ABDULLAH GÜL’ÜN „KAYSERİLİ“ ATASI ŞÊX ÎBRAHÎM HUSEYÎN SÎWASÎ KÜRD OLMASIN?
Aso Zagrosi · 2 yıl önce
E.Mail"den · 19.11.2009 · 1 görüntülenme
Verein der Völkermordgegner e.V. Frankfurt / Main
Soykırım Karşıtları Derneği (SKD); Kontakt : Ali Ertem, Tel.: 0049/69/5970813; E-Mail: skd@gmx.net
Boyun eğmedim, bu da size dert olsun!
Seyit Riza
71. Yılında Dersim Soykırımı
1937 - 38 Dersim Soykırımı, Türkiye Cumhuriyeti egemenliği altında kendi ulusal ve dini kimliklerini sahiplenen, devletin türkleştirme politikasına direnen bütün halkların soykırım hedefi olduğunu tekrar gözler önüne sermiştir. Bu bakımdan Dersim Soykırımı, 1915 soykırımının doğrudan bir devamıdır. Egemenliğin Türklük tanımına uymayan ve Sünni Müslüman olmayan halklara karşı bir meydan okuma, ezme harekâtıdır.
Dersim soykırımı 1915 Soykırımı ile birlikte tanınıp kamu vicdanında mahkûm edilmeden, soykırım mağduru halklardan özür dilenmeden, bu insanlık suçlarının açmış olduğu yaraları sarmak için içtenlikli bir çaba harcanmadan, TC egemenliği altında yeni soykırımları engellenmenin hiçbir garantisi yoktur.
Devlet yönetimi, ısrarla asimile politikasını sürdürmekte ve 1915 soykırımında olduğu gibi, Dersim Soykırımında da, “sükûnet“ ortamında sanki hiçbir şey olmamış gibi davranmayı yeğlemektedir. Sorun gündeme geldiğinde de tehdit, çamur ve iftira yöntemleri ile gerçekleri örtbas etmeyi denemektedir. Gerçekler inatçıdır! İçte Kürt muhalefetin, dışta kamuoyu baskısı ve mevcut çıkarları gereği müttefiklerin zorlaması, TC politikasını değişime zorlamaktadır. Aktüel olarak sürdürülen tartışmalardan da anlaşıldığı gibi, TC'nin etnik yok etme politikalarının pervasız örneklerinden biri olan 1937-38 Dersim Soykırımı, çok daha ağır bir biçimde gündemdeki yerini almış bulunmaktadır.
Ağır baskı ve sindirme yöntemleri sayesinde tanımsız bırakılan, üzerine gidilmesi engellenen çok kapsamlı insanlık suçlarından biride, yöre halkı deyimi ile Dersim Tertelesi dir. Hala birçoğu hayatta olan binlerce görgü tanığı, tüyler ürperten vahşetin ayrıntılarına ilişkin kayda geçen kapsamlı ifadeler vermişlerdir. Bunun yanı sıra suça iştirak edenlerin itirafları da bir o kadar önem taşımaktadır. Yinede soykırımcı müdahalenin esas ayrıntıları Türk Silahlı Kuvvetlerinin elinde bulunmaktadır. Bilindiği gibi genelkurmay arşivi, bu konuda da kamuoyuna, bilimsel araştırmalara kapalı tutulmaktadır. Güneşi balçıkla sıvamaya TSK'nin gücünün de yetmeyeceği kesin olmakla birlikte, umudu barış ve özgürlük olan insanlık, omuzlarında Dersim Tertelesi'nin de karanlıkta kalan bütün yönlerini açığa çıkarma yükünü taşımaktadır.i
Tarih boyunca Dersim, inanç, etnik yapı ve kültürel bakımdan kendine özgü çeşitlilikleri, farklılıkları içinde barındıran zulme karşı başı dik bir direniş kalesi olagelmiştir. Dersim'in Kızılbaş Aleviliği, Hıristiyan, Sünni Müslüman çeşitli din ve inançlarla barış içindeydi. Zaza, Kurmanc, Ermeni farklı dil ve etnik yapılar karşılıklı saygı içinde yaşadılar. Dersim, sadece kendisine Osmanlı merkezi otoritesi tarafından yapılan zulme karşı direndi. Kale gibi kapılarını kapadı yalınkılıç saldırganların üzerine. Dersim'e çokça sefer oldu, ama zafer olmadı!
Bu nedenledir ki Dersim, TC'nin kuruluşundan sonra da, "Tek ulus, tek devlet, tek bayrak, tek dil, " şiarıyla bütün ulusal, kültürel, inanç farklılıklarını yok etmeyi hedefleyen İttihatçılığın devamı olan Kemalizmin hedeflerinden biri oldu. Bu farklılık ve çeşitlilik bahçesini, direniş kalesini kırmak için özel kanunlar çıkarıldı. Projeler hayata geçirildi. Nihayet çeşitli askeri hazırlıklar sonucunda Dersim, 1937-38 tarihlerinde bu tür insanlık suçlarıyla uzmanlaşmış İttihatçı kadroların emir komutasında kıskaca alınarak yok edilmeye çalışıldı.
Dersim direnişinin önderleri Seyit Rıza ve arkadaşları, Kasım 1938'de Erzincan'da kurulan, hükmü önceden verilmiş “İstiklâl Mahkemeleri“ tarafından formalite bir yargılamayla, alelacele idam edildikten sonra kaybedildiler.
Bu idamları bir an önce infaz etmek için görevlendirilen Emniyet Amiri olarak İhsan Sabri Çağlayangil, yıllar sonra yayınlanan anılarında gerek idamların infazı gerekse savunmasız halka karşı uygulanan vahşete dair ayrıntılı bilgiler vermektedir. Daha sonra Dış İşleri Bakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı Vekilliğine kadar yükselen İhsan Sabri Çağlayangil, 1986 yılında kendisiyle yapılan bir söyleşi de Dersim'de yapılanları kendi sesinden şöyle açıklamaktadır:
“.....' Abdullah Paşa, şimdiye kadar bu işin böyle olduğunu, fakat hükümetin bundan sonra kararlı olduğunu, Dersim'i de yurdun öbür parçaları gibi hükümetin otoritesinin cari olduğu ve hükümetin üstünde tek bir otoritenin bulunmadığı yer yapmakta kararlı olduğunu, ağaların lafına kapılmamasını, meseleyi tekrar tezekkür etmelerini söyledi. Bunlar kabul etmediler. Sonra biz geri döndük. Yani meclise. Neticeyi söylüyorum. Bunlar kabul etmediler. Mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içinden. Bunları fare gibi zehirledi. Yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir hareket oldu. Dersim davası da bitti. Hükümet otoritesi de köye ve Dersim'e girdi. Dersim böyle bitti. Bugün Dersim'e rahatça gidebilirsiniz. Jandarma da gider siz de gidersiniz. Yalnız son zamanlarda bilhassa sınırlarda dış tesirlerden Kürtlerin bağımsızlık hareketi başladı. Kürtlerin bir bölümü Türkiye'de, bir bölümü İran'da....“ (Kayıt burada bitiyor.)ii
Kaynak: http://www.dersim.biz/html/jenosid_fotograflari.html
İnsanlığa karşı işlenmiş bir suçun, devletin en yüksek düzeyde bir yetkilisi tarafından bundan daha açık bir itirafı olamaz. Benzeri bir itirafta, geçtiğimiz yıl [2008] 10 Kasım törenleri için Brüksel'de bulunduğu bir sırada katılımcılarına yönelttiği "Ermenileri ve Rumları Anadolu'da bıraksaydık, bugün bağımsız bir Türk Devleti olabilir miydi?" sorusuyla Milli Savunma Bakını Vecdi Gönül tarafından dile getirilmiştir.
Kıdemli diplomat CHP'li Onur Öymen'in bu yılın 10 Kasımında TBMM'de yapılan görüşmeler sırasında “Kurtuluş Savaşı'nda, Şeyh Sait isyanında, Dersim isyanında, Kıbrıs'ta analar ağlamadı mı? Kimse ’analar ağlamasın, mücadeleyi durduralım' dedi mi?“ ifadesi, TC devlet politikasının bu güne kadar ne olduğu ve bundan sonra da ne olması gerektiği zihniyetini açıklamaktadır: TC egemenliği altındaki farklı kimlikleri devlet terörü ile türkleştirmek, direnenleri ise katletmektir!
Dersim soykırımı, farklı özellikleri ve farklı tarihsel koşulları ile birlikte, diğer soykırımlar gibi insanlığın bir sorunu olma özelliğine sahiptir. Soykırım Karşıtları Derneği (SKD), ortak coğrafyamızda yaşanan etnik yok etme politikalarının bir devamı olan 1937-38 Dersim Soykırımını, hem uluslararası kurumların, hem de ulusal devletlerin tanımasını talep etmektedir. Türk egemenliği altında gerçekleştirilmiş soykırımların, devletin katı inkâr politikasından dolayı başka türlü kabul görme şansı bulamamaktadır. Hak ve adaletin işler kılınabilmesi için TC'ni soykırımcı politikalarından caydırmak ve sonuçlarını ortadan kaldırmak gerekmektedir. İnsanlığa karşı işlenmiş suçların kabulü, bugün tartışılmakta olan çok uluslu, çok kültürlü, değişik dini inançların varlığına saygı gösteren, yaşam hakkını garanti eden bir toplumsal sözleşme sağlanması için de zorunlu bir önkoşuldur.
İnsanlığı hedef alan soykırımları, pogromları unutmak, inkâr edilmelerine karşı tepkisiz kalmak sadece suça ortak olma anlamını taşımaz. Zira yeni soykırımlara zemin hazırlayan en sinsi tehlike duyarsızlık ve unutkanlıktır. Geçmişimizle yüzleşmeden hata ve eksikliklerimizden doğru dersler çıkarmadan ırkçılığa karşı mücadelede başarı şansımız yoktur. Soykırımın suçuna alet olan, inkârına ortak olan toplumlarda insanlık onuru ve vicdanı tamiri çok zor bir erozyonla karşı karşıyadır. Toplumsal kirlenme ahlaki çöküntü dibe vurmaktadır. Irkçılıkla gözü kör edilen işçilerin, emekçi yığınların ezici çoğunluğu, soykırım egemenliğinin bir uzantısı haline gelmektedirler. Topluda soykırım kurbanları için empati, haklıdan yana insani duruş imkânsız hale gelmektedir. Bugün işlenen siyasi cinayet, yârine unutulmaktadır. Toplumsal yaşamın bir parçası haline gelen işkence, sokak infazı, insan kaçırıp kaybetme, kurbanların en yakınlarından başka kimseyi ilgilendirmemektedir. Hak aramak ölüm aramaya eşdeğer hale gelmektedir. Artık meydan boştur, darbecinin işkencecinin, iftiracının hortumcunun dişine dokunacak bir tehlike söz konusu değildir. Devlet denen aygıt soykırımcı “vatan sahiplerinin“ elinde keyfiyet sistemine muhalefet edeni ezmek için bir silindir işlevine sahiptir. Tıpkı TC devleti gibi.
İttihat ve Terakkinin iktidar olmasından buyana geçen 100 yıllık zaman tüneline girme ve gerçeklere gözlerimizi kapamadan bir muhasebe yapma “zahmetine“ katlanacak olursak, bütün suçların suçu olan, hesabı sorulmamış, unutulmuş, soykırım suçunun ürünü TC devletini ve onun şekillendirdiği toplumsal gerçeği anlamak hiçte zor olmayacaktır.
Bu düşünce ve taleplerle Dersim 1937-38 Soykırımı Kurbanlarının anıları önünde saygıyla eğiliyoruz. Dersim halkının acılarını paylaşıyoruz.
Bu tarihi Fotoğraf, Sayın Emirali Yağan'ın CHP Genel Başkan Yardımcısı Öymen'e açık mektubundan alınmıştır
Aso Zagrosi · 2 yıl önce
Aso Zagrosi · 3 yıl önce
Brahim Ziravav · 4 yıl önce
Brahim Ziravav · 6 yıl önce
Anonymous · 16 yıl önce
SON DEVRIN DIN MAZLUMLARI NECIP FAZIL KISAKÜREK En aşağı 50.000 müslümanın kanını ve canını ihtiva etmesi bakımından, kalın hatlarıyle bir harita gibi çizdiğimiz ve şu anda yalnız ana prensip ve mânasıyle tesbit ettiğimiz bu facianın, tarihte bir benzeri gösterilemez. Babalarını arayan ve yanına gitmek istediklerini söyleyen iki mâsum çocuğun Hozat Kaymakamı tarafından süngületilerek babalarının yanına gönderilmesi... Kendisinin öğretmen ve köy halkıyle alâkasız bir şahıs olduğunu iddia ederek alevler içinden fırlamak isteyen bir gencin, kalasla itilip alevler içine atılması ve karşı -sında sigara içilmesi... Buğday sapları üstünde yakılan, daha evvel kurşunlanmış bütün bir köy halkı... Annesinin karnından sivri uçlu âletle çıkartıldıktan sonra yaşamakta devam eden ve hala topuğunda bu sivri uçlu âletin izini taşıyan çocuk... Bir dere içinde boğazlanan ve bu fiili yerine getiren cellâdın bulunması bir hayli zorluğa yol açan yirmi mâsum... Ve buna benzer daha neler, dalıa neler!.. Cesetleri değil, mânaları muhakeme ve idam eden tarih, bakalım bu 50.000, çocuk, genç, ihtiyar, kız, kadın, hasta, alil müslüman cesedine karşılık kaç ferdin mânası üzerinde ebedî idam karari verecektir? Elâzığ Ortaokulunda okuyan iki çocuk... Tatili geçirmek üzere memleketleri olan Hozat'a geliyorlar ve facianın tam üstüne düşüyorlar. Hozat yakınlanndaki köylerine geldikleri zaman babaları Yusuf Cemil'in öldürtülmüş olduğunu öğreniyorlar ve ağlama ya başlıyorlar. Onlara şu karşılık veriliyor: "- Sizi de onun yanına götüreceğiz!" Çocuklar odadan sürükletilerek çıkartılıyor ve jandarma muhafazasında gittikleri yolda süngületiliyorlar. Böylece babalarnin yanına gönderilmişlerdir. Her evi ayrı ayrı tutuşturulduktan sonra dört bir etrafı ayrıca çalı çırpı içine alınıp alev alev yakılan bir köyden, deli gibi bir adam çıkıp, çalı yığınları gerisinde manzarayı seyredenlere doğru ilerliyor ve haykırıyor: "Durun, ben köy ahalisinden değilim! Muallimim! Müsaade edin, kendimi size isbat edeyim!" Fakat sözüne mukabele, bir kalasla itilerek alevler içine atılması oluyor. Adam, evvelâ göğsünün kılları tutuşarak alev alev yanarken, çalı yığınlari gerisinde âmir, zevk ve istihza ile sigarasını içmektedir. (Bu vak'a, bana, 1944 yılında, Eğridir'de askerliğimi yaparken, resmî şahıslar huzurunda, yanan adama karşı sigarasını zevkle içtiğini söyleyen Amirden bizzat dinleyenlerce anlatılmıştır.) Yusuf Cemil'in köyünden 200 kadın ve çocuk öldürtülmüş ve bunların cesetleri buğday sapları üzerinde yakılmıştır. Öldürülenler arasında, Elâzığ'da askerliğini yapan ve o sırada izinli olarak köyünde bulunan Rüstem adında biri de vardır. Bu zavallı, mezun olduğunu ve isterlerse hüvviyet ve izin kâğıdını da gösterebileceğini söylediği halde derdini dinletemiyor ve dört çocuğu ile seksenlik anası arasında, onlarla berabır, kurşunlanıyor. Hozat'ın Karaca köyünden Cafer oğlu Kasım... Bu adam, o tarihten 30 sene kadar evvel Amerika'ya gitmiş, orada 15 yıl kalmış, epeyce para kazanmış ve sonra köyüne dönmüştür. Kasım, Amerika dönüşünde, Birinci Dünya Harbinde Kafkas cephesi Köprüköy muharebesinde şehit düşen kardeşi Yüzbaşı Şükrü'nün iki çocuklu karısı Şirin Hatun'la evlenmiş, Hozata gelip yerleşmiş, orada bir mağaza açmış ve ticarete başlamıştır. Hükûmetle de bazı taahhüt işlerine girişmektedir. Dersim hareketi esnasında, işbu Cafer oğlu Kasım, taahhüt bedelinden alacağı olan 6.000 lirayı tahsil etmek üzere Ovacık Kaymakamlığına müracaat ediyor. Muamelesini tekemmül ettirip parayı kendisine veriyorlar. Muamele biter bitmez "Seni Hozat'tan çağırıyorlar!" diyerek,onu, mahfuzen yola çıkariyorlar. Cafer oğlu Kasım, kasabadan ayrıldıktan bir saat sonra jandarmalara öldürtülüyor. Koynundaki 6.000 lira da, iki alâkalı idare âmiri arasında taksim ediliyor. Zavallının zevcesi Şirin Hatun, o esnada, dört çocuğuyla birlikte, komşularına oturmaya gitmiştir. Kadın, evine döndüğü zaman bir de görüyor ki, kapısı kırılmiş ve bütün eşyası etrafa dökülüp saçılmıştır. Haykırmaya başlıyor: "- Yetişin, evimize eşkiya girdi!.." Bu feryadına karşılık olarak kadın, kapısının önünde, çocuklarıyla beraber öldürülüyor ve dolgun miktarda altını, parası ve eşyası yağma ediliyor. Bu arada Hozat'ın Zımbık köyünde (Şekspir)in hayaline bile taş çıkartacak, bir vak'a cereyan etmektedir. Erkekleri tamamıyle doğranmış olan köyün 100 kadar kadın ve çocuğu, sivri uçlu âletle (süngü) öldürülüyor.Oldurulen kadinlar arasinda biri doğurmak üzere bir gebedir. Bu kadının karnına giren sivri uçlu alet, barsaklarını yere döküyor, rahmini parçalıyor ve kendisini öldürüyor. Tehlike geçtikten sonra gizlendikleri yerden çıkan birkaç kadın, ölüleri gözden geçirirken, bu kadının rahminden düşen çocuğun sag olduğunu dehşetler içinde görüyorlar. Muazzam bir kader cilvesi olarak yaşamakta devam eden çocuğu alıyorlar, emzirtip büyütüyorlar ve ona "Besi" adını koyuyorlar. Bu kız bugün hâlâ aynı köyde ve hayattadır. Sivri uçlu alet annesinin karnına girip rahmini deldiği zaman da onun topukçuğunda bir yara açmıştır ve kız hâlâ bu yarayı topuğunda taşimaktadır. (24 yil evvelki Büyük Doğu 'lardan) Hozat'ın Dolantanır köyünden Veli isminde bir genç, Elâzığ Muallim Mektebinde okuduktan sonra öğretmen olarak Trakya'ya gönderilmiş, orada evlenmiş, 3 çocuk sahibi olmuş ve tam da Dersim hareketi başlamak üzereyken, karısı ve çocuklarıyle, yaz tatilini geçirmek üzere köyüne gitmiştir. Genç muallimin köyü, erkekli ve kadınlı, çocuklu ve ihtiyarlı doğranırken, kendisi, karısı ve çocukları da aynı âkıbete mahkûm edilmiş ve cesetleri yakılmıştır. Mazgirt Tersemek nahiyesinin halkı doğranmakta... Merhamet sahiplerinden biri, birle on yaşı arasında 20 kadar çocuğu alıp bir derenin içine saklamıştır.Vazivet birden haber aliniyor. Cocuklarin oldurulmeleri emriveriliyor. Fakat bu emri yerine getirebilecek kimse zuhur edemiyor. En katı yürekliler bile, böyle müdafaasız mâsumlara silâh kullanamayacaklarını söylemeye mecbur kalıyorlar. Tecrübe birkaç defa akamete uğruyor ve hayli sıkıntı mevzuu oluyor. Nihayet en kara yüzlü çingenelerden daha karanlık suratlı bir adam bulunuyor ve bir dere içinde titreşe titreşe bekleyen 20 mâsumun işi bitiriliyor. Murat suyunun kandan kıpkızıl aktığını görenler olmustur. Celâl Bayar'ın Başvekil ve Mareşal Fevzi Çakmak'in Genelkurmay Başkanı bulunduğu 1938 yılında cereyan eden Dersim faciası, bütünleştirilmesini okuyucularimizin hayaline ve istikbaldeki tarihçinin kalemine bıraktığımız birkaç teferruat çizgisi halinde budur! Dayandığı tek sebep de birtakım âsâyişsizlik ve itaatsizlik bahanesi altında, bütün Doğu Anadolu'yu kapsayıcı olarak, o mıntıkanın bir türlü sulandırılamayan koyu İslâmi rengidir. Bir kıvılcım halinde gösterdiğimiz Dersim yangınının kömürleştirilmiş 50.000 cesedinde, kutup şahsiyetler dışı bir yığın olarak din mazlumluğuııun en çarpıcı levhasını seyredebilirsiniz. Necip Fazıl Kısakürek, “Son Devrin Din Mazlumları », DOGU FACİASI, Büyük Doğu Yayınlari, 10. basim, Nisan 1990, Istanbul  Yazıya ilişkin kısa not: Necip Fazıl Kısakürek, Dersim Alevilerini kendi inançları çerçevesindeki Müslümanlar kategorisinde değerlendirmektedir. Kızılbaş Alevilerin böyle olup olmadığı, üzerinde tartışılabilir bir meseledir. Necip Fazıl Kısakürek'in yazıda ortaya çıkan en önemli zaafı, “Çingenelere“ karşı beslediği önyargıdır. Kısakürek, “Çingeneleri“ insanlık suçları işlemeye hazır “kara yüzlü katiller“ kategorisine koymakla Romanlara ve Sintilere büyük bir haksızlık yapmaktadır. Zira “Çingeneler“ ne vatan millet uğruna, nede din iman uğruna hiç kimseye karşı savaş açmamışlardır. Herhangi bir halkın kanına asla ellerini bulamamışlardır. Onlara karşı yayılan dini ve ırkçı ön yargılar nedeni ile yüz yıllarca ırkçı baskılara, katliamlara maruz kalmışlardır. Nazi faşizminin iktidara geldikten sonra, Avrupa çapında Yahudi halkı ile birlikte Roman ve Sinti halkı da, bütün insanlık suçlarını gölgede bırakan Holocaust'un kurbanı oldular. Bu gün de hemen hemen dünyanın her yerinde Yahudiler gibi ırkçı saldırılara suikastlara hedef olmaktadırlar. Antiziganizm (Çingene düşmanlığı), antisemitizmin, farklı bir verzyonu, aynı madalyonun öbür yüzüdür. Dünyanın her yerinde mücadele edilmesi gereken soykırımcı ırkçılıktır.
Anonymous · 16 yıl önce
Ne? Ben mi? Milliyetçilik mi? ...Irkçı uzantıları da olan kitleselleşmiş milliyetçilik bir deniz gibi kabarıyor... Tıpkı ırkçılık gibi milliyetçilik karşıtlığı da bir palto gibi üzerimize giyebileceğimiz, giydiğimiz anda bizi değiştirecek bir şey değil. Ya da şöyle diyelim: Bu ikisi de beyana bağlı değil, çünkü gerek ırkçılık, gerekse milliyetçilik bir noktadan sonra niyetten bağımsız, objektif bir durum. Teorik olarak reddetsek, ırkçı ya da milliyetçi olmamaya karar versek bile, devraldığımız önyargılar algılama biçimimizi, sonuçta düşünme ve duyma biçimimizi etkileyebiliyor, seçici algı, refleksler, savunma mekanizmaları gibi bir takım süreçlerin devreye girmesiyle, kendini son derece milliyetsiz hissedenler milliyetçi paradigmaların etkisi altında davranışlar geliştirebiliyor. Bu, bir takım tarihsel nedenlerle Türkiye'de daha da fazla geçerli. Bu yüzden, “Ne? Ben mi? Milliyetçi mi?“ türünden kulaklarına inanamaz bir isyan da, dünyanın öbür ucundaki gerillalara duyulan hayranlıkta tezahür eden kendini en milliyetsiz ve en enternasyonalist hissetmeler de, kişiyi milliyetçilikten azade kılmaya yetmiyor. Ne yaptığına, ne eylediğine, ne söylediğine bakılması gerekiyor. Milliyetçiler ve “sol“ Son zamanlarda en öncelikli gündem maddelerimizden biri de yükselen milliyetçilik. Irkçı uzantıları da olan kitleselleşmiş milliyetçilik bir deniz gibi kabarıyor, daha çok insanı içine çekiyor ve en önemlisi, ırkçılığı, milliyetçiliği normalleştiriyor, sıradanlaştırıyor. Genel olarak solcular, özelde sosyalistler için bu kabaran dalgayı analiz etmek ve lanetlemek hem kolay, hem de bayağı keyifli ve rahatlatıcı. Zor olan, acı verecek, kavga çıkaracak olan, insanların bunda kendi rollerini, yani ister istemez ardılı oldukları sol geleneğin rolünü irdelemesi. Şimdi 1930'a doğru geri gidelim ve Cumhuriyet'in bu ilk yıllarında egemen olan genel atmosfere bakalım. Mesela şöyle bir şey: “Bunların alelade hayvanlar gibi basit sevk-i tabiilerle (doğal içgüdülerle) işleyen his ve dimağlarının tezahürleri, ne kadar kaba hatta abdalca düşündüklerini gösteriyor... Çiğ eti biraz bulgurla karıştırıp öylece yiyen bu adamların Afrika vahşilerinden ve Yamyamlardan hiç farkı yoktur.“ Kürtleri tarif eden bu sözler Koçgiri-Ağrı ayaklanmasının bastırılışı sırasında, öyle marjinal, ırkçı bir yayın organında değil, dönemin yarı-resmi gazetesi, sonrasında da kuşaklar boyu solun simgesi olan Cumhuriyet'te yayınlandı. Aile büyüklerimiz, öğretmenlerimiz, komünistinden sıradan demokratına kadar Türkiye'de sol siyasi düşünce üreticileri böyle bir toprakta yetişti. Çoğu bu sözlere katılmıyorlardı kuşkusuz, ama standartların bu kadar sıfırın altında olduğu, çıtanın böylesine yerlerde süründüğü bir iklimin havasını soluyarak yetişti kuşaklar. Eğer Kuvayı Milliye destanını yazan Nazım Hikmet Koçgiri, Dersim gibi mecliste milletvekillerinin bile facia dediği kanlı bastırmalardan şiirlerinde bahsetmemişse, TKP'nin yaygın organı Orak Çekiç 20.12.1935 tarihli 9. sayısında “Halk Partisi hükümeti bu sürmek işiyle ve irticai isyan hareketlerini ezmekle inkilap namına eyi bir iş yapmış oluyordu. Fakat sonuna kadar götüremedi“ diye yazabilmişse, neden budur. Cumhuriyetin harcı ırkçılıkla yakın temasta olan Türk milliyetçiliği ile karılmış ve sonuçta kuruluş mitolojisi yalnızca TKP'nin değil, Türkiye'deki radikal solun da milliyetçi içerikli anti-emperyalizm algısında ve genel olarak ideolojik oluşumunda belirleyici rol oynamıştır. Bugün şikayetçi olduğumuz modernist, otoriter laiklik yanlısı, militarizme meyleden milliyetçi kabarışlarda, milliyetçilikle bağlarını koparamayan komünist-sosyalist hareketin sorumluluğu büyüktür. Bugün Türk solunun önemli bir kesiminin Kürt siyasi hareketine bakışı da bu tarihsel koşullarda biçimlenmiştir. Örnekleri saymakla bitmez. En yakınımızda 22 Temmuz seçimleri var. DTP var. DTP'ye verilen tepkiler var. Kürtlerin ezbezini bozmak Nilüfer Göle, “Baskın Oran, yandaşlarının ezberini bozamadığı için seçilemedi“ demiş, İstanbul 2. bölgede Baskın Oran'ın karşısında DTP'li Doğan Erbaş'ın aday çıkarılmasına atfen. Bu söz çok sevildi. Çok alıntı yapıldı. DTP'ye, sitemden suçlamaya kadar geniş bir yelpazede bu minval üzre çok çatıldı. Sadece yazılıp çizilmedi tabii, sokaklarda, çay bahçelerinde, seçim kampanyalarında böyle bir duygu durumu içerisinde en sık konuşulan konulardan biri buydu. Sanki Kürtlerin Türk soluna bir gönül borcu varmış da, son anda yarı yolda bırakmış gibi bir ruh haline kapılındı. Sanki tarihi boyunca enternasyonalistliğini Latin Amerika, Angola, Vietnam üzerinden yaşayan, Şilili devrimcilerin İspanyolca sloganlarını ve marşlarını ezbere bilen, kimi SBKP tarihini hatmetmiş olan, Mitka Gribçeva romanlarıyla yatıp, Portekiz komünistlerinin anılarıyla kalkan, kimi de İspanya İç Savaşı'nda Sovyetler Birliği'nin nasıl İspanyol Cumhuriyetçilerini yarı yolda bırakışının tarihinin profesörü olan ama burnunun dibindeki Kürtten bihaber olan Türk solu değilmiş gibi. Hem de Kürt köyleri jandarma dayağı altında inim inlerken, Kürtçe konuştuğu için cezalandırılırken, silah arama bahanesiyle erkekler köy meydanlarında sıra dayağına çekilir, Kürt kadınlar döşlerine taşları vura vura ağıtlar yakar, sınır başlarında üç kuruş para için yoksul sırt hamalları albayların emri ile kurşuna dizilirken... Kim kime borçlu? Bir kısım Türk solcusu, sanki bunlar yaşanmamış gibi, sanki tarihimizde övünülesi bir dayanışma ve birlikte hareket etme geleneği varmış da, Baskın Oran'ı desteklemek DTP'nin bu nedenle boynunun borcuymuş gibi incindi. Bu yüzden de DTP'nin Baskın Oran karşısında aday çıkarması Kürtlerin ezberlerini tekrar etmesi olarak görüldü. Burada “ezber“ denilen, anlaşılan Kürtlerin “Kürtlük“ yapmasıydı. Oysa biz Türkler birazıcık Kürtlük yapmasını bilseydik, böyle bir gelenek olsaydı, (hadi öyle olsun, diyelim ki Kürtlere Kürtlüklerinden değil de, PKK zanlıları olmaları nedeniyle dışkı yedirildi) en azından Kürt fındık işçilerinin şehirlere alınmayıp belediye sınırlarında toplama kampı gibi çadırlarda bekletildiğini gazetede okuduğumuzda “hepimiz Kürdüz“ diyebilseydik, Kürtleri Kürtlükleriyle başbaşa bırakmazdık, eğer bu ezberse, bu ezberi bozma sorumluluğunu biz üstlenmiş olur, bu görevi de Kürtlerin omuzlarına yüklemezdik. Burada bir parantez açmak istiyorum: DTP'nin önce prensipte anlaşmaya vardığı Baskın Oran'ın seçilememesindeki rolü elbette eleştirilebilir. Burada benim kastettiğim bir tarafı “öteki“leştiren, önce DTP'yi, sonra Kürtleri, ırkçılığın en önemli düşünsel ve duygusal araçlarından biri olan genelleme mantığıyla yekpare bir kimlik olarak algılayıp, olumsuzluğu bu kimliğe yükleyip, düşmanlaştıran söylemdir. Yoksa DTP genel merkezinin İstanbul teşkilatının yarattığı kilitlenmeyi neden çözüme kavuşturamadığı, neyin eksik yapıldığı, İstanbul teşkilatının neden ikna olmadığı gibi sorular, yani sadece Kürtlere ait olmayan, etnik kimlikler üstü parametreler üzerinden ve Doğan Erbaş'ın adaylığını Kürt milliyetçiliğinin bir tezahürüymüş gibi göstermeden konu tartışılabilir, tartışılmalıdır da; ama diğer tarafın, yani Baskın Oran kampanyasının kurmaylarının olumsuz sonuca katkıları da sorgulanmak şartıyla. Ve de Akın Birdal örneğinde olduğu gibi DTP'nin adaylık ölçütünün sadece Doğan Erbaş'ın Kürt kimliği olmayabileceğini de akılda tutarak. Ermeniler ağlamadan mama verilen çocuk mu? Seçimler vesilesiyle kendini en milliyetsiz hissedenlerin milli aidiyetlerinin ne kadar etkisi altında kaldıkları başka şekillerde de kendini gösterdi. Seçimlerden sonraki ilk Agos'ta Aydın Engin'in bir yazısı yayınlandı. Yazının tümü, Ermenileri neden 2. bölgede Ermeni nüfusun tümünün Baskın Oran'ı desteklemediğini sorgulamaya, bu konuda kendi kendileriyle bir hesaplaşmaya davet şeklinde yazılmış. Aydın Engin bir takım sorular soruyor. Mesela şöyle sorular: “AKP'ye oy veren Ermeniler, bu partiyi, partinin politikalarını beğendikleri, benimsedikleri için mi onu tercih ettiler, yoksa iktidar partisi olduğu ve seçimlerden sonra yine iktidar partisi olacağı hemen hemen belli olduğu için mi? Acaba bazı Emeniler, iktidarda olan ve olacak partiye oy vermemekten korkuyorlar mı? Böyle bir korku varsa, bunun psikolojik temeli ne?“ Sonra şöyle diyor: “Bu sorular yanıtlanmalı. Yanıtlanmalı ki Ermenilerin gelecekte nasıl bir cemaat ve bireyler topluluğu oluşturacağı anlaşılsın. Suskun, sinmiş, egemenlerle, iktidar sahipleri ile uysal ilişkiler kurmayı yeğleyen; iktidarın bahşettiği olanaklarla (mesela bazı vakıf mallarının gönülsüz de olsa ve aslında AİHM dayatmasıyla geri verilmesi gibi) yetinip, ağlamadığı için verilen mamayla yetinmek zorunda kalan çocuk mu olacaklar?“ Meseleyi yalınlaştıralım. Burada, sorgulananlar Ermeniler. Yani, meslek, aile yapısı, gelir durumu, cinsiyet, yaş gibi kriterler temelinde belirlenen etnisite üstü bir sosyolojik kategori değil, düpediz bir etnik/dinsel kimlik. Öte yandan sorulan sorular tüm etnik/dinsel kimliklerden seçmenler için geçerli. Yani bu soruları tüm etnik/dinsel kimliklere yöneltebilirsiniz. Öyleyse durum şu: Etnisite üstü genel sorular, diğer etnik/dinsel kimliklere değil, özellikle Ermenilere soruluyor (hem de Baskın Oran'a verilen oyların yarısı Ermenilerden gelmişken!) Şimdi, Aydın Engin açık ve net bir şekilde etnisite temelinde meseleye bakmış ve bir takım sorular sormuş ya, ben de aynı temel üzerinden bazı sorular sormak istiyorum: Hesap sorma hakkı Ermenilerden sola verilen oylar oransal olarak Türklerinkinden kat kat fazla olduğuna göre, Aydın Engin, Ermenilerin neden Türklerden daha fazla solcu olması gerektiğine inanıyor? Çok acılar yaşadılar diye mi? Acı yaşatmaya devam eden bir devletin yönetiminde, çocuklarına evde televizyonlarda, okulda ders kitaplarında ve her yerde gazetelerde Ermenilerin Türkleri nasıl arkadan vurduğu anlatılan, “sözde soykırım iddiaları“ üzerine kompozisyon yarışmalarına katılmaya davet edilen bir ülkede ve bunları çok normal karşılayan, hatta bir kısmı bunları az bile bulan bir toplum içinde, onlarla aynı mahallede, aynı işyerlerinde, aynı okul sıralarında her an birlikte yaşamak ve çok şeye dişini sıkarak tahammül etmek zorunda olan, buna rağmen Türkiye'yi terketmeyip bu koşullarda, burada yaşama yürekliliğini gösteren Ermenilerden, üstüne üstlük bir de bu acıları azaltmak için kuşaklar boyu hiçbir şey yapmamış olan bizler, solcuları destekleme konusunda daha büyük cesareti ya da daha yüksek bir siyasi bilinci hangi yüzle talep edebiliyoruz? 1920'lerden başlayan Türk komünist/sosyalist/sol hareketinin en radikalinden en reformistine kadar hangi örgütlenmesi bugüne kadar her allahın günü Türk, Ermeni, Kürt, Rum çocuğuna içirilen “Varlığım Türk varlığına armağan olsun“ andına son vermeyi mücadele gündemine aldı? Bugün Türk solundan böyle bir talep geliyor mu? Hepimiz bunu bildiğimiz halde, bırakın geçmişi, neden şu anda bu uygulamaya son vermeye yönelik bir kampanya açamıyoruz? Açmayışımızın, açamayışımızın nedeni sadece bu andı kanıksamış olmamız mı, yoksa bilincimizin gerilerinde bir yerde bütün bir toplumu karşımızda bulacağımızı bilmemizin, bu nedenle de, Ermenilerden beklediğimiz cesarete önce bizim sahip olamamamızın da rolü var mı? Böyle bir kampanya açmayı bir yana bırakın, Ermeni yurttaşların yaşadığı sorunların Türk solunun gündemine girmesi için Hrant'ın öldürülmesi mi gerekiyordu? Hepimiz Ermeniyiz dememiz, ırkçılığa, ayrımcılığa karşı sivil insiyatifler kurmamız, sol olarak konuyu gündemimize almamız, manifestolarda yer vermemiz için Hrant'ın öldürülmesi mi gerekiyordu? Hrant elbette bir sosyalistti ama birçok Ermeni komünist/sosyalistten farklı olarak ilk kez Türk kamuoyu karşısına sosyalist kimliğinden önce Ermeni kimliğiyle çıkan “siyasi“ bir kişilikti. Bunu yapan ilk Ermeniydi. Ve öldürüldü. Mücadele ettiği konuların başında azınlık vakıf mallarına el konulması geliyordu. Ama bakın Aydın Engin bu alandaki kazanımı, yukarıda alıntıladığım bölümde kullandığı, “iktidarın bahşettiği olanak“, “aslında AİHM dayatmasıyla“, “mama“ gibi sözlerle tanımlıyor. Solcu olmayı milliyetler üstü olmaya yeterli görerek ve bu vasfının kendisine bir üstünlük sağladığına, bir etnik/milli kimlik olarak Ermenileri sorgulama hakkını kazandırdığına inanarak. Söyleyecek şey çok, dergi sayfaları sınırlı. Kısaca demem o ki, milliyetçilik hakkında konuşuyorsak kabul etmemiz gereken bir gerçek var: “Milliyetsiz“ olmak, ne kadar cazip gelirse gelsin, söyleniverdiği anda gerçekleşiverecek bir şey değil. Ve aydınlarımız arasında özellikle son yıllarda çok sık dile getirilen, sorulmadan da söylenen, Kürtlerden ve özellikle soykırımdan sağkalanların diasporadaki torunlarından, gerçek aydın olmanın bir çeşit parolası gibi beyan etmeleri beklenen “her türlü milliyetçiliğe karşı“ olmak da meseleyi çözecek ve anında ortaklaşılacak sihirli söz değil. Söyleniverdiği anda gerçekleşiverecek bir şey değil dedim ama, aslına bakarsanız milliyetsiz olmak mümkün değil. Doğru ve gerçekçi olan milliyetini kabul etmek, hatta sindirmek ve eylerken de, söylerken de, milliyetimizle malul olduğumuzu unutmamak, unuttuğumuz zaman da bize hatırlatılmasını gerçekten istemek, hatırlatıldığı zaman öfkelenmek değil, oturup düşünmek. Kaynak:Amargi Güz 2007 sayisi. Ayşe Günaysu Yazıya ulaşmak için bir başka adres: http://www.hyetert.com/yazi3.asp?Id=294&DilId=1