Şeddadi Kürd Deveti Üzerine Notlar(9)

Aso Zagrosi. · 08.09.2009 · 1 görüntülenme

[url=http://www.newroz.com/modules.php?name=News&file=article&sid=6136]

O dönem yaşamış ve gelişmeleri yakından bilen bir çok tarihçiden verdiğim alıntılardan da görüldüğü gibi Şeddadi Kürd devleti Bizans İmparatorluğu ile girdiği bu savaşı kazanmıştır ve onlara büyük kayıplar vermiştir.

Bundan öncede Şeddadi Kürd devleti ile Ermeni ve Gürcü kralıkları arasında bir çok savaş olmuştur. Bu savaşlardan biride 1036 savaşıdır.
Bu konuda Urfalı Mateos şöyle yazıyor: “Bu zamanda İran'ın büyük Emiri Abusuwar, müslüman milletlerden 150.000 kişilik bir oradu hazırladı. Büyük bir şiddetle hıristiyanlara karşı yürüdü. O, öldürücü bir öfke ile Ağuvan memleketinde Topraksız David'in eyaletine girdi ve hıristiyanları büyük endişe ve keder içine düşürdü. Müslüman askerlerin çokluğundan korkmuş olan David, onlara karşı çıkmaya cesaret edemedi. Şerir Abusuvar ise bir çok eyaletle 400 kadar müstahkem mevki ve kale zaptetti. Orada bir yıl kaldı ve memleketin büyük bir kısmını itaat altına aldı. O, bundan sonra David'e karşı yürümeye karar verdi. Naçar bir şekilde kalan David, Ani Kralı Hovannes'e haber gönderip ’ Abusuvar bütün Ermeni eyaletlerini zaptettikten sonra bana karşı yürümektedir. Bana yardım etmesen ona itaat edip rehberlik edecek ve senin ayeletin olan Şirak'ı tahribata uğratacağım“ ( Urfalı Mateos, Vekayiname, sayfa 69)

Yine Urfalı Mateos'un söylemiyle David Gürcü ve Abhaz Kralına, Gaban Kralına ve daha bir çoklarını aynı tehditkar mektubu gönderiyor ve yardım istiyor. Onun anlatımyla hıristiyanlar 20.000 kişilik bir ordu oluşturuyor ve Apusuvarı yenilgiye uğratıyorlar.

Aynı savaşa ilişkin olarak La Chronique Georgienne'de “Gürcistan'ın en büyük hakimi Liparit Orbelian'ında müslümanlara karşı savaşa katıldığı“ yazıyor.(akt René Grousset, Histoire de L'Armenie, sayfa 565, Payot, Paris)
Fakat sözkonusu eserde “Abusuwar'dan değil Fazlun'dan“ sözediliyor. Buna benzer hatalar bir çok tarih kitabında mevcuttur.
Sözünü ettiğim bu savaşlar döneminde Türkler hâlâ bölgede yoktular. Urfalı Mateos tarafından Abusuwar'ın askeri gücü abartılmış olsada çok ciddi bir güce sahip olduğu açıktır. Daha önce Prens Keykawus'tan verdiğimiz alıntıda görüldüğü gibi bir çok insan onun saflarında ve önderliğnde savaşmak amacıyla bölgeye akın ediyordu. Geçenlerde Zaman gazetesi yazarlarından Mustafa Armağan “10.000 Kürd savaşçının Malazgirt savaşına katıldığına dair“ alıntıya asker değil, “yöre halkı“ gibi bir tespit yapmıştı.. Kürdlerin askeri olarak ciddi bir konumda olabileceklerini içine sindiremiyor. Ayrıca,Şeddadi Kürd devletini yok sayarak Malazgirt savaşını anlamak imkazsızdır.

Bu arada bölgede Malazgirt için başka bir savaşa değinmek gerekir. Çünkü, yanlış tarihi bilgiler ortada dolaşıyor. Sanki Türkler bölgeye gelene kadar Malazgirt her zaman Bizansların denetimi altındaydı.
Malazgirt Merwani Kürd devletinin kuruluşu sırasında üzerinde şekillendiği şehirlerden biriydi. Daha sonraki süreçte Merwanilerin kontrolunden çıkıyor.
Bu konuda eski Ermeni tarihçilerine baş vurmak en iyi yoldur.
Pro-Ermeni olarak bilinen René Grousset Malazgirt'in Merwani Kürd devletinin denetinden çıkarılmasına ilişkin şöyle yazıyor: “ Bu zaman esnasında Ermenistan'da önemli gelişmeler yaşanıyordu. Malazgirt, Ahlat ve Meyafarqin Emiri ve Merwani Hanedanlığının kurucusu Kürd Bad Musuldaki Arap Hamdanilere karşı giriştiği savaşta 990'da öldürüldü. Gürcü Prensi Küropalat David , Merwanilerin yeni Emiri Abu Ali El Hasan'ın içinde bulunduğu karmaşık durumdan yararlanarak Malazgirt'i kuşatma altında aldı. Asolik'in söylemiyle şehri ’silah ve kıtlıkla'aldı.(992-993 ve 994 yılları arasında olacak)“ (René Grousset, Histoire de L'Armenie, sayfa 524, Payot, Paris)
Yine o dönemlerde yaşıyan Asolik'in verdiği bilgilere göre Ermeni ve Gürcü koalisyonu şehri ele geçirdikten sonra “Müslüman halkı şehirde kovarak dışarda getirdikleri Ermeni ve Gürcüleri yerleştiriyorlar“( age, sayfa 524)

Tamda bu esnada Revadi Kürd Devletinin Mir'i yada Urfalı Mateos'un söylemiyle “Müslümanların Baş Emiri Mamlan“ Ermeni ve Gürcülere savaş ilan ediyor ve “200.000 savaşçıyla“ bölgeye giriyor.( daha öncede vurguladığım gibi Revadi ve Şeddadi devletlerini karıştırmamak gerekir. İki devletin kurucuları Revadi aşiretinden geliyorlar. Fakat iki ayrı devlettir. Mamlan başkenti Tebriz olan Rewadi Kürd devletinin Mir'idir.)

Devam edecek

Aso Zagrosi

[/url]

İlgili

Yorumlar (1)

Anonymous · 16 yıl önce

MEHMET ÜMİT NECEF* / Mustafa Armağan'ın Zaman gazetesinde çıkan Malazgirt'te, Alparslan'ın ordusunda Kürtler ne arıyordu başlıklı yazısında, milliyetçi tarih yazımında sıkça görülen bir eğilim çıkar karşımıza: Çocuksulaşmak ve çocuksulaştırmak. Mustafa Armağan Zaman gazetesinde Malazgirt'te, Alparslan'ın ordusunda Kürtler ne arıyordu başlıklı bir yazı yazmış (30 Ağustos.) Yazının sonuna doğru verdiği cevabı da aynen aktarayım: “Görüldüğü gibi Nizamüddin'in asker vermekteki maksadı Selçukluya iyilik etmek değil, taht ve tacını korumak için uğruna çırpınış ve yaranma peşindeydi“ (Cümle devrik, ama Türk milliyetçisi eğilimli yazılardaki Türkçe cümleleri düzeltmek benim görevim değil.) Armağan, Mervani Sultani Nizamüddin'in niyeti konusunda tamamen haklı olabilir. Ama madem tarih çarpıcı başlıklara indirgenebiliyor, biz de soralım: “Malazgirt'te, Diyojen'in ordusunda Türkler ne arıyordu?“ Tarafokuyucularının, “Olur mu öyle şey, atalarımız yapar mı öyle şerefsizlik“ filan diyeceğini sanmıyorum, ama ben yine de bana oldukça egzotik gelen bazı bilgileri okuyucularla paylaşayım. Kahpe Bizans ironisi Bizans uzmanı John Julius Norwich'in “Byzantium“ (Bizans) adlı üç ciltlik kitabının ikinci cildinde; Bizans saflarında birçok Uz'un (yani Oğuz'un) paralı asker olarak yer aldığını, bunların ve diğer Türkî birliklerin savaşın kızgın bir anında Bizans saflarını terk edip Selçuklulara katıldığını yazıyor. (Norwich 1991: 349) Başka modern kaynaklardan, Norwich'in kastettiği diğer Türkî birliklerin Peçenekler olduğunu öğreniyoruz. Peçeneklerin Bizans ordusuna hizmetleri konusundaki başka bir kaynak, kadim Ermeni tarihçisi Urfalı Matteos (Matteos Urhayetsi). Urfalı Matteos 11. yüzyılın ikinci yarısında doğmuş ve 1144'de ölmüş. Bu arada, Urfa'ya Ermenilerin Urrha dediğini de ekleyelim. Urfalı Matteos, Kronikler'inde Badzinag diye adlandırdığı Peçeneklerden birkaç defa bahsediyor. Malazgirt Savaşı ile ilgili olan 103. bölümde Badzinag'larin ve Oğuz Türklerinin kollarından biri olan Uz'ların savaşın en kızgın anında saf değiştirdiğini ve Bizanslara karşı savaşmaya başladığını yazıyor. Modern tarihçiler Bizanslıların, Peçeneklerle 9. yüzyılda müttefik olduğunu ve onları daha tehlikeli aşiretler olan Ruslara ve Macarlara karşı kullandıklarını yazıyorlar. Biz Türkler zaten Bizanslıların son derece hain olduğunu ve hep ’Bizans Oyunları' yaptıklarını doğduğumuz günden beri biliyoruz. Ama ’Kahpe Bizans'ın bazı atalarımızı da kullanmış olmaları galiba tarihin ironisi. Şimdi nerden çıktı bu Malazgirt/Peçenek lafları diyen okuyuculara daha birkaç gün önce olmuş bir olayı hatırlatmak isterim: Malazgirt Zaferi'nin kutlama törenlerinde DTP'li Belediye Başkanı'nın konuşmasını askerî ve mülki yetkililer engellemişler. Belediye Başkanı engellenmese, “Biz Kürtler Malazgirt'ten beri Türklerle kardeşiz. Alparslan da zaten ’20 bin Kürt süvari olmasaydı, ben bu savaşı kazanamazdım' demiştir, diyecekmiş.“ Demek bir bölgenin askeri yetkilileri ve mülki amirleri belediye başkanlarından yapacakları konuşmanın metinlerini denetlemek için önceden talep ediyorlar. Vermeyi reddedenlere acaba ne yapıyorlar? Falakaya mı yatırıyorlar yoksa Atatürk'ten 250 vecize ezberlemeye mi mahkûm ediyorlar? Laf Malazgirt kasabasından açılmışken, şunu da ekleyelim: Şanlı tarihimizin dönüm noktalarından biri olan Malazgirt etimolojik olarak Ermenice Manazkert kelimesinden geliyor. Şehir, Ermeni geleneklerine göre Ermenilerin efsanevi patriği Hayk'in oğlu Manaz tarafından kurulmuş ve ilk ismi Manavazkert, yani “Manavaz tarafından kurulmuş.“Zamanla bu uzun isim kısaltılmış ve Manzikert olmuş. Yoksa bazılarının sandığı gibi, şehri muhasaraya alan Türk akıncılar birliğinin başbuğu, oğluna “Burada mal az, git“ deyüp kuşatmayı kaldırmasını istediği için şehrin adı da Mal-az-gi(r)t olmamış. Tarihi çocuksulaştırmak Eminim Taraf'ın bilgili okuyucuları yaptığım bu espriyi çocukça bulacaklardır. Ama bu espri de aslında ciddi bir nokta gizli: Yukarıda bahsettiğim Mustafa Armağan'ın yazısında milliyetçi tarih yazımında görülen bir eğilim çok bariz: çocuksulaşmak ve çocuksulaştırmak. Okuyucularını çocuksulaştıran bir tarihçi soğuk ve karlı bir kış günü torunlarını sobanın etrafına toplayan bir dede gibi davranıyor: Sobada ıhlamur fokur fokur kaynar ve etrafa nefis kokular saçarken, aksakallı dede de çocuklara bazen masal bazen de malumat dolu menkıbeler anlatıyor. Böylece ailenin ve aşiretin birliği pekişiyor, kardeşler ve yeğenler birbirlerini daha çok seviyorlar, filan. Devletin Kürtleri yok sayması, dışlaması ve aşağılamasının yeni bir örneği olan Belediye Başkanı'nın susturulmasına karşı bir tarihçi ana hatlarıyla iki tutum takınabilir: Ya fırsat bu fırsattır denilir ve Kürtlere bir kez daha “giydirilir.“ Böylece biz Türkler devletimizle milli birlik ve beraberliğimizi bir kez daha kutlarız. Tarihçilik, devlet ve onun yaydığı milliyetçiliğe (affınıza sığınarak amiyane bir tabir kullanacağım) amigoluk yapma olarak görülür. Ya da bu susturma olayından rahatsız olunur ve Türk milliyetçiliğini sorgulamak için bir fırsat olarak görülür. Armağan'ın yazısına sinmiş olan muzafferane hava (bu havaya Baıi dillerinde triumphalism deniyor)oldukça rahatsız edici. Halkın seçtiği bir Belediye Başkanı'nın Kürt -Türk birliğini vurgulayan konuşmasını atanmış birtakım kişiler sömürge valisi edasıyla yasaklıyorlar. Bir Türk tarihçi de susturulmuş Belediye Başkanı'na laf yetiştiriyor. Renan: Milletin unutma ihtiyacı Armağan'ın yazısı ve Malazgirt'te Kürtlerin rolünün ne olduğu tartışması çocuksulaş(tır)manın, yanı sıra başka bir ciddi noktaya da işaret ediyor: Milli kimliğin inşaasında unutmanın önemi. Yani hafıza-i millet nisyan ile malul. Fransız tarihçisi Ernest Renan bu noktaya daha 1882'de parmak basmış ve “Milletin unutma İhtiyacı“ndan bahsetmişti. Şöyle yazıyordu ünlü “Millet Nedir“ makalesinde: “Bir milletin özünde bireylerinin birçok ortak özelliği olması yatar. Ama yine de herkesin bazı şeyleri unutmuş olması da gerekir.“ Ne demek istediğini de şöyle örnekliyordu: “Her Fransız yurttaşı Saint-Berthélemy Hadisesi'ni ve 13. yüzyıldaki Güney Fransa Katliamlarını unutmuş olmak mecburiyetindedir.“ Bu cümlelerden edinilen ilk izlenim Renan'ın ciddi ciddi unutmaktan bahsettiği şeklinde, ama daha yakından bakıldığında, işlerin biraz daha karışık olduğunu görüyoruz. Renan “Unutmak“ derken neyi kastediyor? Nasıl oluyor da bir yandan “unutmuş olmak mecburiyet“inden bahsederken, öte yandan da (Fransız) okuyucularının atıfta bulunduğu olayları sanki son derce sıradan şeylermiş gibi hatırlayacağını farz ediyor. Fransız tarihçinin Saint-Berthélemy Hadisesi derken kastettiği 9. Sarl'in 1572'de Hügonot denen Hıristiyan bir mezhep üyelerine karşı başlattığı korkunç katliamıdır. “Güney Fransa katliamları“ derken de Pirineler ile Güney Alpleri arasında yasayan Albigensiyelerin kanlı bir şekilde yok edilmelerine atıfta bulunuyor. Unutmak değil tarihi çarpıtmak Renan'ın ne demek istediği belki biraz aydınlanmış olmalı: Kastettiği, unutmak değil, belli bir şekilde hatırlamak. Ona göre tarihi eğip bükmek ve bu çarpıtılmış tarih ile eğitilmiş olmak bir milletin inşasında rol oynayan iki önemli faktör. Mesela “La Saint-Barthélemy“ ve “Les Massacres de Midi“ (Güney Fransa Katliamları) paradoksal bir şekilde Fransız milli kimliğini kuvvetlendiren, kardeşler arasındaki basit bir ev kavgası gibi hatırlanmalı. Şurası ilginçtir ki bu satırları binlerce kişinin öldüğü Paris Komünü'nden 12 yıl sonra yazan Renan, bu olayları Fransız kardeşler arasında gecen en son ev kavgası örneği olarak vermiyor. Bunun nedeni, büyük ihtimalle, Paris Komünü'nün açtığı yaraların henüz efsaneleştirilemiyecek kadartaze olması. Anlaşılan çarpıtılmış ve milli birliği güçlendirecek tarzda hatırlamak için 12 yıldan daha uzun zaman geçmesi gerek. Benedict Anderson, Renan'ın görüşlerindeki paradoksa Tahayyül Edilen Cemaatler(Imagined Communities) adlı eserinde dikkat çekiyor. Bu yüzden, Anderson her ne zaman bir milletin hatırladığı/unuttuğu tarihi bir olaydan bahsettiğinde, kendi türettiği bu acayip hatırlamak/ unutmak fiilini kullanıyor. DTP'li Başkan'a devlet sansürü Şimdi Malazgirt'te 26 Ağustos 2009'daki “Belediye Başkanını konuşturmama“ vakasına dönelim. DTP'li Belediye Başkanı bugünkü Türk-Kürt birlikteliğini vurgulamak için biraz da patetik bir şekilde 1071'de, bazı Kürtlerin Alpaslan'ı desteklediğini “hatırlatıyor“ ama belki de bazı ayrıntıları “unutuyor.“ Daha doğrusu hatırlatmak/unutmak istemiş ama Devlet izin vermemiş. Malazgirt'teki devlet erkânı ise milli birlik tahayyüllerinde Kürtlere yer olmadığı için Kürtlerin Alpaslan'ın zaferine katkısını “unutmak/unutturmak“ istiyorlar. Mustafa Armağan ise, etnik Türk kimliğinin yanı sıra dini bir hassasiyeti de olduğu için Kürtlere milli tahayyülünde yer vermek istiyor. Ama Kürtlerin hadlerini bilmelerinden yana. Bu had bildirmeyi de onlara şu iki noktayı hatırlatarak yapıyor: Birincisi, Belediye Başkanı'nın iddia ettiği gibi 20 bin süvari değildiniz, sadece 10 bin kadar kişiydiniz, diye “hatırlatarak.“ İkincisi, Kürt Sultaninin Alpaslan'ı desteklemesinin sebebinin öyle pek de fedakârane olmadığını ileri sürerek. Milliyetçi tahayyülde Türkler hep vatan, millet, din, şeref vs. için savaşırken, öteki milletler - bunlara iş lafa geldi mi et ve kemik gibi olduğumuzu işimize geldi mi belirttiğimiz, din kardeşlerimiz Kürtler de dahil - sadece para, taht, soymak, talan etmek, başka milletlerin veya etnik grupların ülkelerini talan etmekiçin savaşırlar. Dikkat edilmesi gereken bir nokta, 100 yıl veya bin yıl önceki insanların kimlikleri hakkında konuşurken modern kavramlar kullanmanın çok sorunlu olduğu. Bu modern kavramlara Türk, Kürt, Türk/ Kürt milleti gibi kavramlar da dahil. Mesela Alpaslan büyük ihtimalle kendini Türk, yani Türk milletinin bir mensubu olarak görmüyordu. Muhtemelen kendini öncelikle belli bir boyun mensubu, ikinci olarak da Müslüman olarak tanımlıyordu. Armağan'ın iğrenerek tasvir ettiği Kürt sultanı da herhalde kendini Kürt, yani Kürt milletinin mensubu olarak değil, belli bir aşiretin üyesi ve Müslüman olarak görüyordu. Bugünün kimliklerini, tarihi insanlara uygularsak sonunda “Alpaslan kolundaki saate baktı ve öz be öz Türk askerlerine, ’haydi aslanlarım, şu Yunanları Atina'ya kadar surelim' diye haykırdı“ saçmalıklarına varırız. * Güney Danimarka Üniversitesi / necef@hist.sdu.dk

aktari · 16 yıl önce

Mustafa Armagan:Malazgirt, Kürtler için de dönüm noktasidir / 07.09.2009 Mesela Bitlisli Seref Han, Zazalari Kürt gruplari içinde saymazken, bugün Kürt olup olmadiklari tartismali olan Lur halkini Kürt saymaktadir. Ahmed-i Hânî'ye gelince, Kürtleri Kurmanci konusanlarla özdeslestirir. Yani Ahmed-i Hânî "Kürt" deyince kesinlikle bir irki anlamiyordu. Sonuçta bugünkü etnik "Kürtlük" davasi, 19. yüzyil sonlarina kadar ortaya çikmis degildir. Açilim sürecinde yalniz "Türk tarihi"ni tartismakla kalmayacagiz; ister istemez "Kürt tarihi" de radarimiza yakalanacak. Bunun bir örnegini geçen hafta verdim: Malazgirt Meydan Savasi'nda Selçuklu ordusundaki Kürtler, gönüllü olarak yardima kosmadilar; kosmak zorundaydilar. Bunu yazdim ya, kimi Türk milliyetçilerince 'Kürtlerin ezberini bozan yazar' ilan edildim, kimi Kürt milliyetçilerince ise 'isbirlikçi' ve 'kafatasçi' arastirmaci. Güneydogulu oldugum halde nasil böyle yazabildigimi sorgulayandan tutun da, 'Canim bunlar dogru ama ne olurdu sürece katkida bulunmak için tersini yazivereydin' diyenlere kadar çuval dolusu tepki geldi. Böylece tarihin Türkiye'de neden mutlaka cephe anlayisina göre yazilmak zorunda oldugunu bir kere daha gördüm. Hangi cephede yer aliyorsaniz tarihi o cephenin arzu ve beklentilerine göre yazmak zorundasiniz. Oysa bakin bu bir süreç. Tartisiyoruz, tartisacagiz, yüz yil sürse bile. Tartisirken olgunlasacak, birbirimizi taniyacak, eksiklerimizi tamamlayacagiz. Yazimin bir yerinde "Malazgirt Zaferi'nde Kürtlerin de payinin bulunmasi, onun degerini asla küçültmez" demisim. Bu cümleden bazi Kürt okurlarim alinmislar ki, ilk bakista haklilar. Lakin bu sözün muhatabi Kürtler degil, Malazgirt'i salt bir Türk basarisi olarak gören milliyetçi çevrelerdi. Dikkatli okurlarim, yazilarimda bakis açilari arasinda sik sik gezindigimi bilirler. Azicik dikkat sarf edilerek anlasilacak basit bir mesele için kafatasçilikla suçlanmam, kafa konforumuzun bozulmasina henüz hazir olmadigimizi gösteriyor. Ne var ki geçen hafta beni alkislayanlar, çok degil 3 hafta önce 1922'de Kürtlere özerklik verilecegini yazdim diye adimi "Sevr"ciye çikarmislardi; simdi kafatasçi ilan edenler de o zaman tabulari cesaretle yiktigi için fakiri tebrik ediyorlardi. Okurun tepkisi elbette önemli ama bir yazar yolunu alkisa veya kargisa göre tayin edemez. Yazdiklarim su ya da bu kesime uygun veya ters gelebilir. Bu, onlarin problemi. Benim problemim hakikati aramak. Bunu yazdim ya, kimi Türk milliyetçilerince 'Kürtlerin ezberini bozan yazar' ilan edildim, kimi Kürt milliyetçilerince ise 'isbirlikçi' ve 'kafatasçi' arastirmaci. Güneydogulu oldugum halde nasil böyle yazabildigimi sorgulayandan tutun da, 'Canim bunlar dogru ama ne olurdu sürece katkida bulunmak için tersini yazivereydin' diyenlere kadar çuval dolusu tepki geldi. Böylece tarihin Türkiye'de neden mutlaka cephe anlayisina göre yazilmak zorunda oldugunu bir kere daha gördüm. Hangi cephede yer aliyorsaniz tarihi o cephenin arzu ve beklentilerine göre yazmak zorundasiniz. Oysa bakin bu bir süreç. Tartisiyoruz, tartisacagiz, yüz yil sürse bile. Tartisirken olgunlasacak, birbirimizi taniyacak, eksiklerimizi tamamlayacagiz. Yazimin bir yerinde "Malazgirt Zaferi'nde Kürtlerin de payinin bulunmasi, onun degerini asla küçültmez" demisim. Bu cümleden bazi Kürt okurlarim alinmislar ki, ilk bakista haklilar. Lakin bu sözün muhatabi Kürtler degil, Malazgirt'i salt bir Türk basarisi olarak gören milliyetçi çevrelerdi. Dikkatli okurlarim, yazilarimda bakis açilari arasinda sik sik gezindigimi bilirler. Azicik dikkat sarf edilerek anlasilacak basit bir mesele için kafatasçilikla suçlanmam, kafa konforumuzun bozulmasina henüz hazir olmadigimizi gösteriyor. Ne var ki geçen hafta beni alkislayanlar, çok degil 3 hafta önce 1922'de Kürtlere özerklik verilecegini yazdim diye adimi "Sevr"ciye çikarmislardi; simdi kafatasçi ilan edenler de o zaman tabulari cesaretle yiktigi için fakiri tebrik ediyorlardi. Okurun tepkisi elbette önemli ama bir yazar yolunu alkisa veya kargisa göre tayin edemez. Yazdiklarim su ya da bu kesime uygun veya ters gelebilir. Bu, onlarin problemi. Benim problemim hakikati aramak. Mümtaz'er Türköne bir süre önce "Kürt Kemalizmi" tehlikesinden dem vurmus, biz Kemalizm'in kati yorumunun sikintilarindan yakinirken, bunun Kürt versiyonunu üretmeyelim demisti. Ayni sekilde Hakan Özogul "Osmanli Devleti ve Kürt Milliyetçiligi" adli kitabinda "Kürdistan" ve "Kürt" terimlerinin 20. yüzyila kadar siyasî anlamda kullanilmadigini iddia ediyor. "Kürt" teriminin önce Kürtler tarafindan degil, Araplar tarafindan kullanildigini, Kürtlerin ise kendilerini "Kürt" olarak degil, "belirli bir bölge veya vadi ya da (...) asiret veya kabile isimleriyle adlandirdiklarini" sözlerine ekleyen Özogul, gerek "Serefnâme"deki, gerekse "Mem u Zîn"deki "Kürt" tanimlarinin bugünküyle baglantisini kurmanin zor oldugunu söylüyor. Mesela Bitlisli Seref Han, Zazalari Kürt gruplari içinde saymazken, bugün Kürt olup olmadiklari tartismali olan Lur halkini Kürt saymaktadir. Ahmed-i Hânî'ye gelince, Kürtleri Kurmanci konusanlarla özdeslestirir. Yani Ahmed-i Hânî "Kürt" deyince kesinlikle bir irki anlamiyordu. Sonuçta bugünkü etnik "Kürtlük" davasi, 19. yüzyil sonlarina kadar ortaya çikmis degildir. Öyleyse nasil birileri "Türklük"ü sanki binlerce yildan süzülegelen bir sosyal kimlikmis gibi sunuyorsa, öbürleri de "Kürtlük" için ayni seyi yapiyor. Oysa David McDowall'a dayanarak söyleyelim, Kürtçenin iki büyük dili olan Kurmanci ve Sorani birbirine, Ingilizce gramer olarak Almancaya ne kadar benziyorsa ancak o kadar benzemektedir ("A Modern History of the Kurds", I. B. Tauris: Londra ve New York, 2004, s. 9). Demek ki, 19. yüzyil sonlarindan itibaren baslayan milletlesme sürecinde Kürt tarihinin kaynaklari yeniden ele alinip okundu. Serefnâme'deki "Dahhak efsanesi", Türklerin Ergenekon efsanesi gibi ortak hafizaya kazindi. Ahmed-i Hânî'nin "Mem u Zîn"in baslarindaki "Dertlerimiz" ("Derde me") bölümünde dile getirdigi "Kürtler arasinda uzlasma ve dayanisma olsaydi Rum, Acem ve Arap bize hizmetçilik ederdi." seklindeki ifadesi, "Kürt" asiretlerinin birlesmesine bir çagri olarak okunuyordu ama gerçekte Kurmanci konusan Kürtlere bir çagriydi. Iste bu yüzden geçen hafta "Mervanî Kürtleri"nin Alparslan tarafindan zorla askere alindiklarini yazmam Kürt milliyetçilerini "incitiyor". Sanki Mervanî Kürtlerinde bugünkü "Kürtlük", Alparslan'da da bugünkü "Türklük" bilinci mevcutmus gibi düsünülüyor ve bir araya gelmeleri izaha muhtaç bir sorun olarak algilaniyor. Oysa tarihin derinliklerine gidildikçe bugün bize garip görünen nice olayin o zaman yasayanlara gayet normal gözüktügünü görürüz. Mesela Abbasi ordusuna Türklerin köle olarak katildiklarini yaziyoruz ama zamanla Türkler Hilafet ordusundan ayrildikça yerlerine Kürt asiretlerinden parali askerlerin alindigini yazmiyoruz. Nitekim Selçuklular da 11. yüzyildan itibaren Kürtleri asker yazmaya baslamislardi. Yani Alparslan'in, ordusuna Kürt askerlerini almasi asla bir sürpriz degildi. Bunda bir tuhaflik da yok ayrica. Belki de tuhaflik, bizim o zamana bakisimizdadir. Iste bu amaçla McDowall'in kitabindan Malazgirt Zaferi üzerine bir cümleyi aktariyorum: "Malazgirt Meydan Savasi Kürt hanedanliklari ve valiliklerinin sonu oldu, zira zaferden sonra Selçuklular yeni "Kürdistan" bölgesini Türkmen bürokratlar eliyle yönetmeyi tercih ettiler." (s. 23). Böylece Malazgirt bagimsiz Kürt emirliklerinin de sonunu getirdi. Eger Alparslan, Malazgirt'te Kürtlerin himmetine muhtaç olsaydi herhalde Kürtler, tipki yüzyillar sonra Yavuz Sultan Selim'den kopardiklari gibi ondan da bazi tavizler koparirlardi. Nitekim son Kürt devleti sayilan Mervanîlerin zayiflayan iktidarina Sultan Meliksah zamaninda son verilecektir (1085). Tarihi "silah" olarak kullanmak, her milliyetçiligin içine düstügü tehlikeli bir tuzak. Kürt açiliminda "tarihi silahsizlandirmak" bunun için önemli. m.armaganzaman.com.tr Mustafa Armagan / m.armagan@zaman.com.tr