Siyaset

Sümerli Aleviler Ve Kurmanci? nin Yok Edilme Süreci-10

Yusuf Bülbül · 20.05.2006 · 1 görüntülenme

Babamın söylediğine göre “SİNEMILÊ “Kürtlerinin” asıl aidiyetleri SİN sülalesidir, diyordu şu anda Sinemilli diyorlar. Aslında SİN E MI LÊ = ait olduğum Sin sülalesi anlamına gelir. yine babamın söylediğine göre, bizler SİN halkı olarak Diyarbakır’dan K. Maraş’a oradan da Kayseri ili Sarız kazasına göçmüşüz. Tarihi incelediğimizde, SİN sülalesinin (İ.Ö.629) yıllarında ki Asurlar olduğu anlaşılmaktadır. kaynak: Asurlar; literatür. Dili, Arkeolojiyi, Etimolojiyi, filolojiyi... vs. temel alıp, Asurlar öncesini incelediğimizde, Kürtlerin Babilliler – Akatlar – Sümerler- olduğu anlaşılmaktadır(bk. Sümer dili 3.bölüm)Dil ve kültür yönünden Sin halkının bu günkü durumunu incelediğimizde, ürkütücü bir tabloyla karşı karşıya olduğumuzu göreceğiz. Sarız’ın takribi on dört pare Sin köyü neredeyse tamamı dil ve kültür asimilasyonuna uğramaktadır. 1980 yılına kadar halkın tamamının Kurmancı konuştuğu bu köylerde, günümüzde neredeyse sadece yaşlılar konuşulmamaktadır. Yakın bir gelecekte konuşacak kimse kalmayacaktır. Oysa zaten birçok Türk devleti vardır. Sümer Alevilerini asimilasyonla yok etmek hangi soruna çözüm getirecektir?. Toplum önderliğini yapan insanlar daha neyin peşinde. Bu yol mutluluğun yolu değildir. Bu yolun sonu karanlık dipsiz bir kuyudur. Bu yöntem istisnasız tüm insanlığa yapılacak bir kötülüktür. Kötülükten öte tarifini yapmakta zorlandığım bir şeydir. Sarız yöresinde ki Sümer insanlar 1950-60-70 li yıllardaki dinsel özelliklerini de neredeyse kaybetmek üzereler. Oradaki insanları artık tanımakta zorluk çekiyorum. Durum vahimdir. Eğer kastedilen Türk kültürü son gördüklerimse “evet Sümer/Kurmanc halkı Türkleşiyor.” Her birey adeta bir kültür arayışı içindedir. Bu durum onları işgalci kültürün ruh haline sokmaktadır. Kendimce yaptığım bu gözlemin sonuçları ürkütücü, hatta tiksindirici düzeydedir. Bir sonraki konu başlığından itibaren okuyucu her insan felaket arz eden bu durumu görecektir. Yazacaklarımla bu günkü durum karşılaştırıldığında, durumun korkunçluğu ortaya çıkacaktır. Bu bir nostalji arayışı değildir. söz konusu köylerde yol su elektrik hatta Tavla köyünde kanalizasyon dahi vardır. Bunlar geçmişi aratmayacak güzel gelişmelerdir. Ama kaybolan değerler bunlardan çok ama çok daha önemlidir. Her tarafı altınla kaplanmış mekanlar da yapsanız, içinde fikri hür, özgür bireyler yoksa o mekan beş para etmez. Bunu Babil Ziggurat’ından(Babil Kulesi)da anlıyoruz. Babilliler öncesinde gerçekçi bir toplum yönetim biçimi vardı(bunu başka bir çalışmayla açıklamaya çalışacağım) Babil öncesi toplum yönetim biçiminin temel karakteri özgür bireyli bir toplum yaratmaktı. O zaman ki özgür bireyli toplum(Sümer toplumu) yaşamımızda kullandığımız, yaşamın olmazsa olmazlarından olan birçok buluşu gerçekleştirilmiştir.(Bk. Sümer dili 3. bölüm)Bu ve benzer çalışmalardan da anlaşılmaktadır ki Türkiye’nin tutumundan “Dilini unut, kültürünü uygula.” anlayışı ortaya çıkmaktadır. Bu anlayış her türlü akıl alternatiflerinin sınırlarını zorlamaktadır. Bu anlayış insanlığın çıkarsamayı hangi korkunç boyutlara taşıdığının açık ve net bir göstergesidir. Bu duruma göre;DÜNYA ÖZGÜR AKADEMİLERİNE ÇAĞRIBuradan dünyada ki “sözde özgür” akademiye çağrıda bulunuyorum: Dünya akademileri dilini kaybeden bir toplumun spesifik kültürünü kaybedeceğini tespit edemedi mi? Siz hiç serçe gibi öten saka kuşu veya bülbül gördünüz mü? Ya da gül dalına konmuş bir karga gördünüz mü? Ve tespit edemediniz mi ki? Dilini kaybeden insan ya da toplum asla ve asla geçmiş kültürünün özelliklerini göstermez. Bilim insanlarınız uzayda araştırma yapıyor, iyi ve güzel. Peki içinizde yaşayan ve hâlâ Sümer Alevi kültürünün kalıntıları bulunan insanları tanıyamadınız mı ki Sümer Alevilerin dilini ve kültürünü kaybetmesine göz yumuyorsunuz. Gelecekte insanlığın bunun acısını çekeceğini tespit edemediniz mi? Çağa uygun olarak dilini geliştiremeyen bir toplumun kültürünün yok olacağını tespit edemediniz mi? Tek başıma imkansızlıklarla bu kadarını yapabildim. Dünya bilimler akademisi bu ve benzer realist çalışmaları temellendirip Sümerleri ve Kurmancıyı araştırma konusu yapıp, insanlığı bilgilendirmelidir. Ya değilse Türkiye ve benzer ülkelerin insanlığı dil ve kültür kaosuna sürüklemeleri kaçınılmazdır.SÜMER ALEVİLERİNİN İBADET KURUMU ZİGGURAT(ZİYARET)Her ne kadar Sümer halkı 2000 yıldan bu yana tek tanrılı dine geçmiş olsa da Ziggurat’ ı 21.yy la taşımayı başarmışlardır. Ön Asya da yaşayan Sümer halkının iskan ettiği her yerde bir Ziggurat’ı vardır. Bu gelenek ve görenek o kadar kökleşmiştir ki yetişkinlerden hiçbir telkin olmaksızın çocukluğumuzda kırlarda gezerken kendimize Ziggurat(sözcük değişimi nedeniyle günümüzde Ziggurat anlamına gelen ZİYARET) yeri belirlerdik, bazen de her birimiz ayrı birer ziyaret yeri belirlerdik. Her ne kadar günümüzde cem evi düşüncesiyle yapılmış olsa da esasen Ziggurat’ın günümüzde ki uygulamalarının izlenmesi için Kayseri ili Sarız ilçesi Tavla köyü ideal bir örnek teşkil etmektedir. Tavla köylüleri takriben 1860 yılından bu yana iskan ettikleri bu mekanda köyün üst kısmının bitim yerinde bulunan su kaynağı ve yanı başında ki ardıç ağacını Ziggurat(Ziyaret) ilan etmişlerdir. 1974 yılında su deposu yapılması nedeniyle ardıç ağacı sökülmüştür. MÖ 2300 yıllarında ki anlamıyla işlevi geniş olmasa da, o işlevlerin bir bölümünün icrası için 2001 yılında Tavla köyünde bir ziggurat(ziyaret, cem evi) inşa edilmiştir. Adı da tamamen değişmiş ve çok amaçlı köy evi olmuştur. Sarız, çagşak ve ördekli köy yollarının birleştiği yerin hemen üst kısmında inşa edilmiştir. İşlevleri ise köylünün çeşitli ihtiyaçlarını, “davet ve cenaze törenleri” karşılayan bir özelliğe sahiptir. Esasen gerçekte bir ibadet yeri olarak yapılan “Cem evi(Ziyaret)” devlet müsaade etmediği için bu işlevini sürdüremiyor.Örnekte de görüldüğü gibi Türkiye Sümerlerin dini özgürlüğünü “kısıtlamadan öte” bilinçli olarak yok etmektedir. Devlet, halkın yaptığı Cem evi(Ziyaret)ne adını koymasına müsaade etmiyor. Sümer halkı temel insan haklarını kullanmak için cem evi(Ziyareti)ni yapıyor, ama devlet Sümer halkının orada ibadet yapmasını engelliyor, Sümerlerin mal ve can güvenliği dilleri ve kültürlerinin yok edilmesine endeksleniyor. Bu gün Türkiye’deki Sümer halkının ibadet ve dillerini çağın gerektirdiği olanakla kullanmaları imkanı yoktur(yasal güvenceler, teşvik, okul, yazılı ve görsel basın yayın, eğitim vs.). esasen bu durum Sümerlerin çağlar öncesi yaşamının daha da eskisinden, yani mağara çağından beterdir. Çünkü mağarada yaşarken bir umutları vardı ama şu anda bu olanaktan da yoksunlar.Ziggurat örneğini incelediğimizde bu dilin ve kültürün Orta Asya’dan buraya taşındığını söylemeyi acaba hangi insani değerler ve mantık kriterlerine dayandıracağız. Türklerin bin yıldan bu yana Anadolu’da yaşadıkları söylenmektedir. Pekiyi neden bu güne kadar Sümer Alevi dili ve kültürünü geliştirememişler?. Oysa Kurmancı mükemmel bir dildir. Esasen Türklerin Sümer alevi kültürünü yok etmeye çalıştıklarını söylemek için cihan alimi olmaya gerek yoktur. Sivas’ta 37 insanın yakılması gayet açıktır. Devletin Sivas olaylarını sunum şekli ve devam etmekte olan süreç, olayın öneminin anlaşılmasını gözden kaçırmıştır. Açık ve nettir ki Sivas olayının sonuçlarından çıkarılacak dersler, bir savaşın sonucundan çıkarılacak derslerden binlerce kez daha önemlidir. Bir savaşta Sivas katliamından daha fazla ozan ölebilir, ama bir savaşta tarafların anlaşılır gerekçeleri vardır. Sivas katliamının ise hiçbir anlaşılır gerekçesi yoktur. Eğer katliam gerektiği şekilde insanlığa açıklanmazsa, başta Türkiye halkı olmak üzere tüm insanlığa karşı “kendini bilmezliği” bir kural haline getirecektir. Ve başka toplumların da Türklere karşı bu tür yöntemleri “meşru miras” bırakacaktır. Asıl musibette katliama yasa kılıfı uydurarak meşruiyet kazandırıp, insanlığa insanları topluca yakarak katletmeyi meşru miras bırakmaktır.Not: Bu bölümün ilk paragrafı Sümer dili bölümünden özet olarak alınmıştır.BABAMIN ANLATIMIYLA MAHSUNİ ŞERİF’İN OZANLIK SERÜVENİBabam anlatmıştı “Ağabeyin Hüseyin’le birlikte Elbistan’a gitmiştik, orada bir cem’e(ibadete) katıldık. Hüseyin’le birlikte bizde deyişler söyledik. Orada bir genç vardı, adı Mahsuni Şerifti o da deyişler söyledi. Birbirimizle tanıştıktan sonra Mahsuni Hüseyin’e “Hüseyin sen evliya bir ozansın, benimle kan kardeş olur musun?” dedi. Hüseyin “evet Mahsuni seninle kan kardeş olurum” dedi. İkrar verip kan kardeş oldular. Bir müddet sonra(aynı cem’de) Mahsuni gelip Hüseyin’in yanına oturdu ve Hüseyin’e “Hüseyin kardeşim, ben ozan olmak istiyorum, bana himmet(iyilik, yardım) eder misin? Hüseyin Mahsuni’nin sırtını sıvazlayıp, “var git Mahsuni sen büyük bir ozan olacaksın” dedi.MAHSUNİ ŞERİF’İN OZAN OLMASIYLA İLGİLİ OLAN BİLGİ VE GÖZLEMİMKonuyla ilgili bilgiye sahip olmasam da, ozan olmanın çeşitli yöntemleri vardır. Sözgelimi şiir yazıp, yazdığı şiiri bestelemek, doğaçlama, derleme vs. Mahsuni Hakkaride veya Denizli’de yaşasaydı da ozan olurdu, ama Mahsuni’nin kendine özgü olan ozanlığının temel etkenlerinden birinin de Elbistan ve Afşin’in Sümer Alevi köylerinin kültürel yaşantısının bir yansıması olduğuna inanıyorum. Burada konumuzun ana nedeni olmayan ama yanlış algılamaları ötelemek için bir hususu belirtme gereği de vardır. Mahsuni bir halk insanıydı, Mahsuni’den ayırımcı bir hedef kitle seçmesi beklenemez. Doğru olan Mahsuni’nin yaptığıdır. Taşıdığı pankartta Hunu köyünün de sorunları yazılıydı, Soyucak köyünün de sorunları vardı. Yani Sümer köyünün de sorunları yazılıydı, Türk köyünün de. Malab köyüne de doktor gitmiyordu, Berçeneğe’de, türküsü bütün çaresiz bebek ve anneler içindi. Onun için halkta onu başının üstünde taşıdı. Konum bu değil, bunun aksini söyleyenlere ben de karşı çıkarım. Esasen burada sorulacak olan doğru soru şudur: Sümer Alevi kültürünün yansımasının göstergeleri nelerdir? Açıklaması benim için kolay, zor olan insanların bu tespiti doğru algılayıp, doğru sonuç çıkartıp, öze uygun doğru fikirler üretip, üretilen fikirler için doğru kararlar alıp, alınan doğru kararları uygulamasıdır. Mahsuni’nin “Türkiye’deki uydurma genel Alevi anlayışıyla Sümer Aleviliğinin ayrı şeyler olduğunu” bildiğini düşünüyorum. Dahası TV de canlı yayında “Alevi kültürünün Orta Asya’dan geldiğini söylemesini” de Mahsuni için bir talihsizlik olduğunu düşünüyorum. Bununda ötesinde, bu açıklamanın bir telkin neticesinde yapıldığını varsayıyorum. Çünkü ozan bir şeyi iyi tespit etmişti, Alevilik Sümerlere özgü bir şeydi, kendisi Alevi değildi, Alevi oldu ama o ruhu yakalayabilmesi imkansızdı. Sistemin gücünün farkındaydı, Sümerliğe vurgu yapamıyordu, yapsaydı sistemin çarkı onu un gibi öğütürdü, o canının derdinde değildi, yapabileceği şeylerin olduğuna inandığı için bunu yapmadı, ama bir şey yaptı ve yalnızca Albıstan(Elbistan) diyebildi. Pekiyi Elbistan’ın ne özelliği vardı, Türkiye’de Elbistan’dan çok daha güzel mekanlar vardı. Ozanın bahsettiği güzel bir mekan değildi, oradaki Sümer Alevi halkını kutuplara veya sahra çölüne de mahkum etseniz, onlar yeni bir Elbistan yaratırlardı, onun için sadece Sümerler gibi ALBISTAN diyebildi. Esasen Mahsuni Albıstan diyerek bir mesaj veriyordu. Bu mesaj Sümer Alevi Kültürünün önemine yapılan vurguydu.MAHSUNİ’NİN KEŞFİ Bir şey keşfetmişti Mahsuni, keşfettiği şey ya da realite ne annesinden, ne babasından, ne Berçenek’lilerden, nede Afşin’in Türk insanında vardı. Mahsuni eyleme geçti Elbistan’ı dolaştı. Düğünlerde, davetlerde, cenaze törenlerinde Alevi Sümerlerle birlikte oldu. Onların ozanlarıyla, dedeleriyle tanıştı. Cem’e gitti onlarla birlikte lokma yedi, deyiş dinledi, söyledi, acılarını paylaştı, sevinçlerine ortak oldu. Onlar Mahsuni’yi sevdi Mahsuni onları. Ve Mahsuni kararını verdi. Önce Alevi olacaktı, sonra da ozan. Sümer Alevi kültürü derya denizdi. Derya deniz kültürden Mahsuni de nasibini alsa ne olurdu ki? Dünya yıkılmazdı ya. Ve o muhteşem kültürün tüm insanları Mahsuni’yi kabullenmişlerdi. Artık hiçbir engel yoktu Mahsuni hem alevi oldu, hem ozan. Bunun üzerine malum kesimler “Mahsuni’yi susturmak için” ona Alevi dediler. Mahsuni onlara şu cevabı verdi “ben alevi olamam ki, olsam bile, bilemem ki” esasen Mahsuni burada bir hakkı teslim ediyor. Sadece adını koymuyor.soru: peki bu derya deniz kültür nasıl bir şey ola ki? Gizli kapaklı değil. Herkes Türkiye’deki Sümer Alevi kültürünü biliyor, can çekiştiğini de biliyor. Ve de günümüzdeki alevi dernekleri ve federasyonlarının iyilikle Sümer Alevi kültürünün gırtlağına yapışıp, boğmak üzere olduklarını da biliyor.SÜMER KÜLTÜRÜNÜ EDEBİ AÇIDAN GÖZLEMSênc bâ kâvrâki çe nabı = tek taşla duvar örülmez. Sümer kültürü ve mitolojisi ile ilgili “Türkçe olarak” kim ne yazarsa yazsın. Eğer Sümer toplumunun genelinin gönlüden geçenler Kurmancı ile yaşayıp, yaşatılmazsa, Kurmancı olarak beyaz sayfalara geçmezsa, Türkçe yazılan ve söylenenlerin kimseye faydası olmaz. Gün gelir Türkçe yazılanlardan bıkılır ve çöpe atılır. İnsanlık yazılan ya da söylenen “alıntılarla değil, yaşayıp yaşatılanların spesifik özelliğine bakar ve onlara göre değerlendirmelerini yapar. Etkilenir ve yeni kültürel açılımlar sağlar. Onun için bu bölümde sözü Sümer halkına ve Sümer halkının öykülerini/masallarını Sümer toplumundan Kurmancı sözlü ve yazılı olarak derleyen/belgeleyen, sonrada Türkçe tercümesini yapan, Kurmancı yayınlamak için dilbilmi desteğine ihtiyaç duyduğunu hissettiğim ve fakat Türkiye Cumhuriyeti tarafından bu imkanları engellenen, gönlü insanlığın gelişmesi için kültürle dolu olan Elbistan’ın Karaçar köyünden Sümer kızı Yazar Besê ASLAN’ın ”NAR AĞACININ GÖLGESİ YOKTUR” kitabına bırakalım. Sanırım Besê’nin emeği Sümer mitolojisinin temellerinin “birçok taşla” yeniden atıldığı anlamına da gelmektedir.Burada bir hususu belirtmeliyim ki “masal” kelimesinin Türkçe sözlük(kelime) anlamına saygı duymak lazım. Ama Kurmancı’dan alıntı yapılan Türkçe karşılığı ile farklı algılamak gerekir. Kurmancı: Mâsal=geçmiş yıllarımız anlamına gelir. Kurmancı’da bu söylem ve algılayışın mitolojik yönü olduğundan Sümer halkı -mâsal- söylemini yaşanmışlıkla/öyküyle paralel algılar. Olağan üstü tasvirler ise, mâsal’ların otantik(özel) olanı anonimleştiren, kalıcı çekici yönüdür. Konuyu burada lokalize edip detaya girmeden sözü sahibine bırakalım. BESÊ ASLAN’IN YORUMUYLA ADEM İLE HAVVA ÖYKÜSÜNar Ağacının Gölgesi YokturTanrı kendi suretini görmek ve aklını sınamak için topraktan ve sudan Adem ile Havva’yı yarattı ve ikisi mutlu olsun diye iki dile destan olacak bir bahçe sundu. Bu bahçe Aden’dir ve Aden bahçesi artık Adem ile Havva’nın yeridir. Aden Adem ile Havva’ya sunulmuştur. Ama Aden’de kalmanın bir şartı vardır. Tanrı kendi aklını sınamak ister, kendi aklıyla yarışmak ister. Tanrı Aden bahçesinin ortasında ki elme ağacını Adem ile Havva’ya yasaklar.Aden tüm meyva ve yemişlerini Adem ile Havva’ya sunar, ama elma ağacı yasaktır. Aden hem sınırlı, hem sınırsızdır. Aden hem özgürlük, demde tutsaklık olmuştur. Özgürlük ve tutsaklık elma ağacında saklı kalmıştır. Adem ile Havva düşünmeyi bilmez ve elma ağacını unutur. Ama tüm ağaçlar “elma yeme, elma yasak”der Adem ile Havva’ya. Yalnızca bir ağaç sessizdir, yalnızca nar ağacı....nar ağacı derin bir uyku gibidir, nar ağacı bedeni var, ruhu yok gibidir. Nar ağacı sessiz diğer ağaçlar çığlıktır”elma yeme, elma yasak...”Gün günü geçer ve bir gün Tanrı aklıyla hesaplaşmak ve kullarını sınamak için yılan suretinde Adem ile Havva’nın yanına, Aden bahçesine iner. Tanrı yılan olur, yılan Tanrı.... Tanrı yılan suretinde Havva’nın yanına gider ve “ey Havva Aden bahçesinin gerçek tadı elma ağacında gizlidir ve sen gerçek güzellikten kendini ve Adem’i niye mahrum edersin. Tanrı seni ve Adem’i gerçekten sevseydi elma ağacının eşsiz tadını sizden esirgemezdi. Elmayı yemeli ve yaratandan intikamını almalısın”der ve oradan kaybolur.Havva’nın içine bir kuşku düşer. Havva döner dolanır ve kuşkusuna yenik düşer. Havva elma ağacının altına gider ve tüm ağaçlar bağırır”elma yeme”der, nar ağacı susar. Havva elma ağacına uzanır ve bir elme alıp Adem’in yanına gider. Adem ile Havva elmayı ikiye böler ve birer parçasını yerler. Ve elmanın şimdiye kadar yedikleri en güzel yemiş olduğunu anlarlar. Ama anlamak yeni başlamıştır. Adem Adem olduğunu Havva’da Havva olduğunu anlamıştır. Adem erkek, Havva kadın olduğunu; Adem tohum, Havva bereket olduğunu anlamıştır. Adem ile Havva tanrının sırrına ve aklına erip insan olmuştur. Artık Aden bahçesi sadece beyazı değil siyahıda giymiştir. Aden’in gebe kaldığı beyaz her rengi doğurmuştur.Ve Tanrı heycanlıdır. Tanrı aklının ve kullarının verdiği sınavı merak eder. Ve Aden bahçesine iner. Tanrı seslenir, tanrı kullarını yanına çağırır ama adem ile Havva sessizdir. Adem ile Havva çıplaktır. Çıplaklık utançtır, utanç ölümdür. Tanrı sinirlenir. Ve sesi tüm ağaçların yapraklarından yankılanır, yanlızca nar ağacı yapraklarını sakınır. Adem ile Havva korkuyu bilir. Adem ile Havva çıplak ve korkuludur, ama Tanrı inatla onları çağırır. Adem ile Havva düşünmeyi bilir ve sığınmak için her ağacın yanına gidreler, ama hiçbir ağaç gölgesini vermez. Adem ile Havva acıyı bilir. Ama bir ağaç ödeyeceği bedelin ne olduğunu bilmeden gölgesini Adem ile Havva’ya verir. Nar ağacı artık sessiz değil ruhsuz değildir ve gölgesini Adem ile Havva’ya verir. Adem ile Havva iyiliği bilir. Nar ağacı beyazı ve siyahı kardeş bilir ve gölgesini sunar. Adem ile havva nar ağacının gölgesinde güveni bilir.Ve Tanrı yenilir. Tanrı kendi aklına ve hesabına yenilir. Aden yok olur. Ve Tanrı ölür. Adem ile Havva Tanrı olur ve nar ağacı gölgesini yitirir.Nar ağacı gölgesiz, gölgesi insanlık olur.Nar ağacı dünya döndükçe gölgesiz kalır ama gölgesi binlerce halkın, kültürün, dilin, dinin, düşüncenin ve yaradılışın beşiği olur. Rivayet o ki: O beşik durana kadar nar ağacının gölgesi bir hayal gibi bir görünüp bir kaybolacaktır.KALBİN DÖKTÜĞÜ İYİ SÖZE ARMAĞANKaynak: Hasan   BOZKURT, 1934, Karaçar KöyüDerleme Tarihi: 30 Nisan 2004Yer: Karaçar Köyü-ElbistanTavuz KuşuPadişahların saraylarıyla göz kamaştırdıkları zamanın birinde, bir padişah dillere destan, gözlere ışık, kalbe rahatlık veren bir saray yapmış. Dünyanın dört bir yanından değerli eşyalar, mücevherler ve takılar getirtmiş. Sarayı gören herkes, “Bundan güzel saray ne yapıldı, nede yapılır.”demişler. Ama padişahın yakın bir dostu padişaha, “Bu saray çok güzel, ama büyük bir eksiği var.”demiş. padişah sarayının kusursuz olduğunu düşünürken, dostunun, esik var, demesi çok zoruna gitmiş ve “Nedir o eksik, söylede getireyim.”demiş. Dostu, “Öyle kolay bir şey değil. Kaf dağının arkasında, her tüyü bir dilden konuşan bir kuş var. Onuda getirirsen sarayının eksikleri tamamlanır.”demiş. padişah hemen üç oğlunu yanına çağırmış ve “Eğer kim gider Kaf Dağın’dan tüylerinin her biri ayrı dilden konuşan kuşu gerirse sarayımı ona vereceğim.” Demiş. Hocalar ve bilginler bu yolculuğun üç yüz yıl süreceğini söylemişler. Büyük kardeşler gitmeye korkmuş ama küçük kedeş gözü kara ve yiğitmiş. Büyük kardeşlerde küçük kardeşlerinden güç almışlar ve hap beraber yola koyulmuşlar. Kaf Dağı’nın eteklerine gelen kardeşler üç kapının önünde durmuşlar. İlk kapıda, “Gider, gelir.”İkinci kapıda, “Ya gelir, ya gelmez.” Üçüncü kapıda da “Gider, gelmez.”yazıyormuş. Büyük kardeş ilk kapıyı, ortanca kardeş ikinci kapıyı ve küçük kardeşte üçüncü kapıyı seçmiş. Üç kardeş parmaklarındaki yüzükleri çıkarmışlar ve “Kim yolundan dönerse yüzüğünü kapıya bıraksın ki kimin döndüğünü anlayalım”demişler ve üç kardeş kapıdan içeriye girmişler. Büyük ve ortanca kardeşlerin yolu bir yerde buluşmuş, iki kardeş beraberce bir diyara varmışlar geldikleri diyarda ne kuşu aramışlar ne dönülecek yolu bulmuşlar ve ellerindeki altınlarla yaşamaya başlamışlar bu arada küçük kardeşte az gitmiş, uz gitmiş bir dere kenarına varmış. Dere kenarına oturmuş ve çıkınından bir parça kömbe çıkarmış. Tam kömbesini yiyeceği sırada dereden bir balık çıkmış ve ağzını açmış. Küçük oğlan elindeki ekmeği balığa vermiş. Çıkınından bir parça daha kömbe çıkarmış, tam kömbeyi yiyecekken dereden bir balık daha çıkarak ağzını açmış, küçük oğlan yine kömbesini balığa vermiş. Çıkınına bakmış son bir kömbe kalmış, yine tam yemek üzereyken yine bir balık derede çıkmış ve ağzını açmış, küçük oğlan gülümsemiş ve son kömbesini de bu balığa vermiş. Gece olmuş, küçük oğlan aç bir halde uykuya dalmış. Sabah olmuş kalmış bakmış ki yanı başında yaşlı bir amca oturuyor. Yaşlı amca cebinden üç tane kömbe çıkararak küçük oğlana vermiş, “Al oğlum bunlar senin, bana verdiğin kömbeler, o balıklar bendim.” demiş. Oğlan kömbeleri almış ve karnını doyurmuş. Yaşlı amca, “Bir kuşu aradığını biliyorum, bana yaptığın iyiliğe karşılık ben de sana kuşun olduğu yeri söyleyeceğim.” demiş. Oğlan çok sevinmiş. Yaşlı amca göğsünden iki kıl kopararak oğlana vermiş. “Al bunları. Başın ne zaman dara düşerse, bu iki kılı birbirine değdir, ben senin yardımına gelirim.”demiş. Oğlan iki kılı almış ve yaşlı amca birden oradan kaybolmuş. Oğlan yaşlı amcanın tarif ettiği dağa doğru yol almış. Üç gün, üç gece yürüdükten sonra kuşun olduğu sarayın kapısına varmış. Günlerce sarayın etrafında dolaşmış ve sonunda kuşun olduğu pencerenin önüne gelmiş. Pencereden içeri girmiş. Oğlanın içeri girdiğini gören nöbetçiler, onu hemen yakalayıp padişahın huzuruna çıkarmışlar. Padişaha, “Padişahım, ben bu kuşu almaya geldim, almadan da gitmeyeceğim.”demiş. Padişah, “Madem kuşu almak istiyorsun, önce şartlarımı yerine getir. Bu yol, gider, dönmez yoldur. Senin gibi kaç kişi geldi ve geri dönmedi. Ama ben yinede şartımı söyleyeyim. Yüz yıllık yolda bir arap atı var. Eğer o atı bana getirirsen kuşu alır gidersin.”demiş. Oğlan kabul etmiş ve sabah yola çıkmak için bir odaya çekilmiş. Atı nasıl getireceğini düşünürken yaşlı amcanın kendisine verdiği iki kıl aklına gelmiş ve iki kılı birbirine değdirerek yaşlı amcanın yanına gelmesini sağlamış. Yaşlı amcaya derdini anlatmış. Yaşlı amca da oğlanı sırtına alarak arap atının olduğu saray getirip bırakmış. Küçük oğlan sarayın içinde dolaşırken bir odaya girmiş ve Arap atını görmüş, ama Arap atının bekçileri oğlanı görmüş, tutup padişahın huzuruna çıkarmış. Oğlan padişahtan atı istemiş, ama padişahta oğlana bir şart koşmuş. Padişah, “Yüz elli yıllık bir yolda bir padişah kızı var. Eğer padişahın kızını getirirsen Arap atını sana veririm.”demiş. Oğlan padişahın yanından ayrılarak bir odaya gitmiş. Yine aklına yaşlı amca gelmiş ve yardmına çağırmış. Yaşlı amca, oğlanı yine sırtına almış ve onu padişah kızının yanına götürmüş. Padişahın kızı da bahçede dolaşıyormuş yaşlı adam bir kuş olmuş ve aşağı süzülerek kızı kanatlarının içine almış, ve saraya dönmüşler. Oğlan kıza bakmış kız oğlana bakmış ve birbirine aşık olmuşlar. Kız, “ Ne olur benide kendinle götür.”demiş. Oğlan ne yapıcağını bilememiş ve yaşlı amcayı yanına çağırmış, ona derdini anlatmış. Yaşlı amca, “Bu kız senin kısmetindir. Ben şimdi kızın kılığına girerim. Ve sen beni padişah kızı diye padişaha götürür arap atını alır gelirsin. Kız ile birlikte Arap atına bin ve git. Kimse Arap atının hızına yetişemez.”demiş. Oğlan, kız kılığına giren yaşlı amcayı padişahın yanına götürmüş, Arap atını alıp gelmiş. Oğlan kız ile birlikte Arap atına binmiş ve göz açıp kapayıncaya kadar kuşun olduğu saraya varmışlar. Oğlanın gözü Arap atında kalmış. Arap atını padişaha vermek istememiş. Çaresiz kalan oğlan iki kılı birbirine değdirmiş ve yaşlı amcayı yardımına çığırmış. Yaşlı amca, “Bu arap atı da senin nasibindir. Ben Arap atı kılığına girerim. Sen beni padişaha götür ve kuşu al, kız ile birlikte Arap atına bin, git ben arkanızdan gelirim.”demiş. Oğlan Arap atına kılığına giren yaşlı amcayı padişaha getirmiş. Ve kuşuda alıp kızın yanın getirmiş. Kuşu ve kızı Arap atına bindirerek yola koyulmuş. Yaşlı amca ise padişahın yanında sırra kadem basmış ve oğlan ile kızın yanına varmış. Beraberce ilk yol ayrımındaki kapılarını yanına gelmişler. Küçük oğlan kapıya bakmış ki yüzükler yok. abilerinin hala dönmediklerini anlamış. Oğlan yaşlı adama, “Ben ağabeylerimi bulucam beni burda bekleyin.”demiş. Yaşlı adam, küçük oğlanın ağabeylerinin nerde olduğunu söylemiş, küçük oğlanda kardeşlerini bulup getirmiş. Büyük kardeşler tüylerinin her biri ayrı dilden konuşan kuşu görmüş onu bulduğu için küçük kerdeşlerini çok kıskanmışlar. Kalpleri fesatlıkla dolan büyük kardeşler, küçük kardeşlerini zorla içeri koydukları gibi üzerine kapıyı kilitlemişler. Kızı, Arap atını ve tüylerinin her biri ayrı dilden konuşan kuşu yanlarına alarak saraya doğru yola koyulmuşlar. Kapıyı açamayan küçük oğlan cebindeki iki kılı birbirine değdirmiş ve yaşlı amcayı yardımına çağırmış. Yaşlı amca, “Kardeşlerin sana ihanet etti ama cezalarını sen verme baban versin.” demiş ve oradan kaybolmuş. Küçük kerdeş hemen yola koyulmuş ve ağabeylerinden önce saraya varmış, başından geçenleri babasına anlatmış. Padişah ve küçük oğlan bahçeye çıkmış ve büyük ağabeylerinin gelmelerini beklemişler.Büyük kardeşler, kız, Arap atı ve her kılı bir dilden konuşan kuş ile saraya varmışlar. Padişah büyük oğullarının yanına gitmiş ve, “Kardeşine ihanet eden babasına da eder.” diyerek kılıcı ile oğullarını öldürmüş. Padişah kuşu almış ve sarayın en güzel yerine koymuş. Sarayı dünyanın en güzel sarayı olmuş. Kır gün kırk gece düğün yapmış ve oğlu ile kızı evlendirmiş. Sonsuza dek mutlu, huzurlu yaşamış.Yorum: Besê’nın Elbistan’da Sümer köylülerinden derlediği elli iki öyküden ikisini buraya alıntı yaptım. Masallaşmış olan bu öykülerden çıkarılacak dersler okuyucuya aittir. Diğer tarafta, bu öykülerden de anlaşılmaktadır ki Sümer halkı akıl almaz baskı, yok etme ve asimilasyona karşı spesifik dillerini ve kültürlerini yaşatma yeteneğini kaybetmemişler. Ama geliştiremedikleri de ayrı bir gerçek. Baskıcı kültürel erozyondan dolayı öykülerin kapasitesinin darlığı anlaşılmaktadır. Çünkü bu öyküleri daha önce Kurmancı olarak da dinledim. Elbistan’da anlatılıyormuş, ama bizim köylerimizde artık anlatılmıyor. Sümerlerin yaşayıp, yaşattıkları bu kültürel özelliklerini ilelebet kaybetmeyeceği anlamına gelmez. Zaten daralıp yok olmak üzere köylere sıkışmış durumdalar. Sözgelimi özelliklede şehirlerde yaşayan yaşıtlarımız veya bizden büyük olanlar bu kültürel özelliklerle büyümüş oldukları halde çocuklarına yansıtmıyorlar. Yansıtmamakta da haklılar. Çünkü, şayet çocuklarına yansıtırlarsa çocukların bu özellikleri dışa vurur. Bu durumda Türkiye kızar ve o çocukları fişler, Ve “seksen yıldan bu yana yaptığı gibi” yaşamı o çocuklara zehir eder. Sümer toplumu egemenlik hakkını almadan ve Kurmancı işlevli bir dil haline gelmediği sürece de kültürel özelliklerini yansıtamayacaklardır. Dahası Sümer köylerinde can çekişen bu kültür, yaşatılması için doğal gelişmesine imkan tanınmazsa “yetersiz beslenmeden dolayı” yok olup gidecektir. Çünkü çocuklarımız Türk kültürüyle yetişmektedir. Bu nedenler “öyküler Türkçe olarak okuduğunda” anlaşılmaktadır. Türkçe yayınlanmasına karşı değilim, yayınlanmasına taraftarım. Ama Kurmancı yayınlanmasının yerini doldurması mümkün değildir. Bundan da ötesi Kurmancı kültürüne özgü yaşam tarzı da gereklidir. Benzer öyküleri Kurmancı olarak dinlemenin “insanın ufkunu açmaya yaptığı katkının açıklamasını yapmak” lokal bir çalışmayı gerektirir.AĞABEYİM HÜSEYİNEvren bir muammadır. İnsanoğlu belki evrenin sırrını çözer veya çözemez. Ama yer küre ve insan kısmen de olsa bilinen, algılanan, yaşanan ve kısmen de olsa açıklaması yapılabilen bir gerçekliğin yansımasıdır. Eğri doğruluk içinde kendini bulmaya çalışır. Ne eğrinin doğruluğu gerçek, nede doğrunun -eğri- olduğu söylenebilir. İnsan bazen eğriye bazen de doğruya meyil eder. Bu maddenin de bir karakteridir. Madde bir yakıcı güneş(eğri) yaratır, birde canlıların yaşaması için, dünya(doğru). O halde iyi ve kötü, doğru ve yanlış, sıcak ve soğuk, yaşam ve ölüm birlikte ama herkes kendi kulvarında devam etmek zorundadır. Ne aslanın savanaya tam anlamıyla hükmetmesi doğrudur; nede savananın dünya’ya. Kaos belki bir sağlıklılığın göstergesidir, ama insanoğlu gerçek bir kaosu yaratma erginliğinde değildir. Onun için herkes haddini bilmeli, Eğriyi idrak edip, doğruyu yapmalıdır.Not: yaptığım bu yorumun temel mantığı Sümer peygamber(düşünür) Zerdüşt’e dayanmaktadır. Zerdüşt’e göre: akla gelebilecek her şeyin iki yönü vardır. Akıl doğanın ürünü, bilinç aklın ürünüdür. Hüseyin ne bol ürünlü olmayı bir erdem olarak gördü, nede yoklukla yerindi. Çünkü her ikisini de gördü. Ama her halükarda bir arpa tanesi suya gittiği için eyvaaah dedi.Hüseyin küçücük bir çocuğun elindeki küçücük bir sopayla koyuna vurmasını abarttı, hiddetlendi, ayağa kalktı, ellerini iki yana doğru açtı ”çocuk yapma etme, eyleme, yazıktır günahtır koyuna vurma, günaha giriyorsun” dedi. Çocuk daha doğru dürüst konuşamıyordu bile, ama herhalde Hüseyin’i anlamıştı, elindeki çubuğu yere fırlattı, Hüseyin’e doğru hızlı adımlarla yürüdü. Yanına geldi kollarıyla Hüseyin’in tek bacağını sıkıca kaptı. Hüseyin havlu atmıştı, biraz önceki hiddeti bitmişti, çocuğa adata yalvarıyordu. “Çocuk yapma, etme, eyleme ben seninle güreşemem, yazıktır bana” diyordu. Ama çocuk kararlıydı, Hüseyin’i yıkacaktı ve beklenen sonuç alındı, Hüseyin yavaşça yere düştü. Ve Çocuk Hüseyin’in göğsünün üstüne çıktı. Bu kez Hüseyin’in göğsünün üstünde ayakta durmaya çalışıyordu. Çocuk Hüseyin’i bir kez deha fena halde yakalamıştı. Ama Hüseyin’in kımıldayacak hali yoktu. Çünkü kımıldadığı anda çocuğun düşeceğini biliyordu. Hüseyin perişan haldeydi. Artık açıktan açığa Ali’ye yalvarıyordu, “yapma kurban olayım Ali düşersin canım” diyordu. Esma amcasının bu içler acısı perişan haline dayanamadı. Ali’yi çekip Hüseyin’in üstünde indirmeye kalkıştı. Artık müdahale hakkı bana doğmuştu. Esma’ya “seni anlıyorum ama müdahale edemezsin”dedim Esma kararlılığımın bilincindeydi, “otoriteye karşı gelmenin anlamsız olduğunu biliyordu” Esma geri çekilmek zorunda kaldı. Ama Ali’ye karşı kullanacağı yöntemin doğruluğuna inanıyordu. Oysa bu doğru değildi. Çünkü Esma’da Aliye karşı bir güç kullanacaktı ve Ali’nin kolundan tuttuğu gibi yere indirecekti. Oysa Ali ile amcası Hüseyin arasındaki bu mücadele doğanın kanunuydu. Sistemi ve sistemin kuralını tabiat ana koymuştu. Ne Esma’nın ne benim otoritemizin olaya müdahale edecek haklı gerekçesi yoktu. Esasen müdahale etmemiz hataların en büyüğü olurdu. Ali ellerini Hüseyin’in gözlerinin ve kafasının üstüne koyarak ve gülerek Hüseyin’i öpüyor ve zaferini Hüseyin’le paylaşıyordu. Hüseyin’de kahkahalarla gülerek Ali’nin zaferini kutluyordu.  Bugün, o günü ve olayı hatırladığımda, doğru davrandığımı daha iyi anlıyorum. Ve daha iyi anlaşılıyorki ciddi boyutta hak ihlali olmadığı sürece ve müdahale edilecekse adil olmak kaydıyla Hüseyin’i destekleyip Ali’yi ezdirmek veya Ali’yi destekleyip Hüseyin’i ezdirmek hataların en büyüğüdür.*******Biz kardeşleri olarak nadir zamanlarda belki de anlık bir öfkeyle -gaflete düşüp- Hüseyin’in aklından şüphe ettik, fakat Tavla köylüleri Hüseyin’in aklından hiç şüphe etmediler(belki bir cahilin dışında, belki de öyle bir cahil hiç olmadı. Benimki sadece bir tahmin). Hüseyin Tavlalıları severdi Tavlalılar Hüseyin’i, etkileşimden midir, nedir? bilinmez ama yabancılar da Hüseyin’e tavlalılar gibi davranırlardı. Her Tavlalının Hüseyin’le ilgili birçok anısı vardır, ve çoğu da Hüseyin’in erdemi üzerinedir. Belki biraz ileri gidip Hüseyin’e kutsiyet atfedenlerde oldu, ama belki de kutsiyet atfedenler haklıydı.Not: Bu olayın geçtiği yıllarda Hüseyin yirmi sekiz yaşındaydı.MATEMATİK DEHASI MEHMET BÜLBÜLDürüst ve doğru olan bir icadın, bir fikrin ve bilgilerin uygulanmasına hiçbir, ama asla hiçbir engel bırakılmamalıdır. Sadece konunun iç dinamiğinin zamana bağlı süresinden söz edilmelidir. Ya değilse insanlık, birçok değerini kendi elleriyle yok etmiş olur. Mehmet BÜLBÜL gibi değerini bilmeden kaybettiğimiz birçok Sümer Alevi insan tanıdım. Diğerlerini de buraya yazmak olanaklı olmadığına göre, sadece Mehmet’i yazacağım, mekanı cennet olsun, Adını anıyor ve Tanrıdan rahmet diliyorum.   Amcamın oğlu Mehmet Bülbül bir matematik dehasıydı. Benim arkadaşımdı, bende dahil hepimiz zor olan problemlerin çözümü için Mehmet’in etrafına birikirdik. Yanına oturmak için itişir kalkışırdık, Mehmet problemi çözdükçe bizde birbirimize vererek ödevimizi tamamlardık. Mehmet’i değerli hocam Hüseyin Orman’ın ağzından anlatmaya çalışayım. Bu vesileyle hocama buradan saygılarımı sunuyorum. Hocam şöyle diyor: Mehmet Bülbül bir matematik dehasıydı. Müfredat gereği verdiğim problemler onun için problem değildi, bende ona özel bir yöntem uyguluyordum. Ve her seferinde daha zor problemler veriyordum. Verdiğim her problemi çözüp bana getiriyordu. Bazen bilinçli olarak yanlış yaptığını ciddiyetle söylüyordum. Ama ne mümkün Mehmet önüme dikilip, hayır hocam yanılıyorsunuz diyordu. Tabi kendisine belli etmiyordum ama tutumundan memnuniyet duyuyordum. Bu benim için sevinç vesilesi oluyordu ve beni güldürüyordu. Bir gün kapasitesinin üstünde olduğunu bildiğim bir problem verdim. Dakikalarca uğraştı. Problemi çözemiyordu ve terlemeye başlamıştı. Durumun önemini fark ettim. Ve hemen müdahale ettim. Dedim ki Mehmet ben o problemi sana kasıtlı vererek seni denemek istedim. O problem sana göre değil. Fakat Mehmet’i ikna etmek zordu ve ağladı. Zor teselli ettim. Daha sonra devlet parasız yatılı okuluna girmek istedi ama sınava almadılar. Çünkü Mehmet kamburdu. Babası Ali amcanın da okutacak gücü yoktu, sanırım okula gidemediği için üzüntüsünden öldü. TAVLADA İLKBAHARUykudan uyanıp, elbiselerini giyip dışarı çıktığında üstü açık ağılda bulunan kuzular Hüseyin’i görünce melemeye başladılar, kendi kendine anneniz ben miyim ki meleşiyorsunuz diye söylendi. Sorduğu soruyu yine kendisi cevaplandırdı, öyle ya kırlara götürüp karnınızı ben doyuracağım, annenizin görevini ben yapmış olacağım, melemekte haklısınız dedi. Hüseyin beş yaşındaydı, ilk kez tek başına kuzuları yaylıma götürüyordu, aslında bu durum onun heyecanlanmasını gerektirirdi ama onda heyecan belirtisi olmadığı gibi, görevinin ehli bir yetişkin gibi elini yüzünü yıkıyorken annesine azığını hazırlamasını söylüyordu. Annesi/Bâsê kahvaltısını yedirip, yoğurt ve ekmekten ibaret olan azığını beline bağladıktan sonra ağıldan kuzuları çıkarıp Hüseyin’in önüne kattı. Evleri köyün dışında Çingılık denen mevkideydi, yetişkin bir insan köyden evlerine otuz dakikada ulaşabilirdi. Köylülerin mera bekçisi tutarak korudukları ve haziran ayının başlarında topluca konaklayacakları yayla evleri Hüseyin’in evlerine daha yakındı. esasen Hüseyin’in kuzuları otlatacağı yer korunan bölgeydi ama mera bekçisi kuzular için bir şey söylemezdi; çünkü henüz süt emmekte olan kuzular korulu bölgeye fazla zarar veremezlerdi.Belindeki azığını elleriyle kontrol ettikten sonra elindeki söğüt çubuğuyla kuzuları yaylaya doğru sürmeye başladı. Kuzuları otlatacağı dere yatakları, küçük düzlükler ve tepeler Hüseyin’in bildiği yerlerdi, abisi ve ablalarıyla birçok kez oralara koyun ve kuzu otlatmaya gitmişlerdi. On dakikalık bir yürüyüşten sonra korulu bölgenin başlangıcına ulaştı, kuzuları yeşil çimenlere salarak onları izlemeye başladı. Her taraf yeşil çimenlerle kaplı olduğu halde, kuzular birkaç çimen ve çiçek yedikten sonra etrafa dağılıp yamaçlara doğru gidiyorlardı. Her dağılmadan sonra Hüseyin onları bir araya topluyordu ama kuzular tekrar dağılıyordu. Epeyce yorulmuştu. Bir ara, bir evlerine baktı birde yaylanın devamında bulunan ve takriben dört kere bin metre uzaklıkta olan Binboğa dağına baktı. Binboğa dağını çok seyretmişti. Geçen yaz amcasının oğlu Ali ile beraber harman yerinde yatarlarken seyretmişlerdi Binboğa dağını. Sanki evrenin bütün yıldızları binboğanın başına birikmişlerdi. Yıldız çokluğundan dolayı terazi yıldız takımını diğerlerinden zor ayırt etmişlerdi. Ali ile birlikte her biri kendisine ait birerde yıldız seçmişlerdi. Birde bu kış seyrettiği geldi aklına, fırtınalı bir günde evlerinin camından izlemişti binboğa dağını, bulutlar zirvede dans ediyordu sanki ama hiç korkmamıştı kaldı ki şimdi kışta değildi. İleri ki yıllarda “zirve dahil” her tarafı karış karış gezecekti Ama o şimdi bunun bilincinde değildi veya öyle düşünmesini gerektirecek bir durum yoktu.Dağın zirvesine gidecek haliniz yok ya gidin gidebileceğiniz kadar; çünkü bende acıktım dedi kuzulara. Azığını belinden çözdü, çimenlerin üzerine açtı. Oturup yemeğini yedikten sonra oracıkta uyuya kaldı. Uyandığında gün öğleyi bir saat kadar geçmişti. Kuzular etrafında yoktu. Evden tarafa baktı yoktular, sağda ve soldaki dik yamaçlara baktı orada da yoktular, Binboğa tarafına yöneldi, işte oradaydılar, epeyce uzakta bir tepede, tepeyi aşmak üzereydiler. İlk kez o tepeye ve arkasına gidecekti. Hızlı adımlarla kuzulara doğru yürümeye başladı, bazen de koşuyordu. Tepeye vardığında kuzular tepeyi aşıp öbür tarafa gitmişlerdi. Tepe altı kere elli metre uzunluğundaydı, hemen arkasındadırlar, şimdi gider getiririm diyerek yürümeye devam etti.Tepenin bitimine geldiğinde bir an durdu, yerinden kımıldamıyordu, nefes alış verişi bilinen en düşük seviyede olmalıydı, tek bir adım dahi atmıyordu. Güneş öğleüstünün en parlak halindeydi ama Hüseyin güneşin parlaklığını hissetmiyordu ya da bakmıyordu. Bütün haşmetiyle gözlerinin önünde binboğa dağı vardı ama Hüseyin onu da görmüyordu veya bakamıyordu, zaman durmuştu sanki bir tek kalbinin atışlarını hissedebiliyordu. Gördüğü ya da duyduğu hiçbir yere benzemiyordu burası, burası başka bir dünya diye düşündü. Önünde uzanan düzlüğün görünen her tarafı çiçeklerle bezenmişti, hiçbir çimenlik veya toprak görünmüyordu. Düzlüğün ortasındaki çeşmenin sadece oluğundan akan suyu görünüyordu, insanın bildiği ne kadar renk varsa çiçeklerde mevcuttu; kırmızı, sarı, yeşilin değişik tonları, mor ve en çokta beyaz vardı. Çiçekler düzlüğün her iki tarafında yükselen yamaçları da kaplamıştı, kuzular çiçeklerin içinde birer melek gibiydiler, sadece sırtları görünüyordu, yan yana olan kuzu hiç yoktu, “belki ki onlarda bu muhteşem güzelliğe kapılmışlar” diye düşündü. Hüseyin gelince sözleşmiş gibi hepsi başını kaldırıp bir müddet ona baktıktan sonra çiçeklerin arasında bulunan çimenleri yemeye devam ettiler. Kuzuların doğal davranışından mı, yoksa manzarayı yeterince algıladığından mıdır? Bilinmez ama Hüseyin kendini biraz toparlamıştı. Binboğanın yükselmeye başladığı sıfır noktasından itibaren zirveye kadar yükselen bütün bölümlerini gözden geçirdikten sonra, bir an için tüm Binboğaya hükmettiği duygusuna kapıldı, ama bu duygudan da çabucak sıyrılmasını bildi. Birde gökyüzüne baktı. Güneşin aydınlattığı ve görebildiği kadarıyla gökyüzünü inceledikten sonra, gitme vaktinin geldiğini düşündü. Yürümeye başlayacağı sırada bir an için çiçeklere basmaya kıyamadığının farkına vardı, ama kuzuları toplayıp eve götürmesi gerektiğinin bilincindeydi. Çiçeklere basmamaya özen gösterip,  yavaşça yürüyerek pınarın yanına geldi. Pınardan su içtikten sonra yanı başına oturdu. Bütün kuzular kendiliğinden toplanıp pınarın başına gelip su içtiler. Hüseyin bir müddet daha çiçekleri izledikten sonra kuzuları eve doğru sürmeye başladı. Eve geldiğinde saat beş ya da altı sularıydı, abisi Mehmet ve ablası Hanım karşıladılar, bir müddet Hüseyin’i sevdikten sonra kuzuları ağılın içine götürdüler.Bu mevsimde çoğu zaman açık olan evin kapısına geldiğinde dönüp binboğa’ ya tekrar baktı, kim bilir sende ne dünyalar gizlidir günü geldiğinde hepsini de görmeye geleceğim diye düşünüp açık olan ev kapısından içeri girdi. Not: Bu öykünün orjinali(Kurmancı)sı "Sümer Dili" bölümündedir.Sênc bâ kâvrâki çe nabı = tek taşla duvar örülmez.

İlgili

Yorumlar (0)

Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.