Siyaset

ŞEYH SAİT YAKALANDI MI, TESLİM Mİ OLDU?

Selim Kýlýçoðlu ile Röportaj-Ruþen Arsla · 24.10.2005 · 2 görüntülenme

ŞEYH SAİT YAKALANDI MI, TESLİM Mİ OLDU?

“Olgular kutsal, kanılar özgürdür”C. P. ScottSiyaset yapan bizim kuşak, geçmişte sanata, kültüre, tarihe ve bunların araştırmasına pek önem vermedi. Hani Osmanlı toplumunda asker ve çiftçilik kutsal, diğer işler örneğin; tüccarlık ve zanaatkarlık hor görülen işlerden sayılırdı. Bizde de siyasi mücadele her şeyin üstünde kabul edilirdi. Sonuçta içi kültür, bilim, sanatla doldurulmayan siyasetin, boş sloganlardan ibaret kaldığını gördük.Dili yasaklı bir ulusun tarihi, edebiyatı ve folkloru; ister istemez sözlü kalmaya mahkumdur. Hani bir söz vardır; “Söz uçar, yazı kalır” derler. Gerçekten bir çok şeyler uçup gitti. Yakın tarihimizi birebir yaşamış, tarih hazinesi olan kişileri kaybettik Onların yaşadıklarını ağızlarından yazıya dökemedik. Demek ki bilincimiz buna yetmiyordu. Bilincimiz yettiğinde de, onlar teker teker aramızdan ayrılmışlardı. Avrupa’dan gelip henüz yerleşmeye karar vermediğim bir süreçte, ilk yaptığım şeylerden biri; henüz yaşmakta olan ve bazı olayları yaşamış, yahut ilk elden bilgilendirilmiş olanları bulup bilgilerini yazıya dökmek oldu. Bir araştırmamla ilgili görüşüp röportaj yaptıklarımdan biri de Selim Kılıçoğlu idi.Selim Kılıçoğlu, Cıbranlı Halit Bey’in yakın akrabası, 49’lar davasında yargılanmış, hapislik ve sürgünlerin acısını tatmış bir yurtsever. Röportajı yaptığımda 83 yaşındaydı. Bilgileri, Cıbranlı Halit Bey’in komutanı olduğu Hamidiye Alayı’nda bölük komutanı babası Halil Bey ile Halit Bey’in tabur komutanı ve emir subayı olan, devamlı yanında bulunan Binbaşı Reşit Bey’in anlattıklarına dayanıyor.Selim Kılıoçoğlu ile yaptığım Röportaj 44 sayfa tuttu. Azadî Örgütü, Şêx Seîd ve 1925 Harekatı ile ilgili anlattıkları ve iddiaları, Kürtler arasındaki genel kabul ve değerlendirmenin ötesinde olan şeylerdi. Bunu yorumsuz olarak kamuoyu ile paylaşmayı gerek saydım. Türklerin yanlış siyasi ve ideolojik bazı uygulamalarını Kürtleştirerek içselleştirip adapte olduğumuz bir gerçektir. Türklerde nasıl Atatürk’ü eleştirenlere iyi bakılmazsa; bizde de tarihi şahsiyetleri, önderleri veya bazı örgüt liderlerini eleştirenlere iyi gözle bakılmaz. E. H. Carr “Bizim okuduğumuz tarih, doğrusunu söylemek gerekirse, hiç deolgusal değildir, bir dizi kabul edilmiş yargılardan ibarettir” diyor. (E. H. Carr, Tarih Nedir, Birikim Yayınları, 1980, s.21) Yaygın kanıların aksine olguların varlığı iddia ediliyorsa, bunların ideolojik gailelerle üstünü örtmek değil, tartıştırmak gerekir. Tartışma yalnız tarihsel olgularla da sınırlı kalamaz. Tarihsel olguları aktaranı da, tarihsel olgularla birlikte yargıya tabi tutmak gerekir. İşte o zaman tarihsel gerçeklere yaklaşmada yol alınır. Selim Kılıçoğlu ile yaptığım röportajın bu kısmının, tartışmalara yol açacağını sanıyorum. İstedim ki, muhatabı henüz yaşamdayken tartışmalar yapılsın ve eleştirilere cevabı bizzat kendisi versin. Selim Kılıçoğlu ile RöportajRuşen Arslan (R.A) : Gelelim Şeyh Sait öncülüğündeki başkaldırıya. Bildiğim kadarıyla Cibran Aşireti başkaldırının içindeydi...Selim Kılıçoğlu (S. K.): Bir isyan yok. Provokasyona gelme olayıdır bu. Ayrıca Karlıova’daki akrabalarımız dışında harekete katılan da yok. Ki onlar da, Melekan Şeyhlerinin etkisiyle katılmışlardır. Devlet, potansiyel tehlike gördüğü için Muş, Ağrı ve Erzurum yöresindeki Cibran, Sipkan, Zirkan ve Hesanan aşiretlerinin üzerine yürüdü. Bu aşiretlerin hiç birisi harekete katılmış değildi...R. A. : Selim Abi, olayı başından ve Kürdistan Azadi Örgütü bağlamında ele alsak...S. K. : Hayhay! Hadisenin meydana geldiği tarihte, ben iki buçuk yaşındaydım. Sürgünden kurtulmak için, 1930 yılına kadar Hınıs, Varto ve Solhan ilçelerinde annemle birlikte köy ve mezralarda gizlenerek yaşadım. Babam Halil Bey, dört yüz kişiyle Suriye’ye geçmişti. 1929 yılında çıkarılan genel af üzerine döndü. Dönmeden önce gelip, birlikte olduğu dört yüz kişi adına Genel Müfettiş İbrahim Tali ile görüşüyor. Sonra da dönüyor. Döndüğünde biz Solhan’daydık. Bizi alıp Varto’ya getirdi ve orada Leylek Köyü’ne yerleştik .Kürdistan Azadi Cemiyeti ve Şeyh Sait hadisesiyle ilgili bilgilerim; zabit vekili olarak Cibranlı Halit Bey’in yakınında bulunmuş ve aynı zamanda amcasının oğlu babam Halil Efendi ile Halit Bey’in Emir Subayı ve aynı zamanda Tabur Komutanı olan Binbaşı Reşit Bey’in anlattıklarına dayanıyor. Ayrıca aile büyüklerinden duyduklarım da var. Örneğin bunlar arasında Halit Bey’in kardeşi Ahmet Bey’i* de sayabilirim.Bildiğiniz gibi Kürtlerin büyük çoğunluğu, yeni devletin kuruluşunda Türklerin yanında yer aldı. Amasya Tamimi, Erzurum ve Sivas Kongrelerinde alınan kararlar; “Kurulacak devletin Türk ve Kürtlerin ortak devleti olmasını” öngörüyordu. İsmet İnönü’nün Lozan Konferansı sırasında da bu yönde beyanları var. Sonra ne oldu?.. 1922 Anayasa taslağından “Kürtlerin ve Türklerin devleti” ibaresi çıkarıldı. 1924 Anayasası “Tek devlet, tek ulus, tek dil” ırkçılığı esasına göre biçimlendi. Kürtler yok sayıldı. Verilen sözlerin hiç birisi tutulmadı... İşte Kürdistan Azadi Cemiyeti’nin kuruluş nedeni, bu inkar politikasında yatar.Ha, unutamadan şunu da anlatayım. Muşlu rahmetli Necat Çakır’ın bana sözünü ettiği bir belge var. Konuyla ilgisi açısından söz etmem gerekiyor...R. A. : Necat Çakır’ın görevi neydi?S. K. : Hukukçuydu. Askerlik sonrası hukuk fakültesini bitirmişti. Dışişleri Bakanlığı’nda çalışıyordu. Bizim kuşaktan sayılabilir. İlk kez onu Ankara’da Demokrat Parti Muş Milletvekili Hamdi Dayı’nın yanında gördüm. Hiç tanışıklığımız olamadığı halde, bana çok yakınlık gösterdi ve sarılıp öptü. Benim Cibranli Halit Bey ile yakın akrabalığımı bildiği için anlatmaya başladı: “Bir belge için beni Başbakanlık Arşivine gönderdiler. Eski yazıyı biliyordum. O belgeyi ararken elime bir belge geçti. Altında Cibranlı Halit yazılı olduğu için dikkatimi çekti. Alıp okudum. Meclis onun ‘Nasıl bir idare tarzı?’ diye görüşüne başvurmuş. Birçok önemli yerlerden görüş alınmış... Halit Bey’in teklif ettiği idare şekli, Amerikan (ABD) idaresinden daha üstün. Eğer onun önerdiği idare tarzı kabul edilseydi; Türkiye’de bazı şeyler olmazdı. Halit Bey, ‘Her ilde çoğunlukta olan halkın dili Türkçenin yanında resmi dil olmalı, eğitim o dilde olmalı, bazı memurluklar hariç; memurlar halk çoğunluğundan atanmalı.’ diye önerilerde bulunmuş...R. A. : Otonomi talep ettiği anlaşılıyor.S. K. : Öyle... Mustafa Kemal ve arkadaşları, Kürt halkının varlığını ve haklarını inkara yönelince, Halit Bey’in öncülüğünde Kürdistan Azadi Cemiyeti kurulur. Cemiyet, Kürt aşiret reislerinin, şeyh ve seyitlerinin, ağalarının, tanınmış ailelerin ileri gelenlerinin çoğunu bünyesinde toplamış yaygın bir örgüttü. Kürdistan’ın Irak sınırları içinde kalan parçasından bile üyeleri vardı...R.A. : Bu örgütün amacı neydi? Kürdistan’ın bağımsızlığı için silahlı direnişe mi hazırlanıyordu?S. K. :Hayır, hayır! Halit Bey gerçekçi bir insandı. Bunca gerilik ve bölünmüşlük içindeki bir halkın, böyle bir amaç için ayağa kaldırılamayacağının bilincindeydi. Okumuş insanlara, eğitimin gelişmesine, ekonominin derlenip toparlanmasına ihtiyaç vardı. Her şeyden önce millet olma bilincinin gelişmesi gerekliydi. Tüm bunların demokratik taleplerle, devleti ve yöneticileri demokratik bir biçimde zorlayarak elde edilmesinden yanaydı. O dönem “silahlı bir direnişin Kürtlere felaket getireceğini” hep telkin etmeye çalışmıştı...R. A. : Azadi Örgütünü 1970’li yılların sonunda kurulan Devrimci Doğu Kültür Ocakları’na benzetebilir miyiz?S. K. :Demokratik talepleri ve çalışma biçimi yönünden evet. Kürdistan Azadi Cemiyeti’nin legal kurulması mümkün değildi. Gizli kurulmuş ve gizli çalışıyordu. Eğer provokasyona uğramasaydı; çok etkin olacaktı. Aşiretlere, mezheplere, tarikatlara, çeşitli lehçeleri konuşan gruplara bölünmüş bir halkın; en geniş kesimini içinde barındıran bir örgüttü. Hiçbir Kürt örgütü bu kadar yaygınlık kazanmamıştı. Dersimden bile epeyce üyesi vardı.Tüm bunlar Halit Bey’in birleştirici kişiliğinden ve özelliklerinden kaynaklanıyordu. Örneğin; hiçbir tarikata mensup değildi. Buna karşın derin bir din bilgisi vardı. Eğitime ve müspet bilimlere çok önem verirdi. R. A. : Abdulmelik Fırat’ın anılarının toplandığı “Mezopotamya Sürgünü” adlı kitapta; “Şeyh Said’in Azadi örgütünün manevi lideri olduğunu*”söylüyor. Şeyh Said’in Azadi örgütüyle ilişlisi neydi?S. K. : Şeyh Said’in üçüncü karısı, Halit Bey’in kız kardeşidir. Binbaşı Kasım Bey ile de bu yüzden bacanaktır. Azadi örgütüne üyeydi. Ama faal biri değildi. Çok zengin olmasına karşın; maddi açıdan verdiği sözleri yerine getirmemiş. Bu yüzden örgüt içinde bir etkinliği yokmuş. Böyle birinin örgüte manevi lider olması düşünülür mü?R. A. : Ya, oğlu Ali Rıza Efendi?S. K. : O üye değildi. O aileden yalnız babası Şeyh Said üyeydi.R. A. : Ali Rıza’nın direnişe para kazandırmak için koyunları götürüp Suriye’de sattığı iddiasına ne demeli?...S. K. : Hiç alakası yok. Bunların çoğu sonradan uydurulan şeyler.R. A. : Yine Abdulmelik Fırat’ın anılarında; “8 Şubat1925’te Piran’da meydana gelen olay nedeniyle başkaldırı planının sekteye uğradığı**” söyleniyor.S. K. :Böyle bir şey yok. Kürtlerin başkaldırı hazırlığı, silahlanması ve hepsinden önemlisi; böyle bir siyasi iradesi yok. Şeyh Said, olay patlak verdiğinde; her yılki gibi etkin olduğu bölgede zekat toplamaktaydı. Öte yandan provokasyona gelmesi de ağır eleştiri götürür. Bir alimden ve liderden, Piran’daki gibi provokasyona gelmesi değil; aksine provokasyonu önlemesi gerekirdi. Jandarmanın alıp götürmek istediği usatları (kaçakları) kaçırtabilir veya başka bir şekilde çatışma çıkmasını engelleyebilirdi. Bunu yapmadığına göre; o zaman haklı olarak Şeyh Said’in alimlik ve liderlik özelliği sorgulanır... Eğer Azadi örgütüyle bağlantılı bir başkaldırı söz konusu idiyse; niye aşiretsel ve kitlesel olarak en güçlü olduğu Varto, Hınıs, Patnos, Malazgirt, Tekman bölgesinde değil de Piran da çıktı?R. A. : “Ortada silahlı başkaldırıya hazırlık, silahlanma ve hatta bunun için siyasal irade dahi yok” diyorsunuz. O halde devlet niye böyle bir provokasyona ihtiyaç duydu?S. K. : İşte sorunun can alıcı noktası buradadır. Bunu daha da açmak gerekiyor. Devlet, esas provokasyonu Azadi örgütü ve Halit Bey’e yapmak istiyordu. Azadi’nin kuruluşundan sonra devlet faili meçhul cinayetlere başladı. İttihat ve Terakki’nin Teşkilat-ı Mahsusa’sının geleneği sürdürülüyordu. Azadi örgütü üyelerinden bazıları faili meçhul cinayetlerle öldürüldüler. Halit Bey ise, o sırada Erzurum’daki Kolorduda görevliydi. Kıdem ve başarıları nedeniyle ordu komutanlığını da hakketmişken, terfileri dahi verilmiyordu. Azadi örgütünün faaliyetlerini daha iyi yürütebilmek için emekliliğini istemişti. Bir türlü emekli edilmiyordu. 1924 yılında Atatürk Erzurum’a eşi Latife Hanım ile geldiğinde, Halit Bey’i görmek istemişti. Kolorduda verilen yemeğe Emir Subayı Binbaşı Reşit Bey ile gitti. Mustafa Kemal Paşa ve Kolordu Komutanı, Halit Bey’in yanı sıra Vali, Belediye Başkanı ve Müftüyü de davet ediyorlar. Olayı Reşit Bey’in ağzından dinleyelim: “Mustafa Kemal Paşa Erzurum’a geldi. Halit Bey’i gece çağırdılar. Bey beni alaydan istedi, ‘gel’ dedi. Gittim. ‘Beni istemişsiniz’ dedim. Bey: ‘Bizi bu gece yemeğe çağırmışlar, birlikte gideceğiz”’ dedi. Mustafa Kemal ve Kolordu Komutanının bulunduğu salonun kapısına vardığımızda iki subay bekliyordu. Selam verdiler. Halit Bey içeri girerken “Sen de gel!” dedi. Halit Bey “sen de gel” dediği için, subaylar “Yüzbaşı giremez” diye bir şey demediler. Mustafa Kemal Paşa ile Kolordu Komutanının arasında boş bir koltuk vardı. Halit Bey’i oraya oturttular. Ben de kapının yanındaki sandalyelerden birinde oturdum. Aslında Halit Bey orada oturmamı emretti. Konuşmalarına canlı tanık olmamı istediği belliydi. Onun yaşadığı tüm olaylarda canlı tanığı vardır. Onlar dahi bunu anladılar ve ses çıkarmadılar. Kolordu Komutanı sigara ikram ettikten sonra, Halit Bey’e ‘Niye istifanda ısrar ediyorsun?’ diye sordu. Halit Bey: ‘Artık çalışmayacağım. Köşeme çekilmek istiyorum.’ Bir yıldır ısrarla emekliliğini istiyordu, ama vermiyorlardı. Bey’in emeklilikte ısrarı üzerine Kolordu Komutanı; ‘Sizin vatana ihanet hazırlığı içinde olduğunuz söyleniyor. Demek ki doğrudur...’R. A. : Kolordu Komutanının adını biliyor musunuz?S. K. : Şimdi hatırlamıyorum Ali olabilir. Rütbesi Korgeneral. Ona cevabı şu olur: ‘Ben vatan hainliğini kabul ettim! Ceddinin, bütün ailesinin kanıyla yoğrulmuş bu toprağa o topraktan çıkan biri ihanet eder; nereden geldiği belli olmayanlar da o toprağın vatanperveri olur! Bana lütfen bunun cevabını verin!... Emekliliğimi kabul edin ve bırakın ihanete devam edeyim!’ Rumelili olan Kolordu Komutanının sesi kesildi. Sonra yemeğe geçildi ve Halit Bey yemekte bir şey yemedi.”R. A. : O görüşmede Halit Bey’in, Atatürk’ün eşi Latife Hanım’ın elini sıkmadığı söylenir...S. K. : Doğru! Latife Hanım tokalaşmak isteyince; “Ben Şafiyim” diyor ve elini uzatmıyor. Dindar bir insandı ama bağnaz değildi. Hiçbir tarikata mensup değildi. Bu özelliğiyle toparlayıcı olabilmişti. İşte bu görüşme; Halit Bey’in imhasına karar verildiği görüşme oluyor. Mustafa Kemal Erzurum’da aşiret reisleriyle bir toplantı yapıyor. Biz den de (Cibranlılardan R. A.) Binbaşı Kasım Bey katılıyor. Amacı Cumhuriyet reformlarına, Erzurum ve Sivas Kongrelerindeki gibi destek istemek...R. A. : Halit Bey ile görüşme yaptığı gelişinde mi?S. K. : Evet. Bu görüşmeden önce Halit Bey aşiret reisleriyle görüşüyor. Toplantıda Mustafa Kemal’e “Kürtçe eğitim yapan okulların açılmasını, Kürtlerin çoğunlukta olduğu yerlerde; Kürtçenin de Türkçenin yanında resmi dil olmasını ve mahalli idarelerde; hangi grup fazlaysa; memurların o halk çoğunluğundan olması şartıyla destek vaat edin!” diyor. Aşiret reislerinden Hesenanlı Halit Bey, Zirkanlı Keremê Kolaxasi ve Sipkanlı Abdulmecit Bey, Mustafa Kemal’den bu taleplerde bulunuyor. R. A. : Resmen özerlik istiyorlar...S. K. : Evet!.. Bu toplantıda Binbaşı Kasım Bey suskun kalıyor ve Mustafa Kemal’den özel görüşme talep ediyor. Mustafa Kemal toplantı sonrası alıp onu götürüyor ve görüşüyorlar. Binbaşı Kasım’ın o toplantıda Kürdistan Azadi Cemiyeti ve Halit Bey’in yapmak istedikleri hakkında bilgi verdiği söylenir...R. A. : Kasım Bey’i devletin yanında olmaya iten sebep sizce neydi? O da Kürdistan Azadi Cemiyeti üyesi değil miydi?S. K. : Babam ve Reşit Bey, onun Halit Beyi çok kıskandığını söylerdi. Halit Bey ile beraber Aşiret Mektebi’nde okumaya başlamış ve Harbiye’yi de birlikte bitirmişlerdi. Kasım Bey Kurmaylığı kazanamamış. Halit Bey ise, okuduğu mektepleri hep birincilikle bitirmiş ve ordudaki subaylığı da parlaktır. Kasım Bey tüm bunları kıskançlık konusu yapmış. O da Azadî’ye üyeydi. Mustafa Kemal Ankara’ya döndükten sonra yakın çevresiyle toplantı yapıp gelişmeleri değerlendiriyor. Halit Bey’in imhası gerektiği yönünde görüş belirtiyor. Burada meclis kararına, kanuna ihtiyaç var. Mecliste zemin yokluyorlar. Sonuçta Muş Mebusu İlyas Sami’yi ona göndermeye karar veriyorlar. İlyas Sami hem din alimi, hem de Halit Bey’in yakından tanıdığı biridir. İlyas Sami’yi Osmanlı Meclis-i Mebusanı’na aday gösteren ve seçtiren de odur. İlyas Sami Erzurum’a gelip, bir hafta Halit Bey’de kalıyor. Her şeyi konuşuyorlar. Dönünce raporunu veriyor: “Halit Bey muhaliftir ve Kürt halkının haklarını savunuyor.”Mecliste tedbir yönünde hava esiyor. Çünkü İlyas Sami gibi din alimi ve etkin bir mebusun raporu, tedbir alınması yönünde karar çıkmasına neden oluyor. Buna şiddetle karşı çıkanlar da oluyor. Erzurum Mebusu Hüseyin Avni de bunlardan biridir. Mustafa Kemal ise, Takrir-i Sükûn Kanunu peşindedir. Halit Bey’i yakalayıp Bitlis’e götürdükten sonra, böyle bir kanunu çıkarmak için, Piran’daki olay gibi bir provokasyona ihtiyaç duydular...R. A. : Oraya gelmeden önce, Halit Bey’in yakalanmasından söz etsek?...S. K. :Yukarıda size izah etmeye çalıştım. Halit Bey’in imhasına, Erzurum’a M. Kemal ile görüşmesinde karar verilmişti. İlyas Sami’nin raporundan sonra tutuklanır. Nereye götürüleceği belli değildir. Kendisine götürmekle görevli birliğin komutanına ; “Nereye götürüleceği emirde yazılıdır. Bu zarfı Horasan İstasyonu’nda açacaksın ve nereye götürüleceği yazılıysa; oraya götüreceksin” denilir. Horasan’da emrin bulunduğu zarfı açan komutan, “Ağrı üzeri Bitlis’e götürülmesinin” emredildiğini görür. Tutuklanıp Bitlis’e götürülürken; babam Halil Bey Erzurum tren istasyonunda kendisiyle görüşür. Babam yanına gider ve “ne olduğunu” sorar. Halit Bey: “Ben de bilmiyorum. Eğer beni konuştururlarsa hiçbir şey yapamazlar. Yeter ki bana konuşma fırsatı verilsin... Konuşturmadan yok ederlerse; ona bir şey demem.” diyor. R. A. : Peki niye Bitlis?R. A. : Önemli bir soru. Bitlis’te Halit Bey’i yargılayacak askeri mahkemedeki başkanın, ondan daha kıdemli olması gerekirdi. Erzurum’da var, ama Bitlis’te yok. Çünkü Bitlis’teki askeri birlik tümen statüsündeydi. Bu konuda çeşitli söylentiler var. Ki, bazıları somut olaylarla kanıtlanıyor. Bana göre Ağrı üzerinden götürülmesi ve Bitlis’teki hapishaneye konulması güvenlik nedeniyledir. Devlet, Ağrı üzerinden götürülmesi konusunda Kör Hüseyin Paşa ve Bitlis’te tutulması için de Norşen ve Hizan Şeyhleriyle ile Xoytî Aşiretinin Reisi Hacı Musa Bey ile anlaşmıştı. Kör Hüseyin Paşa, Kürdistan Azadi Cemiyeti üyesiydi. Buna rağmen, Halit Bey kırk kişilik bir askeri birlik muhafazasında götürülürken; birlik Kör Hüseyin Paşa’ya misafir oluyor. Binbaşı Kasım Bey’in, M. Kemal’e verdiği bilgilerde; Kör Hüseyin Paşa’nın Azadi örgütü üyesi olduğunu söylememesi olanaksızdır. Eğer böyle bir anlaşma olmasaydı; Kör Hüseyin Paşa’nın evinde konaklama yapılmazdı. Öte yandan, beş Hamidiye Alayının komutanlığını yapmış ve bölgede büyük bir silahlı güce sahip birinin, üyesi olduğu örgütün liderini kurtarması görevi değil miydi? Keremê Kolaxasi’nın lideri olduğu Zirkan, Halit Bey’in lideriolduğu Hesenan ve Abdülmecit Bey’in lideri olduğu Sipkan aşiretleri; Şeyh Said Hadisesine katılmadıkları halde, devlet üzerlerine gelmiş, ama Kör Hüseyin Paşa’nın lideri olduğu Heyderan Aşireti’nin üzerine yürümemiştir. Bölge halkı da, Cibranlı Halit Bey konusunda Kör Hüseyin Paşa’dan hiç de iyi söz etmez ve ona ihanet ettiğini düşünür.Bitlis’te ise etkin konumda olan Norşen ve Hizan şeyhleri ile Hacı Musa Bey’dir. Bunlara rağmen, Bitlis’e saldırıp Halit Bey’i hapisten kurtarmak olanaksızdır. Nitekim Şeyh Said hadisesi sırasında, “Bitlis’e saldırıp Halit Bey’i kurtaralım!” yönlü talepleri Şeyh Said ve yakın çevresi; “Norşen ve Hizan Şeyhleri ile Hacı Musa Bey izin vermiyor” diyerek kabul etmemişlerdir. Bu üç aile, gerçekten hadise sırasında Bitlis’e girilmesine karşı çıkmışlardırAyrıca Şeyh Mahsun’un bana anlattıkları var. Bir kez kendisini Norşen’de ziyaret ettiğimde, bana Halit Bey’i hapishanede ziyaretini şöyle anlatmıştı: “Babam Hazret, Halit Bey’i ziyaret etmemi ve izin için de Tümen Komutan Vekili Kazım Dirik’i görmemi istedi. Eğer Kazım Dirik niye görmek istediğini sorarsa: ‘O hepimizin büyüğüdür. Burada olduğu halde onu ziyaret etmemek; geleneklerimize ters düşer de!’ dedi. Bir şeyler alıp görmeye gittim. Kazım Dirik, aynen babamın beklediği soruyu sordu ve ben de istediği cevabı verdim. Görüşmemize, görüşme sırasında yanımızda bir subay bulunması şartıyla izin verdi. Ayrıca ‘Halit Bey’e dediklerimizi kabul ederse; buradan çıkarılır ve terfi eder hatta ordu komutanı da olur de!” dedi. Babam da ziyarete giderken Halit Bey’e ‘İnat etmesin, devletin istediklerini kabul etsin!’ dememi tembih etmişti. Nitekim ben de Halit Bey’e, hem Kazım Dirik’in hem de babamın dediklerini ilettim. O da bana: ‘Nasıl, nasıl? Eğer ben Hak yolundaysam; kellem gitsin, eğer değilsem; o zaman beni döndürsün!’ dedi. Ben de gelip Hazret’e söyledim. Bu anlatılanlar, Norşen Şeyhi Hazret’in devletle o zaman ilişkili olduğunu gösteriyor. R. A. : Halit Bey Bitlis’te tutuklu iken kendisiyle irtibat kuruldu mu?S. K. : En önemli irtibat seyisi Hamit aracılığıyla oldu. Zaten onu tutuklandığında beraberinde götürmüştü. Bir ara Varto’ya gönderiyor ve: “ Hiç kimsenin hadiseye sebebiyet vermemesini, insanların öldürülmesine katkıda bulunulmamasını” istiyor. Boşuna kan akması yanlısı değildi. Bir de iyi yetişmiş bir kurmay subay olduğundan; işlerin nereye varacağını biliyordu. Zaten hakkında delil olmadığı için, yargılama dahi yapa bilemiyorlardı. Nitekim Şeyh Said hadisesi üzerine Takrir-i Sükûn Kanunu çıktıktan sonra yargılandı ve idam edildi. Hatta yargılanması Şeyh Said’in teslim olduğu günün ertesinde başladı...R. A. : Şeyh Said’in teslim olmasından söz ettiniz. Ben, onun Abdurahman Paşa Köprüsü’nde yakalandığını biliyorum. Herkesin de öyle bildiğini sanıyorum.S. K. : Gerçek benim anlattığım gibidir. Onu teslim olmaya Bacanağı Binbaşı Kasım Bey ikna etti. Şeyh Said, Kasım Bey’in durumunu biliyordu. Buna karşın onunla işbirliği yapmaya devam etti. Teslim olmalarından bir saat kadar önce, Varto- Solhan arasında babamla karşılaşıyorlar. Babama “Teslim olmaya gittiklerini” söylüyorlar. Babam dili döndükçe onlara “Teslim olurlarsa, devletin hepsini idam edeceklerini” anlatmaya çalışır. Bu sırada Abdullah Bey de babam Halil Bey’in yanında bulunmaktadır. İkna olmazlar. O zaman babam; “Ben Suriye’ye geçeceğim. Bizimle gelmek isteyen varsa gelip katılsın!” der. Şeyh Said ile birlikte olanlardan yedi kişi onlara katılır ve böylece idamdan kurtulurlar.R. A. : Kasım Bey’e ne oldu? Hiç karşılaştınız mı?S. K. : Hizmetleri karşılığında serbest bırakıldı ve Söke’de ikamete mecbur edildi. Kendisine orada toprak verilmişti. Daha sonra dönüp Elazığ’a yerleşti. Kesin tarihini hatırlamıyorum, 1950’li yılların başında Elazığ’da ziyaret ettim. Çok ketum davrandı ve geçmiş olaylarla ilgili hiç bir şey anlatmadı. R. A. : Peki Halit Bey ve Azadi örgütünden geriye bir belge kaldı mı? Ailenin elinde bir şey var mı? S. K. : Maalesef ailenin elinde bir şey yoktur. Ne varsa devlet tarafından alıp götürülmüş. Onlar da gün ışığına çıkarmıyorlar. Halit Bey’i ve Azadi örgütlenmesini yok sayıyorlar. Ancak, Halit Bey’in emir subaylığını yapan Binbaşı Reşit Bey’de bazı belgeler olacağını tahmin ediyordum. Belge dışında çok da bilgi vardı. Peşine çok düştüğüm halde, bana bir şey vermedi. Musa Anter de belgelerin peşindeydi. Ayrıca bilgisi de çoktu. Korkusundan çok şeyleri de anlatmadı. Yine de yukarıdaki bilgilerin çoğunu ondan aldım. R. A. : Sizinle uzun bir röportaj yaptım. Röportajın bir kısmını bir araştırmamda kullanacağım. Bazı kısımlarını ise, izin verirseniz röportaj olarak yayınlamak istiyorum.S. K. : Ben sizin takdirinize bırakıyorum. İstedim ki bildiklerim benimle birlikte gitmesin. Bazı gerçekler vardır ki, gelecek kuşakların da bilmesi gerekir. Ben size röportajda anlattıklarımı, başkalarına da anlatıyorum. Örneğin Şeyh Said ile ilgili olanlarını torunlarına da söyledim.R. A : Bu uzun röportaj için size çok teşekkür ediyor, sağlık ve esenlik diliyorum. S. K. : Ben de sizin duyarlılıklarınız için teşekkür ederim. Röportajı bir görev addettim.30.07.2005* Muş eski Milletvekili Dr. M. Emin Sever’in babası* Mezopotamya Sürgünü s. 36** a.g.e. s.37

İlgili

Yorumlar (0)

Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.