kentlerini ellerinde bulunduran Rumlar, Ermeniler ve diğerleridir. Türkler sadece kültürel ve idari imtiyazları ellerinde bulundurabilmektedirler” diye tespit eder.Balkanlarda gelişen kapitalizm karşısında vuruşarak geri çekilmek zorunda kalan ve orada ellerindeki toprakları yerel halka kaptırmaya başlayan Osmanlı imparatorluğu ulus olma ve bir alanı elinde tutma telaşı ile örgütsel şekiller üzerinde tartışmaya koyulur. İlk başta “Osmanlı toprakları üzerinde çok kültürlülüğe dayalı bir ulus yaratma düşüncesiyle Abdullah Cevdet, İsa Sükuti, Mevlanazade Rıfat gibi Kürt, Ermeni ve diğer halklardan Fransa başta olmak üzere Avrupa’da eğitim görmüş şahsiyetler tarafından Selanik Merkezli bir teşkilat olan (İT)Fıkrasını oluşturmaya başlarlar. 1908 yılına gelindiğinde İttihat ve Terakki de Türkçü eğilim egemen olur. Geçmişten beri gelen ittifak ve karma kadro giderek Türkçü eğilimdekilerin üstünlüğü karşısında ya Abdullah Cevdet, İsa Sükuti, Mevlanazade Rıfat ve onlar gibi düşünen “Çok kültürlüğe dayalı bir ülke inşa etmeyi” arzulayanların tasfiyesi ya da farklı milliyetlere ve aidiyetlere mensup bu kadrolar Türklüğe devşirilerek İT Fıkrasının içerisinde konumlarını koruyarak görev ifa etmeye başladılar. Bu sonucu netleştiren son gizli toplantı Selanik’te 9 Ağustos 1909’da gerçekleşti. Talat, Enver ve Cemal Paşaların emri ile (İT)Fıkrasının üç meşhur doktoru; Dr. Bahattin Şakir (Teşkilatı Mahsusa’nın Kurucusu, 17 Nisan 1922 tarihinde Berlin’de Ermeniler tarafından öldürülmüştür), Dr. Nazım (homojen bir Türk milleti yaratma ideolojisinin, Türk milliyetçiliğinin ve İT’de darbe mimarı, Dr. Bahattin Şakir’in öldürülmesinden paniğe kapılarak Türkiye’ye gelmiş, Mustafa Kemalle itilafa düştükleri için 26 Ağustos 1926 yılında Takriri Sükun kararları ile bazı İT’ fıkrasının elemanları ile birlikte idam edilmiştir.), Dr. Ziya Gökalp (Sosyolog, Liceli Kürt Zaza, İttihat ve Terakki Fıkrası’na girmeden evvel Kürtçüdür, parayı pek seven biri olduğu bilindiği için para karşılığında Türkleşme, Turancılık ve Türk Tarih Tezi kendisine yazdırılmıştır, yaptıklarından dolayı vicdan muhasebesine düşmüş ve M, Kemal’in sürgün ettiği ve bugünkü Ziya Gökalp Lisesi’nde asılı bulunmuştur) tarafından hazırlanan ve “Türkler Nasıl Ulus Olabilir?” diye sunulan raporda; “ Türklerin Ulus olabilmesi için; Ticari ekonominin % 80’nini elinde bulunduran Rumlar Sürgün edilmelidir. Ticari Ekonominin % 15îni elinde bulunduran ve zanaatçılıkta önemli bir yere sahip olan Ermeniler temizlenmelidir. Geniş bir nüfus ve bölgenin yerleşik halkı durumunda olan Kürtler uzun bir sürece yayılacak şekilde asimilasyona tabii tutulmalı. İslam olmamakta direnç gösterip geleneksel inançlarını sürdürmekte kararlı olan Aleviler Müslümanlaştırılmalı ve Türk gelenek, görenek ve inancı içinde eritilmelidirler.” stratejisini ortaya koyarlar. Bu ideolojiyi benimseyen İT Fıkrası yönetimi Turana varabilmenin ve ulus olabilmenin yegâne ideolojisi olarak fikirlerini beyan ederler. 6 Ağustos 1910 tarihinde Talat Paşa başkanlığında yine Selanik’te aynı şekilde bir gizli toplantı daha yapılır. Toplantıda kendisi Pomak ve çingene olan Talat Paşa ateşli bir konuşma yaparak; “Müslümanlar dini duygularına sözde bağlıdır, gerçekten bağlı değildir. Eğer gavurlara fırsat verilirse Müslümanları yok edeceklerdir.” Bu nedenle onlarla eşit olabilmenin ve ortak yaşayabilmenin mümkün olmadığını izah eder. Bu konuşmadan Türk tarihçilerinin duayeni Yusuf Hikmet Bayur, sonunda İT’in “işi ordu ile görmekle çözüleceğini" gözlemler.Bu ideolojiyi benimsedikten sonra İT Fıkrası ile Taşnak Partisi’nin ilişkileri bozulmaya başlar. Abdülhamit’in Kürt hareketini başsız bırakmak için yanın (İstanbul)da tutmak üzere Kürt şair ve eşrafından oluşturduğu “sürgün ya da ittifak” taktiği terk edilir. Türklüğe biat etmeleri dayatılır. İslam sentezi ağırlıklı ideoloji yerine, Türk ve İslam sentezi ikame edilir ve topluma “yegâne” düşünce olarak dayatılır.Bu strateji hayata geçirilmeye koyulur. 1913 yılında Rum sürgünü gerçekleştirilir. I. Dünya Savaşı’nın koşuları ve Alman Emperyalizminin henüz ve acele Ortadoğu’ya nüfuz etme politikası ve desteğinden de yararlanarak, eskiden Kürtlerden oluşturulan Hamdi’ye Alaylarını da devreye sokarak “İslami egemen kıl ve mülk edin” teşviki ile 1915 yılında Ermeni soykırımı bir zat Teşkilatı Mahsusa tarafından İstanbul hükümetinin hükmü ile gerçekleştirilir.İT Fıkrası esas yöneticilerinin Ermeni soykırımı sonrasında “suçlu” olarak yargılanacakları yayılınca Alman Yüzbaşı Baltzer tarafından 1 Kasım 1918 tarihinde bir Rus gemisi ile kaçırıldığını biliyoruz. Bu İT Fıkrasının sonu olur. Talat Paşa 1921’de Berlin'de, Cemal Paşa 1922’de Tiflis’te Ermeniler tarafından, Enver Paşa’da 1922’de Bolşeviklerle girdiği bir çatışmada öldürülür.Ekim Devrimi ve Turan’daki yeni gelişmeler karşısında, İT Fıkrası genç subayların elinde kaldı. Bu genç subaylar “Turana varmak mümkün değildir!” tespitine varır. Ancak İT Fıkrası’nın “Türk Ulus Yaratma Projesi” devam eder.Yeni(!) Türkiye Cumhuriyeti Kurulduktan sonra da bir kaç taktik girişim dışında bu proje devletin resmi ideolojisi olarak reorganize edilir.Rumların, Ermenilerin sürüldüğünü belirtmek, Kürtlerin var olduğunu söylemek, bu topraklarda Ermeni ve Rumlar dışında birilerinin Müslüman olmadığını belirtmek artık suç oluyordu.Artık devlet, resmi ideolojisini devam ettirmek için tabular yaratıyordu. Türkiye artık; “Tek ulusal, tek devlet, tek dil ve dine sahip sınıfsız bir toplumdur!” denilir. Bunun dışına çıkan her düşüncenin ve sahibine her türlü kötülüğün edilmesi hatta katli bile vacip olur.Artık devletin izni ve rızası dışında herhangi bir şeyi yapmak “yasak” olur. Artık devletin resmi ideolojisini eleştirmek kimsenin haddine değildir. Devlet asla eleştiri Kabul edemez olur. Artık her eleştiri hakaret, küfür, fesatlık, bölücülük, komünistlik, din düşmanlığı olarak telaki edilir ve cezalandırılır. Yasağı delenlere her türlü kötülük yapılabilinir oldu.Bunun için eğitim kurumları, asimilasyon kurumları olarak işlev görür ve hiç bir zaman bilimselliği esas almaz. Bunun için bilimsel ve bireyi geliştirip düşündürten, soru soran ve araştıran, derinleştirip okuma alışkanlığını geliştiren, ezberci eğitim yerine bilimsel kuşkuculuğu yerleştiren, insan kişiliğinin özgürce gelişmesi engellenmeye çalışılır ve hep ırkçı, slogancı, ezbere dayalı eğitim dayatılır.Onun için; artık Kürt, Ermeni, Çerkez, Rum, Laz vs. çocuklarına her sabah “Türküm, doğruyum, çalışkanım… Varlığım Türk varlığına armağan olsun” diye ant içirilir.Onun için; “Bir Türk dünyaya bedeldir.”, “Ne Mutlu Türküm Diyene!” “Türk öğün, güven çalış”, “Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür.” , “Bu ülkede Türk ve Müslüman olmayan hiç bir bireye iş, aş ve yaşam hakkı olamaz!” devletin yıllardır kirlettikleri zihinlere şırınga ettiği ve kirlettiği bilgi, anti demokratik ve özgürlükleri “düşmanlık” olarak tanımladığı olgular bu meal üzerinden gerçekleştirilir.“Türk” olmayan “çalışkan olamaz”mış, ancak Türkiye Dünyadaki okuma, ekonomik (GSMH) gelişme, kültür ve sanatta, meslek ve yaratıcılıkta nerede ise gelişmekte olan bütün ülkelerin en gerisindeki tabloda yerini almaktadır. Türkiye mesleksizler ülkesidir. Toplum üretmekten nefret eder duruma getirilmiştir. Emeğin ve çalışmanın değeri yok denecek düzeydedir. Türkün çalışkan ve doğru olduğu kocaman bir yalandan başka bir şey değildir. Bu “andımız” diye her sabah çocuklarımıza okutulan şey sadece ırkçı propagandadan ibarettir.Türkiye kültürel, aile, okuma, toplumsal ilişkiler ve sosyal birey olma bakımından daha köylü ve ilkel ilişkileri yaşamaktadır. Halen cemaat toplumunu aşamamış, bölünecek, parçalanacak, cehenneme gidecek, düşmanla çevrilmiş, açlık ve sefalet korkusunu aşamayan, hırsızlığın, çeteciliğin, mafyacılığın, kaçakçılığın, adaletsizliğin, hukuksuzluğun, özgürlüklerle tanışamamışlığın ve istikrarsızlığın kol gezdiği, dilencilik, savaş ve intiharların yaşamın bir parçası halini aldığı ve toplumsal barışın hiç bir yerde ve yönde sağlanamamış bir ülke olduğu için de Türkü, Kürdü, Ermeni’yi, Çerkez’i, kadını, erkeği, işçisi, köylüsü ve toplumun her aidiyeti ve patronu bile mutlu ve mesut değildir. Bu sistemde mutlu da olamaz. Başbakanların, patronların komplolarla idamlarla karşı karşıya kaldığı bir toplumda güvenli geleceği ve mutluluğu aramak, kendi geçmişi ile doğru bir şekilde hesaplaşarak geleceğindeki doğru yeri bulmak üzere arayış ve tartışmaların özgür bırakılmadığı, “her kesin asker olarak doğduğu ve asker olduğu” diye tanımlanarak hizaya getirilmeye çalışıldığı bir toplum nasıl demokrat ve mutlu olabilir ki? Asla!Bu mutsuz topluma “Mutlu” dedirtmek o toplumu ikiyüzlü olmaya alıştırmak, yalancı konuma sokmak taamudunu-suçunu işletmek olur.Türkiye ekonomisinin kurumlara dağılımında; askeriyeden sonra en çok ayırdığı yer Dirayet İşleri Başkanlığı oluyorken, Türkiye’de laiklikten söz edilmesi mümkün değildir. Alevi, Êzidi ve diğer dini azınlıklara, Müslüman suni eğitim çerçevesinde din derslerini okutmaları onlara işkence çektirmekle özdeştir.Bütün bu ideolojinin gerçek niteliği anlaşılıp aşılmadan düşünce ve ifade özgürlüğünün olmayışı anlaşılamaz…Türkiye iç ve dış politikasıyla Faşist ırkçı Türk milliyetçiliğine kendini kitlediği için, bu politikayı kırmızı çizgileri olarak belirlediği için dünyaya, çağa, demokrasiye ve özgürlüklere açılım sağlayamıyor. Sadece demokrasi ve özgürlük kavramlarıyla oynayarak içini boşaltıyor. Aydınlar da boşu boşuna ümitlenip bekleyişe çekiliyor… Bu ümitle politika üretemiyor. Özgürlük kavramının içini boş bırakıyor. Yol alamıyor.***TÜRKÇÜLÜK ZİHNİYETİNDE;LAİKLİĞE, DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜNE VE HOŞGÖRÜYE YER YOKTUR!Lozan’da içerde meşru olmayan ve İT fıkrası sonrası genç subayların oluşturdukları son Türk devletine meşruluk kazandırmak, dışarıda elde edecekleri anlaşma ve sözleşmelerden başka bir yol kalmamıştır. Lozan’da yapılan antlaşmada da sözde azınlık hakları tanınır. Azınlık olarak tanımladıkları da sürdükleri Rumlar ve soykırımdan geçirdikleri Ermenilerdir. Bu tanımlamalarla Avrupalılar vicdanlarını, Türkiye de “bu katliamın takipçileri değiliz” demek suretiyle temizlenir(!).Bu nedenle sözde eğitim, din, mal edinme vb. haklar tanınır!... Ancak bu hakların sözde olduğu pratikte görüldü. Zaten diğer halklar azınlık tanımına bile alınmadı. Artık Lozan görüşmeleri sonrasındaki gerçek uygulama İsmet İnönü’ tarafından şöyle tanımlanıyor ve uygulanıyordu:"Milliyet yegane vasıta-i iltihakımızdır. Diğer anasır Türk ekseriyeti karşısında haiz-i tesir değildir. Vazifemiz Türk vatanı içinde bulunanları behemehal Türk yapmaktır. Türklere ve Türkçülüğe muhalefet edecek anasırı kesip atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız evsaf her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır." (Vakit Gazetesi, 27 Nisan 1925) diyerek Ermeni ve Rumlar için tanımladığı haklar da ihlal edilmeye başlanır.Lozan Antlaşmasında 37’den 43’e kadarki maddeler gayrimüslimler için düzenlenen yasalar ve haklar olmasına rağmen, onların hakları 2003 yılına kadar ihlal edildi, görmezden gelindi. Şimdi de sert tartışmalar AB vesilesiyle yaşanıyor ve inkar edilme eğilimi AB’ye girmeme pasına dirençli tutuluyor. Lozan’dan sonra da gayri Müslimlerin mallarına el konuldu. Buna rağmen devlet kendisini “laik” olarak tanımladı. Müslüman köylü Türk ve Kürtler de bunu ya anlayamadı, ya da işine geldiği için sesiz geçiştirdi. Bir kaç istisna dışında aydınlardan da ses çıkmadı. 1971 ve 1974’te Yargıtay’da çıkan kararlarda da Gayrimüslimlerden Vakıflarına geçen mallara el konulmasını “hukuki” olarak değerlendirdi… Balıklı Rum Hastanesi ile ilgili bir kararında “Türk olmayanların mal iktisap etmesi Türkiye’de mümkün değildir” dedi. Bu devletin ve hukukunun neme ne bir şey olduğunu göstermeye yetmez mi?Türk Milli İktisadı’nın temeli “gayrimüslimleri mülksüzleştirmek ve Müslümanlara devretmek” üzerinde şekillenmiştir. Devletten güç alıp gayrı Müslimlerin mallarını kapanlar memleketin varlıklıları, yanı “mallar kapanındır” olmuştur. Gayri Müslimlerden, Müslümanlara bu sermaye transferinin kararı, 9 Ağustos 1909 İT fıkrasının Selanik gizli toplantısından bugüne devrola gelen siyasi ve iktisadi bir süreçtir. Sürecin fiili uygulaması 1913 Rum sürgünü, 1915 Ermeni soykırımı ve sonrasındaki fiili durumdur. 1923’teki Rum-Türk mübadelesi, 1934’te Yahudilerin ölüm tehdidi ile Trakya’dan kaçırılması, 1941’de bütün 18-45 yaş arası gayrimüslimlerin 20 kura birden askere alınıp amele taburlarına yollanması, 1942 ‘de dönmelere ve gayri Müslimlere uygulanan “Varlık vergisi” ile sürer bu süreç… Ama TC’de “laikliğe” hiç bir helak getirilmez olur(!). 1955 yılındaki 6-7 eylül olayları devlet destekli olarak gayrimüslimlere karşı fiziki saldırılar olurken de devlet laikti(!) Bütün bu girişimler “Türkiye’yi Müslümanlaştırmak ve Türkleştirmek için yapıldı” Bütün bu icraatlar “laiğim” diyen TC tarafından resmi olarak gerçekleştirilirken aydınlar da “laiğim” deyip devletin propagandasının aleti oluyorlardı. Bu tartışmaların dışında, GSMH’nın bölüşümündü Ordudan sonra en büyük payı alan Dinayet İşleri Başkanlığı olurken, 1971 yılından beri Heybeliada Ruhban Okulu, Kadıköy Ermeni Ruhban okulu gibi din adamı yetiştiren okullarının tamamı kapatılırken de devlet “laik” idi. Bugün CHP bu okulların açılmasına karşı çıkıyor. CHP ve bazı Türk sol çevreleri “anti-emperyalistlik” adına Hıristiyanların, Gayri Müslimlerin haklarına karşı çıkıyor. Şimdi de Kürtlerin her talebini “Emperyalizmin projesi” olarak tanımlayıp karşı çıkıyor. Türk milliyetçileri elbette bir kisveye girerek demokratik ve laik talepleri bastıracak, düşünce özgürlüğünü bazı “hasas” tespitlerle reddedecekler; onun için “ Ben ırk ve din ayrımcıyım..” diye ortaya çıkacak değiller ya… Bu tutumlarını sempatik ve güzelleştirmeleri gerekir ki kitleleri kandırabilsinler.. Onun için “ben anti emperyalistim” diyerek kavramları çarpıtarak, içeriklerinden boşaltarak ortaya çıkıyorlar… Bunu söylerken AB’yi, ABD’yi de kastederek ortaya çıkıyorlar… Kanunlarını batıdan almamışlar gibi, her gün yabancı sermaye ve kredi almak üzere batının kapılarında dilenen bunlar değilmiş gibi davranıyorlar.. Batı için, işine geldi mi katılması gerekli “Muasır medeniyet”, işine geldi mi karşı çıkılması gereken “Emperyalist” diye söylemi dillendirebiliyorlar..Tanzimat’tan önce Müslim ve gayri Müslim cemaatler vardı. Gayrı Müslimler özerk olmalarına rağmen ikinci sınıftı; yeşil renk giyemez, ata binemez, silah taşıyamaz, askere alınmazdı. 1839’ dan sonra bu sistem teorik olarak kaldırıldı. ‘Tabadan vatandaşa’ geçildi. Ama insanların zihniyeti değişmedi. “Türk” dendiğinde Ermeniler, Rumlar, Aleviler, Êzdiler, Kürtler, Çerkezler, Lazlar vb. kastedilmez.. Ancak tanıma geldiğinde; anayasasından da belirtildiği üzere “Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür” denir… İlkokuldan, hatta kreşlerde bile Türkiye’de herkese damardan verdikleri “Türk’tür” tanımı şuura yerleştirilir.. Bu tanıma uymayanlar linç bile edilebilinir.Şimdi MGK’da gündeme gelen tapu kayıtlarının açılmasını engelleme kararı çıkarıldı. Yarası yoksa bu kararı niye alsın ki, niye gocunsun ki?Yerine göre gayri Müslim gayrı vatandaştır, yerine göre gayri Müslim de vatandaştır. Bu durum mahkeme kayıtlarında bile var. “Vatandaş ise Türk ve Müslüman olmak durumundadır” denilir. Şimdi de sokakta “Türk değilsen, Müslüman değilsen defol git şerefsiz it.. Ermeni dölü… Pis Kürt.. İbne alevi… vs..” denilir. Ama bunlar ne TCK 301 yada başka bir madde ile “hakaret etti ” diye soruşturmaya uğramaz. Bunu bakanları ve kocaman yetkilileri söyledi ama sessizce geçiştirildi…Çünkü söyledikleri resmi ideoloji ile örtüşüyor ve hakaret sayılmaz!...Gayrı Müslimlere yapılanlar delilleriyle gündeme geldiğinde; “ONLAR DA YAPTI BİZ DE YAPTIK” deyip durumu fitti-fitti kılma taktiği ile bir bizden- bir onlardan deyip öteki ile “sıfır elde sıfır” demeye getirmeye çalışıyorlar.İT Fıkrasının kadrolarının esaslıları gitti, kalan ardılları Ankara yönetimindeki yerlerini alınca, önce Hıristiyan dünyanın desteği ile meşru olmayan yeni TC.’ye meşruiyet kazandırmak için Rum tehcirini, Ermeni katliamını siyaset gereği kınadılar. Sonra bu kınama yavaş yavaş bitti. Katliamda yer alan önemli isimler TC’de uzun yıllar Meclis Başkanı, İçişleri Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı vs. yaptı. Bunlardan ve TC’den bu sürgün, katliam ve soykırımları ‘kolaylıkla’ Kabul etmelerini beklemek safdillik olur. Aynı şey Kürt ve Kürdistan sorunu için de söylenebilinir.İşte Türkiye’nin resmi ideolojide direnmesi, katilin suçunu itiraf etmemesine gösterdiği direnç gibidir. Resmi ideoloji çözülmeden rakamlar üzerindeki iyileştirmeler ve değiştirmeler ile geçici rahatlamalar yaratabilir, ancak bu iyileştirmeleri resmi ideolojinin değiştiğine, düşünce özgürlüğünün sağlandığına yorumlamak yanlış olmanın da ötesinde vahim olur.Türk Milliyetçiliği yabancı düşmanlığı ile örülmüştür.Türk milliyetçiliği gayrimüslim olan herkese düşmandır.Türk Milliyetçiliği tarihten gelen saldırgan özeliklerle yüklüdür ve tüm insani değerlerden yoksundur, katliamcıdır, teröristtir.Türk Milliyetçiliği Linç kültürünün tarihi arka planı çok güçlüdür.Türk milliyetçiliği ile diğer ezilen halkların milliyetçiliğini “eşit düzeyde tehlikeli” olarak adlandırmak, canavar ile koyunu “hayvandır” diyerek aynı derecede tehlikeli göstermekle eş anlamlı olur.Onun için düşünce özgürlüğü konusunda rakamlardan önce sistemin zihniyetinin ne kadar değiştiğini gözetlemek yerinde olur..***TCK’NIN ŞOVEN IRKÇI ZİHNİYETİ Mİ? / TCK 301 Mİ?Türkiye’de her defasında bir yazar hedef seçilir, döneme göre Türk Ceza Kanunu (TCK) da bir rakamı (3713/8. 312, 159,141, 288, 305, 301, 314. vs ki 300’ü geçkin o ‘uğursuz’ rakamlardan fazlasıyla var ) seçerek “gerekli – gereksizliği tartışılır, demokrasi provaları ile anti demokratik ve şoven TCK'nin ruh ve mantığı gizlenmeye çalışılır.Resmi ideolojiye bağlı "Türk mahkemelerinin adil" olduğunu, Türk basını ile onu pek flaşa ederler. Türk milliyetçi avukatlar grubu bunu bahane ederek bir nümayiş ve linç provaları çeker, tam bir tiyatro sergilenir... Sonuçta bolca gürültüler koparıldıktan sonra "beraat" kararı çıkarılır. AB’ nezdinde “uygulamada pek demokrat olunduğuna kanıt” olarak gösterilir. Dikkatlerin başka alanlara (mesela Diyarbakır’da katledilen çocuklar, operasyonlar, Güneydeki bayrak- parlamento-Kerkük, Irak’ın üçe ayrılması gibi gelişmeler, Koordinatörlerin atanması ve icraatları, APK’deki tartışmaları doğru bir anlayışla değerlendirme ve halkın düşünsel- siyasal katılımının engellenmesi için vs.. ) çekildiği, Kamuoyu duyarlılığı böylesi davalara çevrilir. Böylesi tek tek “beraat” kararlarıyla o dikkatler de boşa ve sistem kendi kendisini tüm kirliliğine ve çağ dışılığına rağmen temize(!) çıkarmış olur(!)…Ardında tüm Türk milleti ve devletinin sesi ikitelli basını hep bir ağızdan "İşte Türk hakimleri ve adaleti", "işte uygulama" diye şişinir. Böylece ifade ve düşüncelerinden dolayı içerde tutulan tutsak gazeteciler, yazarlar, yayıncılar üzerindeki tehdit ve yaşanan gerçek durum unutturulmaya çalışılır.Ceza alan yazarların, yayıncıların ve kalemlerin görmezden gelmesi sağlanır. Tüm şoven TCK, zihniyeti ile ortada dururken kamuoyuna “demokratlıklarını" göstermiş olurlar(!)..Bu durum Orhan Pamuk, Murat Belge, İsmet Berkan, Perihan Mağden'lerin davalarında görüldü. Ancak ötekilerin davaları da aynı maddelerden ve aynı tarzda, belki de daha yumuşak bir dil ile eleştiri içerikli olmalarına rağmen cezalar ile sonuçlandırılırken, bu kadar 'demokrat! kesilen Türk yazar-çizerler; biz 'Ötekiler' için bir türlü demokrat görünümlerini ortaya koyamıyorlar. Bu vesile ile sergiledikleri tarzın da bir oyun olduğu düşünülürse yerinde olur. Yalnız kamuoyuna mal olanların flaş edilmesi suretiyle geniş bir perspektiften bakmamızı engelleyerek dar alana sıkıştırma taktiği sergilediklerinin bilincinde miyiz? Emin değilim…Bunun da bir tarz, bir ' Osmanlı oyunu' olduğunun üzerinde düşünülürse yanlış mı olur?Düşünce ve ifade özgürlüğü kimileri için savunulup, popüler olmayanlar için “ceza muste’ahak oldu” diye düşünülüyorsa bu aydın ve demokratik tutum olmaz. Düşünce özgürlüğü Orhan Pamuk, Elif Şafak kadar, İsmail Beşikçi, İbrahim Güçlü, Medeni Ayhan, İbrahim Çiftçi, Ahmet Önal, Fatih Taş, Ragıp Zarakolu, Songül, M. Ali, Eren, Zeki ve tümü kadar gerekli ve savunu da tümü için olmazsa demokrasi ve özgürlüklerin savunusu eksik ve yanlış olur.Elif Şafak'a beraat veren 2. Asliye Ceza’nın Hakimi Adil bey, Ahmet Önal'a 15 ay hapis cezasını veren hakimdir. Şu demokrasi, insan hakları savunucuları ve özellikle itina ile seçtikleri aydınlarımızı irdelerken bir de “ötekilerin” davalarını bir kritik edip gündemlerine alsalar ya! Hayır bu yapılmaz... Böyle tek tek davalarla Türkiye’nin "temiz olduğu" ortaya konulamaz... Yakında ceza alan makale ve kitapları yeniden yayınlayıp aynı suçu tekrar topluca işleyip işlevsizleşen TCK’nin çağ dışı yüzünü teşhir edeceğiz. Buyurup bizimle aynı "suçu" işlemek üzere yayıncı ve ya yazar olarak imzalarını esirgemesinler. Bu düşünce özgürlüğü mücadelesinde sınav olacak... Kürdistan, Ermenistan, faşist-şoven Resmi ideolojiden, Kemalizm’in sömürgeci niteliğinden, Türk toplumunun linç kültürüyle kirletildiğini sergileyeceğiz. Mazlum Ulusların milli kurtuluş davalarını devletlerini kurarak eşit ve demokratik bir özle savunmanın meşru bir hak olduğu kadar haklı bir mücadele hedefi olduğunu söyleyeceğiz. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” deyiminin hiyerarşik sıralamaya göre bir aldatmaca olduğunu vurgulayacağız. Zira Türkiye’de devlet egemenliğinin askerlerde olduğunu, millet ve ülkenin devletle bütünleştiğini, bu nedenle devlet, millet ve bu bütünlüğün harcı olan ideolojinin Kemalizm olması vesilesiyle asla eleştirilemeyeceği, her eleştiri ve düşüncenin de “hakaret, kin, bölücülük, terörizm, suçu suçluyu övdüğü vs.” iddialarla cezayı muameleye ve baskılara tabi tutulduğu esası toplumun gözü önünde cereyan etmesine rağmen, halkın gözlerinin içine baka baka “demokrat, özgürlüklerden yana ve çağdaş oldukları”nı vurgulamaktan da geri durmamaktadırlar. Basit manevralarla gündemi de kendileri belirleyerek suni siyasi gündemler yaratarak “haklı” olduklarını geri, okuyup sorgulamayan ve düşünme ataleti içindeki halkı kandırmayı başarabilmektedirler.Düşünce özgürlüğünü sözde savunan aydınlar(!) da tüm ciddiyetten uzak ve yüzlerini yana çevirip “bana ne” deyip sıvışmayı ve suskunluğu tercih ederek bir türlü sahada görülmemeyi tercih edebilmektedirler. Saman alevi gibi bazı davalardan ortaya çıkıp kaybolunarak düşünce özgürlüğü mücadelesi verilemez. Düşünce özgürlüğü mücadelesi; duyarlılık, sivil itaatsızlık, tutarlı savunma ve özgür beyinler ve kalemlerin yaygın kullanılması ile kazanabilir.Hiç bir aydın bir başkasının düşüncelerine katılmak zorunda değildir. Ancak birilerinin özgürce düşüncelerini savunması için onunla birlikte olması aydın ettiği gereğidir.Aydın, ince hesaplardan hoşlanmayan ve düşündüğünü söyleyen, yasaklanan düşünce ve ifadeler karşısında özgürlükten yana tavır koyar. A, B, C kişisine karşı duyarlılıktan ziyade her haksızlığa uğrayan insana karşı duyarlıdır. Kişi seçiminden ziyade aydın tutumunun gereklerini yerine getirmeye çalışır.Bu nedenle aydın; aydınlanmacı ve aydın olmanın meziyetini kendinden esirgemez. Sorun Elif Şafak arkadaşımızın beraat ettirilmesi, 301. maddenin masaya yatırılması ile kotarılacak kadar basit değildir. Tüm TCK’nin masaya yatırılarak, tam özgürlükçü ve her tür aykırı düşüncenin kendini özgürce ifade etmesinin de ötesinde muhalif ve aykırı düşünceleri geliştiren, yaygınlaştıran, teşvik eden bir yasa- yasaların sunulması için mücadele edilmeden eksik ve yanlış olur.Sınırsız düşünce özgürlüğü olmaksızın demokrasiyi tesis etmek mümkün olmaz... Düşünsel korkular bertaraf edilmeden toplumu özgür kılmak son derece zordur. Düşüncelerin özgürce ifade edilmesinden değil, edilmemesinden tarihe karşı suçlu konuma düşüleceği, düşünce ve ifade özgürlüğü başta olmak üzere bir bütün olarak özgürlükler içselleştirilemediği müddetçe demokrasiyi tesis etmek mümkün olamaz.TCK tüm topluma giydirilen deli gömleğidir. Bu deli gömleği yırtmak üzere demokratlar yazmalı, düşünmeli ve haykırmalıdır. Elif Şafak davasına hepsinden çok Başbuğ – Büyükanıt kliği sevindi. Diyarbakır bombası bu davanın gölgesinde bırakılarak unutturulmaya bırakıldı. Basının gözü Elif şafak davasında iken onlar Hakkari’de belediyeye karşı nümayiş içinde idiler. Başbuğ-Büyükanıt kliğinin, Kürdistan’da iş başında görülmesi boşuna değildi. Adeta seçim propagandasına çıkan namzetliler gibi idiler. Ama üniformalarıyla… Büyükanıt daha çokça çılgınlıklar yapıp “iyi çocuklarına” daha çok Kürt; Zilan, Dilan, Dılşa, Arda, Agır, Zınar vs. çocuk öldürtmeden bu sorunu doğru tartışalım. Bu arada daha sesli tartışırken de ‘Diyarbakır’da öldürülen çocukları unutturduk’ diye sevinenlerin sevinçlerini de bertaraf etmeyi ihmal etmeyelim...Kendi gündemleri ve projeleri olmayanlar, başkasının proje ve gündemlerine malzeme olurlar…Onun için düşünce özgürlüğünden yana olanlar, iktidarın değil kendi ufuklarına göre proje ve gündemlerini oluşturmalıdırlar. Not: Ermeni soykırımına dair, Sinan arkadaşın, Bahoz Arkadaşın ve Ehmedê Gulistanê Arkadaşın tartışmalarini aşağidaki eserler dar çerçeveden çıkarıp daha da derinleştirecektir. konunun aydınlanmasında yardımcı olacaktır. - Vahakn N.Dadrian "Ermeni Soykırımında Kurumsal Roller, Belge Yayınları. -Amerikan Büyükelçi ( 1913-1916) Morgentoun'un öyküsü, Belge Yayınları, - Hitler ve Ermeni Soykırımı, Kevork Bardakjiyan, Peri yayınları, - Tanıkların Dilinden ermeni soykırımı, Donald E. Miller-LornaTouryan Miller, Peri Yayınları, - Osmanlı İmparatorluğunda Ermenilere yönelik Muamele ( Mavi Kitap),Cilt 1-2, James Bryce-Arnold Toynbee, Pencere Yayınları,- Tanıkların dilinden, Virgül Dergisi,sayı 99, İsmail Beşikçi, - Agos Gazetesinin Kürtler ve Ermenilere dair yazıları.. - Devletin Yahudileri ve Öteki Yahudiler, Rıfat N. Bali, İletişim Yayınları - Varlık Vergisi ve Türkleştirme Politikaları, Ayhan Aktar, İletişim yayınları, - Ermeni Tabusu, Yves Ternon, belge Yayınları, - 21. Yüzyıla Girerken Kürtler, Naci Kutlay, Peri yayınları, - Iskalanmış Barış, Hans-Lukas Hiesken, İletişim yayınları. - Ermeni soykırımı ve toplumsal hafıza,Verjine sıvazlıyan, - Batı-Ermenistan ve jenosid, M.Kalman, Zel yayınları, - Antranik Paşa, Antranik Çelebyan, Peri yayınları, - Ermeniler ve İttihat ve Terakki, Arsen Avagyan, Aras yayınları, - Berlinde Talat Paşa Davası, Belge Yayınları Bu konuya dair belgeler, kanıtlar artık tartışma götüremeyecek kadar netleşmiş durumda. Hırant Dink arkadaşın mulakatını tartışmakta çok büyük bir anlam ifade etmemektedir. Karar merci Osmanli devletidir. Destekleyicisi Alman devletidir. Teşkilati Mahsusanın Elinde kılıç görevini gören iradesiz kürtlerdir. Sonuçta soykırıma uğrayan Ermeni ulusudur. Bu düşünceye itiraz varsa tartışabiliriz. 9-10-2006
Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.