Siyaset

Papa ziyareti ve Dinler ve toplumlar

Ahmet ALÝM · 13.12.2006 · 1 görüntülenme

20 yüzyılın başlarında prestij kaybına uğrayan din, aynı yüzyılın son çeyreğinde yeniden tırmanışa geçerek toplumların hayatına yön veren bir olguya dönüşmüştür. 19 yy’a damgasını vuran pozitivist yaklaşım dinin toplum içindeki yerinin sorgulanması ile Rusya, Doğu Avrupa, Çin ve diğer ülkelerdeki devrimler ile dünyadaki genel sola kaymanın sağladığı etkiler sonucu dinin toplumlara yön veren totaliter yanlarını önemli ölçülerde tmrpülemiştir. 2. dünya savaşından sonra sosyalizme karşı üstünlük kurma çabasında olan kapitalist dünya, ABD önderliğinde keynezyen politikalar uygulayarak sosyal devlet modeli ile azgelişmiş ülkelerin bazılarında önemli ilerlemeler kaydedilmesini sağlamıştır. Bu gelişmede dinin alan kaybetmesine katkıda bulunmuştur.Tek tanrılı dinler arasında evrensellik iddiası hiristiyanlık ve islama ait özelliklerdir. İslam bir dünya dini olma iddiasını 1, dünya savaşından sonra kendi devletini kuran Mustafa Kemal’in hilafeti kaldırmasıyla (hilafetin kaldırılmasında İngiltere ile yapılmış olması muhtemel bir anlaşmada rol oynamıştır) kaybetmiştir. Müslümanları temsil eden ve bir arada tutan bir halifenin olmaması, islamın devletlerin kontrolunda bir araca dönüştürmüştür. Hiristiyanlık ise sosyalist devrimler ve kapitalizmin arasındaki rekabet sonucu marjinalize olmuştur. Tabiki iki dinden bu marjinaleşmeye karşı direnç geliştirilmiştir. Mısır’lı Hasan el Banna 1928’de Kahire’de Müslüman Kardeşler örgütünü, islamın ulusallaşmasına karşı islam birliğini sağlamak için kurmuş ve bu örgüt günümüze kadar varlığını sürdürmüştür. Hiristiyanlık ise kendi arasında Katoliklik, Ortodoksluk ve Protestanlık olarak ayrıldığından, ayrı bir gelişim göstermiştir. 2 dünya savaşı sosyalist devrimler ve 2. dünya savaşından sonra gelişen tüketim toplumunun değiştirdiği yaşam biçimi, sosyal ilişkiler içinde kiliseye daha fazla yer kazandırmak amacıyla anlamlı ilk girişim 1958-1963 arasında papalık yapan XXIII. Jean döneminde başlamıştır. XXIII. Jean 1959’da yaptığı açıklamayla Kilisenin yaşadığımız  dünyayı olduğu gibi kabul ederek, yaşamla uyumlu hale gelmesi için büyük bir uyanışa ihtiyaç olduğunu açıklamıştır. 1960 yılında ilk defa zenci bir kardinal atayarak Katolik kilesesinin evrenselliği ve insanlığı birleştiren misyonuna vurgu yapmıştır. 1961’de Angikanların baş papazı ile görüşmüş ve 1962’de II. Vatikan konsülüne Katolik kilisesi dışından gözlemciler kabul etmiştir. 1963’te ise Polonya ve Macaristan kiliseleriyle ilişkiler geliştirilmiş ve Katolik kilisesi tüm kıtalarda ve tüm ırklarda temsili olan evrensel (ekümenik) bir boyut kazandırtmıştır. 3 haziran 1963’te ölen XXIII. Jean’ın yerine Milano kardinali IV. Paul papa olarak seçilmiş kendinden önce başlayan Katolik kilisesinde reformları devam ettirerek dahada derinleştirerek Katolik kilisesi ile değişen yaşam koşullarını uyumlulaştırma çalışmalarına devam etmiştir.1970’li yılların ikinci yarısı gerek dinin toplumlar içindeki yeri, gereksede kapitalizm ve sosyalizmin sorgulanması açısından bir geçiş dönemidir. 1973 petrol krizi, savaş sonrasında kesintisiz ekonomik büyüme sağlanan kapitalizmin 30 altın yılının sonunu getirmiştir. 1975 yılında kapitalist dünyanın lideri, ABD Vietmam’da ağır bir yenilgi alarak çekilmek zorunda kalmıştır. Bu arada 1973’te başlayan kriz 1970’lerin ikinci yarısında o güne kadar rastlanmayan bir olgu olan stagflasyoniste bir boyut kazanarak kapitalizmin sosyal devletinin sonunun başlangıcını ilan etmiştir. Diğer taraftan 1976’da Mao’nun ölümünden sonra, SSCB ile Çin arasındaki rekabet keskinleşerek tam bir bölünmeyle sonuçlanmıştır. Değişimin din boyutuna gelince, 16 ekim 1978’de Katolik kilisesinin başına 1523’ten bu yana ilk defa italyan olmayan birisi Papa olarak seçilmiştir. 20 yıldır süren açılım politikaları Varşova paktından Polonya’nın Cracovie kardinalı Karol Wojtyla II. Jean Paul olarak Papa sonuçlanmıştır. Bu seçim Katolik dünyasında yeni bir dönemin başlangıcıdır. Zira, Doğu Avrupa’nın tüketim toplumu ile tanışmamış olan Polonya’da, din Polonya toplumunu bir arada tutan bir çimento işlevini 30 yılı aşan sosyalist uygulamalara rağmen halen görmektedir. Bu anlamda, yeni papa geleneksel Katolik inancının sarsısılmaz bir savunucusu olmuştur. İlk defa bir slav’ın papa olması Varşova paktını dağıtma politikalarında dinin bir faktör olarak kullanılmasını da beraberinde getirmiştir.Katolik kilisesindeki bu değişimden 3 ay sonra 16 ocak 1979’da İran Şahı baskılara karşı başlayan halk ayaklanmasına direnemeyerek İran’ı terk etmiş ve 1 şubat 1979’da ise Humeyni 15 yıllık sürgün döneminden sonra Tahran’a dönerek İran islam devrimini gerçekleştirmiştir. Dünya çapında İslamın politikaya dönüşü olan bu olay Katolik dünyasındadaki değişimle aynı döneme denk gelerek 2 büyük dinin toplumsal yaşama dönüşünü ifade etmektedir. 1970’li yıllarda başlayan büyük devlet adamlarının siyasal arenayı terk etmeleri 1980’li yıllarda hızlanmış ve 1990’lı yıllarda dünya çapında heyecan yaratan ve kitleleri etkileyen politikacı ve/veya devlat adamı dönemi sona ermiştir. Buna karşın Vatikan’ı adeta mutlak bir kral gibi yöneten Papa II. Jean Paul iletişim devrimi ve küreselleşme faktörlerini de kullanarak, adeta bir stara dönüşerek büyük politikacı ve/veya devlet adamlarının boşalttığı yeri doldurmasını bilmiştir. İletişimin önemini gören papa 1979 ile 1988 arasında yılda ortalama 4 yabancı ülkeyi ziyaret ederek dünyanın tüm kıtalarında katolik toplumları ziyaret etmiştir. II. Jean Paul’un 13 mayıs 1981’de Ağca’nın suikastından sağ olarak kurtulması ona kutsal bir boyut katarak popularitesini arttıran bir faktör olmuş ve onu Allah yolunda kahraman bir Aziz mertebesine çıkartmıştır. Ayrıca çatışmalı bölgelerde barış için alınan insiyatifler ile tek tanrılı dinler arasında geliştirilen diyaloglar Papa nezdinde Katolik kilisesinin prestijini artırmıştır. Zira Papa Katolik kilisesini temsil etmek üzere seçilmiş bir monarktır.Kapitalizmin maddileştirdiği ilişkiler sonucu değer erezyonu yaşayan toplumlarda papanın seçerek yaptığı manevi konuşmalar günlük pratikte olmassada toplumlarla kilise arasında bağları güçlendirmiştir. Böylece Katolik kilisesinin evrensel boyutu daha da bir önem kazanarak Papa II. Jean Paul’un her ziyareti milyonları harekete geçiren bir olguya dönüşmüştür. Neticede 27 yıl papalık yapan II. Jean Paul Katolik kilisesini restorasyonu sağlayarak kilisenin yerini önemli ölçüde sağlamlaştırmıştır. Yani XVI.Benedict’e bir dünya kilisesi devr etmiştir.Diğer taraftan, İran’da yaşanan devrim ve geostratejik nedenlerden dolayı SSCB Afganistan’ı 1979’da işgal ederek sovyet tarzı sosyalizmin yıkılması sürecini başlatmıştır. Bu müdahalenin en önemli sonucu Afganistan’ın radikal sunni islamın bir labaratuvarı haline gelmesi olmuştur. 1979’dan 1989’a kadar SSCB karşı mücadelede İslamı besleyen ABD, SSCB’nin geri çekilmesinden sonra Talibanların iktidara gelmesini desteklemiştir. 1996’da ABD’nin desteği ile iktidar gelen Talibanlar, Afganistan’ı sunni radikalizminin dünya çapındaki merkezi haline getirmişlerdir. Bu gelişim 11 eylül 2001’de Waşington’da Pentragon’a ve New York’ta ikiz kulelere yapılan El Kaide saldırısına kadar sorunsuz bir şekilde sürmüştür. SSCB’nin yok olmasından sonra rakipsiz kalan ABD kendisine radikal islamı düşman olarak uygarlıklar savaşı teorisi çerçevesinde belirlemiştir. Dolayısıyla,  İslam ile Hiristiyanlık arasında çelişkinin yaratılması ve derinleştirilmesi ABD’nin bazı politikaları daha rahat hayata geçirmesine katkıda bulunacağından, buna yönelik hazırlıklar yapılmıştır. II. Jean Paul’un ölümünden sonra 19 nisan 2005’te 78 yaşındaki Alman kardinal Joseph Ratzinger papa olarak seçilmiş ve XVI. Benedict adıyla göreve başlamıştır. Yeni Papa muhafazakar Katolik kanadın temsilcisi olarak islam karşıtı açıklamalarıyla radikal islamcı çevrelere kitleleri kontrol ve manipule etme olanakları vermiştir. Dolayısıyla, Papanın son açıklamaları müslümanlar arasında infiale yol açmış ve yer yer ölçüsüz tepkilere neden olmuştur. Yeni Papanın çözmesi gereken sorunlar arasında ekümenizm, hiristiyanlar arasındaki ilişkilerin düzenlenmesi, dinler arası diyalog gibi konular en önde gelenleridir. Hiristiyanlar arasında meydana gelen ilk bölünme Roma imparatorluğunun 395 yılında batı ve doğu olarak ikiye ayrılmasıyla olmuştur. Bu ayrılma 1054 yılında Katoliklik ve Ortodoksluk olarak şeklinde netleşmiştir. Vatikan’da oluşan papalık Katoliklerin merkezi olurken, İstanbul Ortodoksların merkezi olmuştur. Bu arada Batı Roma imparatorluğunun yok olmasından sonra, Avrupa feodal bölünmeler sonucu merkezi güçlü bir devletten yoksun olduğu için Papa Katoliklerin şefi olarak Avrupanın en güçlü siyasi otoritesi haline gelmiştir. Buna karşın İstanbul Patriği ortodoksların dini şefi olarak, Bizans imparatorunun siyasi otoritesine bağlı olduğu için siyasi olarak papa kadar güçlü olamamıştır. Dolayısıyla, İstanbul patriğine bağlı kilisiler kendi yönetimlerinde otonom olarak hareket etmektedirler, katolik kiliseler ise direk olarak papaya bağlıdır. Bu anlamda iki kilise birbirlerinden farklı olup, birbirlerini tanımayarak ikisi de ayrı olarak ekümenliğin kendilerinde olduğunu iddia etmişlerdir.Bu arada doğuda gittikçe güç kazanan Rusya’nın merkezi Moskova’daki ortodaks patriği İstanbul patriğinden 1589 yılında ayrılarak bağımsızlığını ilan etmiş ve 3. Romayı ilan etmiştir. Katoliklere gelince 1517’de Martin Luther açıkladığı 95 tezle başlayan süreç Katolik kilisesini reforme etmeyi amaçlayan protestanizmi doğurmuştur. Yani 16 yy, Katolik ve Ortodoks kiliselerinde bölünmeleri getirerek kiliseler arasındaki ilişkileri daha da komplike hale getirmiştir. Dini reformizme etmeyi amaçlayan ve kapitalizmin ruhuna en uygun olan protestanlık ekümenizmi 1.dünya savaşından önce yayılmasıyla eşanlı olarak yaratmıştır. Kilisleri kontrol etme otoritesini kabul ettirmede etkili bir araç olan ekümenlik diğer kiliseler tarfından kullanılmaya başlanmıştır. Kiliseler arasında bir rekabet doğuran ekümenlik, Katolik ve Ortodoks kiliseler arasındaki 100 yılı aşkın rekabeti tekrar kızıştırmıştır. Bu sorunu çözmeyi amaçlayan girişimler sonucu Papalık ve Patrikhane arasında ilişkiler  ve ziyaretler sıklaşmış ve Papa 16. Benedict papa olarak seçildikten sonra, Patrik Bartholomeos tarafından İstanbul’a davet edilince duruma el koyan Türkiye Papayı resmen davet etmiştir. Papanın bu ziyaretten önce yapmış olduğu açıklamalar, bu ziyaretin esas amacı olan Katolik ve Ortodoks kiliseleri arasındaki ilişkilerin düzenlenmesi boyutunu geri plana iterek ziyareti hiristiyanlar ve müslümanlar arasındaki ilşkileri öne çıkarmıştır. Sonuçta, Papa islam konusunda yaptığı açıklamalar konusunda geri adım atarak islam dünyasıyla ilişkileri normalleştiriken, Ortodoks Patriğinin tanınmasını kurumlaştırarak ekümenlik konusunda kavga yerine barışcıl bir tavır takınarak hiristiyanlığı genel anlamda konsolide eden ve güçlendiren bir süreci başlatmıştır. Hiristiyanlık içinde ABD’de başat olan protestanlığın bir kolu Evanjelik  akım Latin Amerika ve Afrika’da hızlı bir gelişme içende olması dönemin yükselen değerlerşyle uyumludur. İdeolijik yeni bir atılıma kadar sürebilecek olan bu durum, dinler ve mezhepler arasında yoğun bir çekişmeyele at başı gidecektir. Ahmet ALİM               Fransa, 12 aralık 2006

İlgili

Yorumlar (0)

Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.