BİR ANTLAŞMA; DÖRT İTTİHATCI BİR BOLŞEVİK
Bîşar Norşîn · 7 ay önce
Ahmet ALÝM · 18.10.2006 · 1 görüntülenme
Sömürgecilik kendi başına insanlığa karşı işlenen bir suç olduğundan, geçmişlerinden sömürgecilik yapmış olan halklar ve/veya devletler her halükarda insanlığa karşı suç işlemişlerdir. Bu anlamda sömürgeci geçmişleri olan Fransa ve Türkiye parlementolarında yaşanan son olaylar, bu ülkelerin tarihlerinin soykırım kavramı çerçevesinde tartışılmasına neden olmuş, bu sömürgecilik ve soykırım politikalarında ısrar eden Türk rejiminin gerçeklerini gözler önüne sermiştir.Sömürgeci, ırkçı ve inkarcı TC rejiminin gerçek yüzü, 12 ocak 2006’da Fransa parlementosunda Ermeni jenosidinin inkarını bir suç olarak değerlendirecek bir yasa tasarısının oylanması sonrasında inkar edilemeyecek şekilde dünyaya gösterilmiştir. Bu olayın Orhan Pamuk’un Nobel ödülü kazandığının açıklanmasıyla aynı güne rastlaması bu rejimin karakterinin daha da iyi görülmesini sağlamıştır. İnsan hakları, demokrasi kavramlarının genel kabul gördüğü çağdaş dünya da Türk rejiminin ve toplumunun Fransa’daki oylama karşısında aldığı tutum okullarda ; Toplumsal paranoya ve Toplumsal Şizofreni açılarından örnek olay olarak incelenmeye değer bir durumdur.Rejimin kökleriTC’yi kuranlar Osmanlı mirasını red ettiklerini açıklarken, Osmanlı’nın borçlarını kabul ederek ödemişlerdir. Mustafa Kemal pragmatist ve oportunist bir lider olarak Osmanlı soyundan kendi iktidarına gölge getirecek Sultan’ı ve halifeyi 1924 yılına kadar geçen sürede sürgün ederek TC sınırları içinde Osman oğullarından kimsenin kalmamamsını sağlayarak, fiziki anlamda tehlikeyi bertaraf etmiştir. Devamında Mehmet Akif gibi Osmanlı yanlısı olabilecek aydın ve siyasii kadroları sürgün ve/veya elimine etmiştir. Sonrada, devrim diye adlandırdığı harf, dil, kılık kıyafet v.b. uygulamalarla toplumun geçmişle ve Osmanlıyla bağlarını keserek TC’yi kendi çiftliği gibi düzenlemiş ve günümüz TC’sinin temellerini atmıştır. Bu süreçte, Mustafa Kemal Jön Türklerin Ermeni jenosidiyle başlattığı etnik temizlik harekatını Rumları Anadolu’dan sürerek, Süryanileride Kuzey Kürdistan’da katliam ve sürgünlere tabi tutarak kısmen tamamlamıştır. Yaratmak istediği Türk ulus devletinin önündeki son engel olan Kürtlere uyguladığı katlimlarla Kürtlerin yoğun bir nüfusa sahip olmaları ve direnişleri nedeniyle elimine edememiştir. Bu dönemde, kurulan SSCB Ermenileri susturmuş ve dönemin egemen devletleri ise Ermeni sorununu, TC’yle kurdukları ilişkilerde elde ettikleri imtiyazlardan dolayı TC’nin önüne çıkarmamışlardır. 2. dünya savaşında yenilen Hitler Almanya’sının yahudi soykırımı nedeniyle Nürünberg’te yargılanıp mahkum edilmesinden sonra, soykırım insanlığa karşı işlenen bir suç olarak uluslararası anlamda kabul edilmiştir. Hele Hitler’in Yahudi ve Çingene soykırımları için kendisine Ermeni soykırımını ve Mustafa Kemal’i örnek olarak almış olması, üzeri örtülen bu soykırımın 1980’li yıllardan itibaren bazı devletler, BM ve AB gibi uluslararsı kurumlar tarafından tanınmasıyla sonuçlanmıştır. Osmanlı’nın mirascısı olan TC Ermeni soykırımının gündeme geldiği her ülkede ve uluslararası kurumlarda, bu soykırımın tanınmaması için ulusal seferberlik ilan ederek soykırımdan bugünde sorumlu olduğunu göstermiştir. Soykırımın Fransa tarafından tanınması ve TürkiyeErmeni soykırımını 2001’de kabul eden Fransa, içinde geçmekte olduğu seçim havasında, yahudi soykırımının inkar edilmesini suç kabul eden yasaya gönderme yapan Sosyalist partisinin yasa tasarısını 12 ocakta oylayarak kabul etmiştir. Fakat bu tasarının kanunlaşması için daha bir çok aşamadan geçmesi gerekmektedir. Chirac ve Hükümetin karşı olması dikkate alınırsa, bu tasarının kanunlaşma şansının az olduğu görülmesine rağmen bu denli oransız tepki verilmesi ilkel milliyetçiliğin Türkiye Cumhuriyrti rejimine has bir akım olduğunu göstermiştir. Bu olay Fransa ve Türkiye’de tarihi ele almada yapılan yanlışlıkları göstermesi bakımından da ilgi çekicidir ; Yahudi soykırımı yok demenin cezalandırılması söz konusu ise, Ermeni soykırmını yapıldığı kanunen kabul edildiğinde bunun inkar edilmesinin de suç sayılması doğal bir durumdur. Parlementoların insanlığa karşı işlenen suçları tanıması insani bir durum toplumsal vicdan açısından gerekli ve doğal bir tavırdır. Zira, parlementolar halkların vicdanı temsil ederler ve mazlum halklara yapılan soykırım, katliam vb. uygulamalara tepki göstermeleri gereklidir. Fakat tarihi konuları donduran ve tartışılmasını engelleyen kanunlarda bir o kadar anlamsızdır. Buna yahudi soykırımıda dahildir. Bu anlamda, bürokrasinin beşiği olan Fransa tarihi de kanun maddesi haline getirerek bir yanlışa yol açmışsada, AB’ye girmek isteyen Türkiye Cumhuriyetinin AB kriterlerinden ne kadar uzakta olduğunu göstermesi açısından da faydalı olmuştur. Tam da bu noktada, Türkiye tam bir ilkellik örneği gösterek, Fransa’ya karşı ulusal seferberlik ruhu içinde protesto ve boykot uygulaması başlatmıştır. Türk rejiminde iktidar olan Ordu bu süreçte susarak olayları bir görünmez el ile organize etmiştir. Ordunun yönlendirmesi ve desteği olmadan bu düzeyde kapsamlı bir isteri durumu yaratmak mümkün değildir. Birde buna kraldan daha kralcı işgüzarlar, bir çok alanda olduğu gibi bu alanda da Fransa’yı taklit ederek Cezayir’de soykırım üzerine ve bu soykırmın inkarını cezalandıracak bir kanun tasarısı hazırlamışlardır. Cezayir’de bile soykırm anlamında bir kanun bulunmazken, Türk parlementosu Cezayir’de soykırım ğzerine bir yasa hazırlığı içindedir. Kaldı ki Türkiye Cezayir bağımsızlık savaşı sırasında uluslararası forum ve BM toplantılarında Cezayir’e karşı Fransa’yı desteklemiştir. Cezayir’in bağımsızlığının oylandığı 1955’te BM oturumunda Cezayir’in bağımsızlığına karşı oy kullanmıştır. 1957, 1958 ve 1961’de ise çekimser oy kullanarak Cezayir halkının kendi kaderini tayin etmesine karşı çıkan Türkiye Cumhuriyeti 45 yıl sonra Cezayir’de Fransa’nın soykırım yaptığını kanunlaştırmaya girişecek kadar komik bir pozisyona girmiştir. Türk rejimi kendi tasarufunda olan arşivlerdeki belgeleri kendi tezlerini destekleyecek şekilde sınırlı bir şekilde kullanıma açarken, Cezayir, Filistin ve diğer mazlum halkların mücadelelerine ilişkin uluslararası toplantılardaki tavrını gözlerden saklamaya müktedir değildir. Fakat, güdümlü basın kullanılarak toplumsal hafızası sınırlı olan Türk toplumu devletin ulu çıkarları doğrultusunda yönlendirilmektedir. Bu yönlendirmede devletine bağlı sözde solcular ve islamcılar çok önemli bir rol oynamakta olup Kürt mücadelesine karşı da devletin neferliğini yapamaktadır.Orhan Pamuk’un NobeliEğer karşılaştırma yapmak gerekirse, Fransa’da Cezayir’de yapılan katliamlardan bahsetmek ne yasak değildir. Bu konuda Fransız sömürgeciliğini lanetleyen binlerce bilimsel çalışmanın yanı sıra sayılamayacak kadar film, roman, tiyatro vb sanat eseri üretilmiş ve bu alanda entellektüel üretim halen sürmektedir. Cezayir savaşı sürerken Sartre ve Camus’un de aralarında bulunduğu 121 Fransız aydını, 5 eylül 1960’ta Cezayir halkına karşı silah kullanmanın bir suç olduğunu bir deklarasyonla Le Monde gazetesinde yayınlamışlardır. Bu aydınlar yargılanmamış ve linç edilmemişler ve Cezayir halkıyla Fransız halkı arasında bir köprü olmuşlardır.Türkiye’ye gelince, Gerçekleri olaylar kısmen olup bittikten sonra dile getiren Orhan Pamuk medyatik olarak linç edildikten sonra fiziki olarakta linç edilmek istenmiştir. Elif Şafak ise bir roman yazdığı için yargılanmış ve uluslararası tepkilerden dolayı bu iki davadan geri adım atılmıştır. Yaratılan bu terör ortamında, yazarlar, bilim adamlarının çoğu objektif hareket etmemekte devlete hizmet ederek insani vicdanlarını bir kenara bırakarak tek tip adam üretimine katkıda bulanarak kabız bir toplumun kabız aydın ve bilim adamları olarak sistemin dışına çıkmaya cesaret eden Nobel kazanan Orhan Pamuk’u devlet ve Türk düşmanı olarak karşılarına almışlardır. Orhan Pamuk içinden çıktığı toplumun sorunlarına yabancılaşmak yerine, bu sorunlara gerçek bir aydın sorumluluğuyla yaklaşmış ve gerektiğinden devlet ve manipule edilen kitlelerle karşı karşıya gelmekten çekinmediğinden, ona Nobel edebiyat ödülünü kazandıran romanları yazabilmiştir. Yani Orhan Pamuk’a Ermeni soykırımı ve Kürt katliamını dile getirdiği için Nobel verilmemiştir. Orhan Pamuk bu gerçekleri görüp dile getirebildiği için vicdanı ve bilinci esir olmadığından Edebiyata katkı olarak tanımlanan romanları yazabilmiş ve Nobel’i kaleminin hakkıyla kazanmıştır. Fakat şizofrenik ve paranoyak bir toplum yaratan Türkiye Cumhuriyetinin yasal plandaki temsilcisi olan Cumhurbaşkanı Sezer 3. sınıf sanatçıların en ufak başarılarını bile kutlamayı ihmal etmezken, Nobel ödüllü Orhan Pamuk’u görmezden gelmiştir. Buna karşın Fransa Cumhurbaşkanı Nobel ödülünün Pamuk’a verildiği gün bir açıklama yaparak Pamuk’u kutlamıştır. Bu durumda Chirac Pamuk’a Sezer’den daha yakın olup TC ile Fransa arasındaki farkı göstermektedir.. Bu topraklarda yaşayan halkların sorunlarını dile getiren ve halklar arasında bir köprü olan Orhan Pamuk’u aldığı Nobel edebiyat ödülünden dolayı içten kutlayarak, gerçeklerde inat eden çizgisinde taviz vermeyeceğini umuyorum. Çünkü sanatçılar aynı zamanda halkların vicdanıdır, hele sözkonusu olan Nobel sahibiyse sorumlulukları daha da artar. Ahmet ALİMFransa, 17 ekim 2006
Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.