BİR ANTLAŞMA; DÖRT İTTİHATCI BİR BOLŞEVİK
Bîşar Norşîn · 7 ay önce
Yusuf Bülbül · 22.05.2006 · 1 görüntülenme
GENEL KÜLTÜREL SORUNLAR-11-Bazı Sümerologlar Sümerlerde mistiğin(gizemin) görülmediğinden söz eder. Bana göre bu doğru olmayan bir varsayımdır. Sözgelimi baykuşun Sümer kültüründe “aklın timsali” olma özelliği Sümer kültüründe mistiğin yeniden incelenmesini akıllara getirebilir. Misal: Sümerlerin Sözsel olarak günümüze ulaştırdığı mitolojik baykuş mistizmi:KURMANCITOTZıg çi gıra, gı bulxura; çav çie zârın, gı nâzâra; qûr çi gıra gı akılâ TÜRKÇE Baykuş Karnı ne kadar büyük, hepsi bulgur; gözleri ne kadar sarı, hepsi nazar; kafası ne kadar büyük, hepsi akıl.Sümer toplumu binlerce yıllık kültürünü yazılı ve sözlü olarak bugüne taşımış. Yapılacak olan Kurmancı ile “başlangıcından bugüne” Sümer Tarihini ve mitolojisini inceleyerek, çivi yazısını Kurmancı okumaktır. Burada dikkat edilmesi gereken bir konuda, “Türkiye’nin yaptığı gibi” kültür avcılığı yapmamaktır, avcılık aynı zamanda öldürmek anlamına da gelir. Avcılık avcıyı(canavarı) besler, üretkenliği yok eder. Temel dil ve kültür toplumlarına haklarını teslim etmek gerekir. Özünden arındırılmış kültürel özellikleri çıkarsama konusu yapıp, benleştirip mutlak doğru olarak insanlığa dayatmak doğru değildir. Kültürleri benleştirmek değil, izleyip gözlemlemek doğrudur. Bu yolla insanlık doğal etkileşimli yeni kültürel açılımlar sağlar. Türkiye Anadolu, Orta Doğu, Kafkasya ve kademeli olarak Asya ve Avrupa’daki kültürlerin üzerine -Türk malı- etiketini yapıştırıyor. Örneğin: Aleviliğie –Türk malı etiketini yapıştırıyor. Etkileşimden kaynaklanan ve esasen özle ilgisi olmayan Türk Alevilğini mutlak doğru diye insanlığa dayatıyor. Aleviliği realist olarak yaşatabilecek sahiplerine ise Alevilik yasaklanıyor. Günümüzde Türk Alevi dernekleri kültür avcılığı yapıyor. Sümer Alevilere destanlar, öyküler ve Alevilerin kültürel özelliklerini yazdırıp üzerine -Türk malı- etiketini yapıştırmakla meşguller. Bu kültür avcılığıdır. Böylece “Alevi kültürünün bir mozaik olduğunu ama esasen Orta Asya’dan getirilen Aleviliğin Anadolu’da “harmanlanmasından” doğduğunu, bununda “Büyük Türklerin yarattığı doğu batı kültürü sentezi” olduğunu ispat edecekler. Esasen böylece Sümer kültürünü ve Kurmancı’yı yok etmenin gerekçesini hazırlayacaklar. Türk tarih kitaplarına vitrin malzemesi hazırlamış olacaklar, bu yolla dünya kamuoyunu ikna edecekler. O zaman Mahsuni Şerif’’e ne diyeceğiz. Ozan diyor “ben alevi olamam ki, olsam bile bilemem ki” peki neden ozanı doğru anlamıyoruz. Ozanın bir handikabı vardı ama açıklayamadı. Onca bilim insanı niye var. Özgür akademinin işi bilimsel sonuçları gizleyip çıkarsamaya dönüştürmek midir?. Yoksa insanlığın önünü açıp yaşanır bir dünyayı yaratmak mıdır?. Şu anda Türkiye’deki Alevi derneklerinin yaptığı koca bir ormanı kesip, bir kürdan yapıp “işte dünyanın en güzel kürdanı budur” demeye çalışıyorlar. Burada başka bir soru akla gelmektedir. Dil kültürü yaratıyorsa neden kültür önemli olsun ki? Dünyada konuşulan üç bin dil var. O halde üç bin tanede kültür var demektir. Kültür için telaşlanmak niye? Diyemeyiz. Sözgelimi MÖ. Beşinci yüzyılda Yunanlı Filozoflar Leukippos ve Demokritos evrenin bölünmez atom parçalarından oluştuğunu savunmuşlardı. Ama atom Yunanlı filozoflardan iki bin dört yüz yıl sonra geliştirilebildi. Ama atomun parçalanmaması fikri yanlıştı, onu da başka kültürün bilim adamları tespit etti. işte kültür ve doğal etkileşimin önemi burada ortaya çıkıyor: Yunan dili ve kültürü atomu keşfediyor, ama bölünebilirliği keşfedemiyorlar. O halde temel kültürleri “bunlar eskimiş, yenisini yaratırız” deyip, kaldırıp atamayız veya kürdana çevirme hakkımız yoktur. Türkiye Türklükle alakası olmayan Sümerlere, Pendircian(Bayındır-Akkoyunlu) Türktür diyor. Bu yol ve yöntem kültürel açılımı değil, kültürel monoloğu doğurur. Toplumlar kültürden tiksinir, insanlık sonu belirsiz kültür arayışına itilir. Maazallah bu yol ve yöntemle Tek bir din, tek bir dil, tek..... tek......dayatması dünya’ya kabul ettirilirse dünyada her alanda monolog doğar. Önemli olan kültürel özellikleri tarih kitaplarına vitrin malzemesi yapmadan yaşayıp yaşatmaktır. Örneğin: Bir dil ve kültürü benleştirme yöntemiyle yok etmeye çalışmakta bir kültür anlayışıdır. Yaşatmaya çalışmak için mücadele vermekte. Sözgelimi Sümerlerde savaş kültürü yoktur. İstiladan kaynaklanan yaşam koşulu ve karşı tarafın savaş isteği Sümerleri savaşa zorlamış olabilir. Bunu da Kurmancı sözlüğünden(lûgatından) anlıyoruz. Kurmancı’da CÂNG’ın savaş anlamına geldiği sanılır. Oysa bu doğru değildir. Cang: Çang dan gelir=çene yapmak, çeneleşmek, sert tartışmak anlamındadır. Ama dünya kültürlerinden etkileşim Sümerleri savaş kültürüne angaje(benimseme) aşamasına getirmiştir.DERİN SOHBETYukarıdan aşağıya bir fikirler dizisi oluşturmaya çalıştım. Bu aynı zamanda bir savdır. Her savın birde karşı savı olduğuna göre, karşı savın gerekçelerini tasavvur ettiğimde, Türkiye: “ben çok güçlüyüm, tarihim ortadadır. O halde, dil-kültür anlamam hükmettiğim alanda dilediğim tasarrufta bulunurum” diyor. O zaman tasarrufu tasavvur ediyorum. Tasarrufun sonucu: Yakılıp kül edileceğini bilen ve yakılıp kül edilen ozan Muhlis AKARSU. Hazine diye yılana sarılan ve sadist oyunların sebebiyet verdiği nedenlerle yaşamını yitiren dahi sanatçı Yılmaz GÜNEY. Türkiye ile diyalog kurma uğruna sakallı kafasını kaybeden sanatçı-şair Ahmet KAYA, yakılan ve katledilen yüzbinlerce insan “neden çevremde dili dönen, eli kalem tutan biri yok” Sorusunu bile sorup umudu geleceğe taşıyamıyorum, Biliyorum. Fakat bir şey yapamıyorum. Gözümden bile sakındığım, elimde büyüyen yetenekli gençlerin, neden? Gönüllü sürgüne gittiği şimdi daha iyi anlaşılıyor. Ve neden Sümerlerin fitne kelimesini ürettiğini daha iyi anlıyorum. Fitne=Kurmancı’da kötülüklerden oluşmuş özenli-düzenli fikirleri birine veya birilerine telkin etmek/dayatmak anlamına gelir. Bunu yapabildiğim kadarıyla anlatmaya çalışayım. Ve Sümerlerin bir kültür özelliğini daha açıklayayım.Başlangıçta Sümerlerde kötülük ruhu bastırılmıştı. Babil’liler öncesi(Sümer, Akad) savaş ve şeytanlık çağrıştıracak nitelemeler/söylemler üretilmemiş, İ NANÂ ve Ê ŞARA ve daha birçok tanrı ve tanrıçanın sadece CÂNG(çang) sert tartışmak, çeneleşmesinden ve diyalog kuramadıklarından kaynaklanan kavgalardan söz edilebilir. Çünkü Sümerler kötülüklerin çürümüş bir yaşam yaratacağının bilincindeydi. “Sümerler evliyadır” demek istemiyorum. Belki dünyanın en tiran insanları Sümerlerden çıkar. Ama tiranlıkla bir yere varılamayacağını söylüyorum. Nitekim kötülükler ZİGGURAT’ın inşasından sonra, İ ŞUM = şeytan kişi, İ Gİ GU = her tarafı pislik kişi. “Henüz yeterli araştırmayı yapmamış olsamda, ilgili çevrelerce kral zannedilen bu insanlar o dönemde Sümerlerden çıkmış.” Ve diyorum ki, cani ruhlu liderleri ve oligarşik sistemleri ilahlaştırmayınız. Kurduğunuz bu sistem yarın bütün insanlığın başına iş açar. Ve sanırım en doğrusuda “Sümer halkının yaptığı gibi” her toplum önderine layık olduğu ismin takılmasıdır. Esasen söz konusu adlandırmaların temel mantığı Sümerlerin “toplumunu kötü yöneticilerden korunma güdülerinin sonucuydu” Ancak o çağdaki genel gelişmişlik düzeyi Sümerlerin başarısını olanaklı kılmamıştır. Ya da Sümerler dil, din ve kültürlerin bastırılmadan gelişmesi gerektiğinin bilincindeydi. Aslında son söylem hiçte yabana atılır bir fikir değildir, ama bazı çevreler Sümerlerin bu kültürel özelliğin farkında değiller. Veya farkındalar ama bu kültürel özelliği bir zaaf(zayıflık) olarak algılayıp, bundan yararlanma yolunu seçiyorlar. SOHBET Eğer Tavlalı değilseniz de Tavlalıları anlayabilirsiniz. Ama bütün ömrünüzce her gün yeni bir şey keşfedersiniz. Aslında Tavla Köyü tropik bir ormana benziyor. İçinde kaldığınız sürece sizi şaşırtan çok şey görürsünüz. Gözleriniz alışır, görmeye devam edersiniz. Ve fark edersiniz ki, görünen hiçbir şey göründüğünü sandığınız gibi değildir. Ve bilirsiniz ki ne kadar yorumlamaya çalışsanız da nafiledir. Çünkü onların yaratıcılığının sınırını tespit edemeyeceğinizi anlarsınız. Çağşak, Ördekli, Dallıkavak, Kırkısrak köyleri Tavladan hiç aşağı değildir, ama sanki Küçük Söbeçimen’in bir farklılığı vardır ve sanki bu köyde olumsuzlukların olduğu duygusuna kapılırsınız, ama anlatılması çok zor.Bir köy ziyaretindeydim. Ziyaretin üçüncü gününde, akşam saat yedi sularıydı, biz yemeğimizi yemiştik, misafirler de yemiş olmalıydı, çünkü ben açlığınız var mı? Diye sorduğumda kimseden ses çıkmadı. İsmail İş ve eşi Gûlê’nin dışında misafirler tekrar gelenlerdi. İsmail ve eşiylede hal hatır sorulduktan sonra, “hal hatır gibi” konuşulacak bir konu kalmamıştı, iki misafir bayan sanırım özel bir konu konuşuyorlardı. Az bir zaman sonra. İsmail’le birlikte bir konuşma yapmaya başladık. Bir müddet sonra epey erken sayılabilecek bir vakitte misafirler evlerine gitmeye karar verdiler. Gûlê yengede onlarla birlikte evine gitti. Meydan benle İsmail’e kalmıştı, ağabeyim oturduğu yerde kafasını yastığa dayayıp uykuya daldı, rahmetli yengem Fatma ise bilgisi olmadığı bir konuda(belki var da, benim haberim yoktur.) bizi dinlemek zorunda kalmıştı. İsmail’le olan konumuz o kadar derindi ki, içinden çıkılacak gibi değildi. Ama hem İsmail hem de ben kesin kararlıydık, konuyu çözüme kavuşturacaktık. Konu memleket meseleleriydi. Dedim ya “Tavla köyünde her seferinde bir şey keşfediyorsunuz” diye. Ben İsmail’i kendi halinde işinden başka bir şey düşünmeyen ve kimsenin etlisine sütlüsüne karışmayan, köydeki birkaç insandan biri olduğuna inanıyordum. Çünkü daha öncede sohbetlerimiz olmuştu. Meğerse ben İsmail’i hiç mi ama hiç tanımamışım. İsmail sadece Ankara’da değil, dünya gündemindeki insanlardan ve devletlerden bahsediyordu. Tabi bu durum beni heyecanlandırdı. Ben siyasi bir partiye hiç üye olmadım ama siyaset konuşmaktan da hiç ayrı kalmadım. Ve özelliklede siyasilerle konuşmayı daha çok seviyorum. Eğer onları fikirlerimle yorduysam o akşam güzel bir uyku çekiyordum. Veya arkadaşlarla kafayı çekip zaferimi onlarla paylaşıyordum. Onlarda benimle zaferlerini paylaşırlardı, bu durum karşılıklı olarak gönüllülük esasına dayanan ve birbirimizden etkileşimi amaçlayan bir çabaydı. O konuda söylenecek çok şey var ama ben iki karpuzu bir koltukta tutma yeteneğinde değilim. Ve şu anda onları anlatamam. Ama boş kaldığımı hissedersem onları da yazacağım. Çünkü bu “derin sohbetin” temel taşları olmasa da çatı kiremitlerinin birçoğu da o sohbetlerde oluşmuştur. Köyde ise bir dolu benim gibi siyaset meraklısı vardı. Ama o akşam orda onlardan biri yoktu. Şans bu ya İsmail’le siyaset konuşuyorduk. İsmail usta siyasetçilerden duyulabilecek siyasi manevralar yapıyordu. Bende ondan aşağı kalmıyordum. Bir ara genel bir konuşma yaptık. Doğal olarak, İsmail’den pratik siyasi önermeler ve eleştiriler geliyordu; çünkü neticede İsmail olumlu sonuçları direk ya da en direk kendine etki edecek olan politikaların hemen uygulanmasından yanaydı. İsmail’e göre benim fikirlerim ise “uygulanması zaman gerektiren”gerçekler olacaktı, kendimce şöyle diyordum. Mademki bir dinleyicin var ve onunda yabana atılmayacak fikirleri var o halde bu akşam söylemek isteyipte söyleyemediğin her şeyi İsmail’e söyle, İsmail fikirlerime itibar edebilir veya etmeyebilirdi, ama hiç olmazsa kesin ifadelerle ret etmezdi. Ve bende fikirlerimi “muhtemelen kabul etmiş” olan bir insana söylemiş olacaktım. Bu fikir beni heyecanlandırıyordu. Sanırım İsmail’de durumun farkındaydı ki, başlangıçtaki ifadesi değişmemiş, hatta biraz daha istekli ve ciddi bir tavır takınmıştı. Bu durum benim rahat konuşmamı sağlayacaktı. Yengem Fatma’ya bir çay demlemesini, çayı getirdikten sonra dilerse yatabileceğini söyledim. Ama ben yatmadan gidip yattığını hiç görmemiştim. Yine yatmayacaktı. Benimki lafta kalacak bir öneri olacaktı. Konsantrasyonum akılcı düşünmemi engellemişti. Söyledikten hemen sonra aklıma geldi ama bir kez söylemiş oldum. Zaten o da klasik cevabını verdi, hayır uykum yok dedi. Oysa onun doğruyu söylemediğini biliyordum. Uykusunu kaçırmak için içerde kendine iş yaratacaktı. Ağabeyim ise yatmaya gitti.Başlangıçta iktidardan ve muhalefetten söz ediyorduk, hatta ben konuyu daha cazip kılmak için global düzeye taşımaya çalışıyordum ki genelden özele gelelim. Fakat İsmail’in istediği oldu ve biz bir müddet daha iç siyaset konuştuk. Çünkü onun için fark etmiyordu, dilediği zaman konudan konuya bağlantı kurarak geçebiliyordu. O gün Tavla köyünden bir ders daha almıştım. Meğer yıllarca boş yere arkadaşlarla rakı içip memleket meselelerini halletmeyi ummuştuk, halbuki İsmail’in yanına gelseydim. Onca rakıyı içmeden bir siyasi kimliğe kavuşabilirdim. Artık fikirlerimi söylemem için tek handikap kalmıştı. İsmail’i incitmeden ve onun fikirlerinin doğru yönlerini algılayıp hakkını teslim etmeliydim. Global sorunlarda dahil olmak üzere epeyce konuşmuştuk. Artık iç politikaya tekrar dönebilirdik.İsmail dedi, bak Yusuf şu memleketin haline, şu doğu ve Güney doğu “Kürtlerinin” haline adamlar Türkiye’yi ne hale getirdiler. Dedim ne hale getirdiler İsmail. Dedi, baksana her biri on beş yirmi çocuk yapıp memleketin nüfusunu yetmiş milyona ulaştırdılar. İnsan biraz elini vicdanına koyar. İsmail’in gerçekleri bilip bilmediğini kestiremezdim. Ama bilseydi böyle konuşmayacağını düşünüyordum. Çıtayı niye yüksek tuttuğu da anlaşılıyordu ama bunu onun yüzüne vurmayacaktım. Ve biliyordum ki bu tarz bir yorum İsmail’e göre değildi. Onun bu görüşü sadece yönlendirilmiş bir etkileşimin sonucunda oluşmuş bir fikirdi. Onun için eleştiri yapmaksızın sadece konuyla ilgili bildiklerimi anlatacaktım. Biliyordum ki gerçekler İsmail’i doğruya yönlendirecekti ve bende diğer görüşlerimi İsmail’e anlatabilecektim. Tabiki bunlar İsmail’in gerçek kültürel edinimlerinin bir ürünü de değildi, bir etkileşimin sonuçlarıydı. Dedim İsmail konuyla ilgili naçiz hane görüşlerimi anlatabilir miyim? İsmail kendinden emindi, belki de benim bir fikir bombardımanıma karşı alternatif görüşlerinin olduğunu da düşünüyordu. Belki de konuyla ilgili aydınlanacağı için sevinçliydi. Kararlı ve tok bir sesle rica ederim Yusuf buyur anlat dedi. Bense öğrencisi dünya birincisi olmuş bir eğitmen gibi hissediyordum kendimi, belki İsmail’i fikir mağlubiyetine uğratacağım için biraz buruktum ve belki biraz yaralanacaktı ama eminim ki, bir yaşına daha gireceği yaş günü kutlaması içinde mutluluk duyacaktı. Yani, yeni öğreneceği bir konudan dolayı mutluluk duyacağından emindim. Çünkü bu onun kültürünün bir gereğiydi. Aksini varsaymak spekülasyon olabilirdi. Dedim İsmail nüfus artışından dolayı milletin kabahati yok. Söz bıçak kadar keskindi ve İsmail biraz sarsılmıştı, biraz geriye doğru yaslandı ve daha rahat oturmaya çalıştı. En alıcı kuş kadar söylenenleri kapmaya hazırdı. Nasıl olur? Türünden bir soru zaten onun kültürel karakterinin bir özelliği değildi. Kaldı ki Kapacağı avını ürkütmek istemeyen bir aslan kadar dikkatliydi. Gözleri sevgi ve bilgi açlığıyla öğretmenine bakan bir ilkokul birinci sınıf öğrencisi kadar masumdu. İsmail yaşça benden epey büyük(yirmi yaş kadar) ama onun öğrenme hevesi anlayışını algılamam beni biraz düşündürmüştü. Onca diyar mekan gezip, iyi kötü gece lisesi üçüncü sınıfa kadar okuyabilmiş benim gibi bir insanın, ilkokulu dahi bitirmediğini düşündüğüm ve de bütün ömrünce vilayete belki bir zaruretten dolayı birkaç kez gidip, birkaç gün kalan bir insanın benden fazla olgun tavır takınması düşüncesi neredeyse beni düşüncelere sevk edip, konuyu dağıtmama sebep olacaktı, kendimi çabuk toparladım, Çünkü İsmail’den alacağım feyzin zaten bilincindeydim. Dedim İsmail nüfusu devlet denen sistem artırıyor. Dedi nasıl? Sesinde kesinlikle bir üst perde yoktu, mümkün olduğunca en alt seviyede söylemeye çalışmıştı ve hatta masumane bir tavırla, ya öylemi diyebildi. Evet dedim öyle. Benim tavrım ise konusunu sular seller gibi ezbere bilen bir eğitmen kadar rahatlık kokuyordu. Ve belki abartılı bir aşırı kararlılıktan bile söz edilebilirdi. Dedim İsmail bunu bir zat içinde yaşayarak gördüm. Sesini hiç çıkartmadı; çünkü konuşmamın kesilmesini asla istemiyordu. O anda dışarıda kıyamet bile kopsa İsmail dışarıda ki gelişmelerin önemli bir şey olmadığına dair beni ikna etmek için bir bahane uyduracağından emindim. Dedim ben 1970 li yılların ilk yarısında İstanbul’dayken bunu fiilen gördüm. Hatta dedim, bu politikaları uygulayanları da suçüstü yaptım. Pekiyi bunu nasıl yaptılar diyebildi, anladım ki İsmail acele etmemi istemiyordu ve hatta sabahleyin saat altıda kalkmasının da onun için bir önemi kalmamıştı. Ertesi gün uykusuzda işlerini yapabilirdi. Dedim o yıllarda, devlet alabildiğine para bastı ve bu paraları Türkiye’nin her tarafındaki bazı insanlara “inşaat işvereni” gerekçesiyle “banka kredisi” yöntemiyle dağıttı, doğu ve Güney doğuda ki insanlara da taşeronluk görevini üstlendirdi. Para oluk gibi akıyordu, işveren taşerona, taşeron usta ve işçilere para yağdırıyordu, nüfusun artışında belirleyici faktör olan işçilerin çoğu İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Mersin gibi büyük şehirlerde çoğu gecekondu yöntemiyle iskan ediyordu, önemli ama az bir kısmı da paralarını köyüne gönderiyordu, para köylüyü de tahrik etmişti, gelişmişlikten kaynaklanan bir refah yükselmesi gibi algılamıştı ve artık devletine güveniyordu. Kendisinin de artık daha uyanık olması gerektiği sonucuna vardı ve seninde işaret ettiğin gibi, peş peşe nur topu gibi çocuklar doğuyordu, çünkü her yeni çocuk şehirden gelecek olan para demekti. Ve köylü vatandaş işi artık espriye dökmüştü, futbol takımı düzeyinde çocukları olanlar takdire şayan görülüyordu, bu manipüle..... deyince durakladım.... İsmail seni anlıyorum dedi, kelimeyi değiştirmeye utandım. Ve sözüme devam ettim. ...durumunun sonucu ekonomi nüfus artış hızını en üst seviyeye çıkardı ve para kendiliğinden ve ilave yöntemlerle bütün sektörlere yayıldı. İsmail konuyu kavramıştı, artık konu hakkında konuşmayı gerekli görmedim. Artık İsmail’in konuyu benden daha iyi bildiğine emindim. Dedim durum bundan ibaret. Daha çaylarımız bile gelmemişti. Ben yorgunluk çayını bekliyordum, İsmail ise yeni edindiği hasadın tadını çıkaracak keyif çayını içecekti. Kendine çeki düzen verdi, daha dik oturdu. Kestire bildiğim kadarıyla bunun iki anlamı vardı, birisi kendisine çeki düzen vererek, asil davranış sergileyerek, algı yeteneğini ispat ederek, değerli olan şeye şapka çıkardığını bana algılatmaya çalışıyordu. İkincisi ise benim için felaket, İsmail için yeni ürün demekti. İşin önemini biliyordum ama artık yapacağım hiçbir şey yoktu. Bunu kendim istemiştim sonuçlarına da katlanıp İsmail’in yeni kıymetli ürünlerini kendisine teslim edecektim. Vereceğim ürünleri vermeye hazırdım, ben bu tür ürünleri çok dağıtmıştım, içki masasında, memur masasında, aile sohbetlerinde, hatta seçim sırasında tesadüfen ve nezaketten zorunlu olarak içeri girip, çay içtiğim MHP’nin seçim bürosunda dahi benzer bir konuyu anlatmıştım. Esasen ürünün İsmail’in eline geçince, İsmail’e vereceği zarardan korkuyordum. Gelen çaylarımızı yudumlarken, kendisi için değil de İsmail’in “beni uykudan mahrum etmemek istiyormuşçasına” yeni ürünlerini talep etmeye başlamıştı. Fikir beyan edecek tek kelime dahi etmiyordu. Ve beklediğim hamlesini yapıp sorusunu sordu. Pekiyi bu PKK konusu hakkında ki görüşlerin nedir dedi. İletişim konusunda sıkıntımız yoktu, artık kısaca anlata bilirdim, yapmam gereken İsmail’in ara sorularına cevap vermekten ibaretti. Dedim aslında PKK’yı nüfus sorunu gibi algılamak lazım. Dedi nasıl. Dedim basit, PKK’da aynı sistemin ürünü, çok ciddileşti, belli ki kafası karışmıştı, dedi yani PKK Ankara’da mı kuruldu? Bu soru beni İsmail’den daha çok fazla sarstı. Konuşamayacağı mı his ettim. Tuvalete çıkacağım deyip, dışarıya çıktım. Derin nefes alıp verdim. “Binboğa’nın sert havası hardal gibidir” insanı anında canlandırıverir. Rahatlamıştım. Dışarıda kaldığım birkaç dakikada beni boğan gerekçemi zihnimden geçirdim. O an için İnsan aklının sınırlarının anlaşılmasının zorluğunu anladım. O gün Kültür denen şeyin belki de dünyada tahmin edebileceğimiz her şeyden daha önemli olduğuna hükmettim. Ve binlerce yıllık Sümer tarihinin bildiğim krallar, iblis ve ifritlerini neden deşifre ettiğimi şimdi daha iyi anladım. İsmail’in sorusu bunun en açık delili olabilirdi. İsmail’in PKK’nın Ankara’da kurulduğuna dair fikri olamazdı; çünkü kendisinin bu denli bir çevresinin olmadığını biliyordum. Bu tamamen “tanımını yapsam bile, ispatını yapamayacağım” İsmail’in algılama yeteneğinin bir ürünüydü. Artık rahatlamıştım. Biliyordum ki henüz Sümer Alevi kültürü ölmemişti. Ama başka bir konuyu da net olarak biliyordum. İsmail bir Sümer Aleviydi ama ondan sonraki nesiller Türk Alevi’si olacaklardı. Ve Sümer kültürü bir daha doğmamacasına evrenin derinliklerinde kaybolup gidecekti. Ama bir umut vardı ve o umut ölmediğine inandığım insanlığın derinliklerindeydi ve bende üstüme düşeni yapıp(diğer yapıcılar gibi) kaleme kağıda sarılmalıydım. Her halükarda çürüyen insanlığın içinde bir yerlerde umut filizleri doğabilirdi, ama bir tohumda ben atmazsam olumlu faktör bir puan kaybedecekti. Çürümüşlük ise bir puan kazanacaktı. İçeri girdim lavaboda elimi ıslatarak ıslak elimle yüzümü sildim, ellerimi yıkayıp içeri gittim. Konuya hiç ara vermedim. İsmail’de zaten sorusunun cevabını bekliyordu. Dedim evet Raşko tepeninde kurulmadı. PKK Ankara’nın Çubuk ilçesinde kuruldu. Dedim böyle devam ederse Raşko tepesinde de kurulur. Yok canım o kadarda olamaz dedi. Baştan beri Raşko tepesini anlamadığını biliyordum. Dedim senin bildiğin raşko tepesi değil. Bu Raşko tepesi doğudadır. Üst perde söylemli gardı düşmüştü. Dudaklarını sıktı, vay be diyebildi. Konuyu artık biliyordu. Pekiyi dedi kontrol altında olsa da Türkiye için bir tehdit unsuru oluşturmazlar mı? Dedim şu anda kontrol altında olan PKK lılar oyundan bıkıp boyutları kestirilemez bir yapılanmanın içine girebilirler. Dedi pekiyi başarılı olabilirler mi? Dedim başarı sonuca bağlı(göreceli) bir kavramdır. Şartlar ne olursa olsun başarıyla başarısızlık arasında eşit ihtimal vardır. Dedim terazinin bir kefesi dolu olabilir. Ama bu hal öbür kefenin dolmayacağı anlamına gelmez.Dedi, desene sistem düşmanını kendisi yaratmış, sonrada aleme imdaaat! Benim vahşi düşmanlarım var, beni kurtarın diyor. Dedim “Öz özet karşılığı” senin dediğin. Bunun üzerine bana ürünlerinden örnekler göstereceğini tahmin etmiştim. Dedi demek ki, insanlar “her şey benim olsun diye” akla hayale gelmedik her yola başvurabiliyorlar. Dedim, maalesef öyle. İletişim hat safhadaydı, öyle anlaşılıyordu ki biz saat on iki gibi kalkmış olacaktık. Bu da zaten biraz geç kalınmış bir misafirlik süresiydi. İsmail’in bir sorusu daha vardı. Bu, dikkatini üzerimden çekmemesinden anlaşılıyordu. Biraz bekleştik. Dedi tüm bunlarla, gelişme ve teknolojiye hangi gözle bakacağız. Bu zor bir soruydu. Gelişmişlik ve teknoloji hakkında da bir şeyler anlatabilirdim. Bu sorunlarla teknoloji arasında nasıl bir bağ kurabilirdim ki? “gelişme ve teknoloji önlenemez bir vakadır. Bu keşmekeşlikte dahi yolunu bulur” gibi, inanmadığım saçma bir geçiştirme cevabı da veremezdim. BİLİM VE TEKNOLOJİ HAKKINDA BİR GÖRÜŞDedim, aslında dünya bilimsel ve teknolojik bir kaos yaşıyor. Daha fazla kar, daha fazla güç hırsı insanlığın aklını başından almış. Dedi yani teknolojinin gerekliliği tartışılır mı olmalı. Dedim bu tarz bir söylem içinde doğruları taşıyabilir ama tehlikeli yönleri de var. Dedim teknoloji deney ve gözlemin sonucunda ortaya çıkıyor. Deney ve gözlemde mutlak yapılması gereken bir şey, konu olduğuna göre “tartışılmalı” söylemi uygun değil. Dedim bir farkla. Dedi, o fark nedir? Dedim bilim ve teknolojinin gerekli olanının geliştirilip kullanılmasıdır. Ama dünyada böyle bir mantığın geliştirildiğinden söz edilemez. Dedi buna bir örnek verebilir miyiz? Dedim Örneğin ben bir araştırma yapıyorum. Bilimsel açıdan ortada yerde mükemmel bir dil var. Ve bu dile bağlı gelişen kültür var. Bu dil ve kültür insanlık için önemli, ama insanlık ya bu dili ve kültürü algılayacak bilimsel yetenekte değil. Ya da biliyor ama çıkarlar söz konusu olduğu için kimse gerçekleri açıklamıyor. Dedi o dil ve kültür nerede. Dedim o Sümer-Kurmancı dili ve kültürüdür. Duraksadı, hiçbir vücut hareketi yapmadan gözlerini karşı duvarın üst kısmına dikti ve öylece baktı. Alt dudağını üst dudağının üstüne götürdü. Bir müddet konuşmadım. Ve devam ederek... Dedim diğer teknolojiler kategoriktir. Etkileri sonuca bağlıdır(görecelidir). ve gerçekçi(realist) bir değerlendirmeyi gerektirir. Dedim ama bunu yalnız sana değil, dünyada hiç kimseye anlatamam. Ekonomi ile ilgili bir bakış açısı: Burada karmaşık bir zincirleme sorunlar yumağı haline doğru sürüklenmekte olan dünyadaki ekonomik gelişmelerin çıkarsamaya dayalı her türlü yanlış siyasal gelişmelere yön verme tehlikesi taşıdığına vurgu yapmam gerekir. Örneğin Askeri ve stratejik bakımdan önemli ama her türlü olumsuzlukları bir dünya politikası haline getirmeye çalışan küçük ittifakların “terörüde araç ederek” güçlü ekonomik ve askeri yapılar oluşturarak, olumsuz gelişmelere alet etmesi tehlikesi de vardır. Ekonomik yapıların olumsuz gelişmeleri bertaraf etmekte kullanılması ise oluşan ikilemin karşı önermesidir.İsmail içinde benim içinde konuşacak çok şey vardı ama Ankara’ya dönme gerekçem de vardı. Çünkü “Sümer dili” çalışması yapıyordum ve konu gerçekten önemliydi. Kısa bir süre daha Ankara’daki tanıdıklardan ve İsmail’in çocuklarından konuştuktan sonra İsmail’i evine yolcu ettim.Çok şey söyleyebilir, çok şey isteyebilirsiniz. Hatta kötü bir sistem ve ya tiranların derinliklerinde iyilik de arayabilirsiniz. Ama istemek ayrı şey, doğru olanı yapmak ayrı şeydir. Eğer bir sistemde doğru olan yapılmıyorsa, o sistemde doğru konuşulan hiçbir söz ve söylemin faydası yoktur....... Diğer tarafta, Alevi bir Sümer yazar, çizer “aydınlanmaya aç bir insanı, yeleli aslanın avına sinsice yaklaşmasına benzetebilir veya başka bir betimleme yapabilir” başka bir kültürün insanı da aynı gerekçelerle aynı betimlemeyi yapabilir. Ama iki ayrı kültürün ürettiği fikirler manzumesinden ayını sonucu çıkartamazsınız. Daha da önemlisi her kültür yalnızca ve yalnızca kendi kültürünün yarattığı güzel ürünlerden etkilenerek, yeni güzel ürünler üretir. Bu ürünlerin şatafatlı saraylar, güçlü Liderler olması gerekmez. Kırlarda inşa edilmiş küçük bir kulübe veya garip bir çoban da pekala bir ilham vesilesi olabilir.Not: Kültürel etkileşimin gerekçeleri ayrı bir konunun üst başlığını teşkil eder. Konuya bir örnek ve konunun önemine vurgu yapan bir tespitle bu bölüm de bitsin: Örneğin bir Sümer Alevi elinizdeki bu çalışmayı yapar. Bir Türk Alevi veya Sünni bu çalışmayı eline alır, okur ve bu çalışmadaki metodu, terminolojiyi, kullanılan kelimeleri, mantığı hasılı her yönüyle, kısmen veya tamamen, aynı türden veya başka bir konuya “ilavelerde yaparak” uyarlar. Güzel bir sonuçta elde edebilir. Ama asla ve asla başka bir Sümerlinin bu çalışmadan etkilenip, yaratacağı bir ürün kadar verimli olamaz. Aynı şekilde Bir Sümerli de, misal bir Türk alevinin eserinden bir başka Türk kadar etkilenemez. Bu mantığı maddi ve manevi tüm değerlere uyarladığımızda konunun önemi açığa çıkar.Tespit: esasen Türkiye’de Sümer Aleviliğinin yok olma süreci tamamlanmak üzeredir. Kuzey Irakta meydana gelen gelişmeler, Türkiye’nin manipülasyonla(Alevi dernekleri vasıtasıyla) “Alevi Sümerlerden de yararlanarak” Alevi Sümer’lere bir seçeneği kabullendirmek üzeredir. Seçenek tek önermelidir. Önerme: “Dilini unut, kültürünü uygula” politikasıdır. Önlem alınmazsa başarı ihtimali maksimum(en üst) seviyededir. Çünkü Alevi Sümerlerin alternatif çözüm üretme imkanı ve yetenekleri yoktur. Seksen yıllık baskı ve yıldırma politikası ve bölgedeki gelişmelerin yarattığı belirsizlik, eğitimsizlik Alevi Sümerlerini alternatifsiz bilinç düzeyine indirgemiştir. Bu durum Alevi Sümerlerini “ne verirsen eyvallah” mantığını kabullenme sürecine sokmuş ve de Alevi Sümerlerini dilini unutup kültürünü uygulamanın güzel yönlerini görmeye(hayali umuda) sevk etmiştir. Dili olmayan bir kültürünse yaşamasının mantık dışı olduğunu bu yazılarla açıklamaya çalıştım.İKİNCİ BÖLÜMÜN SONUDEVAM EDECEK.......
Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.