BİR ANTLAŞMA; DÖRT İTTİHATCI BİR BOLŞEVİK
Bîşar Norşîn · 7 ay önce
Ahmet ÖNAL · 29.09.2006 · 2 görüntülenme
Türkiye de düşünce özgürlüğü tamamamıyle resmi ideolojinin belirlediği çerçeve ile sınırlıdır. Bu çerçeve Tanzimat fermanı ile birlikte Osmanlının gerileyiş ve Balkanlarda, Ortadoğu’da milliyetlerin, milletleşme eğilimleri ile birlikte şekillenmeye başlanmıştır. Kapitalizm ile yüz yüze gelen Feodal Osmanlı imparatorluğu içten içe çürümeye- çözülmeye yüz tutarken bir taraftan da kendi devamını sağlamak üzere salt umetçilikten ve âdemi merkeziyetçilikten katı merkeziyetçiliğe kaymaya başladı. 1853 yılında Marks doğu sorununu inceleyen yapıtında “Türkiye’nin gerçek yöneticilerinin Türkler olduğunu sanmak büyük bir yanılgıdır. Zira Liman kentlerini ellerinde bulunduran Rumlar, Ermeniler ve diğerleridir. Türkler sadece kültürel ve idari imtiyazları ellerinde bulundurabilmektedirler” diye tespit eder. Balkanlarda gelişen kapitalizm karşısında vuruşarak geri çekilmek zorunda kalan ve orada ellerindeki toprakları yerel halka kaptırmaya başlayan Osmanlı imparatorluğu ulus olma ve bir alanı elinde tutma telaşı ile örgütsel şekiller üzerinde tartışmaya koyulur. İlk başta “Osmanlı toprakları üzerinde çok kültürlülüğe dayalı bir ulus yaratma düşüncesiyle Abdullah Cevdet, İsa Sükuti, Rıfat zade gibi Kürt, ermeni ve diğer halklardan Fransa başta olmak üzere Avrupa’da eğitim görmüş şahsiyetler tarafından Selanik – İstanbul merkezli bir teşkilat olan (İT)Fıkrasını oluşturmaya başlarlar. 1908 yılına gelindiğinde İtte at ve Terakki de Türkçü eğilim egemen olur. Geçmişten beri gelen ittifak ve karma kadro giderek Türkçü eğilimdekilerin üstünlüğü karşısında ya Abdullah Cevdet, İsa Sükuti, Rıfat zade ve onlar gibi düşünen “Çok kültürlüğe dayalı bir ülke inşa etmeyi” arzulayanların tasfiyesi ya da farklı milliyetlere ve aidiyetlere mensup bu kadrolar Türklüğe devşirilerek İT Fıkrasının içerisinde konumlarını koruyarak görev ifa etmeye başladılar. Bu sonucu netleştiren son gizli toplantı Selanik’te 9 Ağustos 1909’da gerçekleşti. Talat, Enver ve Cemal Paşaların emri ile (İT)Fıkrasının üç meşhur doktoru; Dr. Bahattin Şakir (daha sonra Teşkilatı Mahsusa’nın Kurucusu olarak pek çok katliam ve dönemin soykırımlarında görev alan gayri nizami yani çete ve kontra eylemlere de imza atan Arnavut asıllı), Dr. Nazım ( Balkanlarda Türkçülüğü savunan ancak Rum asıllı), Dr. Ziya Gökalp (Sosyolog, Liceli Kürt Zaza, İte hat ve Terakki Fıkrası’na girmeden evvel Kürtçüdür, parayı pek seven biri olduğu bilindiği için para karşılığında Türkleşme, Turancılık ve Türk Tarih Tezi kendisine yazdırılmıştır) Tarafından hazırlanan ve “Türkler Nasıl Ulus Olabilir?” diye sunulan raporda; “ Türklerin Ulus olabilmesi için; Ticari ekonominin % 80’nini elinde bulunduran Rumlar Sürgün edilmelidir. Ticari Ekonominin % 15îni elinde bulunduran ve zanaatçılıkta önemli bir yere sahip olan Ermeniler temizlenmelidir Geniş bir nüfus ve bölgenin yerleşik halkı durumunda olan Kürtler uzun bir sürece yayılacak şekilde asimile ye tabii tutulmalı. İslam olmamakta direnç gösterip geleneksel inançlarını sürdürmekte kararlı olan Aleviler Müslümanlaştırılmalı ve Türk gelenek, görenek ve inancı içinde eritilmelidirler.” stratejisini ortaya koyarlar. Bu ideolojiyi benimseyen İT Fıkrası yönetimi Turana varabilmenin ve ulus olabilmenin yegâne ideolojisi olarak benimserler. Bu ideolojiyi benimsedikten sonra İT Fıkrasın ile taşnak partisinin ilişkileri bozulmaya başlar. Abdülhamit’in Kürt hareketini başsız bırakmak için yanın (İstanbul)da tutmak üzere Kürt şair ve eşrafından oluşturduğu “sürgün ya da ittifak” taktiği terk edildi. Türklüğe biat etmeleri dayatıldı. İslam sentezi ağırlıklı ideoloji yerine, Türk ve İslam sentezi ikame edildi ve topluma “yegâne” düşünce olarak dayatıldı. Bu strateji hayata geçirilmeye koyuldu. 1913 yılında Rum sürgünü gerçekleştirildi. I. Dünya Savaşı’nın koşuları ve Alman Emperyalizminin henüz ve acele Ortadoğu’ya nüfuz etme politikası ve desteğinden de yararlanarak, eskiden Kürtlerden oluşturulan Hamidiye Alaylarını da devreye sokarak “İslami egemen kıl ve mülk edin” teşviki ile 1915 yılında Ermeni soykırımı gerçekleştirildi. İT Fıkrası esas yöneticilerinin Ermeni soykırımı sonrasında “suçlu” olarak yargılanacakları yayılınca Alman Yüzbaşı Baltzer tarafından 1 Kasım 1918 tarihinde bir Rus gemisi ile kaçırıldığını biliyoruz. Bu İT Fıkrasının sonu oldu. Talat Paşa 1921’de Berlin'de, Cemal Paşa 1922’de Tiflis’te Ermeniler tarafından, Enver Paşa’da 1922’de Bolşeviklerle girdiği bir çatışmada öldürüldüler.Ekim Devrimi ve Turan’daki yeni gelişmeler karşısında, İT Fıkrası genç subayların elinde kaldı. Bu genç subaylar “Turana varmak mümkün değildir!” tespitine vardı. Ancak İT Fıkrası’nın “Türk Ulus Yaratma Projesi” devam etti. Yeni(!) Türkiye Cumhuriyeti Kurulduktan sonra da bir kaç taktik girişim dışında bu proje devletin resmi ideolojisi olarak reorganize edildi. Rumların, Ermenilerin sürüldüğünü belirtmek, Kürtlerin var olduğunu söylemek, bu topraklarda Ermeni ve Rumlar dışında birilerinin Müslüman olmadığını belirtmek artık suç oluyordu. Artık devlet, resmi ideolojisini devam ettirmek için tabular yaratıyordu. Türkiye artık; “Tek ulusal, tek devlet, tek dil ve dine sahip sınıfsız bir toplumdur!” deniliyordu. Bunun dışına çıkan her düşüncenin ve sahibine her türlü kötülüğün edilmesi hatta katli bile vacip oluyordu. Artık devletin izni ve rızası dışında herhangi bir şeyi yapmak “yasak” idi. Devletin resmi ideolojisini eleştirmek kimsenin haddine değildi. Devlet asla eleştiri Kabul edemezdi. Artık her eleştiri hakaret, küfür, fesatlık, bölücülük, komünistlik, din düşmanlığı olarak telaki edilir ve cezalandırılırdı. Yasağı delenlere her türlü kötülük yapılabilinirdi. Bunun için eğitim kurumları, asimilasyon kurumları olarak işlev gördü ve hiç bir zaman bilimselliği esas almadı. Bunun için bilimsel ve bireyi geliştirip düşündürten, soru soran ve araştıran, derinleştirip okuma alışkanlığını geliştiren, ezberci eğitim yerine bilimsel kuşkuculuğu yerleştiren, insan kişiliğinin özgürce gelişmesi engellendi ve hep ırkçı, slogancı, ezbere dayalı eğitim dayatıldı. Onun için artık, Kürt, Ermeni, Çerkez, Rum, Laz vs. çocuklarına her sabah “Türküm, doğruyum, çalışkanım… Varlığım Türk varlığına armağan olsun” diye ant içirilir. Onun için; “Bir Türk dünyaya bedeldir.”, “Ne Mutlu Türküm Diyene!” “Türk öğün, güven çalış”, “Türk iyede yaşayan herkes Türk’tür.” , “Bu ülkede Türk ve Müslüman olmayan hiç bir bireye iş, aş ve yaşam hakkı olamaz!” devletin yıllardır kirlettikleri zihinlere şırınga ettiği ve kirlettiği bilgi, anti demokratik ve özgürlükleri “düşmanlık” olarak tanımladığı olgular bu meal üzerinden gerçekleştirilmektedir. “Türk” olmayan “çalışkan olamaz”mış, ancak Türkiye Dünyadaki okuma, ekonomik (GSMH) gelişme, kültür ve sanatta, meslek ve yaratıcılıkta nerede ise gelişmekte olan bütün ülkelerin en gerisindeki tabloda yerini almaktadır. Türkiye mesleksizler ülkesidir. Toplum üretmekten nefret eder duruma getirilmiştir. Emeğin ve çalışmanın değeri yok denecek düzeydedir. Türkün çalışkan ve doğru olduğu kocaman bir yalandan başka bir şey değildir. Bu “andımız” diye her sabah çocuklarımıza okutulan şey sadece ırkçı propagandadan ibarettir. Türkiye kültürel, aile, okuma, toplumsal ilişkiler ve sosyal birey olma bakımından daha köylü ve ilkel ilişkileri yaşamaktadır. Halen cemaat toplumunu aşamamış, bölünecek, parçalanacak, cehenneme gidecek, düşmanla çevrilmiş, açlık ve sefalet korkusunu aşamayan, hırsızlığın, çeteciliğin, mafyacılığın, kaçakçılığın, adaletsizliğin, hukuksuzluğun, özgürlüklerle tanışamamışlığın ve istikrarsızlığın kol gezdiği, dilencilik, savaş ve intiharların yaşamın bir parçası halini aldığı ve toplumsal barışın hiç bir yerde ve yönde sağlanamamış bir ülke olduğu için de Türkü, Kürdü, Ermenisi, Çerkez’i, kadını, erkeği, işçisi, köylüsü ve toplumun her aidiyeti ve patronu bile mutlu ve mesut değildir. Bu sistemde mutlu da olamaz. Başbakanların, patronların komplolarla idamlarla karşı karşıya kaldığı bir toplumda güvenli geleceği ve mutluluğu aramak, kendi geçmişi ile doğru bir şekilde hesaplaşarak geleceğindeki doğru yeri bulmak üzere arayış ve tartışmaların özgür bırakılmadığı, “her kesin asker olarak doğduğu ver asker olduğu” diye tanımlanarak hizaya getirilmeye çalışıldığı bir toplum nasıl democrat ve mutlu olabilir ki? Asla!Bu mutsuz topluma “Mutlu” dedirtmek o toplumu ikiyüzlü olmaya alıştırmak, yalancı konuma sokmak teamudunü-suçunu işletmek olmuştur.Türkiye ekonomisinin kurumlara dağılımında; askeriyeden sonra en çok ayırdığı yer Dirayet İşleri Başkanlığı oluyorken, Türkiye’de laiklikten söz edilmesi mümkün değildir. Alevi, Êzidi ve diğer dini azınlıklara, Müslüman suni eğitim çerçevesinde din derslerini okutmaları onlara işkence çektirmekle özdeştir.Bütün bu ideolojinin gerçek niteliği anlaşılıp aşılmadan düşünce ve ifade özgürlüğünün olmayışı anlaşılamaz…Türkiye iç ve dış politikasıyla Faşıst ırkçı Türk milliyetçiliğine kendini kitlediği için, bu politikayı kırmızı çizgileri olarak çizdiği için dünyaya, çağa, demokrasiye ve özgürlükler açılım sağlayamıyor. Sadece demokrasi ve özgürlük kavramlarıyla oynayarak içini boşaltıyor. Aydınlar da boşu buşuna ümitlenip bekleyişe çekiliyor… Bu ümitle politika üretemiyor. Özgürlük kavramının içini boş bırakıyor. Yol alamıyor. Devam edecek…
Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.