Siyaset

T.C. rejimi ve Laiklik 2

Ahmet ALÝM · 20.06.2006 · 1 görüntülenme

T.C. rejimi ve Laiklik 2

  Osmanlıda Politika ve Hilafet/Fransa’da kapitalist gelişim sürecinde katolik kilisesini siyaset dışı bırakmak olarak tanımlanabilecek laiklik, Atatürk tarafından kuralan Cumhuriyete meşruluk kazandırmak için çarpıtılarak uygulanmıştır. Kemalist laiklik kavramını ele almadan önce T.C.’nin öncülü olan Osmanlı’nın ele alınması aydınlatacı olacaktır. Çok geniş topraklar üzerinde egemenlik kuran Osmanlı İmpartorluğu, feth ettiği ülkelerin mevcut ilişkilerini fazla değiştirmeden vergiler vb. yollarla artığa el koyma yoluna gitmiştir. Bu anlamda Osmanlı imparatorluğa dönüşürken ikili bir karakter oluşturarak Şeriatın yanı sıra yerel örfi hukuku birlikte uygulanmıştır.  Osmanlı İmparatrorluğunun  büyüme sürecinde bu sistem gelişmeyi teşvik ettiğinden hiristiyan halklar ve yahudiler dini inançlarına göre yaşamaları garanti altına alınmış ve bu hqklqrı tanımlamak için millet kavramı kullanılmıştır. Hatta imparatorluğun kozmopolit şehirlerinde müslüman, hiristiyan ve yahudi mahalleri birbirlerinden net bir şekilde ayrılmış ve ortak yaşamları Sulatan tarafından yapılan kanunlarla düzenlenmiştir. Bu sistem genel hatları ile 18. yy’a kadar işlediğinden Osmanlı Sultanları Halifelik sıfatına fazla önem vermemişlerdir. Fakat kapitalist gelişme ile güç dengesi Osmanlının aleyhine işlemeye başlayınca, Osmanlı sultanları islami düzenlemeler yaparak gerilemeyi durdurmaya çalışmışlardır. Aynı dönemde halifelik unvanın kullanılmaya başlanmış ve halifelik sıfatı Sultan sıfatının önüne geçmeye başlamıştır.  Yani sistemin yeniden üretiminde islam ve islami kurumların gittikçe artan bir kullanımı görülmektedir. Kapitalizmin bir dünya sistemi haline gelmesi ve Osmanlının kapitalist devletlerin güdümüne girmesi sonucu Avrupa’nın değerleri 18 yy sonunda başlayan reformlarla Osmanlının egemenliğindeki topraklara nüfuz etmeye başlamıştır. Bu anlamda ilk düzenlemeler orduda yapılarak askeri anlamda aradaki açık kapatılarak Avrupalı güçlerin düzeyi yakalanmak istenmiştir. İlk kurumsal reformlar 1839’da Tanzimatla yapılmış, millet olarak tanımlanan hiristiyanlar ve yahudiler lehine bazı kurumsal düzenlemeler getirilmiş ve ikili hukuk sistemi şeriat aleyhine garanti altına alınırak kurumlaştırılmıştır.Osmanlı sisteminde Şeriata en ciddi darbe 1876 yılında ilan edilen Kanunı Esasiyle uygulamaya konulan meşruti parlementer sistem olmuştur. O güne kadar iktidarın kaynağını Allahtan alan Sultan 1. Meşrutiyetle halk tarafında seçilen Meclisi mebusan ile iktidarı paylaşmayı kabul etmek zorunda kalmıştır.  II. Abdülhamit Kanuni Esasi kabul ettikten sonra seçilen Meclisi kısa bir süre sonra lağv ederek mutlak iktidarını 1908’deki İttıhadı Terrakki darbesine kadar sürdürmüştür. Osmanlı Sultanları arasında islam ve halifeliği en fazla kullanan II. Abdulhamit olmuştur. Bu mutlak iktidara rağmen, Abdülhamit döneminde ekonomik, politik ve sosyal yaşamda ki değişimler başta Ticaret kanunu olmak üzere bir çok alanda Avrupa devletlerinin kanunları tercüme edilmesiyle  ikili yapı derinleşmiştir. Bu ikili yapı eğitim ve adalet sistemlerinde de görülmektedir. Osmanlı sistemi mederese ve din adamlarının devlet kademelerinde görev yapmalarının en önemli nedeni eğitim sisteminin yetersizliklerinden kaynaklanan yeterince laik memur ve yöneticinin olmamasıdır.  Jön türkler bu ikili yapıyı daha çok din aleyhine milliyetçilik esprisi altında bozmaya çalışmışlardır. Osmalı imparatorluğu her ne kadar dini bir devlet olarak tanımlansada çok uluslu ve çok dinli yapısından dolayı laikikliğin derin köklerinin olduğu bir yapıdaydı. Zira Osmanlının tarihinde, politik güç dini gücü bastırmıştır.1909’a kadar Padişah tarafından atanan Şeyhülislam, 1909 dqrbesinden sonra Sadrazam tarafından atanmaya başlanmıştır. Jön türkler nisan 1909’dabir darbe yaparak Abdülhamid’i tahtan indirek yerine kardeşi Reşat’ı Sultan ilan ettirirken Şeyhülislama fetva çıkartırmışlardır. Reşat’ın V. Mehmet olarak 1909’da Sultan ilan edildikten sonra padişahlık ve halifelik sembolik düzeye getirilmiştir. 1909 ile 1918 arasında imparatorluğu yöneten Jön türkler Birinci dünya savaşını kaybedince Osmanlı imparatorluğu ordusunu dağıtarak, galip devletler tarafından dayatılan koşulları kabul etmek zorunda kalmışlardır. Mustafa Kemal’in laikliği ve T.C.Osmanlı ordusunda bulunduğu cephede yenilgi görmeyen tek komutan Mustafa Kemal, Sultan Vahdettin tarafından Anadolu’ya gönderilmiştir. Bu arada, Anadolu’da yerel düzeyde dağınık bir şekilde örgütlenen Osmanlı ordusunun elemanları Mustafa Kemal’in otoritesini kabul ederek Rumeli ve Anadolu Müdafai Hukuk Cemiyetlerini kurmuşlardır. Bu koşullarda kendi savaşını organize eden Mustafa Kemal İstanbul’daki Sultanla çelişkiye girmiştir. Organize ettiği savaşta otoritesini kabul ettirerek 1922’de Saltanat’ı kaldırtarak en önemli rakibini bertaraf etmiştir. Zira Saltanat olduğu sürece mutlak iktidar kuramayacağını bilen Mustafa Kemal Kasım 1922’de TBMM’ye empoze ettiği bir öneriyle Saltanat’ı kaldırtmıştır. Çünkü Osmanlıyı döneminin diğer devletlerinden ayıran en önemli özellik, padişahın Osmanlı soyundan bir erkek olması zorunluluğuydu. Yani Osmanlını çağdaşı devletlerde saltanat kadınlardan da geçebilmekteydi veya başka soydan bir aile kral olarak atanabiliyordu. Osmanlıya gelince padişah hep bie Osman oğlu olmuştur. Bundan dolayı Osmanlı sultanı olduğu sürece iktidarı tartışmalı olacak olan Mustafa Kemal’in Salatanatı yok etmesi gerekiyordu. Saltanat kaldırıldıktan sonra Mustafa Kemal’in iktidarına meşruyet sağlayacak en ideal sistem Cumhuriyet olarak görüldüğünden Türkiye Cumhuriyeti Osmanlının yerini almıştır. Yani Jön türklerin takipçisi olarak onların başlattığı süreci derinleştirerek kendi lehine sonuçlandırmıştır.Cumhuriyet ilan edildikten sonra Hilafet bir Osman oğlu Abdül Mecit’in  kişiliğinde sembolik olarak  varlığını sürdürürken, Hilafet yanlısı yayın yapan gazeteler Halifenin islam dünyasında Papa gibi rol oynaması yönündeki yayınları Mustafa Kemal’in iktidarını orta dönemde tartışmalı kılabilirdi. Bu tehlikeyi göze alamayacak durumda olan Mustafa Kemal Kasım 1923’te itibaren Hilafeti kaldırma hazırlıklarına girişmiştir. Neticede 3 mart 1924’te Mustafa Kemal’in fiili baskıları sonucu Hilafet TBMM’de yapılan tartışmalı bir oylamayla kaldırılmştır. Hilafet kaldırılarak yerine Diyanet işleri başkanlığı kurularak islamın sunni versiyonunu ideolojik yeniden üretimi devletin kontrolu altına alınmıştır. Yani devlet ile dinin ayrılması olarak adlandırılan laiklik yerine dinin devletin hizmetine sokulduğu bir durum yaratılmıstır. Devamında, kürt dili ve kültürünün yeniden üretildiği tekke ve zaviyeler 1925’te Şeh Sait isyanı bahane edilerek kapatılmıştır. Böylece, devletin din üzerindeki kesin egemenliği perçinlenmiştir. 1926’da hicri takvim yerine miladi takvim kabul edilmiştir.  1928’de ise anayasadaki devletin dini islanmdır ibaresi çıkartılmış ve arap alfabesi kaldırılarak latin alfabesi ikame edilerek sonraki kuşakların geçmişle olan bağları fiili olarak kesilmiştir. Bunların yanı sıra, eğitimde birlik sağlanarak dini eğitim yasaklanmış, kılık kıyafet kanunu ile fes yasaklanmış ve fes giyen çok sayıda insan idam edilmiştir. 1935’te Pazar günü resmi tatil günü olarak kabul edilmiştir. Nihayetinde 1937’de anayasa 2. maddesine göre devlet resmi olarak laiktir. 1905 yasası din ile devleti ayıran Fransa’da din adamlarının maaşı kendi cemaatleri tarafından ödenmektedir. Ama Türkiye’de Diyanet işleri başkanı Başbakana bağlı olup atadığı imamlar ise devlet memuru olarak devletten maaş alarak devlete hizmet etmektedir. Bundan dolayıda darbe dönemlerinde, Diyanet işleri başkanlığı orduyu ve Atatürk ilkelerini kutsayarak darbeleri meşrulaştıran bir işlev görmektedir. Diyanet işleri başkanlığını diğer bir fonksiyonu ise islamın türk versiyonunu yaratarak türk islam sentezi çerçevesinde islamı türk milliyeçiliğinin bir silahı haline getirmektir. Sonuçta, kuruluşundan beri ikili bir karakter gösteren Osmanlı doğal bir seyir izleyerek sekuler bir gelişim içindeyken Osmanlı sistemi içinde tek adam olma şansı olmayan Mustafa Kemal ırkçı ve sömürgeci T.C.’yi kurduktan sonra Hilafeti kaldırarak yerine dinide kendi kontroluna alarak rejimini güçlendirmek için kullanmıştır. Döneminin egemen devletlerinin desteğini almak ve müslüman sömürge ülkelerde ortak bir mücadele için merkezi bir rol oynayabilecek halifelik kaldırılarak müslümanların ortak bir referansı ortadan kaldırılmıştır. Ama Ortodoks kilesisinin merkezi Fener patrikhanesi korunarak ortodoks inancındaki devletlere karşı bir koz elde tutulmuştur. Mustafa Kemal tamamen makyavelist amaçlarala laiklik terimini kullanırken sekuler bir yapı yaratarak dini kendi kişisel iktidarını korumak ve güçlendirmek için kullanmiştır. Onun sadık takipçisi olan Ordu Kemalist ilkeler uyarıınca islamı zaman zaman öne çıkarırken, zaman zamanda  bir tehlike olarak lanse etmektedir. Böylece iktidarının sürekliliğini de meşrulaştırmaktadır. Ahmet ALİMFransa, 20 Haziran 2006

İlgili

Yorumlar (0)

Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.