Siyaset

Silah konusur, herkes susar...

Ahmet Altan · 28.03.2006 · 2 görüntülenme

Genelkurmay Başkanı’nın yakın tarihimizin en etkileyici konuşmalarından birisini yapmasından birkaç gün sonra Genelkurmay Başkanlığı son zamanların en berbat, en tehditkar açıklamalarından birini yayınladı. Bir çağlayana bırakılmış tahta parçası gibi değişimlerin ortasında çalkalanıp duran bir ülkede belki de bunları doğal karşılamak gerekiyor. Ne de olsa mehter marşını bulan bir ulusuz, öyle hızlı gidemeyiz, bir adım ileriyse bir adım da geri olmalı. Genelkurmay Başkanlığı’nın açıklaması üstelik birkaç adım geri... Neredeyse geriye doğru zıpladık. Hatta bunun bir açıklama değil bir “muhtıra” olduğu da söylendi. Kime verildi peki bu muhtıra. Şemdinli bombalamaları hakkında bir iddianame hazırlayan savcının şahsında yargıya, “hırsız içerdeyse kilit ne işe yarar” diyen polis müdürünün şahsında Emniyet’e, “orası jandarma bölgesi, oralarda neler olup bittiğini biz bilmeyiz,” diyen görevlilerin şahsında istihbarat örgütümüze. Ne diyor “muhtırasında” Genelkurmayımız? “Orduya karşı komplolar kurulduğunu” söylüyor. Kim orduya karşı komplo kuruyor? Yargı, emniyet ve istihbarat. Bir komedi filmi havası var olanlarda ama bu komedinin arkasında öyle gerçekler yatıyor ki gülmek pek mümkün olmuyor. Şimdi, dönüp bu tuhaflıklar zincirinin başlangıç noktasına bakalım. İki jandarma astsubayıyla bir itirafçı Şemdinli’de bir kitabevini bombalarken suçüstü yakalanmıştı. Kara Kuvvetleri Komutanı, yakalanan astsubay için “iyi çocuktur,” demişti. Daha sonra Van savcısı, astsubaylar hakkında “devletin bütünlüğünü bozmak” suçundan dava açmıştı. Ve, davanın iddianamesi Türkiye’yi birbirine katmıştı. Ne diyordu peki savcı? Savcı, askeriyenin içindeki gizli bir örgütlenmenin Güneydoğu’daki olayları kışkırtarak siyasi iktidarı baskı altına almaya çalıştığını söylüyordu. Gizli örgütlenmenin ucu da ta Ankara’ya kadar uzanıyordu. Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanı da parlamento araştırma komisyonunda konuyla ilgili olarak “hırsız içerde,” diyordu. MİT yetkilileri “biz oraları bilemeyiz” diyorlardı. Genelkurmay Başkanlığı ise yargının bir komutanı suçlayamayacağını ileri sürüyordu. Komutanlarla diğer vatandaşlar arasında ne fark var, bizi yargılayan sistem niye onları yargılayamıyor, hani anayasa eşit olduğumuzu söylüyordu, demeyeceğim. Generallerin silahı var ve yargı onlara yaklaşamıyor, durumun anayasaya aykırılığı ne yazık ki bu gerçeği değiştirmeye yetmiyor. Benim söylemek istediğim daha başka. Ya savcıyla, emniyet istihbarat daire başkanı doğruyu söylüyorsa... Ya ordunun içinde kışkırtmalara karışan bir gizli örgüt varsa. Daha önceleri Jandarma Kuvvetleri Komutanı’nın “Jitem yoktur” dediğini unutmadık, sonra o Jitem’in varlığı mahkeme kararlarına geçti. Generallerin her zaman doğru söylemediğinin en kuvvetli kanıtı bu Jitem olayıdır. O zaman da kimse bunun hesabını soramamıştı. Ya şimdi gene gerçekler saklanıyorsa... O zaman ne olacak? Eğer gizli bir örgütlenme yoksa astsubayları “kendi ülkelerindeki bir kitapçıyı” bombalamaya kim gönderdi? Bunu kendi başlarına yaptılarsa bu tehlikeli disiplinsizliğin sorumlusu kim? Emirle yaptılarsa, bu emrin sorumlusu kim? Kimse bu astsubaylardan sorumlu değil mi? Savcının iddianamesi öyle “deli saçması” diye bir kenara atılacak bir iddianame değil. Çok ciddi iddialar ileri sürüyor. Bu iddianamenin cevabı, “benim silahım var, benim suç işlediğimi söyleyeni pişman ederim,” olamaz. Bunu yapan generaller çıkabilir. Ama kendilerini korumak için ortaya çıkarttıkları silah bu ülkenin yargısını da hukukunu da devletini de öldürür. Ölü bir devletin ağırlığını ise hiçbir toplum taşıyamaz. Silahlı generallerin de gücü yetmez o cenazeyi taşımaya. Onun için, devleti öldürmeden önce bir kere daha soralım: “Kim gönderdi o iyi çocukları kendi ülkelerini bombalamaya?”Gazetem NetAhmet AltanAkt: C.A

İlgili

Yorumlar (0)

Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.