Siyaset

SEYIDIME GECIKMIS BIR MEKTUP

A. Ibrahim · 18.02.2006 · 2 görüntülenme

Bir tek gövdesi anladı meşenin.  Kesilmiş dallarında pelit acısı. Gövde anlatabilirdi belki dallarına Seyidi; Külleri savrulmazdan önce Dersime. Kızgın dereler kavuşurken nehrine, kaç uçurum öğrendiyse anlatabilirdi gökyüzüne .  Dedelerimiz; kökleri ırmağına uzak ağaçlar gibi bakardı sana. Bilirlerdi ki bela orada, ormanı susturan yangın oradadır. Gövdesi yanan meşeler ve ay gördü önce bunu.  Bu yüzden ateş ve gök dilinde yazıldı her şey Dersimde. Yasak bir dilin yarası nasıl anlatılırsa bu coğrafyada bizde öyle anlatacağız kekeme  hikayemizi. Kavlu kerbelayız, be hatayız demişti Seyit. Sehpada. Kovulan çingene, birde yağlı urgan anladı bunu.Eskimiş bir tarih uyuyorken gözlerinde toprağın. Orada her şey kararmış bir levhaya yazıldı.Ormanın gecesi içinde toprağa düşerken dedelerim. Açık kalan gözlerinde ay yaşıyordu hala. Gördün mü bak Seyyid’im  hilali gözde unuttun.  Közde ateş, gözde hilal. İçinizde paslanan Asuri hançerlerde sizi kaç bahar yazar.Közde ateş,  ateşte çöl. Bir Seyid bildi sizi, ateşi külde unuttu. Orada meşeler, gecenin karasında müthiş bir ıssızlıkta duruyor. Bildikleri kaç yıldız, yüz sürülen kaç yağmur varsa yazıyorlar gövdelerinin soy ağacına. Orman büyüyor, gece inceliyor, su susuyor. Diclenin avuçlarında su içen o çocuklar iflah olmuyor. Dedim ki bende, gövde anlatabilirdi dallarına. Kızgın dereler kavuşurken nehrine, kaç uçurum öğrendiyse anlatabilirdi suyun bittiği yere. Anlatabilirdi suyun bittiği yerde bekleyen çocuklara.O çocuklar ki  jırki motifinde işlenen kilimler,  kirtim* nereye vurulsa orada kanarlar... Onlar ki ihanetin ve cesaretin sırtında yürüyenler...  gide gide bir kavşakta buluştular.Kiminin dişlerinde elma kokusu, kiminin dilinde poyraz kurusu...  Dedim ki Seyyid’ime  anlatabilirdin; hem cennetin mabedini, hem elmanın şehvetini.Onlar dedim Seyid’im ,  susmanın ölümcül, ihanetin şehvet çocuklarıydı. Hem şahin hem de keklikleriydi  kavimlerinin.Bundandır gırtlaklarında emzirilen şahinlerin çığlığı, bundandır şu güvercin tutulması.Takvimlerin milada alıştığı yıllarda, esrarın kıyısında intihar nöbeti tutanlardı onlar. Ki hala rüzgarın göğsünde barut kokusu. Rüzgar ve suların hışmıyla kendini yontan taşlar, ormanın kalbinde evler örerdi durmadan. O derin ve karanlık mağaralarda analar gözlerini rehin bırakırdı keklik sürülerine. Sonra sen Seyidim Erzincan yolunda kırılan testinin son damlasıydın. Çölümüzü büyüten sahralar bıraktın.  Her şeyi bilendi toprak.  Sularla kuşanan dünyada konacak bir yurt için kuşlar uçurandık biz. Hançerelerimizde saklı sözlerle dururduk. Her söz biraz eza birazda  barut kokusuydu şeceremize. Şehvetin kapısında bıyık buran bedeviydi kavmimiz. Nuh  tufana hazırlarken eşrefi mahlukatı, zulamızda sakladık ihaneti ve artık bildik ki Nuh’ da yanıldıTakvimlerin milada alıştığı yıllarda, sürgünü şiirlerde delirten adamlar öğrendik. Korkulardan kelimeler  ören o adamlar, şarkısı bize kalsın diye göklerin uykusuz sabahlara uyanıyorlardı. Gecenin siyahını orman gecelerinde saklıyorlardı. Doyasıya öpülememiş çocukları için, upuzun ölüyorlardı. Korkulardan kelimeler ören bir kavimdik biz. Gülü tersten dikilen körlerin kuyusundan. Sesten, kahırdan, korkudan ve aşktan yaratıldık. Ceplerimize ziftli geceler doldurup, o çöl kapısında kusardık.O dağın terzisidir Hüseyin. Ona sorun isterseniz. Nuh’un gemisinde yırtılan kalbini diker Araratın. Kardeşlerinin o soylu gidişini işler yurdum dediği yerde.  Ve orada her şair, attığı her kurşunda bin defa ölür. Gördün mü bak şairim sözünü dağda unuttuk. Sen ki, sürgünü o dağlarda delirten bir adamdın. Kılıç artığı  kavminin yüzü suyu hürmetine. Gittin yurdum diyeceğin bir ülke bulmaya. Bizse burada kaldık. Bedenlerimize gömülü ihtiyarların çocuklarıydık. Onlar için mezarlar büyüttük gövdelerimizde.Ben her gece,  yazdığın şehid günlüklerinden mısralar çalıyorum. Hikayelerimde bir yama gibi kalan “Levhalar’ında” sürüyorum izini. Bir uzun yolculukta ölürken kardeşlerim. Susuyor ve kusuyorum. İçimde büyüyen o hayvan ehlileşiyor. Sesinin uzağı gurbet bilirim. Unuttum ezberimi. O yorgun toprakların terini sildim her sabah, belki gelirsin diye. Yoruldum. Kardeşlerin vardı uykusuz. Ceplerinde ziftli geceler, başları gövdelerinde, basarak geçmişlerine  gittiler uzun bir zaman. Bizse burada kaldık. Nefesimizle ısıttığımız görünmez mektuplar yazıyoruz şimdi. Toprağını çağıran paslı bir hançerin koynunda.... İhaneti yedeğinde besleyen Kürtlere ithafımdır. Bu metin birine ithaf edilmişti. Artık adını yazmaktan korkuyorum. Bu metnin adını da değiştirdim. İhanet her yerde, dedim biz keklikler hep kurbanlarımızı sesimize çağırmaktan ne zaman kurtulacağız..

İlgili

Yorumlar (0)

Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.