BİR ANTLAŞMA; DÖRT İTTİHATCI BİR BOLŞEVİK
Bîşar Norşîn · 7 ay önce
Yusuf Bülbül · 16.05.2006 · 1 görüntülenme
TÜRKİYE’NİN YOK ETME VE ASİMİLASYON PROJESİ’NİN SENARYOSU--4--1961 yılında Irak Sümerleri “otonomi haklarını almak için” Irak devlet güçleriyle yoğun bir iç savaş başlattılar. 1968 yıllarına gelindiğinde Sümerler her yönüyle büyük imkânlara sahip olan merkezi Irak Hükümetinin güçlerine karşı başarı sağladı. Sonuçta merkezi hükümet Sümerlerin otonomi haklarını kabullenme aşamasına geldi. Irak’ın Sümer halkı otonomi mücadelesi verirken bir kısım Sümer aşiretleri(Soraniler) merkezi hükümetin yanında yer aldı ve Sümerlere karşı savaşan birlikler oluşturdular. Fakat Sümer halkı “caş” adını verdikleri bu hizipleri de bertaraf etmeyi başardı. DETANT=YUMUŞAMA Leonid İlyiç Brejnev detant=yumuşama yanlısı bir liderdi(Brejnev ileriki yıllarda 1972 de salt-1 ve 1979 da salt-2 =stratejik silahların sınırlandırılması ile 1975 yılında Avrupa güvenlik ve işbirliği(Helsinki) senedini imzalayarak, detant yanlısı olduğunu kanıtlayacaktı). Esasen -detant- Komünizmin iflas ettiğinin “SSCB tarafından da kabul edildiği” anlamına geliyordu. Fakat orta yerde SSCB gibi büyük bir komünist örgütlenme vardı. Bu örgütlenmeyi yıkarak demokrasiye geçmek için güçlü bir lidere ve zamana ihtiyaç vardı. Brejnev 1966 yılından itibaren SSCB’de teknolojik gelişmelere imkanlar sağlayıp, İç politikaya dönük tasarruflarda bulunarak güçlü bir lider konumuna geldi. 1968 de Çekoslovakya’ya müdahaleyi destekledi. Çekoslovakya’nın demokrasiye geçme hakkı vardı, ama diğer tarafta üzerinde anlaşma sağlanan bir birliktelik vardı. SSCB’ye bağlı her cumhuriyetin Çekoslovakya gibi yapması büyük karmaşaya ve savaşa neden olabilirdi. Dolaysıyla Brejnev bu konuda da doğru olanı yapmıştı. Ama buna koşut olarak, batıya karşı detant politikasını benimsedi. Bu durum SSCB’nin merkezden başlayarak demokrasiye geçeceğinin göstergesiydi. Böylesi bir çözüm yolu dünya için daha hayırlı oldu. TÜRKİYE BOYUTU1968 yılına gelindiğinde Irak’taki gelişmeler ve DETANT politikaları Türkiye’yi telaşlandırdı. Bunun üzerine Türkiye Sümer toplumunun “olası bir toplumsal hak talebine karşı” Irak’taki ‘caş’ benzeri bir örgütlenmeyi hazır hale getirdi. Bunun için Zazalar ideal aşiret tespit edildi. Zazaların birçok özellikleri bu senaryo için uygundu. Örneğin:1. Zazaki genel Kurmancı aşiretlerinin bilmediği “yayla ağzı” sığ bir şiveydi. Bu nedenle Zazalar asimile olmaya yatkındı. İleride onları bertaraf etmek kolay olurdu. Ayrıca “Dersim ve Şıh Sêid olaylarından dolayı” Zazalarla diğer bölge Sümerleri arasında geçmişten gelen bir soğukluk vardı. Bu “senaryo için” ideal bir özellikti.2. Zazaların büyük çoğunluğu Kurmancı biliyordu, içerden karıştırmak için bu da ideal bir özellikti3. Zazaların bir kısmı Alevi, bir kısmı Sünni’ydi. “Senaryo için” bu da ideal bir özellikti.4. Zazalar Sümer bir halktı. Diğer Sümer halkı Zazaların kendilerinden daha iyi koşullarda yaşadığını görünce, ya asimilasyonu gönüllü kabul edeceklerdi, Ya da Zaza olduklarını söyleyip, asimile olacaklardı. İç karışıklıklarda kullanılmak için, başta ekonomik olmak üzere, Zazalara her türlü imkanlar sağlandı(yüksek ve düşük devlet memuriyeti....vs.) senaryonun uygulanması eğitimle başlatıldı, Lise ve yüksek okullarda okuyan Sümer çocuklara alabildiğine sol yayın okuma ve örgütlenme imkanları sağlandı, “eğitilip, kargaşa çıkartmak ve istihbaratta kullanılmak üzere” Filistin, Lübnan ve Suriye’ye gençler gönderildi ve ilerde bunlar kullanıldı. Sol yayınlar, dergiler, kitaplar sudan ucuz satılıyordu. Bu yayınları Türkiye’nin her yerinde temin etme imkanı sağlandı. Moliére, Shakespeare veya Dante’nin eserlerini Sümer yerleşim birimlerinde arasanız bulamazdınız, ama Marks, Lenin ve Mao’nun kitaplarını Sümer köylerinde dahi rahatlıkla bulabilirdiniz. Diğer taraftan sağcı örgütlenmeler de tamamlandı. Bu yolla Türkiye halkının kafası karıştırılıp, olası bir halk birlikteliğinin önü kesilmiş olacaktı. Devlet işini sağlama almıştı. 1968 yılında Komünizmin iflas ettiği kesinleşmişti(sadece demokrasiye geçiş süresi yaşanacaktı) Korkacak bir şey yoktu. Türkiye istediği kadar komünizm oyununu oynayabilirdi, çünkü uygar dünyadan destek alacağı kesindi. Hiçbir batı ülkesinin Türkiye’deki komünist örgütlenmeye destek vermesi de söz konusu olamazdı. Sümerlerin çektiği sıkıntıların sözde “emperyalizmin yüzünden olduğu” gençlere telkin edilerek, Sümer halkına “Amerika Birleşik devletleri ve Avrupa Ülkelerine hakaret etme misyonu da verilmişti” Bu yolla ülkeler Sümer halkına karşı antipati besleyeceklerdi. Diğer taraftan kendileri Amerika birleşik devletleri, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerle dostluk dernekleri kuruyorlardı. Uygar dünya’ya şu mesaj veriliyordu: “Sümerler vahşi, biz medeniyiz. Biz demokrasiye inanıyoruz, onlar komünizme” Uygar dünya hileli oyunu biliyordu ama kendi sorunları varken Türkiye’nin oyunlarına karşı alternatif çözüm yollarını üretip, uygulama imkanları yoktu. Dünya ülkeleri “bunu yapmayın” dediklerinde Türkiye, “iç işlerimize karışmayın” diyordu. Türkiye oyunun kuralını tespit etmişti, Sümer halkını önce komünistleştirip, sonra fişleyip, üzerlerinde baskı kurma gerekçesini elde etti. 1972 yılına gelindiğinde senaryonun başarıyla uygulandığı anlaşıldı[(bu oyunu çok sevdiler. “Devlette devamlılık(oyun) esastır” gerekçesini açıkça dile getirip)] Senaryoyu daha da cazip hale getirmek ve daha ileri boyutlara taşımak için “üç genç idam edilerek” Sümer halk kahramanları yaratıldı(Hüseyin İnan, Deniz Gezmiş ve olayı örtbas etmek için Çerkez kökenli Yusuf Aslan) Sistem başarıdan o kadar emindi ki, Sendika ve dernek gibi kitle örgütlerini de kullanmaktan çekinmedi. Sümer halkı sendika ve dernekler yoluyla solculaştırılıp, fişleniyordu, işten atılıyordu. Bu yolla hem sistemden bıkmış düşman elaman hazırlanıyordu, hem de asimilasyon, sindirme ve baskının gerekçeleri oluşturuluyordu. Bütün bu çalışmalar büyük oyuna hazırlık içindi. 1975 yılında büyük oyunun iç planları tamamlanmıştı. Dış aktör ülkeler ise Irak, Suriye ve Libya idi. Irak ve Suriye Baas partileri ile anlaşma sağlamak için Cumhuriyet Halk Partisi iktidara getirildi. Libya ile de anlaşma sağlamak için de Milli Selamet Partisi hükümete ortak edildi. Zaten Atatürk’ün hazırladığı ve 1938 yılında başlatılan Sadabat paktı deneyimi vardı. Merkezi Irak hükümetleri bu oyunlarda deneyim sahibiydi. CHP ve MSP görevlerini yapıp, Irak, Suriye ve Libya ile anlaşma sağladı.Not: CHP ile Irak ve Suriye Baas partileri “kardeş parti” olarak bilinir. Kısa süreli askeri yönetim haricinde devamlı iktidar partileriydi. MSP ise Albay Muammer Kaddafi yönetiminin benzeri siyasal görüşleri savunuyordu. Böylelikle anlaşma sağlamakta zorluk çekilmedi.Büyük oyunda kullanılacak Lider dikkatli seçilecekti ve çok özel niteliklere sahip olmalıydı. Liderin bazı özellikleri:A) Yaşamında aile sorumluluğu almamış ve evli aile bağları olmamalıydıB) Kısmen eğitimli olmalıydı, ama konuyla ilgili olarak diplomalı olmamalıydıC) Konu hakkında üstünkörü haberdar olmalıydı, ama uzmanlık gerektiren bilgi sahibi olmamalıydıD) Türkiye’nin devlet yapılanması hakkında -kısmen- bilgi sahibi olmalıydıE) Geçmişte oynanan oyunların içinde yer almış, deneyim sahibi, devlet ve solcu Sümerli gençlerin güvendiği ve söz konusu kesimlerin tanıdığı biri olmalıydı.Nitekim Lider Abdullah Öcalan yakalandığında “bana müsaade edin Türkiye’yi kurtarayım” diyerek sisteme sadakatle bağlı bir eleman olduğunu bütün dünyaya ilan etti. Oysa istilaya uğramış bir devlet değildi ki birileri Türkiye’yi kurtarsın. Sorun başkalarından değil Türkiye’den kaynaklanıyordu, A.Öcalan ise Türkiye’yi Sümerlerden kurtaracağını söylüyordu. Zaten –sözüm ona- mücadele ettiği yıllarda söylediği sözler ve eylemlerinin hepsi Sümerlerin katledilmesine, asimile olmasına ve binlerce yerleşim biriminin boşaltılmasına sebebiyet verdi. Oysa bu oyunlar oynanmasaydı Sümer toplumu “hem de katledilmeden ve asimle olmadan” istediği zaman her türlü toplumsal hakkını alacağı örgütlenmesini kurardı.1973 yılında iç aktörlerin hazırlanması süreci devam ediyordu. Abdullah Öcalan liderliğinde PKK’nın kongresi Ankara’nın Çubuk ilçesinde yaptırıldı. Ankara’da yapılmasının iki gerekçesi vardı, birisi: Sümer halkının kafası karışacaktı “muhtemel bir birliği sağlayacak olan yaşlı insanlar” PKK’nın bir oyun olduğunu anlayacaklardı ve yanaşmayacaklardı, ikincisi ise: Ankara’da yapılması işbirlikçi Zazalara güven verecekti, onların rahat çalışmaları sağlanacaktı. Diğer taraftan, özel İnşaat şirketleri vasıtasıyla Sümerlerin gençleri Libya’ya gönderilip, “oralarda beyinleri yıkanıp” Suriye ve Irak Merkezi hükümetinin hazırladığı kamplara gönderilip, PKK’ya katılmaları sağlanıyordu.Tüm hazırlıklar 1984 yılında başlatılacak büyük oyun içindi. Başlangıçta Sümer halkının PKK’ya sempati duyması için bütün kolaylıklar sağlandı, alabildiğine “sol adı altında” örgütlenme imkanı tanındı, genç nesil Sümerlerin PKK’ya güven duyması sağlandı, bu yolla Sümerli gençler PKK’ya katılacaktı, Diyarbakır ceza evinde sıradan suçsuz insanlara işkence yapılıp, serbest bırakılıp, PKK’ya katılmaları sağlanıyordu. Diğer sağ ve sol örgütlere alabildiğine olay yaratma imkanı sağlanarak askeri darbenin gerekçesi hazırlandı. 1980 yılında askeri darbe yapılarak mevcut anayasa kaldırıldı. Ordunun rahat hareket etmesini sağlayacak, yeni anayasa ve yasal düzenlemeler de tamamlandı. Büyük oyun için lideri elaman olan, sevk ve idaresi her halükarda “Zaza elemanlar vasıtasıyla” devletin ellerinde olan düşman hazırlanmıştı, birde “kürt” kökenli başbakan gerekliydi(Turgut Özal). Bunun iki nedeni vardı. Birisi Batılılar “Türkiye’de demokrasi var” gerekçesiyle para ve teknoloji vereceklerdi. İkincisi ise, Büyük oyun başladığında “ne yapalım Türkiye’yi “kürt” bir başbakan yönetiyor” denilecekti.Büyük oyun başladığında, “resmi rakamlarla sayıları altmış bin olduğu söylenen” -bir de- köy korucusu sistemi geliştirildi. Bu örgütlenmenin görevi ise, orduya rehberlik yapıp, kendi aşiretinden olmayan Sümer köylerini ortadan kaldırmaktı. Başka bir söylemle köy korucusu değil, köy boşaltıcısı işlevini yapıyorlardı. Nitekim orduyla el ele verip dört bin köyü boşalttılar. Daha sonraları büyük oyun süresince görev yapmış olan bir yetkili köy koruyucu örgütlenmesi için “Hamidiye Alayları” benzetmesini yaptı.Burada ilginç bir olayı açıklamalıyım ki, katliam ve yok etme senaryoları en yoğun şekilde uygulanırken vicdanlı tavrı MHP genel başkanı Alpaslan Türkeş sergiledi. Alpaslan Türkeş diyordu: “bana imkan tanınsın bir hafta içinde tüm bu olayları sonlandırayım” bitireyim. Samimiydi veya değildi, ama başbakanlığa aday olan bir insan A.Türkeş bir gerçeği dile getiriyordu. Gerçekten Türkiye istediği an bir hafta içerisinde bu oyunu terk edebilirdi. Ne var ki senaristler(aynı zamanda uygulama yönetmenleri) A. Türkeş’e hiçbir şekilde bu olanağı sağlamayacaklardı. Nihayet dünyanın, belki de insanlığın yaşadığı en çirkin* oyun* on altı yıl süreyle hazırlanıp, 1984 yılında Eruh’ta başlatıldı. Amaçlar çok çeşitliydi:a) Dört bin Sümer köyü boşaltılacaktıb) Sümerlerin yerleşim birimlerinde yüzde yüz Kurmancı konuşuluyordu, yüzde yüz Türkçe konuşmaları sağlanacaktı, Kurmancı tamamen ölü bir dil haline getirilecektic) Sümer toplumu şehirlere göç ettirilip, orada asimile edilip yok edilecekti.d) Sümer gençlerin okuması engellenecektie) Dünya diplomasisine ise “bakın bizde demokrasi var, ama Sümer halkı barbar ve vahşi, gelin bize yardım edin” propagandası rahat yapılacaktı. Yardım edip etmemeleri önemli değildi. Önemli olan propagandayı yapıp, katliamlara gerekçe hazırlamaktı. Propaganda ile insanlık Sümer halkından soğutulacaktı.f) Enflasyonist baskı çok yönlü kullanılacaktı, Sümer halkı açlıkla da asimile edilecekti, batı Anadolu’da yatırımlar yapılıp, üretim artırılıp Sümer halkının ürettiği ürünlere ihtiyaç kalmayacaktı. Sümer köylülerinin Meraları “terör var” gerekçesiyle Sümerlere yasaklanacaktı. Batıya ise, “sorunlarımız var, Doğuda ve Güney Doğuda üretim yapamıyoruz. Batıda yatırım yapacağız, bize teknoloji ve para verin, yoksa toplumsal kargaşa çıkar, çok sayıda Sümerli insan ölür” denilecektig) Sümer Halkı şehirlere göç edecekti, şehirde sefalete mahkum etmek ve asimile etmek daha kolaydı. Asimile olup da iş bulanlar ise sisteme sadık olacaktı. h) “Sümerlerle savaştık, Türkler kazandı sorun bitmiştir” denilecektii) Sümerli gençler, aydınlar katledilecekti. Bu yolla kalan Sümer halkı çaresizleştirilip sindirilmiş olacaktıj) Böylelikle muhtemelen “gerçekten talep edilecek” toplumsal bir hak istemenin önü kapatılmış olacaktı.k) Bu gelişmelerden sonra Sümer halkı insanlıktan umudunu kesip, Türkleşecekti.Ve 1984-1999 yılları arasında büyük plan başarıyla uygulandı. İstenen hedeflere büyük oranda ulaşıldı. Ancak bir hesap yanlış yapılmıştı, Çünkü henüz insanlık ölmemişti ve artık İnsanlık Türkiye’nin bu oyunları oynamasına müsaade etmeyecekti. ŞEMDİNLİ OLAYLARIAvrupa Birliğine katılım için müzakere süreci(03 10 2005 tarihi)ne “üç-dört ay gibi” kısa bir süre kalınca, Türkiye tekrar aynı gerekçelerle ve aynı yöntemlerle harekete geçti. Tarihin kendilerine böyle bir misyon yüklediğine inanıyorlardı, Geçmişte oynanan oyunların başarı ile sonuçlanması, yenilerinin yapılmasını teşvik ediyordu. Buna sürekli savaş veya özel harp ya da terör kültürü de denilebilir. 1800 lü yıllardan bu yana yoğun olarak bu oyunlar oynanıyordu. Artık terk etmek çok zordu. Bu zihniyetten, toplumları, dilleri, Tarihi, mitolojiyi, kültürleri, masumları, doğayı yok ettiğini bilmeleri/düşünmeleri beklenemez. Ama oyun oynamak onlar için önemliydi. Geride onlar için tehlikeli olan kırıntı bir Sümer dili ve kültürü kalmıştı, onu da temizlemek gerekiyordu. Karşılarında ordu olup olmaması da önemli değildi. Yapılacak olan denetim altındaki hazır düşman(PKK) vasıtasıyla oyunlara devam etmekten ibaretti.Şemdinli 1968-1999 yılları arasında olduğu gibi “Devlet-PKK işbirliği” sonucunda “her yönü düşünülerek” senaryolaştırılıp uygulamaya konmuş bir olaydır. “Geçmişte olduğu gibi” Günümüzde de devletin istemediği PKK kaynaklı hiçbir olayın yaşanmasının olanağı yoktur. Devlet istemediği sürece PKK Türkiye’de mantar tabancası dahi patlatılamaz. Çünkü PKK’nın sevk ve idaresi Türkiye’nin kontrolündedir. Herkes bilir ki, devletten habersiz patlatılacak mantar tabancasının -dahi- bedeli ağır olur. Bir kısım gençlerin elinde silah olması ise, Türkiye için bir gerekliliktir. Bu yolla yeni nesil Sümer gençler tahrik olup, eğitim yapmayacaklar. Bu yolla dışarıya karşı “Sümerler silahlı teröristtir” mesajını verecekler. Türkiye Şemdinli’de orduyu, PKK’yı, halkı, yargı kurumunu ve basını kullanarak Sümer halkına, “Toplumsal hak talep etmeyin; ederseniz katlederiz” mesajını veriyor. Panzerden ve “kişiye özel” savcılık için görevli araçtan halka ateş açılarak, çapraz ateşe alınıyor. Dahası, adalet makamının -dahi- Sümer halkının üzerinde bir katliam aracı olarak kullanılacağının mesajını veriyor. Alçak uçuşlu askeri savaş uçaklarının konumu ise: “KKK’nın da söylediği gibi” rutin(artık düşünülmeksizin) yapılan uçuşlardır, gözdağıdır, Tehdidin diğer unsurudur. *çirkin: oynanan oyuna çirkin dedim. Başka isimler de konabilir. Ama Esasen Sümer halkının sanatçı ruhlu insanları “bu oyuna uygun olan” Kurmancı bilimsel bir isim koyacaktır. İnsanlığa bu tür oyunları meşru miras bırakmamak için doğru isimlendirmenin yapılması şarttır.*İnsanlığın yaşadığı en çirkin oyun: günümüzde Ana kara(Afrika, Asya, Avrupa)da “ön Asya ve Orta Doğu” hariç, toplumlar yaşadıkları toprak parçası üzerinde devletler kurmuştur. Avustralya ve Amerika kıtası ise, keşifler sonucunda ve keşfin mantığına uygun olan dil ve kültürlerin göç etmesi neticesinde oluşmuştur(bk.2.Böl.). Üzerinde temel spesifik bir dil ve kültür toplumunun yaşadığı toprakları “sahiplenmek adına” işgal etmek kötülüklerin en büyüğüdür. Yazılı olarak bilinen insanlık tarihinde işgal amaçlı askeri seferler yapılmıştır. Ancak her seferinde işgalciler ana vatanlarına dönmüşlerdir. Ya da dönmek zorunda kalmışlardır. İşgale karşı direniş olur, savaş çıkar, savaştan sonra barış sağlanır, insanlar yaşadığı topraklar üzerinde insanca yaşamlarını sürdürür. Ama durup dururken, işgal güçlerine bağlı olan silahsız bir toplumu dilini, kültürünü ve aydın insanlarını yok ederek insanlık tarihinden tamamen silmek için oyunlar tertiplemek, insanlık tarihinde yaşanmamıştır.(Sözgelimi bin beş yüz yıllık katı İslam-i baskıya rağmen Sümer halkı Kurmancıyı yaşatmıştır) Türkiye Sümer halkına karşı durup dururken 1968 yılında asimilasyon ve yok etme oyunları planladı, hazırlıklar yapıldı ve 1984 yılında da askeri harekat başlatıldı. Sözgelimi “Irak’ta Sümerler ayaklandı, merkezi Irak hükümeti direnişçilere tepki verdi” bu dahi anlaşılır bir şeydir. İslamiyet’in doğuşundan sonra Ön Asya ve Orta doğuda temel insani kural çiğnenmiştir. Sümerler 1800 lü yıllardan sonra ilticacı göçer Osmanlı aşireti tarafından kısmen, 1920 yılından sonra da Türkiye tarafından tamamen işgal edilmiştir. Sümer halkı birleşip işgale karşı direniş göstermemiş, kısmi direnişler de işgali sona erdirmemiştir. İşgalciler bir şekilde başarı sağlamışlar. Bu durum işgalcilerin de bu topraklarda yaşaması sonucunu doğurmuştur. Ama yirmi ve yirmi birinci yüz yılda, akıl çağında “işgal edilen toplum, işgalcilerin temel insan haklarına saygılı olduğu halde” işgalciler Sümer toplumunu tamamen yok etmek için senaryolar düzenleyip uygulamaya koyacak, oyunlar oynayacak, bu durum işgal mantığından beter çirkinlikler barındıran ve insanlığın yaşamadığı bir olaydır. Örnek: 1. Eski çağlarda kılıç kalkanlı ordular savaşırdı, galip gelen taraf o bölgeyi yönetirdi, Ama durup, dururken bir toplumu yok edecek senaryolar yapılıp, uygulanmazdı. 2. İkinci dünya savaşında altmış milyon insan öldü, ama yerleşik bir toplumu yok etmeyi kimse aklından geçirmedi. 3. Dünyanın en emperyalist ülkesi İngiltere bilinir, Ama İngiltere 130.000 km² lik topraklar üzerinde Kuzey İrlanda, İskoçya ve Galler’i yok etmemiştir. Onlar arasında da kavgalar yaşandı, insanlar yok yere öldü, ama kimse kimseyi yok etmek amacını gütmedi. Günümüzde İngiltere birleşik krallığı tek devlet olarak bilinir, ama İskoçya ve K.İrlanda çağdaş anlamda her türlü toplumsal hakka sahiptir. Galler ise “krallık adı altında” -sözde- tüm ada da hükümranlık hakkına sahiptir. İngiliz milletler topluluğuna dahil olan ülkeler ise çağdaş birer devlet durumundadır. Sümer toplumu ise, kendi toprakları üzerinde esir muamelesi görüyor, ama İngiliz milletler topluluğunda ki devletlere iltica edip, oralarda insanca yaşıyorlar. Bütün insanlık tarihi boyunca sayısını hiç kimsenin bilemeyeceği kadar çok “savaş ve kavga gibi” toplumsal olaylar yaşandı. Ama hiçbir oluşumun(devletin), toplumun, topluluğun oynadığı oyunlar Türkiye’nin seksen beş yıldan bu yana oynadığı oyunlar kadar karmaşık olduğunu tasavvur etmek mümkün görünmemektedir.DİL VE KÜLTÜRÜN BÖLGESEL TARİHİ BOTUTUÇivi yazısının deşifre edilmesiyle birlikte Yirmi birinci yüz yılda yeni elde edilecek bilgiler ışığında “dilin kullanılmaya başlandığı Sümerlerden başlayarak” insanlık tarihinin dil ve kültür boyutunun bir bölümü daha gün ışığına çıkacaktır. Sümerler çivi yazısını tam anlamıyla okumaya başladıklarında ise insanlık tarihi tamamen ortaya çıkacaktır.TARİHİ BOYUTTarihçilerde kabul eder ki “Asurlar dönemi ve Fenikeliler sonrası da dahil” tarihte devlet diye isimlendirilmiş yapılanmaların, ittifakların ve savaş sonrası şekillenmelerin en önemli tarihi gelişmelere sahne olan ön Asya, Orta Doğu ve Kafkasya’daki tarihi devlet isimlendirmeleri genellikle arkeolojik bulgulara ve ulaşabildiği kadar tarihi belgelere dayandırılır. Oysa tarihsel süreçte gelişme ve şekillenmelere vesile olan, saraylarda ya da strateji merkezlerinde üzerinde anlaşmaya/antlaşmaya varılan ön gelişmelerin ve sonrasının birde dil ve kültür boyutu vardır. Çünkü temel tarihi gelişme Sümerlere dışardan yapılan baskılarla değil, Sümerlerin gelişmesine paralel olarak şekillenmiştir. Sözgelimi günümüz Avrupa uygarlıkları dışardan yapılan baskılarla değil, iç dinamiklerinin gelişmesine paralel olarak dünya toplumlarını etkilemekte ve şekillendirmektedir. Bu boyut karmaşık(komplike) olduğu için tarihçiler genel olarak tarihi gelişmelerin bu yönüne ilgi göstermezler/gösteremezler. Buna birde bütün insanlık tarihi boyunca MS.1500 lü yıllara kadar tamamen, 1500 lü yıllardan günümüze kadar da kısmen Ön Asya, Orta Doğu ve Kafkasya’yı -birebir- şekillendiren Sümerlerin tarihi belgelerinin tamamına yakını istiladan kaynaklanan -yok olma- nedeni eklenince, bu bölgelerde günümüze ulaşan tarihi isimlendirmelerin ve yorumların çoğunun doğru olmadığı aşikardır. MS. 1500 lü yıllardan sonra kalan belgeler ve Tarih kitapları ise genelde hakim Aşiretin(günümüzde devlet yapılanmasının) çıkarsamaya dayalı görüşleri doğrultusunda yazılmıştır. Günümüzde yazılan tarih kitapları ise mevcut devletlerin çıkarsamaya dayalı, ön Asya, Orta doğu ve Kafkaslarda ki devletlerin tarihsel toplumsal aidiyet isimlendirmeleri “dil ve kültür boyutu dikkate alınmadığından” çoğu doğru değildir. İsimlendirmeler ve aidiyet tanımlamalarıysa çoğu kez dayatmalarla, baskılarla ve yönlendirmeli doğru olmayan propagandalarla toplumlara kabul ettirilmiştir. Örneğin: Her yönüyle bir Sümer kabilesi olduğu bilinen Zazalara Orta Asya’dan geldikleri telkin edilmektedir. Oysa Zaza=doğdu(çift söylem) çobanların kullandıkları Kurmancı bir tümcedir. Ve Zazalar hayvancılık yapan Sümerli bir kabiledir. Tabiat şartları ve üretim ilişkilerinden dolayı Kurmancı dilleri değişikliğe uğramıştır. Türkiye 1968 yılından sonra Sümer toplumunu içerden karıştırmak için sığ(yüzeysel) bir Kurmancı ağız olan Zazakiyi ve Zaza’ları kullanmak amacıyla ileri sürmüştür. Günümüzdeyse Zazaki’yi manipüle aracı olarak kullanmaya devam etmek için “gayretlice” teşvik ederek bir dil haline getirmeye çalışılmaktadır. Nitekim kendimi bildiğimden beri “bizim köyümüz de dahil” tanıdığım tüm Sümer köylerinde “Orta Asya’dan ve Horasan şehrinden geldiğimize dair yalan söylentiler dolaşmaktadır. Esasen, Azeriler(A Zeri)=sarışının halkı ve Dadaş(dâdoşı)=sütçüler de Sümer halkıdır, bu tür yol ve yöntemlerle onlara Türklük telkin edilmiş, ama gerçek olmayan beyanlarda bulunup tarihi, doğallığı, temel bir dili ve kültürü yok edip, bölge ve dünyada savaşı tetikleyen insanların artık rahat durması lazım. Örneğin:Türkiye Erzurum’un bir ilçesine “Horasan” ismini vererek Sümer halkının kafasını karıştırmayı amaç edinmiştir. Bu yalan propagandalar günümüzde dahi Sümer köylerinde yapılmaktadır. Burada yapılan kurnazlığı görmek gerekir. Kurnazlığın örnek sonuçları: 1. İran’daki gerçek Horasan şehrinin “Türk şehri olduğunun” propagandası Sümer halkına yaptırılıyor.2. Sümer halkının “Horasan’dan geldiği” “Sümer halkına söyletilerek” insanlığın kafasını karıştırmak istiyorlar.3. “İran’daki gerçek Horasan şehrinin aidiyeti yoluyla” Sümer toplumu ile İran toplumu arasına nifak sokuyorlar.4. Sümer halkı vasıtasıyla, Sümer halkı –soysuzluğa- yönlendiriliyor.İnsanlığın bu gerçekleri görmesinde yarar vardır. Ya değilse bu çirkinlikler sinsice, kademeli olarak dünyaya yayılır, zaman gelir meşruiyet kazanır. Irk temeline dayanan ayırımcılığa karşıyım. Dil ve kültüre dayanan doğal gelişmeye “bir farkla” taraftarım. gelişen/gelişkin bir dil ve kültür ne kadar gelişmiş olursa olsun “her şey” demek değildir. Aşırı güçlendiğinde güzellikleri yok etmeye başlar. Bu yolla dünya ilelebet kaosa sürüklenir. Ama önemli bir konuda, “Türkiye’nin yaptığı gibi” basit Kurmancı ağız farklılıklarını abartıp, saymaca bir dil yaratarak, dünyayı belirsiz bir kaos ortamına sürüklemek doğru değildir. O halde paradigmaya iki temele dayalı olarak bakmak lazım. 1. Dilleri ve kültürleri “büyüklük savı” için yayılmacılıkta kullanmak yanlıştır. 2. Temel dilleri ve kültürleri yok etmek veya bölmek için manipülasyon yanlıştır.DİL VE KÜLTÜRLE OYNAMANIN TEHLİKELERİATATÜK’ÜN “GÜNEŞ-DİL SÖYLEMİNE DAİR DEĞERLENDİRME -I-Görsel ve yazılı basında çıkan haberlere göre(prof. Mehmet Aydın ve Türk Dil Kurumu yetkilileri....)... Türkiye’de dille ilgili sistemli ve doğma gerekçeli çalışmaların olduğu anlaşılmaktadır. Türkiye’nin dil ve tarih kitaplarında 1930 lu yıllarda Atatürk’ün “güneş dil” diye bir “teori”den bahsettiği söylenmektedir. Aynı kaynaklar. 1936 yılından sonra bu söylemden vazgeçildiğini söylemektedirler. Her ne hikmetse veya niçin icap etmişse Türkiye Atatürk’ün “güneş-dil teorisi”ni 2005 yılının ikinci yarısında yeniden, bir günlük süreyle “geçici” güncelleştirildi. Görsel ve yazılı basında çıkan haberlere göre Atatürk’ün söz konusu söyleminin altı sayfalık bir bölümünün Türk dil kurumu başkanı tarafından ihaleyle satın alındığı söylenmektedir. Ayrıca Atatürk’ün konuyla ilgili yazılarının olduğu ama arşivlerde bulunduğu ve ilerde bunların da açığa çıkarılacağı söylenmektedir. Düzenli dil metodunu epeyce geliştirdikten sonra, ilkönce Türkiye’deki dil çalışmalarını inceledim. Atatürk’ün “güneş dil söylemi” ile ilgili iki kitap var, bunlardan birisi: İbrahim Necmi Dilmen’in yorumsuz kaleme aldığı “grafikler ve analizler” diye tanımladığı ve de hece düzeyinde olan, ak, at, aş, eş, iş, la, ta, tı,....... hecelerden oluşan ve esasen saymaca dili oluşturmakta kullanılan ve saymaca hecelerden başka bir şey ifade etmeyen “GÜNEŞ-DİL teorisinin ana hatları-1936 adlı kitabıydı. Diğeri Hasan Reşit Tankut’un “GÜNEŞ-DİL teorisine göre dil tetkikleri-1936” kitabıdır. Bu kitapta da batılı kaynaklardan alıntılar yapılmış ve Tarık kelimesinden hareketle Sümerlerin Türk olduğu söylenmektedir. H.R. Tankut “Tarık”ın anlamını kitabına yazmadığına göre, Tarık’ın anlamını da bilmediği anlaşılıyor. Diğer yorumlarıysa içeriksiz doğma söylemlerden oluşmaktadır. Bu kitaplardan da anlaşılıyor ki “Güneş-dil” doğma bir söylemden ibaretti. 1936 yılından günümüze kadar(yıl 2005) “Güneş dil”in ne olduğuna ilişkin bir açıklama yok. Madem Atatürk’ün dil ile ilgili açıklamaları vardı Türkiye’de birçok fakülte, dil kurumu, enstitüler ve sayısını bilmediğimiz özel çalışmalar var. Neden bu güne kadar ortaya çıkarılıp insanlığın hizmetine sunulmamış? Bu oyun dille karmaşa ve terör yaratmak anlamına gelir. Bunlar gereksiz ve vahim oyunlar. İnsanoğlu sür direk doğru ve dürüst, düşünce ve eylemle her türlü güzel yaşama kavuşabilir.Yukarıdaki iki kitaptan da anlaşılmaktadır ki Atatürk’ün “Güneş dil” diye bir söylemi var, ama doğma, soyut ve büyüklük gösterisi, söyleminden ibaret olduğu da gerçek. Piyasada satılan kitaplar, Türk dil ve Türk Tarih kurumu ile kütüphaneler dışında bir kaynağa ulaşma imkanım yok. Zaten araştırma yaparken de TDK ve TTK deki kütüphane yetkilileri Atatürk’ün “Güneş-dil teorisiyle” ilgili bir eserinin bulunmadığını söylediler. Şayet Atatürk’ün ortaya çıkmış bir dil söylemi varsa, Türk dil kurumu “arşivde olduğu söylenen yazıları”da çıkartsın. Hepsini yayınlasın, herkes alsın okusun. Bende okuyup çalışmalarımda konuya ilişkin görüşlerimi söyleyeyim. Atom bombasının sırrıymış gibi saklamanın ne anlamı var.? Atatürk hakkında onca yazı yazılıyor. Dil gibi önemli bir konudaki görüşleri niye gizleniyor? “Güneş-dil söylemi” konusunda ki görüşlerimse şöyledir: Esasen “Güneş-dil söylemini” anlamak için Türkçeye bakmak yeterlidir. Türkçe güzel bir dildir. Çünkü Türkçeyi yapan Ermeni insan “Fransa’dan dil yaptırılmak için getirilen” bir dilbilimciymiş, bu dilbilimci Kurmancıyı ve Azerice(A zeri=sarışının dili halkı)yi temel alıp Arapça, Farsça, Kurmancı, Azerice, Yunanca ve diğer Latin dillerini bilen insanlara bu dillerden alıntı kelimeler derletmiş. Derlenen kelimeleri de, “harf ekleme-çıkartma” yöntemiyle tanzim etmiş ve güzel bir dil yapmış. Atatürk’te buna güneş-dil demiş. Bunun saklanıp(gizlenip), tabulaştırıp kutsallaştırılacak bir yönü yok. İmkan verilirse bir günde Türkçe kalitesinde on dil yapılır(geliştirilmesi ayrı bir konudur) Ama başlangıçta Atatürk’e ithaf edilip, sonra da 21. yy da tespit edilen bilimselliği, tarihi “tahrip” etmenin vahim sonuçlarını algılamak, çıkarsamayı ilke edinmiş bilim anlayışının algılayacağı bir konu değildir. 2004 yılında etimon kökler açıklandıktan sonra, dille uğraşan bir gurup Kurmancı bilen insana bu çalışmalar yaptırılabilir. Onlarda hazır “güneş-dil” söylemi varken Atatürk’e mal edilir. Ama tehlikesi tasavvur edilemeyecek kadar büyüktür. Nitekim Kaşgarlı mahmut buna benzer ithaf da bulunulmuş bir isimdir. (bk. sayfa:29) Bu ve benzer davranış ve eylemler “doğu batı kültürü sentezi”ni değil, ebedi bir doğu batı dil ve kültürel nedenli çatışmasını doğurur. İnsanlığın Kötülüğü görmesi için Sümerlerin ürettiği ve bilimselliği ispatlanarak, anlamları karşılarına yazılmış olan şu Kurmancı sözcükler bütün zamanlarda dikkate alınmalıdır: 1.Fitkâ=nifak sokucu, 2. İ bâ listık=düzenbaz, hilekar oyuncu, 3. İfroti=hilekar satıcı, Kurmancı kelime yazılış şekilleri için(bk. Kurmancı gramer). Atatürk’ün bir dil fikri varsa(arşivde olduğu söylenenler de dahil) dünya kamuoyuna açıklansın. Açıklanmazsa Türkiye’nin bir oyunun içinde olduğu anlaşılır. Atatürk dille ilgili ne tespit etmiş, yayınlasınlar incelensin. Şimdiye kadar yaptığım çalışmalara kaynak oluşturan eserleri yazdım. Atatürk’ün dille ilgili bir fikri varsa onu da yazarım, Ama bilimselliği orasından burasından taklit ederek altı sayfalık bir metin hazırlayıp. Sonrada bekleyip “bu aralar daha neler söylenecek” mantığı ile hareket edip “Atatürk’ün aslında daha dil hakkında yazıları var, ama onları sonra açığa çıkartacağız” mantığının karşılığını yukarıda telaffuz etmeye çalıştım. Bunca örgütlü devlet arşivden bir belgeyi çıkartamıyor mu?Düzenli-Saymaca dil tespitini yaptıktan sonra, güneş-dil söylemini araştırıp bir şey bulamayınca, bir an için yaptığım Sümer dili çalışmasının verilerini dikkate aldım. Bir dil teorisi tespit etmiştim. Teori EA’nın dil metodolojisini açığa çıkaracaktı, bu gelişme önemliydi, ama büyüklük çağrıştıran bir adlandırma aklıma gelmemişti, Sümer adlandırması ise doğallıktı, dahası dilin açığa çıkarılması için zorunluluktu(gerekçesini bu çalışmalarda açıklamaya çalıştım.) O zaman şu kanı belirgin oluyordu, büyüklük gütmek ya da taslamak hezeyandır(hastalık), Büyük olan ya da büyük olduğu söylenen her şey argodur/boştur. Eğer ki bu sav doğru olmasaydı, bu gün dinozorlar ya da benzer yaratıklar dünya’ya hakim olurdu. Soyut, somut, dilsel, kültürel..... akla gelebilecek her türlü büyüklük ve güç görecelidir, sonucu kesinlikle menfidir. Bütün dünyada akla gelebilecek realist en büyük güç güzelliktir, iyiliktir, saygıdır, erdem ve adalettir. Bu değerlerin sübjektif algılanması gerçeği değiştirmez. Bu aynı zamanda Sümerlerin din anlayışıdır. Bütün büyük şeyler/konular/nesneler saçmalıktır. Bir kez de güneşe bakılmalı. Ayrışsa Güneşte birçok dünya ortaya çıkar. O halde maddesel çokluk kaostur. Başka bir söylemle güneş kaotik bir ortamdır. Sözgelimi “konunun örneği olan” Türkiye’nin büyüklük savına göre “bütün dünya’yı Türkleştirseler, aynı dili konuştukları halde” ondan sonrada milyarlarca insanın "hepsi cihan alimi olsa da" her biri için "bunlar ne diyor?" diye anlamaya çalışacaklar. Buna göre hezeyan tanımı doğruydu, Vaka/somut örneği vardı. “Güneş dil Teorisi” sadece bir büyüklük gösterisiydi. “2005 yılı itibariyle” Seksen yılda yüzlerce Türkiyeli insana en yüksek akademik dil bilimi unvanı verilmiş, üstelik Sümer dilini Orijinal konuşan insanlar yalnız Türkiye’de yaşıyordu. Bir fiil Türkiye’de yaşayan Kurmancının önemini bilmeyen, biliyorsa, geliştirilmesi için emir vermeyen Atatürk’ün “dil teorisi” ne ifade eder? Sadece tasarlanan veya yapılan dil “birçok dilden alıntı yapıldığı için” Atatürk’te “en büyük dili biz yarattık, bunun adı da güneş-dil”dir, denmiş olabilirdi. Bu söz de devlet oluşturmaya çalışan heyecanlı bir insanın tepkileriydi. Kem küm edip farklı argümanların ileri sürülmesi anlamlı değildir. Dil de dahil bir güzelliği idrak eden insan milliyetçilik yapıp mutlaklaştıracak altı ilke belirlemez. Temel bir dil ve kültür toplumunu esarete mahkum etmek için planlar yapıp(bk. Sadabad paktı) Araplar, Acemler ve Afganlıların yardımıyla uygulamaz. Çünkü dilin “başta kendi insanları olmak üzere” bütün insanlık için her şeyin üstünde öneme sahip olduğunu da idrak etmiş olur. Kendi toplumuna aitse kullanır. Değilse ait olduğu topluma teslim eder. O topluma da, “dilinizi alın tüm insanlık için doğru kullanın” der. Başlangıçta ki niyetimde böyleydi, Arap’lara ait olsaydı Arap’lara, Türklere ait olsaydı Türklere teslim ederdim. Dilin doğru kullanılması için de onlara yardım eder, uygulamaya geçerdim. Dille ilgili bir “teori” tespit eden insan, kaybedilen her anın “teori”nin bir parçasını yok edeceğini de bilir. Orta yerde böyle bir şey yok. Tam tersi mükemmel dili yok etmek için aklın alamayacağı hileler yapılmış. Varsayalım ki Atatürk gaflete düştü “teorisi”ni açıklamadı. Atatürk açıklamadı diye kimse gidip arşivlere de bakmadı, bugünse açıklanmaya karar verilmiş. O zaman ortaya çıkarıp, dünya’ya açıklasınlar. Güneş-dil söyleminde ortada bir şey yok. Tam tersi bir tehlike var, hayali bir söyleme bilimsellik ithaf edilecek, onu da üstelik devlet başkanı bir insana mal edecekler. Bu katmerli tehlikeli, sonuçları vahimdir.Atatürk güneş-dil söylemini Türkçe için sarf etmiş. Saymaca bir dil yapmak zor bir şey değil, bir gün süre verilsin herkes saymaca bir dil yapar: gidin farklı ağızlı bir Sümer köyüne, eli kalem tutan iki yüz kişiyi toplayın, her bir kişiye birkaç harf verin, kelime başına yüklü bir para vereceğinizi söyleyin, parayı da peşinen masanın üzerin koyun. Çalışmacılara hiç müdahale etmeyin. Kimsenin şüphesi olmasın diye de, çalışmacı köylülere yaptığınız sözsel öneri dışında nefes harcamayın. Oturup yaşlı insanlarla dilden başka her konuda sohbet edin, Bilin ki akşama mükemmel saymaca bir diliniz hazır olacaktır. Geriye kalan onu götürüp tanzim etmektir. Ermeni vatandaş “Türkçe adında” saymaca bir dil yapmıştır. Ermeni vatandaş iyi yapmış, ama dil üzerine kafa yormamış, İnsanlığı aydınlatmamış, tehlikelerden söz etmemiş, esasen bir takım açıklamalar yapacakmış ama Atatürk müdahale edip, açıklamasına müsaade etmemiş, “bazı konularda dille ilgili fikrini açıkladığı için”de Ermeni vatandaş görevinden atılmış(bk. bir sonra ki konu)Bu gerçekler gözönüne alındığında, dilin öneminden haberleri olmayacak, tehlike nedir bilmeyecekler, ama 21.yy da yapılan tespitlerden yararlanarak yazılar yazacaklar. Dille ilgili bilimselliği götürüp alakası olmayan Atatürk’e mal edecekler. Bu tehlikelidir. O zaman şunu yapmış olurlar: başkasından aldıkları dille ilgili fikirleri toplumu için mücadele eden bir insan da olsa, bir savaş komutanına mal ederler. Bu durum o lidere körü körüne bağlı bir topluluk yaratır. Bu kez dünyadaki her toplum, böyle bir lider yaratma yarışına girer. Ya da hakkı doğar. Hiçbir lider mükemmel olamayacağına göre, tüm insanlık “aslında sadece lider olan, ama kutsiyet düzeyinde bilimsellik ithaf edilmiş liderlere kavuşur” dünyada lider ümmetli savaşlar başlar. Nitekim İran dini Lideri Ayetullah Humeyni bölgede ilahlaştırılmış liderlere tepki sonucunda ortaya çıkmıştır. Türkiye bu sistemi kültürel bir özellik haline getirmiş. Örneğin:Sokrates’in "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" sözünü Atatürk’e malettiler. Bu örneği, “güneş dil teorisi yoluyla Sümerleri kendine mal etme” konusunu eşleştirelim, vahim sonuç ortaya çıkar. Bu durumda Türkiye halkı ilelebet Sokrates’i bir şeye takmaz. Çünkü en doğru sözü Atatürk’ün söylediğine hükmetmişlerdir. Sokrates’in fikirlerini yazar çizer şuraya koyarlar. Bütün çözüm yollarının Atatürk’te sırlı olduğuna inanırlar. Öbür fikirler söylenir, ama uygulamada yeri yoktur. Bu hal tarzından geri dönüşte yoktur. İlelebet Atatürk’ün tabulu altı ilkesini dikkate alırlar. Olmadı 12, 13, 14.... kural üretirler. O zamanda bütün insanlık Türkiye’ye bakar. “Bu insanlar ne yapıyor” derler. Ya da Türkiye başarılı olur, gittikçe sayıları artan tabulu/tartışmasız kelimelerin, deyimlerin ve söylevlerin tek liderli ülkesi olur. Bunu başarı olarak algılayacak olan dünya ülkeleri Türkiye’den bu sistemi ithal etmeye çalışırlar. Belki yeni “tek liderli” toplumlar –liderini- Türkiye gibi ilahlaştırma yolunu seçerler. Bu da dünyada yeni bir toplumsal kaos yaratma şeklini üretmek demektir. Neden Sümerlerin bazı liderlerinin yılan, pislik, şeytan olduğunu yazıyorum?. Bu isimleri ben takmadım, Sümerler takmış. Sümer toplumunun aynı hataya düşmesini istemediğimden bu örnekleri veriyorum. Gizlemek basittir, ama doğru değil. İnsanlığı gerçek bilgiden yoksun bırakmak kötülüklerin devam etmesine sebebiyet vermektir. Türkiye’de siyasi ve akademik kariyerli insanlar(devlet bakanı prof. Mehmet Aydın ve TDK yetkilileri....) Türkçede etimolojinin kullanılmasından bahsediyorlar. Türkçede Etimolojinin kullanması, kademeli bir şekilde Kurmancıya geçiş yapmak anlamına gelir. Bunun ikini bir anlamı yoktur(bk. etimolojinin kullanım alanı). Diğer tarafta Türkiye Zazaları kullanarak ikinci bir Kurmancı yaratıp, Sümer halkını bu yolla bölmek ve içerden karıştırmak istiyor(bk. İnternet ve Zazaki basılı yayınlar) Birleşmiş Milletler ve dünya bilim çevreleri bu uyarıyı dikkate alarak tehlikeyi bertaraf etmelidir. Çünkü ön Asya ve Orta Doğu’daki dilsel kaotik ortam siyasal kaotik gelişmelere sebebiyet vermektedir. Dille ilgili sorunlara açıklık getirilip, çözüm üretilmezse, bu kez bölgede ve dünyada ebedi bir doğu batı dil ve kültür çatışması başlar. Kitabını okumamış olsam da sanırım “Medeniyetler Çatışması” savının gerekçelerinden biri de dilsel kaotik ortam olsa gerek. Bölgedeki dille ilgili konulara Birleşmiş Milletler müdahale etmelidir. İkinci bir Kurmancı gerekliyse ki bana göre gerekli değil buna birleşmiş milletler karar vermelidir. Anadolu’daki yüzlerce Sümer köyünde farklı Kurmancı telaffuzlu şiveler/ağızlar konuşulmaktadır. Saymaca dil yaratma amaçlı bir çalışma yapılsa, bu köylerin farklı ağız özelliklerinden yararlanılarak günlerle ifade edilecek sürede yüzlerce saymaca dil elde edilir. Gelişmeye terk edilirse kısa bir sürede Türkçe ve Zazakiden çok daha güzel diller oluşturulur. Mükemmele yakın olduğunu bildiğim halde “Sinemıli” bir dil yapalım demiyorum! Bana göre bu hal tarzı da yanlıştır. Orta yerde bir dil varsa ve o dil güzellikler yaratıyorsa buna kimsenin diyeceği bir şey yok. Bütün insanlık saygı duyar. Yeter ki o dili konuşan toplum güzellikler üretsin. Ama o toplum dilden veya uydurma soyut değerlerle, kişileri ilahlaştırmaya başlarsa, gün gelir o toplum insanlığın başına bela olur. Bu nedenledir ki bilimsellik bir toplumun liderine mal edilmemelidir. Günümüzde ilkokulda okuyan bir çocuk da nasıl lider olunduğunu bilir. Lider danışmanlar tutar. Danışmanların değişik konularda ürettiği fikirleri lider açıklar, lider olur. Eğer ki bir toplum sorunlar yaşıyorsa ve danışmanların ürettiği fikirler o toplumun kurtuluşuna vesile olduysa. O zaman lider kahraman olur. Babil’lilerden sonra takribi dört bin yılda sayısını hiç kimsenin bilemeyeceği bu tür insanlar olmuştur. Kim bilir ne adsız toplum kahramanları doğup görevini yapıp öldükten sonra tarihe geçmemiştir. Eğer ki bir lidere saygı duyulması isteniyorsa toplumlar liderini ilah diye insanlığa dayatmamalıdır. Ya değilse insanlık o lideri çöp kutusuna atar. Harcanan emek, zaman ve karmaşa ise tüm insanlığın zarar hanesine yazılır. Türkiyede yapılanlara karşın birde Sümerlere bakmak lazım. Sümerler bu güne kadar ne yapmışsa, doğruluk/iyilik/insanlık/sevgi/saygı/adalet için bilinçli yaptığı anlaşılmaktadır. Burada bir hususa dikkat etmek gerekiyor. Bu erdemleri yaşayıp, yaşatan Sümerler her insanı, toplumu, topluluğu gelişmekten alıkoymamış, dinlemiş ona güvenmekte tereddüt etmemiş. Yanlışlarını tespit ettiğindeyse, yanlış yapanı kendi haline bırakmış. İçlerinde kötülüğe kananlar karşı safa geçmiş, ama kendileri spesifik yapılarını asla kaybetmemiş. İsteselerdi “yukarıda anlamları yazılı olan” kötülüğü yapanlara karşı birleşerek onları istedikleri şekilde yönlendirebilirlerdi, Ama bunu yapmamışlar. İyi ki yapmamışlar. Çünkü bu durumda kendi düzenli dilleri dünya’ya hakim olur ve kötülük üretenler Sümerler olurdu. Sümerler kötülüğün nasıl gelişeceğini yukarda ki örnek kelimeleri türeterek, insanlığı uyarmışlar. Müthiş aç bir enerjiye sahip olan kötülük peşindeki bazı karanlık odaklar Sümerleri tasallut(saldırı, musallat) altında tutmaya çalışıyorlar. Sümer kültürü, mitolojisi ve Kurmancı açığa çıkarılırken Sümerlere reva görülen kötülük oyunlarını mutlak surette bozmak gerekir. Aksi takdirde orijinal Kurmancıya ulaşılamaz, Sümer Aleviliği yok olur ve kötülük üretenler güçlenerek kötülük üretmeye devam eder.DEVAM EDECEK.....İnsanlığın bu gerçekleri görmesinde yarar vardır. Ya değilse bu çirkinlikler sinsice, kademeli olarak dünyaya yayılır, zaman gelir meşruiyet kazanır. Irk temeline dayanan ayırımcılığa karşıyım. Dil ve kültüre dayanan doğal gelişmeye “bir farkla” taraftarım. gelişen/gelişkin bir dil ve kültür ne kadar gelişmiş olursa olsun “” demek değildir. Aşırı güçlendiğinde güzellikleri yok etmeye başlar. Bu yolla dünya ilelebet kaosa sürüklenir. Ama önemli bir konuda, “Türkiye’nin yaptığı gibi” basit Kurmancı ağız farklılıklarını abartıp, saymaca bir dil yaratarak, dünyayı belirsiz bir kaos ortamına sürüklemek doğru değildir. O halde paradigmaya iki temele dayalı olarak bakmak lazım. 1. Dilleri ve kültürleri “büyüklük savı” için yayılmacılıkta kullanmak yanlıştır. 2. Temel dilleri ve kültürleri yok etmek veya bölmek için manipülasyon yanlıştır.İnsanlığın bu gerçekleri görmesinde yarar vardır. Ya değilse bu çirkinlikler sinsice, kademeli olarak dünyaya yayılır, zaman gelir meşruiyet kazanır. Irk temeline dayanan ayırımcılığa karşıyım. Dil ve kültüre dayanan doğal gelişmeye “bir farkla” taraftarım. gelişen/gelişkin bir dil ve kültür ne kadar gelişmiş olursa olsun “” demek değildir. Aşırı güçlendiğinde güzellikleri yok etmeye başlar. Bu yolla dünya ilelebet kaosa sürüklenir. Ama önemli bir konuda, “Türkiye’nin yaptığı gibi” basit Kurmancı ağız farklılıklarını abartıp, saymaca bir dil yaratarak, dünyayı belirsiz bir kaos ortamına sürüklemek doğru değildir. O halde paradigmaya iki temele dayalı olarak bakmak lazım. 1. Dilleri ve kültürleri “büyüklük savı” için yayılmacılıkta kullanmak yanlıştır. 2. Temel dilleri ve kültürleri yok etmek veya bölmek için manipülasyon yanlıştır.
Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.