SORU-CEVAP'IN KONUĞU SÖNMEZ KÖKSAL:

Devrim Sevimay · 21.12.2009 · 1 görüntülenme

HABERİN ETİKETLERİ

Belki biraz amiyane olacak, ama deniliyor ki, bu Kürt meselesini çözmek için mangal gibi yürek gerek...
Doğru.

Sizce Ak Parti yeteri kadar cesur mu?
Meseleyi tanımak, görmek, tartışılabilir hale getirmek hakikaten başlı başına bir cesaret. Bu açıdan Başbakan'ın tutumu bence gayet cesurca, fakat böyle bir projede sadece cesaret yetmez, devlet adamlığıyla siyasetçi dengesinin de iyi kurulması lazım.
Devlet adamlığı veçhesinin bu konuda ortaya çıkması son derece önemli, çünkü gerçekten Türkiye Cumhuriyeti'nin bekasını etkileyecek büyük bir olayla karşı karşıyayız.

Devlet adamlığı azsa o cesaret de hemen kırılabilir mi?
Tabii, olaylar karşısında hemen siyasetçi kisvesine bürünülürse o cesaret de zaten ortadan kalkar.

İktidarın cesaretinin en çok gidip geldiği nokta galiba silahların bırakılması meselesini kimle, nasıl görüşeceği noktası. Muhalefet DTP'yle görüşülmesini dahi terör örgütüyle müzakere olarak nitelerken sizce Ak Parti, zamanında Tony Blair'in IRA için “Şiddete son verecekse şeytanla bile masaya otururum“ dediği gibi bir çıkış yapabilir mi?
İlla bu söylenmeyebilir...

Ama görüşülür, öyle mi?
Bence çözüm aranıyorsa herkesle görüşülür. Bu olayın çözümünü istiyorsak, hiçbir engel yoktur, herkesle görüşülebilir.
Ancak her şey açık yapılmayabilir. Gizli birtakım temaslarla görüşülebilir. Tıkanır, tekrar aşılması için gayret gösterilir vs. Çünkü bu böyle düğmeye basılarak çözüme ulaşacak bir konu değil. Çok girift bir mesele ve bunun için güçlü bir siyasi irade lazım.
Siyasi irade görebildiğim kadarıyla devlette var. O nedenle asıl PKK'nın aklını başına alarak, bu işi çözümlemek istiyor mu, istemiyor mu, buna karar vermesi lazım.

PKK'nın aklını başına almasından neyi kastediyorsunuz?
Bir defa PKK da, DTP de, Öcalan da neyin yapılmayacağını artık öğrenmiş olmaları lazım. Bu devletin savaşmak zorunda kalsa dahi yapmasının imkânı olmayan birtakım şeyler var. O nedenle öncelikle taleplerini gerçekçi bir düzeye çekmeleri lazım. Eğer hâlâ “Biz kolektif hak istiyoruz, ayrı bir uluslaşma sürecine giriyoruz vs.“ diyorlarsa bunun hiçbir zaman olmayacağını bilmeleri lazım.
Bunu anlamadıkları sürece bu iş bitmez. 25 yıldır devam etti, bir 25 yıl daha devam eder. Devletin bir çözüm arayışı içinde olduğunu görsünler, ama reçete ne olursa olsun devletin bunu illa kabul etmeyeceğini de bilsinler. Olayın özü budur.

Kabul etmeyeceğinden kesin emin miyiz, yoksa “Nasıl bu noktaya gelinmesi imkânsız görünüyordu, bir 10 yıl sonra da devlet imkânsız denilen başka noktalara gelir“ diye düşünebilir mi?
Anayasa'nın ilk üç maddesi değişmez; bu kesin. Eğer burada bir zorlama olursa bu işin çözüme ulaşması mümkün değil. Devletin neyi yapıp neyi yapmayacağının da şimdiye kadar öğrenilmiş olması lazım.

Sizce İmralı bunu kavrayabilecek durumda mı?
İmralı kendi derdinde, ama İmralı'nın da şunu bilmesi lazım: Eğer koşullarının değişmesini istiyorsa, bunun tek yolu silahlı mücadelenin, terörün sona ermesinden geçiyor. Bunu bütün askeri yetkililer de söylüyor; bu işte esas mesele “Ben silahımı bırakıyorum“ dendiği andır. O andan itibaren her şey görüşülebilir bence.

Hangi noktaya kadar görüşülebilir?
Ona bakılır. Kamuoyunun tepkilerini de göz önünde tutmak şart. Türk ulusunun bu sendromu, bu travmayı aşacak, yaraların sarılabileceği bir nekahet dönemine sonsuz ihtiyacı var. Böyle bir rehabilitasyonun bu millete yaşatılması gerekiyor. Üstelik aynı zamanda dağdan ineceklerde bir güven duygusunun oluşturulması meselesi de var. Sözlerin tutulacağına dair emin olunması lazım. Bunlar hiç kolay şeyler değil tabii.

Gerekirse Öcalan'la da görüşürdüm
Şimdi tüm buraya kadar konuştuklarımızı şu son beş aya yayarsak acaba şöyle bir tahminde bulunabilir miyiz: Bir müzakere süreci götürülüyordu, görüşmeler kasım ayının son haftaları itibarıyla tıkandı, Öcalan kendi geleceğinden emin olamadı ve hat kesildi. Devletin nasıl çalıştığını çok iyi bilen biri olarak bu dalgalanmalar sizde de bu tip bir düşünce uyandırıyor mu?
Muhtemeldir, çünkü bir yalpalama oldu tabii.

Sizce devlet bu sürecin başından beri görüşüyor mudur?
Olabilir, ama hakikaten bilmiyorum, onu yetkililere sormak lazım.

Siz hiç görüştünüz mü Öcalan'la; 92-98 arasında MİT Müsteşarı sizdiniz?
Hayır, hiç. O zamanlar zaten durum kanlı bıçaklıydı ve benim dönemimde görüşülecek bir şey yoktu, görüşülmedi.

Peki, devlet politikası görüşmenizi gerektirse siz görüşür müydünüz?
Tabii, çünkü o görüşme bir devlet politikası olurdu, ama devleti de bağlamazdı. Müsteşar, konumu gereği karar verici değildir. O siyasi otoriteye götürecektir yaptığı konuşmayı, ama kendisi el sıkışamaz. Düşman ülke kim varsa gerektiğinde onlarla da görüşülür.
İlişkilerimizin en gergin olduğu dönemde ben Yunan istihbarat başkanıyla görüştüm, Ermenistan istihbarat başkanıyla görüştüm. Dünyanın tüm ülkelerinde de durum böyledir.

Paralel görüşmeler olmamalı
Sadece MİT mi görüşüyordur sizce, yoksa MGK'nın diğer unsurları da görüşüyor olabilirler mi?
Zannetmiyorum, çünkü paralel birtakım görüşmeler olmaması lazım. Tek kanaldan yapılır bu tür görüşmeler. Bir kanalın yerine başka bir kanal kurulduğu zaman yanlış sinyaller verilmiş olur.

“Herkesle görüşülür“ ve belki de bu şekilde gerçekten terör biterse o zaman 25 yıldır çocukları ölen aileler şunu sormayacaklar mı; “Peki biz niye öldük?“
O çok haklı bir soru olacaktır ve o soruyu yanıtlamaya da herkesin şimdiden hazırlıklı olması lazım. Ancak intikam coşkusu da bizi telafisi zor yanlışlara götürebilir. Dolayısıyla benim yanıtımı sorarsanız, bence orada yine vatanseverlik duygumuzu ön plana çıkarmamız gerekiyor. Çünkü gerçekten yaşananların hepsi çok acı, ama eğer çözüm sağlanırsa işte o zaman hiçbir can kaybı boşuna olmamış olacak.

Acı ortadan kalkmaz, ama...
80-90'lı yılları hatırlayalım. Nasıl bir bölünme tehlikesiyle karşı karşıyaydık. Ama verilen mücadele sonucu örgüt yavaş yavaş demokrasi projesine doğru çekilmek zorunda kaldı.
Bu elbette acıyı ortadan kaldırmaz, ama yitirdiğimiz her can barışın tetikleyicisi olmuş olacak. Bağımsızlıktan federasyona, federasyondan demokratik önlemlere kadar geldiler. Neticede bir noktada buluşulacaksa bu yine verilen mücadele sayesinde olmuş olacak.
Yoksa biraz evvel de söyledim, Türkiye bir 25 yıl daha böyle mücadeleye devam eder. Devlet onu yapar. Ama tıpkı Reşadiye'deki şehidimizin amcasının söylediği gibi, bu acıyı artık ülkede başka hiçbir aile yaşamasın.

1993'TE BİLİNEN BİR BARIŞ SÜRECİ YOKTU
Bingöl'de 33 er öldürüldüğünde siz MİT müsteşarıydınız.
Evet.

İçinizde bu olaya ilişkin bir kuşku var mı?
Hayır, hiçbir kuşku yok. Son dönemde konuşan emekli komutanların anlattığı gibi ihmal olmuş olabilir, boşluklar olabilir, ama elde delil yokken, hiçbir şey yokken sırf Silahlı Kuvvetler'in konumunu sarsmak için birtakım senaryolarla yola çıkmak da doğrusu hiç anlaşılır gibi değil.

Peki ama 1993'te tam bir barış sürecine girilmişken 33 erin şehit edilmesi de enteresan değil mi?
Onu da pek kimse bilmiyor ama... Yani öyle bir barış süreci var mıydı? Kimler yürütüyordu? Doğrusu benim bir bilgim yoktu.

Öyle bir izleniminiz de mi yoktu?
Bir hareketsizlik, bir eylemsizlik, evet ama o kadar. O eylemsizliğin arka planında ne vardı, onu bilmiyorum.

Şimdiki gibi görüşmeler, böyle bir hava?..
Katiyen, hiç böyle bir şey yoktu. Ben zaten göreve geleli altı-yedi ay olmuştu, ama böyle bir barış arayışının Teşkilat'a yansımış hiçbir yanı yoktu. MGK'da hiç tartışıldığını hatırlamıyorum. Hükümet kanadının böyle bir projesi belki var mıydı, var idiyse de biz bilmiyorduk. Dolayısıyla 1993 ortamını değerlendirirken bunu da göz önüne almak lazım.

MGK HÂLÂ BU PROJENİN ARKASINDA
Açılım bitti mi?
Bitmedi, ama gelgitler yaşanıyor. Bu da çok doğal. 25 yıl sürmüş bir olayın beş ayda sonuçlanacağını beklemek zaten büyük hata olur. AB üyeliğine benzetmek istemiyorum, ama sabırlı olmak lazım.

Sizin beş aydır gördüğünüz en büyük hata nedir?
Gördüğüm en büyük hata bu sürecin yaşayarak, tecrübeyle öğreniliyor olması. Ne yazık ki Türkiye'nin geleneği bu. Bizim hiçbir zaman teknik bir devlet olarak atılacak adımın bütün ayrıntılarını önceden hesaplayıp masa başında bir projeye dönüştürme geleneğimiz yok. Bu açılımda da bu şekilde bir hazırlık olmadığı ortaya çıktı. Hazırlıksız olunca da tepkisel tutumlar gösterildi. Oysa baştan stratejiyi tespit etmeyince onu sonradan taktikle düzeltmek mümkün değildir.

Başından beri “Bu bir devlet projesi“ deniliyor, ancak sizce ana muhalefetin ve hatta Anayasa Mahkemesi'nin içinde olmadığı bir devlet projesi olabilir mi?
Benim devletten anladığım MGK'da görüşülmüş, tartışılmış, Silahlı Kuvvetler'den ve diğer kurum kuruluşlardan destek alınmış bir proje olmasıdır. CHP'yi MGK'ya davet etmelerinin sebebi de bu olabilir zaten. Çünkü bunun gerçek anlamda bir devlet projesi olabilmesi için ne iktidarın ne de muhalefetin bu meseleyi bir siyasi unsur haline dönüştürmemesi gerekiyor. Bunu iktidarın da muhalefetin de Türkiye Cumhuriyeti'nin geleceğinin adeta inşası gibi bir proje olarak görmesi lazım.

Sizce Silahlı Kuvvetler hâlâ bu açılımın arkasında mı?
Bence hâlâ arkasında, çünkü Öcalan'ın yakalanmasından itibaren aldığı bir tutum var TSK'nın; ta o zaman dediler ki “Bizim işimiz bitti, şimdi artık siyasiler bu meseleyi çözmeye çalışsın.“ Ama maalesef 1999'dan, 2004'te terör tekrar başkaldırıncaya kadar hiç kimse hiçbir şey yapmadı.

Bu konuda TSK'nın içerisinde birden fazla görüş olabilir mi?
Zannetmiyorum. Terörle mücadele arzu edilecek bir şey değil ve TSK'ya yönelik yapılan bazı imalar var, ben onların hiçbirisini kabul etmiyorum. Silahlı Kuvvetler baştan itibaren bu işin bitirilmesi için alınacak ne önlem varsa bunların alınmasını istiyor. Ama aynı zamanda da deniyor ki “Ulusal bütünlüğü zedelemeyecek bir çözüm“ olsun. Bunda da hepimiz mutabıkız zaten.

Siz olsaydınız bu sürecin önünü açmak için hemen yarın ne yapardınız?
Hemen, neyi yapabiliyorsam onu yapardım. Mesela öncelikle yüzde 10 barajının ve Siyasi Partiler Kanunu'nun değiştirilmesini ele alırdım. Terörü daha da haksız konuma getirecek, anayasa değişikliği gerektirmeyen düzenlemeler yapardım. Bence hükümetin de planını artık duraksamadan, süratle yürürlüğe koyması lazım. Çünkü duraksadıkça ve seçim platformuna girildikçe bu yalpalamalar artar.

’İÇ SAVAŞ' SÖZCÜĞÜ BANALİZE EDİLİYOR
Siz bir iç savaş tehlikesi görüyor musunuz?
Kesinlikle görmüyorum. Nerelerden nerelere geldik biz. Türkiye böylesine günleri çok gördü. Elbette şimdi daha hassaslaştık, ama sanki bir iç savaş gerçekten kapımızdaymış gibi konuşmak çok yanlış. O kelimeyi bu kadar kolay anıyor olmak bile çok tehlikeli.

Ancak “Kız aldık kız verdik, aynı dindeniz“ bağlarına bu kadar güvenmek de artık biraz naiflik olmuyor mu?
Ama bunlar azımsanacak kazanımlar değil, bu duygular hâlâ bizi bir arada tutmaya yeter. Zemin çok kuvvetli. Bütün rakamlar, bütün istatistikler de bunu ortaya koyuyor. Ne Türkler Kürtlerden ne de Kürtler Türklerden ayrılmak istiyor. Büyük çoğunluk buna karşı.
Ama zorla, söyleye söyleye ayrılacaklar derseniz de olmaz. Söyleye söyleye birtakım gelişmeler yönlendiriliyor, bunlara çok dikkatli olmak lazım. Fakat Türkiye'de maalesef herkes her aklına geleni söylüyor. Güzel bir ufka yönelen bir ülke söylemi yerine, bu ülkenin akılcı bir liderlikle iyiye gideceği ümidi varken...

Var mı gerçekten?
Var tabii, o ümidi niye kaybedelim ki? 2010 yılında en fazla gelişme hızı gösterecek üç ülkeden biri Türkiye. Kendi kendimizi aşağı çekerek, batıyor, batmak üzere, iç savaşın çıkacağı bir ülke konumuna getirmenin manası ne? Bu sözler kullanıldıkça olay banalize ediliyor. Sanki bu olabilirmiş, olması beklenenmiş gibi sıradanlaştırılıyor.

O zaman siz Türkiye'nin önümüzdeki dönem bir sıkıyönetim tehlikesiyle karşı karşıya kalacağı iddiasına da katılmıyorsunuz?
Hayır. Ortada emaresi dahi yok. Benim şu ana kadar gördüğüm tek tehlikeli tutum Türk-Kürt lafının çok ön plana çıkarılması. Türk-Kürt tabii ki var, onu kabul ediyoruz, ama bu ölçüde, ülke çapında böyle bir ayrışım havasının doğması sağlıklı değil. Burada hükümetin ve devletin yapması gereken bu Türk ifadesinin hiçbir şekilde ırk anlamına gelmediğini sürekli vurgulamaktır. Bunun çok iyi anlatılması şart. Aksi halde Türk-Kürt lafının altı bu kadar çizildikçe bugüne kadar alt kimliğini ön plana çıkarmamış Kürt kökenli vatandaşlarımız arasında da “Demek ki ben Türk değilim“ ayrışması başlıyor.

Aynı tehlike Batı için de yok mu; bu sürecin sonunda Batı da “Ben Türküm ve ayrılmak istiyorum“ diyebilir mi?
İtalya'da yaşandı bu. Gelişmiş olan Kuzey İtalya “Yeter artık sırtımda taşıdığım, ne hali varsa görsün“ dedi. Ama böyle bir şey Türkiye için söz konusu bile değil. Türkiye'den gidecek hiçbir şey yok. Bir santimetre dahi, bir insanımızın dahi gitmesi söz konusu değil, ama gelecek varsa hoş geldin deriz.

Gelecekten kastınız Kuzey Irak'la entegrasyon mu?
Tabii bunu Kuzey Irak perspektifi çerçevesinde söyledim, çünkü geçmişte de zulüm gören Kürtleri İran'dan olsun Kuzey Irak'tan olsun hep Türkiye misafir etti. Hiçbir zaman dışlayıcı olmadık, hep kabul ediciydik.
Şu anki konjonktür de buna uygun. İran'ın nükleer silahla vs.'yle başının bir ölçüde derde girdiği, dış politikada bu kadar sıkıştığı bir dönemde Türkiye, Kuzey Irak'la ilişkilerini geliştirmeye çalışmalı. Vize kalkabilir. Ekonomik entegrasyon geliştirilebilir. Antep, Diyarbakır, Mardin gibi birtakım kentler (cluster modeli) bölgesel entegrasyonu kolaylaştırıcı bir ekonomik planlama içinde olabilir.
Mesela Fransa-Almanya sınırındaki ekonomik dinamiği bu gidiş-gelişler sağlamıştır. İnsanlar orada karşı fabrikada çalışıyor, ama akşam da kendi evine dönüyor. Güvenliğin zemini de zaten ancak böyle kurulur. Refah olmadan barış olmaz.

Yalnız gelinen bu noktadan sonra meselenin sadece ekonomiyle çözülemeyeceği, hatta kolektif haklar verilse dahi Öcalan çıkmadığı sürece sokakların aynı kalacağı düşünülüyor; siz ne dersiniz?
Yapılan araştırmalar doğruyu yansıtıyorsa -ki çok ciddi araştırmalar var- bir defa bölgedeki insanlarda ayrılma ve kopma duygusu yok. PKK'ya da büyük oranda destek yok. Kaldı ki her DTP'ye oy veren de ben PKK'ya oy veriyorum demiyor. Zaten sırf bu yüzden bile seçim barajı bir an önce yüzde 10'un altına çekilmeli. Siz siyasi çeşitliliği artırdıkça bu vatandaşlarımız da kendilerini daha iyi ifade edebilecek siyasi zeminler bulacaktır.

Milliyet

İlgili

Yorumlar (1)

Ahmet Altan · 16 yıl önce

Her gün aynı musluğu tamir eden bir muslukçu gibi hissediyorum bazen kendimi. Dünyanın en basit lafını döndüre döndüre söylemeye uğraşıyorum benim gibi “muslukçularla“ birlikte. “Barışsanıza çocuğum.“ Barışmıyorlar. Çok fazla Türk, çok fazla Kürt var bu memlekette. Ama kendine ait düşünceleri olan “birey“ sayısı inanılmaz derecede az. “Sadece kendine ait fikirleri olanlar ayakta dursun, diğerleri yere yatsın“ desen, memleket bir anda dümdüz olabilir. Sanki Türklük ve Kürtlük denilen karanlık kulübeler var, onun içine giren, pencerelerin sımsıkı kapalı olmasıyla da yetinmiyor bir de gözlerini yumuyor. Şimdi Kürtlere bakın. PKK'nın ve Apo'nun peşinden gidenlerin dışında epey Kürt var ama onların ne düşündükleri duyulmuyor bile. Silahın sesi onların sesini bastırıyor. Apo'yu ve PKK'yı tabulaştıranlar ise asla kendilerine ait bir fikre sahip olmuyorlar. Olanlara da kızıyorlar. Onlara göre PKK ve Apo ne derse doğrudur, bu görüşlere aykırı fikirleri olanlar “Kürt düşmanıdır“, “faşisttir“ falan filan. Aklını böyle “kiraya“ verdiğinde zorlukla karşılaşmak kaçınılmaz. Günlerden beri “demokratik mücadele iyidir, silahlarla bir yerlere ulaşılmaz“ diyenler, PKK'lıların öfkelerini topluyordu. DTP'li milletvekillerine Parlamento'dan çıkmaları için baskılar yapıyorlar, çocukları sokaklara döküyorlar, şiddeti arttırıyorlardı. Apo, İmralı'dan “demokratik mücadele devam etsin“ deyince birden inanılmaz bir sessizlik oldu. O ana kadar çözümü“ sokakta“ arayanlar birden sustu. Sokaklar sakinleşti. Siyaset hareketlendi. Ama böyle “kutsallaştırmalar“ başlayınca “tuhaflıklar“ da başlar. Kürtlerin bir kısmı Apo'ya tapıyor, değil mi? Kürtlerin bir bölümünün tartışılmaz lideri Apo, değil mi? Eh, şimdi biz bugün Apo'nun son konuşmasını bir daha yayımlıyoruz, o konuşma, iki gün önce PKK'ya yakın sitelerin yayınladığı konuşmadan biraz farklı. Apo'nun “Reşadiye baskını“ ve Emine Ayna hakkındaki sözleri “sansür“ edilmiş birileri tarafından. Apo, “ben bu Reşadiye meselesini hiç anlamadım“ diyor, “Tokat benim aklıma gelmezdi“ diyor ama Kürtler Apo'nun bu sözlerinden ancak bizim gazeteyi okurlarsa haberdar olacaklar. Kürtlerin bir bölümünün “tartışılmaz“ lideri de olsan, söylediklerin, üstelik de Kürtler tarafından sansür edilebiliyor demek ki... Şimdi birçok Kürt, daha önce söylediklerinden vazgeçip Apo'nun söylediklerini tekrar edecek. Bir yolun, doğru bir yol olduğunu anlamaları için mutlaka Apo'dan mı duymaları gerekiyor Kürtlerin? Galiba öyle. Şimdi Kürtlerle dalga geçmeye kalkışacak Türkler olabilir. Ben Türklere bir soru sorayım. Bugün CHP ve MHP barışa karşı çıkıyor, ortalığın kan gölüne dönmesinden hiç çekinmiyor ya... Peki, bir düşünün bakalım, Atatürk, Anıtkabir'den konuşabilse ve “ülkemiz için en iyi yol barıştır“ dese Baykal'la Bahçeli ne yapardı? Bugün barışa karşı çıkan milyonlarca Türk ne derdi? Ne diyecekler, o güne dek söylediklerinin hepsini unutup Atatürk'ün söylediklerini tekrar ederlerdi. Eğer punduna getirebilirlerse Atatürk'ün sözlerini sansürlemeye uğraşırlardı. Taha Akyol, daha önceleri Atatürk'ün bazı sözlerinin ve fikirlerinin nasıl sansürlendiğini Neşe Düzel'e anlatmıştı. İnsanların kendilerine ait fikirlerinin olmaması, bir “birey“ haline gelememesi tehlikelidir, liderleri hata yaptığında hiç tartışmadan o hatanın peşinden yürürler. Daha da kötüsü, birileri “liderlerinin“ sözlerini çarpıtıp ya da sansürleyip onları başka bir yöne sürükleyebilir. Eğer Türklerle Kürtler birbirlerine bu kadar benziyorlarsa, ikisi de “liderlere“ tapınıyorsa, ikisinin de kendisine ait fikirleri olan bireyleri çok azsa niye dövüşüyorlar? Birbirlerine benzedikleri için dövüşüyorlar tabii ki... Böyle bir ülkede her gün aynı musluğu tamir eden muslukçu olacağıma, Ahmet Haşim'in dediği gibi “göllerde bu dem bir kamış olsam.“ Daha manalı bir hayatım olurdu herhalde.

Şafak gazetesi · 16 yıl önce

20 Mart 1993'te başlayan ateşkes, 25 Mayıs 1993'te Bingöl'de 33 erin öldürülmesiyle sona erdi. Cengiz Çandar o günü şöyle anlatıyor: “Eylemin olduğu gün Kamran Karadagi'yi aradım. Karadagi bana, 33 erin öldürüldüğü haberi geldiğinde Öcalan'ın yanında olduğunu ve onun çok şaşırdığını söyledi.“Tarih tekerrürden mi ibarettir? Son 10 gündür en çok cevabını aradığımız soru bu. Başbakan Erdoğan ABD Başkanı Obama ile görüşmesine bir saat kala Tokat'ın Reşadiye İlçesi'nde 7 askerin öldürülmesi sonrasında yaşananlar 1993'te kaçan barış şansını hatırlatıyor. Cengiz Çandar ile hem o günleri hem de demokratik açılımın geleceğini konuştuk. Şuradan başlayalım. Tokat'ın Reşadiye İlçesi'nde 7 askerin öldürülmesi 1993'te Bingöl'de 33 erin şehit edilmesiyle benzerlikler taşıyor, ne dersiniz? Evet, zamanlama, olayın üstlenilme biçimi ve sonuçları açısından benzerlikler görünüyor. Tokat'ta 7 asker öldürülünce bunun provokasyon olduğunu hükümetten de DTP'den de insanlar söyledi. Bence PKK'nın bu olayı üstlenmiş olması, bunu provokasyon olmaktan çıkarmıyor. 1993'e gidelim. Siz Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın danışmanıydınız. Arabulucu olduğunuz söylendi. Gerçekten öyle mi? Arabulucu değildim. O dönem Kürt meslesinin çözümü üzerine Turgut Özal'la kafa yoruyor, konuşuyorduk. Danışmanlık yapıyordum kendisine. Cumhurbaşkanı Özal kafasındaki bazı konuları paylaşıyordu. 1993 Şubat sonu-Mart başı, o günlerde Abdullah Öcalan'ın ateşkes ilan edeceği bilgisi bana kendisiyle Şam'da görüşmekte olan Celal Talabani üzerinden geldi. Turgut Özal'ı haberdar etmemi istedi. İhtiyat payını elden bırakmamak için “Öcalan böyle diyor, ama ben ona kefil değilim. Sayın Cumhurbaşkanı'na iletiver“ notunu da ekledi. Öcalan'ın ateşkes ilanını benim de aralarında bulunacağım 3 kişiye yapacağı bana bildirildi. Özal'a Talabani'den gelen notu aktardım. Turgut Bey herhangi bir heyecan emaresi göstermedi. “İlan etsin de görelim bakalım“ diye geçiştirdi. Gittiğim vakit, Abdullah Öcalan ile özel görüşme tasarladığımı, dönünce kendisine bu görüşmeyi izlenim olarak nakledeceğimi söyledim. Özal, o konuda da “Git görüş“ demedi. Hiçbir şey söylemedi. Daha sonra o konuda spekülasyon yapıldı, Özal'ın Öcalan'la görüşmek için beni görevlendirdiği öne sürüldü. Ama öyle bir şey yok. Öcalan ile özel görüşme benim girişimimin sonucuydu. Tabii, Öcalan o görüşmeyi Turgut Özal'a aktaracağımı bilerek konuştu. ÖZAL'IN PLANI KADEMELİ AFTI Nedir edindiğiniz izlenim? Ateşkesin ilan edildiği o basın toplantısının bir 15-20 dakika sonrasında, Öcalan ile 40-45 dakika konuştuk. Hep o konuştu demek daha doğru olur. Öcalan Suriye istihbaratıyla sıkı fıkıydı ve onun kontrolü altındaydı. O gün onunla konuşmamdan benim aldığım izlenim, -ki, bugün de baktığımızda bunda bir değişiklik yok- Öcalan'ın Türkiye ile ilişkide, Türkiye siyaseti içinde önemli bir aktör olarak yer almak istemesiydi. O gün, ateşkesle başlayacak sürecin sonunda Öcalan'ın Suriye ile bağlarını gevşeterek Türkiye'ye gelmenin yollarını aradığı izlenimi edinmiştim. Öyle sezmiştim. Bu izlenimimi Özal'a aktardım. Özal'ın Kürt sorununu çözmek için planı neydi? Kafasında kademeli bir af planı vardı. Elinde silah olsa dahi, doğrudan silahlı çatışmaya bulaşmamış bütün PKK'lıların afla toplumsal ve siyasal hayata kazandırılması ilk adımdı. Biraz bugünlerde konuşulanlara benziyor. PKK'nın başta Abdullah Öcalan da dahil olmak üzere lider kadrosunun da ikinci kademede af kapsamına alınması düşüncesi vardı. Çünkü lider kadro affa dahil edilmez ise, affın uygulanmasının, yürümesinin mümkün olamayacağını düşünecek kadar gerçekçiydi. Öcalan dahil, PKK lider kadrosunun 5 yıllık bir süre sonunda “suç işlemedikleri“ takdirde affedilmesi, affın ikinci kademesiydi onun kafasında. Fakat bütün bunların konuşulabilmesi ve olabilmesi için de silahlı çatışma ortamının durması gerekiyordu herhalde... İşte 1993'te ve öncesinde bir dizi temas, silahları susturma amacına yönelik yapıldı. Celal Talabani, ateşkes için büyük gayret gösterdi. Abdullah Öcalan'ı ateşkese iknaya çalıştı. Sonuç olarak, 16 Mart 1993 tarihinde Lübnan'ın Bar Elias kasabasında Abdullah Öcalan kalabalık bir basın topluluğu önünde tek taraflı olarak bir aylık ateşkes ilan etti. Silahlar da gerçekten sustu. Sürenin sonu yaklaşırken, ben Celal Talabani'ye Öcalan'ın ateşkesi mutlaka şartsız ve süresiz olarak uzatması gerektiğini, böylece Turgut Özal'ın elinin güçleneceğini söyledim. Talabani'den Öcalan'ın ateşkesi ön şartsız ve süresiz olarak uzatacağı bilgisini alınca, durumu Turgut Özal'a bildirdim. Öcalan'ın, ateşkesi ön şartsız ve süresiz uzattığını yine Lübnan'da açıkladığı gün, Turgut Özal öldü! BİNGÖL ATEŞKESİ BİTİRDİ Bu çatışmasızlık sürecini bitiren 33 erin şehit edilmesi mi oldu? Evet, kanlı bir dönemden sonra, gayet kırılgan; ama iyi-kötü tutan bir ateşkes sözkonusuydu. 17 Mart'tan 25 Mayıs 1993'e 2 aylık bir süre, büyük çaplı ne askeri operasyon oldu ne PKK eylemi. Bir şekilde çözüm arayışının iklimi oluşuyordu. Özal'ın 17 Nisan'da ölümünden sonra, daha kırkı çıkmadan 25 Mayıs 1993'te Bingöl-Elazığ yolunda 33 asker şehit edilince çöktü ve 1999'a dek kan gövdeyi götürdü. PKK bunu nasıl üstlendi? Olayı öğrendiğim gün Londra'da yayımlanan El Hayat Gazetesi'nin Kürt dünyası uzmanı olarak bilinen ve kendisi de bir Iraklı Kürt olan, dostum, Kamran Karadaghi ile konuştuk. Şam'daydı. Bu olayın ateşkesi bitireceğini, ayakta tutmanın imkânsızlığını bir gözlem olarak söyledim. Karadaghi bana, 33 askerin şehit olduğu eylem haberi kendisinin Öcalan'ın Şam'daki evinde görüşme halinde iken aldığını ve Abdullah Öcalan'ın haber geldiğinde çok şaşırdığını, belli ki haberi olmadığını ve evde bulunan PKK yetkililerinden Cemil Bayık'a dönerek “Nedir bu?“ diye sorduğunu anlattı. Ben de bunu duyunca, “O zaman bu eylemi şiddetle kınasın, kendisinin bir ilgisi olmadığını açıkça söylesin. Belki pamuk ipliğinde duran ateşkes sürecinin devamı için küçük de olsa bir şans doğabilir“ dedim. Ama ertesi gün Öcalan olayı üstlenen sert bir açıklama yaptı ve Türkiye'yi suçladı. Bunun üzerine ben Celal Talabani'yi aradım, “Bu nedir; hani haberi yoktu. Bu ne biçim açıklama“ kaabilinden bir şeyler söyledim. Talabani o zaman bana, Öcalan'ın kendisine “Bu eylemi üstlenmeseydim, örgüt tabanı üzerindeki kontrolümü kaybederdim“ diye cevap verdiğini bildirdi. Geçenlerde Kemal Burkay'ın Cihan Haber Ajansı'na verdiği ve Yeni Şafak ile Zaman'da yayımlanan mülakatta, bu konuda anlattıkları -o da o sırada Öcalan'la konuşmuş ve onun 33 asker olayından haberi olmadığını söylüyor- bana aktarılan o güne ait bilgilerle örtüşüyor. CHP ve MHP bölücülük ateşine odun taşıyorlar Demokratik açılım sürecinde neredeyiz şu anda? Öncelikle hükümet büyük ve samimi bir adım atmıştır. Ama hükümetin bu süreci iyi ve doğru bir şekilde yönetecek ideolojik donanımı ne kadar var, bu şüpheli. Bir de muhalefet partilerinin buna karşı çıkacağını herkes tahmin ediyordu ama işi bu kadar tehlikeli raddelere vardıracak kaskatı bir direnç göstereceklerini beklemiyorduk. En azından ben beklemiyordum. Bu tavırların, Türkiye'de Fırat'ın Batısındakilere olumsuz izdüşümü oldu. Sonuçlarını, İzmir'de, Bayramiç'de, Mersin'de gördük. İş tehlikeli boyutlara taşınmaya başladı. Toplumsal çatışma filizleri belirdi. Bu tehlikeli. Neyi yapamadı hükümet? Hükümet, bence, Açılım'a toplumsal kesimleri dinlemekle başlayarak iyi ve doğru bir adımla başladı. Ama yapılmayan hükümetin bazı konularda hızla adım atılmamasıdır. Bakıyoruz birçok konuda retorik var pratik yok. Retorik, siyasetin yerini alamaz. Bundan sonra ne yapmalı? Demokratik açılım konusunda kararlı ve ısrarlı olduğunu sık sık ifade etmeli. Ve iktidar partisinin il teşkilatından ilçe, mahalle teşkilatına kadar bunun zorunluluğu anlatılmalı. Yani partinin tüm organları bu süreç için seferber edilmeli. AK Parti demokratik açılım müfrezeleri kurmalı. Söylemle değil tabanda, sahada 24 saat bu açılıma ivme vermesi lazım. Bu süreç, demokrat ve liberal güçleri de açılım konusunda yeniden harekete geçirir. Tabii ki, içeriği “Kürt Açılımı“ olan Demokratik Açılım, Kürtlersiz olmaz. Başbakan, “Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi“ de diyor. Kimlerle kardeşlik? Kürtlerle. Türklerin Kürtlerle. Sürece Kürtleri de aktif biçimde dahil etmek gerekiyor. KÜRTSÜZ ÇÖZÜM OLMAZ Nasıl olacak bu? Hükümetin yasaklanmış DTP'nin milletvekilleri ve yeni kurulacak parti ile DTP'den yıllarca esirgediği diyalogu TBMM zemininde kurması önemli. Meclis dışındaki Kürt kanaat önderlerini, STK'ları bir şekilde sürece yeniden dahil etmeli. Belki bir sürekliliği olan bir Kürt Çalıştayı başlatmalı. Tabii bir de PKK meslelesi karşımıza çıkıyor. İmralı, Kandil ve Avrupa'daki merkezlerlerle, doğrudan muhatap alarak görüşmek şu aşamada söz konusu olamaz ise de, bunun da bir yolu bulunarak temaslara girilmesi gerekiyor. Onları sorunun tarafı olmaktan, çözümün parçası olmaya doğru çekmek gerekiyor. Muhalefet hâlâ sürecin durdurulmasını istiyor... Bu iki parti çok tehlikeli bir oyunun parçası haline geldiler. Oyun teorisinde “Sıfır-Toplamlı Oyun“ denilen oyunu oynuyorlar ama bu oyun Türkiye'yi bölmeye götürür. O yüzden siyasi yelpazeye bakıldığında şu anda CHP, MHP siyasi söylemlerinin tam aksine “bölücülük“ ateşine odun taşıyorlar. CHP ve MHP sürecin AK Parti'ye yarayacağı için karşı çıkıyor. AK Parti'nin kazançlı çıkacağı bir durumu, kendi ağır kayıpları olarak algılıyorlar. O yüzden, AK Parti'ye mutlaka kaybettirecek bir siyaset kurguluyorlar. Diyelim süreç bitti ve AK Parti kaybetti ama kaybeden tüm Türkiye olacaktır. Budan sonra CHP ve MHP'ye de ihtiyaç kalmaz. Bölgesel aktörlükten iç sorunlara Bingöl'de 33 erin şehit edilmesi ile Tokat'ta 7 askerin öldürülmesi birçok açıdan benzeşiyor... Evet, iki olay arasında benzer yönler var. 33 askerin pusuya düşürülmesi o zamanki, 1993'teki çözüm arayışları yönünde atılan adımların durmasına, bıçak sırtında olan ateşkesin sona ermesine yol açtı. Zamanlamasından başlayalım... Tokat-Reşadiye saldırısı ne zaman oldu? Başbakan Erdoğan'ın, ABD Başkanı Obama ile görüşmesinin bir saat öncesinde. Nedir o ziyaretin gündemi; Türkiye sadece bölgesinde değil, dünyada önemli bir güç merkezi haline geliyor. Görüşmede birçok gündem maddesi ve bunlar eskiden olduğu gibi ikili ilişkilerin dar sınırları içinde değil. Afganistan, İran, Irak, Pakistan, Rusya, enerji transit yolları ve güvenliği; dünya gündeminin ön sıralarındaki konuları görüşecekler. Tokat'ta 7 askerin öldürülmesi Başbakan'ın Beyaz Saray ziyaretinin üzerine gölgesini düşürdü. Eylemin ardından üç gün ses çıkmadı. Nedense üstlenen çıkmadı. Üç gün sonra PKK üstlendi. Üstlenme tarzı 1993'deki Bingöl-Elazığ arasında şehit edilen 33 asker olayına benziyor. Öcalan'ın Bingöl'den haberi yok. Olayı ertesi gün üstleniyor. Tokat'taki eylemin de merkezi kararla olduğu kuşkulu. PKK ana karargâhı adına yapılan ve olayın üstlenildiği açıklamada, merkezi karar olmadığı, otonom bir birimin yaptığı ileri sürülerek, saldırı üstleniliyor. Ve ne tesadüf, tam bir ertesi günde, DTP Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılıyor. Bütün bunları birleştirdiğinizde bu olayı PKK yapmış da olsa, ki yapmış, olayın provokasyon niteliği ortadan kalkmış olmuyor. Ama benim gözlemlerim bunun bir dış boyutu olma ihtimalinin yüksekliği. Nasıl yani? Türkiye Tokat'taki saldırı öncesinde dünya gündeminde önemli bir aktörken, o olaydan ve DTP'nin kapatılmasından sonra iç sorunlarına döndü. Uluslararası bir aktörden, kendi içindeki toplumlar arasındaki sorunlara boğuşan, istrikrarsızlaşma eğilimi olan bir ülke görüntüsü vermeye başladı. Özal'ında kastetiği buydu. Türkiye 21.yy'da dünyanın en önemli, 10-15 ülkesinde biri olabilir, bu potansiyel var ama bunun gerçekleşmesi için Kürt sorununun çözmemiz lazım. Bugün AK Parti hükümeti tarafında da yapılmak istenen bu. Üstelik bu kez Türkiye'nin eli daha da güçlü. İşte tam bu sırada Tokat olayı oluyor. Ardından manzaraya bakalım. Dolapdere, Muş... Tokat'ın arkasında dış güç de olabilir Şartsız ve süresiz ateşkes ilan etmiş PKK, neden Bingöl'ü üstlensin? Ben olayın arka planında ne olduğunu o dönemde kurcalamıştım. Eylemi PKK üstlenmişti; ama PKK'nın kendi ilan ettiği ateşkesi sona erdirecek böyle bir eyleme niye kalkıştığının mantıklı bir cevabı olmalıydı. Benim aklımdaki soru, bunun arkasında bir dış güç olup olmadığıydı. Sonuç? Olayı araştırdığımda, isim açıklamayayım; ama çok üst düzey ve iyi haber kaynaklarına sahip oldukları varsayılan Kürt şahsiyetlerin -Türkiyeli değiller- bana söyledikleri şu idi: “Ya Suriye istihbaratının ya İran istihbaratının ya da ikisinin müşterek işi“. Malum, Suriye ile İran arasında gayet yakın, bir eksen olarak nitelenen özel bir ilişki o dönemde özellikle söz konusu. Gerekçe olarak, “Çünkü“ dendi; “16 Mart 1993'te Öcalan'ın ateşkes ilanından Suriye istihbaratı pek hoşlanmadı. Öcalan'ın kendi kontrollerinden yavaş yavaş çıkarak Türkiye'ye yönlenebilmesi ihtimali hoşlarına gidecek bir şey değildi. Oysa, Öcalan ve PKK'yı Türkiye'ye karşı bir koz olarak cepte tutmak istiyorlardı. Hafız Esad Suriye'sinden söz ediyoruz. Dolayısıyla, ateşkesle başlayabilecek bir sürecin önünü kesmek istediler.“ Keza İran. Türkiye ile arasındaki, bütün normal; hatta yakın ilişkilere rağmen, İran, bölgede kendisine rakip bir potansiyel güç merkezi olarak Türkiye'yi istemeyeceği gibi gerekçeler, akıl yürütme ve analizlerle, bana söylenen ya biri ya diğeri ya da her ikisi birden bu olaya dâhil olmuş olabileceğiydi. Eylemi PKK'lılar yapmış olabilir; ama siyasi sonuçları hesaplanarak ve arzulanarak, kararın alındığı asıl yer neresi? İşin o kısmı önemli. ZAMANANLAMASI DÜŞÜNDÜRÜCÜ Tokat saldırısında benzer şeyi mi düşündünüz? Şayet bu varsayım doğru ise Tokat-Reşadiye olayında da, olayın gerçekleştiği tarihten üstlenilmesine kadar aradan geçen 3 günlük süre, üstlenen ile merkez arasında uyumsuzluk ve hafta boyu eylem sonrası dönemde meydana gelen gelişmeler, ister istemez bir dış etki olup olmadığını düşündürtüyor. Saldırının uygulanma alanı Türkiye'nin içi; ama eylem kararının alındığı yer anlamında, dış boyutu olması gereken bir senaryo gibi gözüküyor. En azından bunun da düşünülmesinde fayda var. Nerden böyle bir izlenime kapıldınız? Ekim ayında Irak'la Türkiye arasında 48 anlaşma imzalandı. Ve bunların ezici çoğunluğu ticari ve ekonomik anlaşmalar. Orada iki hükümet ortak toplantı yaptı. Görülmemiş bir şey. Tayyip Erdoğan Bağdat'ta basın toplantısında, Türkiye ve Irak'a ilişkin olarak “İki devlet-tek hükümet“ tanımlamasını yaptı. Başbakan'ın Bağdat ziyaretinden 2 hafta sonra Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Zafer Çağlayan'la birlikte Erbil'e gitti. Bütün bunların önemli sembolik değerleri var. Bağdat'ta imzalanan anlaşmalardan birkaç gün önce Suriye ve Türkiye hükümetlerinin çok sayıdaki bakanları, Halep ve Gaziantep'te müştereken toplandılar, 40 anlaşma imzalandı, vize kaldırıldı. Şimdi nereden baksanız Irak, savaş sonrasında İran'ın nufüz alanına açık bir ülke, keza Suriye'nin yine İran'la özel ilişkisi var. Türkiye'nin gerek Irak ile gerek Suriye ile ilişkilerini böylesine geliştirmesi, bu ülkelerle arasında ekonomik entegrasyonun hedef alınması ve aynı anda Türkiye'de demokratik açılım süreci ve demokratikleşmesi. Türkiye, bir yandan bir “bölgesel güç“ ve uluslararası sistemin “etkili bir aktörü“ olarak yükselirken, önünde yeni imkânların açılması demek. Türkiye böyle güçlenirken İsrail'le ilişkilerinde ciddi bir dönüşüm geçirdiğine de dikkat etmekte yarar var. Türkiye geleceğe yönelik umut veren bir rotada yol alırken, bir anda karışması, Türklerle Kürtlerin hasım haline gelmeye başlaması, bunun kışkırtılması, sokak çatışmaları vs.; bütün bunların kolayca açıklamak zor. Tokat-Reşadiye saldırısına ilişkin olarak da, bu sıralanan nedenlerden dolayı dış boyut pekala dikkate alınabilir. Sorun dağdan inişin koşullarını sağlamak Ahmet Türk, milletvekillerinin halkın isteği ve Öcalan'ın uyarısı sonucu TBMM'ye dönmeye karar verdiklerini açıkladı. Ne olacak bundan sonra? DTP'nin PKK iradesinin ya da İmralı iradesinin üzerine çıkacak bir gücü yoktu. Ömrünün hiçbir döneminde PKK'lı olmamış ve üstelik gayet saygın bir isim olan Ahmet Türk bile birçok konuda farklı düşündüğü halde, düşüncelerini, taktik pozisyonlarını DTP'ye egemen kılamadı. Şimdi DTP'nin yerini BDP (Barış ve Demokrasi Partisi) alıyor. Kimse hayal kurmasın. BDP, DTP'den farklı olmayacak, İmralı iradesi sürecin o yönüne egemen. Bunu kanıtladı. BDP, açılım sürecinde İmralı ile dolaylı bir temas mekanizması olarak çözüm sürecine katkı sunabilecek, açılımın bir parçası haline getirilebilir. Esas sorun nedir demokratik açılımda? Demokratik açılım başladığı anda bunun belkemiği Kürt sorununun şiddetten arındırılması. PKK'nın silahsızlandırılması, medyatik dille PKK'lıların dağdan inmesi. Sorun burada. Yani, 1) Dağa çıkma gerekçelerinin ortadan kaldırılması 2) Dağdan inme şartlarının yerine getirilmesi gerekiyor. Bunu diyorlar ve bunun için de bizle görüşülmesi gerekir diye ekliyorlar. *Murat Aksoy-Yeni Şafak gazetesi/21.12.2009