Siyaset

SOL ve SAHTE SOL

Hasan Dere · 17.11.2005 · 2 görüntülenme

İnsanın bilgisi nereden gelir? Doğru nasıl ölçülür? Yanlış bilgi doğru olabilir mi veya çok güvendiğimiz doğru bir bilgi yanlış olabilir mi? İki kere iki her zaman dört mü eder?İlkin, insan bilgisinin temel kaynağının üretim faaliyeti olduğunu belirtelim. Üretim faaliyetinin,* konuşma, isimlendirme ve genel olarak dilin gelişimindeki rolü yadsınamaz. Bu konunun, doğruya en yakın biçimde işlenebilmesi için, bilginin ne olduğunu tanımlamakta yarar vardır.Bilgi,** aklın veri alabileceği olgu, gerçek ve ilkelerin tümüdür; ki bunlar, insanın edindiği deneylerin tekrarlar yolu ile kalıtsallaşmasının sonuçlarıdırlar. Bunlara insan zekasının ürettiği, düşünceleri de eklemek gerekir. İnsanın yaşarken edindiği bili (malumat) kısmen de kalıtsal olarak nesilden nesile geçer. Örneğin bebeğin doğar doğmaz emebilmesine, eline geçeni tutmasına dair bilgiler irsi olarak geçmektedir. Bilgi Kuramı (Epistemoloji), bilginin temelini, bilim alanında uygulanan yöntemleri, sınır ve güvenilirlik bakımından inceleyip araştıran felsefe dalıdır.Ek olarak bilmemiz gereken şey, bilgilerimizin göreli bilgiler olduğudur.Bu benim açımdan bilginin temel en gerekli izahatıdır.Bu ne demektir?İlkin bilgi, belli bir zaman dilimi içinde belli koşullar çerçevesinde geçerli kabul edilen genel kanılar olarak algılanmalıdır. Bundan anlaşılacak şey kısaca şöyle sıralanabilir:En bariz ifadeyle mutlak (kesin, değişmez, şüphe edilmez, yanılmaz) bilginin olmayışı, olamayacağıdır. Yani belli bir sorunun yanıtı bir zaman sonra değişebilir ve ilke yanıtı tamamen reddedebilir. Öyle ki yanlış bildiğiniz doğru bilgi, doğru bilgi sandığınız da yanlış olabilir!Eğer mutlak gerçeği reddederseniz, tanrı da dahil tüm mutlak varlılıkları tanımamanız gerektiğini sonucuna varırsınız! Albert Einstein'in bulduğu en önemli teori, sunulanın aksine atomun parçalanması ile ortaya çıkan enerjiye (E=mc2)*** dair olanı değildir; görelilik teorisidir.****Yani bilgilerimiz, bir momente (eksene, noktaya) bağlı olarak doğru veya yanlıştırlar. Basit bir örnekle, bir kat başınız tarafında ikamet eden komşunuz hangi istikamette oturmaktadırdiye sorulsa; çoğunluk yukarıda diyecektir. Ayağının bastığı tarafı aşağı olarak eksen alan herkes için, bu bilgi doğrudur. Fakat bu bilgi, dünyanın belli bir düzeyi üzerinde duran insan için doğrudur. Dünyanın öte yüzünde duran ve ayaklarının gösterdiği tarafı aşağı olarak alan insana GÖRE de, yukarı diye tanımlan, aynı yön aşağı oluvermektedir. Yani onun bulunduğu noktaya göre, sizin yukarı dediğiniz istikamet onun aşağısı sayılmaktadır!Birkaç değişik örnekle: Ele geçirene göre zapt etmek iyidir, nitekim Konstantinopolis'i elegeçirenler için İstanbul'un zaptı iyidir. Keza sömürgeleştirilene göre ele geçirilmek kötüdür. Bizanslı'lara, Kürdlere, Pontuslara, Ermenilere göre ülkelerinin Türkler tarafından işgali kötüdür.Uzatırsak:Çalana göre çalmak iyidir, kazıklayana göre kazıklamak iyidir, sömürene göre sömürüm iyidir; çaldırana göre çalmak kötüdür, kazık yiyene göre kazıklamak kötüdür, sömürülene göre sömürüm kötüdür vb... Yukarda sıraladıklarımızı doğru ve yanlış olarak anlamak gerekir. Çünkü insan doğru bildiğini iyi bulur ve yapar, yanlış gördüğünü değil!Bilginin mutlaklığının reddi neden önemlidir?Eğer bir bilgi mutlak değilse, ondan şüphe edilebilir. Bu durumda daha doğru bilgi ihtimali üzerinde düşünülmeye başlanabilir. Ve daha doğru bilgiye ulaşmak için çaba göstermeye olanak doğar. Bu da bütün ilmi araştırmaların, gelişmelerin ve ilerlemelerin itici gücü olmaktadır.Eğer bilgilerimiz mutlak doğrular olduğu var sayılırsa, inceleme, araştırma ve daha doğrularla değiştirme çabası gösterilmez. Bu nedenle gelişme ve ilerleme olmaz! Sonuç olarak gerilik, geri kalmışlık ve gericilik dediğimiz durum hasıl olur. Şüpheye yer bırakmayan bilgiler olarak din, bu nedenle de Tanrı düşüncesi gerilik ve gericilikle eş değer olmaktadır.Mutlak doğru ilmi değildir. Dini öğretiler ise mutlak doğru kabul edildiğinden, ilmi olmamaktadırlar. Bu nedenle, tenkit etmek ve daha mükemmel hale getirmek olanaksızdır. Çünkü değiştirilemiyorlar! *****Peygamber kabul edilen tüm kişilerin dinlerinin de İslamiyet olduğu tezi bu mutlakçılığın en canlı örneğidir. Oysa kitaplarında anlatılanların büyük çoğunluğu, İslamiyetin inançları ile uyuşmamaktadır. Konumuza dönersek; mutlak doğru mantığı insanlığı nerelere getirmedi ki...İnsanoğlu tuhaf bir yaratıktır.Önce put yapar, sonra bu puta tapar gibi. Gün olur, yaptığı puta, ardıl olarak inananlarının, bu inancı yaymak için akla hayale gelmeyen cenkler yaptıklarını ve dünyayı kan gölüne çevirdiklerini görür. Sonra ağır ağır, bu fanatikliğin altında ezilmeye başlar. Ve yarattığı putu yıkmak ister. Fakat bu putu yıkmak için, savunucularla giriştiği kavgada, daha çok kan döküldüğünü görür. Artık pişmanlığın faydası yoktur, olan olmuştur...Bu put, bazen bir adet (gelenek, kural), bazen bir kanun, bazen bir düzen, bazen bir ferde veya düşünceye yandaşlık olur. Bu putlardan birkaç örnek: Sömürüm, kölelik, yönetim, din vb.Özünde hepsinin yaşamımızda oynadığı rol birdir. İnsanoğlunun bu putlara inanıp inanmaması, bilgi dağarcığı çerçevesi içinde bilgilerinin mutlak doğrular olduğu inancı dahilindedir.İnsanoğlunun bir bölümü, işine gelene inanır, işine gelmeyene inanmaz!Başka bir deyişle insan, inanmak istediğine inanır!Örneğin Kürdler Mecusi idiler. Arapların yaptığı kılıç zulmü sonucu, canlarını kurtarmak için İslamiyete geçtiler. Bugün, bu dinin en fanatik savunucuları oldular. Yani kendilerine zor ile kabul ettirilen bir dinin en inatçı taraftarları oldular. Fakat İslamiyettin de bir dış ideoloji olduğunu ve kendilerine zulümle kabul ettirildiğine inanmak istememektedirler!Tıpkı Elazığ'lıların zoraki Türkçülüğü gibi...İslam alimleri de 'Dünya düz bir tepsi gibidir' demekteydiler, yada hastalıkları 'cin, şeytan çarpması'olarak sunarlarken, tedavi için Arapça dualar yazıp, üçgen biçiminde sararak (muskalar), çare diye hastaların bir yerine asarlardı. Veya 'gün Muhammed, ay Ali'derlerdi.Ne çabuk unutuldu bunlar!Dünyanın yuvarlak olduğu kesin olarak kanıtlarınca, utanmazca 'dünyanın yuvarlak olduğu Kuran'da var' demeye başladılar! Peki vardı da neden Galileo gibi bir Hristiyan'dan evvel deklere etmediniz de, o güne kadar yanlışta ısrarla beklediniz?Aynı soru bakterilerin ve mikropların varlığı için de sorabiliriz! Ay'a ayak basıp üzerine insan çöplükleri dökülmeye başlandıktan sonra, Ay'ın Ali, Güneşin de Muhammed olmadığına ve hastalıkların da mikropların eseri olduğuna dair Kuran'da izler arama, aldatma faaliyetlerinden öte ne anlam taşır?Neyse konumuza dönersek...İnsanoğlu işine geldiği gibi düşünür ve davranır.Kürdlerin İslam kesimi, Türkiye'yi Müslüman olarak görmüyor. Hatta dinsiz diye yutturmaya çalışıyorlar. Efendim, güya Müslüman geçiniyormuş ama aslında dinsizmiş!İslam dininde, Allah'a inanan kimdir diye sorulduğunda yanıtı şöyle değil midir?Allah'ın birliğine, meleklerine, nebilerine, kitaplarına, kadere ve hayır ile şerrin Allah'tan geldiğine inanmaktır!Yani bu altı şarta iman eden inan değil midir?Evet, öyleyse Türkler inananlardandırlar.Peki Müslüman kime denir?Dil ile Kelime i şahadet getirip, kalple tasdik eden (açmıyorum), namaz kılan, oruç tutan, hacca giden ve zekat veren kimse değil midir?Türkler bunu da yapıyorlar ve üstelik devletin yasa kitabına da 'Bu devletin dini İslam'dır' diye de madde koymuşlar. Bunu uygulamak için, diğer din inanlarına da baskı uygulayarak zor ile İslamlaştırmaya çalışmış-çalışmaktadırlar.Buna rağmen bunların gerçek Müslüman olmadıklarından ısrar edilmektedir.Oysa bireylerin böyle bir tanı koymaya hakları ve olanakları yoktur! Hatta ben ateistim diyen birinin, gavur sayılıp sayılamayacağına da kulların karar verme ve canını alma hakları yoktur! Buna kara verecek olan tanrıdır. Fakat fanatik kendini Tanrı yeri ne koyup ahkam kesmekte ve Tanrı adına can alabilmektedir!Yine de madem öyle diyorlar öyle olsun! Pekala, Rusya ve benzeri ülkelerdeki revizyonist rejimlerin gerçek Sosyalizm olmadığını söylediğimizde, neden anlamazdan geliyorlar?Namaz, İslamiyetin direğidir deniyor. Türkler namaz kılıyor. İslamiyetin Kurallarını yerine getiriyorlar. Bunların sahte Müslüman olduklarına inanmamızı isteyenler, neden Sosyalizmin en temel iki şartını, (eşitlik ve özgürlüğü) işletmeyenlerin sosyalist olduklarında ısrar etmektedirler? Ha, dünyanın en adaletli sistemi sosyalizm kötü gösterilebilirse, İslamiyet iyi ve alternatifsiz olacak!Buna kargalar bile gülüyorlar!Evet, Müslümanlarımız görmek istemse de sosyalizmin ve sosyalistin de sahtesi vardır!Bakın, Perinçek İşçi Partisi başkanıdır, işçilikle, sosyalizmle ne alakası vardır? Perinçek kendisine sunulan olanakları, hangi işçi ile bölüşmüştür? Sosyalizm bir anlamda bölüşümcülük değil midir? Sosyalizm Ulusların Kaderini Tayın Hakkını tanır. Bunu savunan bir sosyalist Kürdistan'ın bağımsızlığını desteklemek durumundadır. Ama bunlar Kürd ulusunun kaderini tayın hakkına saygı duyacakları yerde, TC adına karşı çıkmakta ve Kürdistan'ı elde tutmak için en ırkçı sağcılarla iş birliğini yeğlemektedirler!Hasan Cemal itiraf etti, Devrim dergisini devlet adına sosyalist kimlikle yönetmiş! Yani solcu değil, ama solcu geçinmiş!Nitekim Şemzinen'da devlet, orayı burayı bombalayarak solcu bilinen PKK'ya yıkmak istemedi mi? Yani kötü şeyler yap, veya sonuçlar kötü ise sol'a yükle ve solu kötü göster!İşte adı sosyalist olan ülkelerde bütün gerçekleşmiş iktidarlar sosyalizm değildiler. Bunu emperyalistler de biliyordu, ama orada ortaya çıkacak sonuçlar nasıl olsa sosyalizme mal olacaktı. Bu nedenle Sosyalizm diye isimlendirmede ısrar ettiler! Daha önce sol sözünün Fransa parlamentosunun sol kesimindeki sandalyelerde oturan ve zengin tabakaların çıkarlarını savunan parlamenterlere karşı, yoksulların menfaatlerini savunan parlamenterlere söylenen 'gauchiste' sözünden türetilmiş olduğunu belirtmiştik.Demek ki 'solcu' tanımına uymak için halkın en yoksul kesimini savunmak gerekiyor. Bu ilk ölçüdür.Bu ülkelerde en yoksullar eziliyor muydu ezilmiyor muydu?Emekçiler, Lenin, Stalin, Mao ve Çavuşesko ile fırsat eşitliğine sahip mi idiler? İktidarda sınıfsal (yığınsal) olarak işçiler mi vardı? Hayır!O halde bunların neresi sosyalist idi?Bu adı geçen kişiler devrimci idiler, bir düzeni devirdiler, bu doğrudur. Ama sosyalist değillerdi ve kurdukları sistem de sosyalizm olmadı.Keza Öcalan da hem sahte bir devrimcidir, hem de sahte solcudur. Devirdiği ve devirmek istediği bir rejim yoktur, olmamıştır!İlkin kendisini tanrı gören, gösteren Apo'nun, nerede ise tümünün Tanrısızlıkla itham edildiği Sol ile ne alakası vardır? Öcalan, lokmasını bile gerilla ile bölüşmemiştir. Kolektivizmde Perinçek'in gerisindedir, Perinçek kendi eli ile çalışanlara, mücadele arkadaşlarına çay ikram edecek, onlarla aynı sofradan beslenmeye rıza gösterecek kadar alçak gönüllüdür. Buna rağmen sahte solcudur. Çünkü yetki bölüşümüne yanaşmamaktadır. Yani Perinçek iktidarı emekçilere kaptırmak niyetinde değildir! Öcalan ise akıllarından geçirmelerine bile izin vermez!Sosyalizm emekçilerin iktidarı değil mi idi? Evet, en önemli ölçü, iktidarın hangi sınıflarda olduğudur. Emekçi sınıfların iktidar olduğu sistemdir sosyalizm. Birilerinin, onlar adına iktidar olduğu sistemler sosyalizm değildir, olamaz!. Öyle olsa idi, kapitalizmi reddetmeye gerekçe kalmazdı! Çünkü orada da, emekçiler adına iktidarı elde tutanlar mevcuttur!Bu çok uzun bir konudur. En okumamış insanımızın anlaması için, kısa makalelerle izahatı sürdüreceğiz. Okuyucularımdan soruları varsa iletmelerini rica ediyorum.Amacım dini reddetmek değildir. Başkasını diniden vazgeçtirme çabası içinde de değilim. İsteyen, dilediği gibi ibadet etmelidir. Fakat inananların baskılarını yaşamış bir zümrenin ferdi olarak, toplumumu Kürdistan ulusal kurtuluşundan dışlayacak gelişmelere rıza göstermeyeceğim!Bu nedenle, dünyada egemen olan sağ rüzgarın etkisi ile Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesini bölmeye götürecek bir dini tahakküm altına sokma çabalarına karşı durmak gerekmektedir.Bu tüm aydınların boyun borcudur.Kürdistan Kurtuluş mücadelesinde, şeriat iktidarını reddeden Barzani hükumeti öğretici bir çizgi sergilemektedir.Doğudan doğan bu özgürlük güneşine bin selam olsun!Hasan Dere17/11/05--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------*Bu nedenle konuşma dillerindeki sözcüklerin çoğunu yabancı dillerden alan, Türkler gibi halkların üretici (medeni) insan toplulukları olmadıkları açığa çıkmaktadır. Çünkü üreten ürettiğine ad verir. Bunlar üretim yapmayan ve bunun eseri olarak dili olmayan haydut (harami) yığınlardırlar.**Biz burada bilgiyi, toplumsal sınıf kategorilerinden azade ele aldık.Sınıf bakışı ile en kapsamlı açıklamaları Mao Zedung yapmıştır. Bez onin tünomono not olürük birüyü düşeceğez. Lakin konuyu merak edenlerin Mao Zedung'un Teori ve Pratik adli eserini okumalıdırlar. Mükemmel bir çalışmadır.Marks'tan önce materyalizm, bilgi sorununu, insanın toplumsal yaratılışından ve tarihsel gelişiminden ayrı (sayfa: 7) olarak incelediği için, bilginin toplumsal pratiğe bağımlılığı, yani bilginin üretime ve sınıf savaşımına bağımlılığını anlayamamıştır. Her şeyden önce, marksistler, insanın üretim faaliyetini, onun bütün öteki faaliyetlerinin belirleyicisi olarak görür. İnsan bilgisi, aslında, onun maddi üretim faaliyetine bağımlıdır; bu maddi üretim faaliyeti içinde insan, doğa olaylarını, doğanın özelliklerini ve yasalarını, kendisi ile doğa arasındaki ilişkileri yavaş yavaş anlamaya başlar; gene bu üretim faaliyeti sırasında, insan ile insan arasındaki belli ilişkileri de, değişik derecelerde kavramaya başlar. Üretim faaliyeti olmaksızın, bu bilgilerin hiç biri elde edilemez. Sınıfsız bir toplumda, herkes, toplumun öbür üyeleri ile birlikte ortak çabaya katılır, onlarla belirli üretim ilişkilerine girer ve insanın maddi gereksinmelerini karşılamak için üretime katılır. Bütün sınıflı toplumlarda çeşitli toplumsal sınıfların üyeleri de, çeşitli yollardan belirli üretim ilişkilerine girerler ve kendi maddi gereksinmelerini karşılamak için üretime katılırlar. İşte bu, insan bilgisinin geliştiği asıl kaynaktır. Mao Zedung Secme Eserler, Cilt: I S 298,299 ***Burada tatsız bir polemiğe yol açan, sosyalizm üzerine ilk tartışmaya değinerek M S Erol'u anıyorum. E (enerji)= M (Kütle, ağırlık) C2 (hareketin karesi; burada hareket özel olarak ışık hızı olarak kastedilmektedir) **** Eski söyleyişle izafiyet teorisi...*****Değerli Solaxi, hem Alevi biriyle yaşayan, hem bir aydın olarak 'Din ve dindar da lazım...' başlığı ile ve sanki bizlerden birileri dini yasaklamaya çalışıyormuş gibi mesajlar vermesi, tekrar yazmamızı gerekli kıldı.Biz dini yasaklamaya çalışmıyoruz, böyle bir yetkimiz ve istemimiz yoktur. Aksine onların zulmünden kendimizi korumak istiyoruz. İktidar değillerken bizlere yapılan baskıları nasıl yapılmış gibi, bir de iktidar olmalarına göz yummamızı istiyorsunuz?Din olsun, ama sokakta ve iktidarda olmasın!Sokağa döküldükleri gün, ne kadar acımasız olduklarını dünyanın her tarafında yeteri kadar görüyoruz! O gün geldiğinde, sayın Solaxi için de çok geç olur! Peygamberinin torunlarını bile katletmekten çekinmeyen bu kesim, iktidar olduğunda, sayın Solaxi, bir alevi ile evliliği nedeni ile olmazsa bile, gerçek Müslüman olduğunu nasıl kanıtlayacak ve yaşayabilecek acaba?

İlgili

Yorumlar (0)

Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.