BİR ANTLAŞMA; DÖRT İTTİHATCI BİR BOLŞEVİK
Bîşar Norşîn · 7 ay önce
Yusuf Bülbül · 17.07.2006 · 1 görüntülenme
ÖZGÜR KÜRDİSTANI ENGELLEME GİRİŞİMİKuruluşundan bu yana(24 Temmuz 1923) Türkiye de bir gurup insan Kürdistan’ın tarihi gelişme sürecini engellemek için görevliydiler. Günümüze kadar illegal olarak **Türkiye’nin askeri güçlerinin yedeğinde** bu görevlerini başarıyla sürdürdüler. Bu gelişmelerin Tarihi sürecinin araştırılıp, açıklanmasını tarihçilere bırakacağım. Sadece Ziya Gökalp’in çabalarını örnek olarak söylemekle yetineceğim. Ziya Gökalp’in yanlış olan savları Kürd toplumunun seksen yıllık bir süre ile Türkiye’nin esareti altında kalmasına sebebiyet verdi. Bu sürelerde milyonlarca Kürd katledildi, İstiklal mahkemelerinde darağacına çekildi, topluca yakıldı, faili ordu olan 18 000 insanın her biri tek kurşunla öldürdü. Kürd dili ve Kültürü tamamen yok olma aşamasını tamamlamak üzeredir. Ziya Gökalp’in talebeleri şimdi de Kürdlerin daha çok yıllar Türkiye’nin esareti altında kalmasını talep etmektedirler. Not: 1. sayılar resmi rakamdır. 2. yirminci yüz yıldaki kriminal tekniğe rağmen, “devletin silahlı güçlerinin haricinde” çete tabir edilen yapılanmalarla 18 000 insanın faili meçhul öldürülmesinin bir imkanı yoktur.Bugün ise söz konusu bu gurup legal olarak **görevlerini sürdürmek üzere** parti kurup, –alenen ve açık bir şekilde- Türkiye’nin Kürdleri bölüp, yok etme emellerine hizmet etmeye devam edeceklerini dünyaya, Kürd ve Türkiye kamuoyuna açıklıyorlar. Böylelikle **Türkiye’nin askeri güçlerinin yedeğindeki sadık elamanları** olduğunu ispat etmiş olacaklar. Pekiyi başarılı olabilirler mi? Bunu başarmaları zordan öteye imkansız. Çünkü söz konusu –bu gurubun- elamanları bu güne kadar örgütsüz ve dünya toplumlarıyla ittifakları olmayan Kürdlerle mücadele ediyorlardı. Bu gün ise **yalnız Kürdlere karşı değil** bütün insanlığa karşı mücadele vermek zorundalar. Bu korkunç gelişme, söz konusu gurubun lideri Şerafettin Elçi’nin Ankara-Hilton otelinin balo salonundaki deklarasyonla Kürd kamuoyuna ve dünyaya **meydan okuyarak** açıklanmaktadır. Türkiye’nin aydını, yazarı ve medyası Ş.Elçi’nin bu çabalarından şu sonucu çıkarıyor:“Anlaştığımız nokta belli. Kuzey Irak, Güneydoğu için cazibe merkezi oluştururken çaresiz seyredemeyiz, dengeleyici politikalar şart”Bu sözler yukarıdaki savımı **yorum gerektirmeksizin** doğrulamaktadır. Yine de birkaç söz söyleyeyim. Türkiye medyası, aydını, Ş. Elçi’nin faaliyetlerinden memnun oldukları anlaşılıyor. Buna dayanarak Ş. Elçi’nin siyasi yaşamında Türkiye’nin Kürd politikasında etkin yapıcı bir rol aldığını –örneklendirerek- açıklıyorlar. Türkiye aydınını ve medyasını çok memnun eden görüş ise, Kürd halkının **yeni versiyonlu açılımlarla Türkiye’nin esareti altında tutulmasıdır** Kürdler için ise versiyonlu esaret kabul edilemez. “cazibe merkezi” söylemi Türkiye’nin Kürdleri esaret altında tutmak için “Türkiye’nin kuruluşundan bu yana” ileri sürdüğü ve her seferinde dünya diplomasisine beyan ettiği bir tezdir(savdır; iddiadır). Bütün Kürdler, Türkiye halkı ve dünya bu savı biliyor. Türkiye, Kürdleri esaret altında tutan bölge ülkeleriyle birlikte 1923 yılından bu yana **bölge ve dünyadaki gelişmelerden de yararlanarak** çeşitli vesilelerle planlı, düzenli, koordineli, anlaşmalı ve antlaşmalı işbirliği ile Kürdleri esaret altında tutmayı başarmıştır. Ş. Elçi ve gurubu 1968 yılından bu yana **Türkiye’nin Kürdleri asimile etme ve yok etme planlarını başarı ile sürdürmelerine** olanak sağlamıştır. Yardımcı olmuştur. Desteklemiştir. Bunlar Kürd halkının bildiği gerçeklerdir. Dünya kamuoyu da Ş. Elçi’nin Hilton otelinde yaptığı deklarasyonla öğrenmiş oldu.Pekiyi Ş. Elçi ve gurubu bundan sonra başarılı olabilir mi? Başarılı olmaması içi dua etmekle yetinmeyeceğim. Kürd halkına musallat olan bu gurubun “bildiğim yönlerini Kürd ve dünya kamuoyuna açıklayarak” başarılı olmaması için uğraş vereceğim. Başlangıçta bu gurubun Türkiye’nin askeri güçlerinin elamanı olduğunu bilmiyordum. “Bunların Kürdlerin özgürlük hakları için mücadele verdiğini” sanıyordum. Çeşitli vesilelerle bu gurubun insanlarıyla diyaloga girdiğim **ama çabalarım her seferinde monologla sonuçlandı** izlenimlerimden ve gurubun icraatlarından anlaşılıyordu ki bunlar Türkiye’nin askeri güçleri tarafından özel olarak oluşturulmuştu. Bu gurubu yetiştirmek için planlar yapılmış, elamanları beslenmiş, eğitilmiş(yüksek eğitim dahil), devletin kurum ve kuruluşlarına elamanları yerleştirilmiş, ekonomik olarak hiçbir sıkıntıları olmayacak şekilde donatılmış, siyasal olarak Kemalizm(ne demekse) ideolojiyle donanımlı, Türkiye’nin sahte belgeleri ve uydurma tarih tezine sadakatle bağlı bir gurup olduğu anlaşılıyordu.Öncelikle Ş. Elçi’nin sözüne ve icraatlarına bakalım; Kürd dili, kültürü, tarihi ve mitolojisiyle ilgili olarak bir çalışma yapıyordum. Çalışmalarım için akademi eğitimi almış insanların deneyimine ve kaynaklarına ihtiyacım vardı. Bunun için ideal insanlardan birinin de Ş. Elçi olduğuna inandım. Ve 2005 yılında Ş.Elçi’nin yanına gittim. Kendisine, “Uzun araştırmalar sonucunda Kürd toplumunun tarihinin, dilinin, kültürünün ve mitolojisinin bilinmeyen yönlerini ortaya çıkardım. Bu çalışmalarımı geliştirmek üzere sizin deneyimlerinizden ve çevrenizin yetişmiş insanlarıyla çalışmak istiyorum” dedim. Ş. Elçi’nin söylediği sözleri –aynen- yazıyorum“İnsanlar açlıkla mücadele ediyor, sen nelerle uğraşıyorsun” dedi.Ş. Elçi ** bir toplumun dilini ve kültürünü bilinmeden özgürlük mücadelesi veremeyeceğini bilmesi gerekir** bilmediğini söylemek doğru olmayacağına göre, Ş. Elçi’nin Türkiye tarafından Kürd toplumunun gelişmesinin önüne bir engel olarak konduğu anlaşılıyordu. O da görevini başarıyla sürdürüyor. Ve “Kürd dilini, kültürünü, tarihini ve mitolojisini araştırmaya ne gerek var” diyordu.Türkiye 1968 yılında asimilasyonla, katliamla, yurt içi ve yurtdışı göçle, baskıyla, işkenceyle, faili meçhul cinayetlerle, topluca yakarak Kürd halkını yok edip, topraklarını ele geçirmek için askeri strateji merkezlerinde planlar, programlar yapıp rutin(düzenli) olarak uyguluyordu. Bu süreler içerisinde her zaman Ş. Elçi yukarıdaki söz konusu gurubun lideriydi. PKK ve PKK ile mücadele ettiğini söyleyen koruculuk sistemi Ş. Elçi ve gurubunun sevk ve idaresindeydi. Ş. Elçi her an için bunları yönlendirme imkanına sahipti. Urfa’da insanları diri, diri patosa atanlar Mehmet Ağar ve Ş. Elçi gurubunun elamanlarıydı. Ş. Elçi isteseydi bu gurupları engeller ya da yapılanların çirkinlik olduğunu başlangıcından itibaren dünyaya açıklayabilirdi. Ama yapmadı. Bir demecinde PKK’nın bu ülkenin bir gerçeği olduğunu söylüyordu; yani PKK’nın kendi iradeleri doğrultusunda geliştiğini söylüyordu. Bu günde “terörist damgası yiyen PKK’nın başarı şansı sıfırdır” diyor. Yani PKK’nın terörist bir örgüt olduğunu “politik bir dille” deklere ediyor. Zaten Avrupa Birliği ile müzakere süreci başladığından bu yana Ş. Elçi’nin elemanları bu propagandayı yapıyorlardı. Ş. Elçi deşifre olan ama önemli gördüğü gurup elamanlarını PKK nın içinden çekmiş olmalı ki, artık PKK yı terörist gurup ilan etmektedir.Dünya kamuoyu ve ülkeleri Kürdlerin bağımsızlık haklarını gündemlerine taşırken Ş. Elçi ve gurubu engellemeye çalışıyor. Ne söylenebilir ki! Bir örnek.Amerika Birleşik Devletlerinin Askeri bir dergisinde şu makale yayınlanıyor.Ralph PetersKANA DAYALI SINIRLAR:DAHA İYİ BİR ORTADOĞU NASIL OLABİLİR!?Uluslar arası sınırlar hiçbir zaman bütünüyle adil olmamıştır. Ancak zorla bir arada veya ayrı tutulan birbirine komşu halkların yaşadıkları adaletsizliğin ölçüsünde büyük bir farklılık vardır. Bu farklılık özgürlük ile baskı, hoşgörü ile zulüm, hukuk ile terörizm ya da hatta savaş ve barış arasında bile olabilir. Dünyadaki en keyfi ve çarpık sınırlar Afrika’daki ve Ortadoğu’daki sınırlardır. (Kendi sınırlarını belirlerken komşularıyla fazlasıyla sorun yaşayan) Avrupalıların bencil çıkarlarına göre çizilen Afrika’nın sınırları milyonlarca yerlinin ölmesine zemin hazırlayan kışkırtıcılık görevini yerine getirmeyi sürdürmektedir. Fakat - Churchill’den miras alınan - Ortadoğu’daki sınırlar yereli aşan uluslar arası düzeyde sorunlara neden olabilmektedir.Ortadoğu’daki problemler sadece sınır anlaşmazlıklarıyla sınırlı değildir; kültürel durgunluk, utanç düzeyindeki eşitsizlikten, ölümcül İslami fundamentalizme kadar bir dizi sorun... Bölgedeki kapsamlı sorunu anlamaya çalışmanın önündeki en büyük tabu İslam değil, daha çok bizim diplomatlarımızın tapındığı saçma -ancak- dokunulmaz uluslar arası sınırlarıdır.Tabii ki, katı bir sınır adaleti Ortadoğu’daki her azınlığı mutlu etmez. Bazı yerlerde, etnik ve dini gruplar iç içe geçmişler ve birbirleriyle evlenmişlerdir. Başka yerlerde ise, kana veya inanca dayalı birleşmeler grup üyelerini umdukları kadar mutlu etmemiştir. Bu makaleye eşlik eden haritada gösterilen sınırlar Kürtler, Beluciler ve Arap Şiileri gibi en çok ‘kandırılan’ nüfus gruplarının maruz kaldıkları haksızlıkları tanzim eder. Ama yine de, Ortadoğu’daki Hıristiyanların, Bahailerin, İsmaililerin, Nakşilerin ve daha birçok sayısal olarak küçük azınlığın uğradığı haksızlığı telafi etmez. Ve unutulması güç bir hata hiçbir zaman toprak ödülüyle telafi edilemez: Yıkılan Osmanlı Devletinin Ermenilere karşı uyguladığı jenosit gibi.Buna karşın, böyle devasa sınır revizyonları olmadıkça burada sınırların neden olduğu adaletsizlikler sürüncemede kaldığından, hiçbir zaman daha barışçıl bir Ortadoğu görmeyeceğiz.Sınırların değişmemesi gerektiğini ilan ederek ‘düşünülmeyeni düşünmeyi’ reddedenlerin ve dediği dedik olanların yüzyıllardır durmaksızın sınırların değiştiğini unutmamaları gerekir. Sınırlar hiçbir zaman sabit olmamıştır birçok hudut Kongo’dan Kosova’ya, Kafkaslara kadar şimdi bile değişmektedirVe 5 bin yıllık tarihten gelen öteki küçük kirli sırrımız: Etnik temizlik varlığını sürdürüyor.Amerikalı okurlar için en hassas sınır sorunuyla başlayalım: İsrail’in komşularıyla makul bir barış içinde yaşayabilme umuduna sahip olması için, yasal güvenlik sorunlarından dolayı zorunlu yerel düzenlemelerle, 1967 sınırları öncesine dönmesi gerekecektir. Ancak binlerce yıldır kanla lekelenmiş bir şehir olan, Kudüs’ü çevreleyen teritoryal sorun, bizim ömrümüzü aşan bir inatçılıkla sürebilir.Balkan Dağları ve Himalayalar arasında en çok göze çarpan toprak adaletsizliklerinden biri bağımsız bir Kürt devletinin olmamasıdır. Ortadoğu’da bitişik bölgelerde yaklaşık 27 ile 36 milyon arasında yaşayan bir Kürt nüfusu bulunmaktadır. (Kişi sayısı kesin değildir çünkü hiçbir devlet daha önce Kürtlerin nüfus sayımına izin vermemiştir.) Şimdiki Irak nüfusundan daha fazla, daha düşük düzeydeki bir nüfus bile Kürtleri, devleti olmayan dünyanın en büyük etnik grubu yapar. Daha kötüsü, Kürtler Xenophon’dan beri yaşadıkları dağlarda ve düzlüklerde kontrolü ele geçiren her yönetim tarafından baskıya maruz kalmışlardır.ABD ve koalisyon ortakları Bağdat’ın düşüşünden sonra bu adaletsizliği düzeltmek için müthiş bir şans elde ettiler. Bir devletin Frankenstein’ı birbirine uymayan üç parçayı birleştirmişti. Irak’ın hemen üç küçük devlete bölünmüş olması gerekiyordu. Iraklı Kürtlere kabadayılık yapıp yeni Irak Hükümetini desteklemelerini sağlayıp, vizyon eksikliğinden ve korkaklıktan Irak’ı bölmeyi başaramadık ki Kürtler iyi niyetimiz karşılığında gönüllü bir şekilde yeni yönetime katılmaktadırlar. Ama halk oylamasına gidilseydi, hata yapılmayacaktı: Iraklı Kürtlerin %100’ü bağımsızlık için oy verecekti.Uzun zamandır sert askeri baskılara maruz kalan ve yıllarca ‘Dağ Türkleri’ olarak adlandırılan, Türkiye’deki Kürtlerin kimliği yok olma aşamasındadır. Ankara’nın ellerindeki Kürtlerin durumu son on yılda her ne kadar önemli ölçüde düzelmişse de, baskı son zamanlarda tekrar yoğunlaşmış ve Türkiye’nin beşte birinin yani Doğu’sunun işgal altındaki topraklar olarak görülmesi gerekir. Suriye ve İran’daki Kürtler de, eğer güçleri yeterse, bağımsızlıklarını ilan edeceklerini söylüyorlar. Sırası gelmişken, Diyarbakır’dan Tebriz’e uzanan özgür bir Kürdistan, Bulgaristan ve Japonya arasındaki en Batılı devlet olacaktı.Sınırları kırılgan olan İran, topraklarının çoğunu Birleşik Azerbaycan, Özgür Kürdistan, Arap Şii Devleti ve Belucistan arasında tahsis etmek zorunda kalacaktı. Ancak Farslarla tarihsel ve dilsel yakınlığı bulunan bir bölgeyi yani şimdiki Afganistan’daki Herat’ı ve çevresindeki vilayetleri topraklarına katacaktı. Sonuç itibariyle İran yine de etnik Fars devleti olacaktı. Ancak önemli bir sorunla karşılaşacaktı: Bandar Abbas limanını koruyacak ya da Arap Şii devletine teslim edecekti.Her durumda, varsayıma dayalı çizilen bu sınırlar etnik yakınlığı ve dini komünalizmi yansıtır ya da bazı durumlarda her ikisini. Elbette, sihirli bir değnek sallayarak sınırları değiştirebilseydik, tabii ki seçici davranırdık.Halkların iradelerini yansıtan sınır değişikleri imkansız olabilir; şimdilik... Ama belirli bir zamanda -ve kaçınılmaz katliamlarla- yeni ve doğal sınırlar belirecek. Babil sadece bir kez yıkılmamıştır.Bu arada, üniformalı erkek ve kadınlarımız terörizmden korunmak için savaşmayı sürdüreceklerdir. Çünkü demokrasi ve bölgedeki petrol kaynaklarını denetlemek için savaşılacaktır.Daha büyük Ortadoğu sınırları doğal kan ve inanç bağlarını yansıtmak üzere değiştirilemezse, bunu bir kader meselesi olarak değerlendireceğiz ve bölgedeki kanlı savaşların bir parçası olmayı sürdüreceğiz.Çeviri: Mamosta Bawer. Not: Bu bölüm makalenin özetidir. Tamamı tercüme edilseydi buraya alıntı yapacaktım. İngilizcesini http://www.armedforcesjournal.com/2006/06/1833899 linkine tıklayarak okuyabilirsiniz.YORUM: Sadece Ralph Peters’in bu makalesinden –bile- insanlığın Kürd sorununu gündemine aldığını anlamak mümkündür. Ş. Elçi ve gurubu ise Kürd toplumunu esaret altında tutacaklarını sanıyorlar.Türkiye bu gurubu şöyle kullanıyor. Çeşitli vaatlerle ve fiili ekonomik yardımla(örtülü ödeneklerle vs.), özel ve devlet sektöründe iş imkanları sağlayarak, eğitim yapmalarına olanak sağlayarak onlara destek vermektedir. Buna karşılık onların da kendilerine “Türk” demelerini ve Türkiye’nin askeri strateji merkezlerinde hazırlanan planlarını harfiyen uygulamalarını talep etmektedir. Onlarda günümüze kadar görevlerini “başarı ile” yapmışlardır. Bundan sonra başarılı olurlar mı? Onu da yaşanacak tarih gösterecek. Bu gurubun şunu bilmesini isterim ki “bundan sonra yapacakları için” dünya durdukça Kürt halkı onları affetmeyecektir. Çünkü bugüne kadar yaptıkları için **bilinçsiz ve bilgisiz oldukları varsayılarak** affedilebilir. Ama bundan sonra bilinçli yapacakları aşikardır. Kuracakları parti kapalı kapılar arkasında ve Türkiye’nin askeri strateji merkezlerinde oluşturulmuştur. Ş. Elçi “anlaştığımız nokta belli” diyerek kendisi bu savları doğrulamaktadır. Bugün de Hilton otelinin balo salonunda partisini piyasaya sürmektedir. Ş.Elçi, kiminle, neyi, nerede, ne zaman, hangi koşullarda, kime danışarak konuşup, anlaşma sağlayıp Kürd partisi kuruyor! 50, 100, 500…..Kürd yerleşim birimi boşaltılırken, binlerce, on binlerce Kürd faili meçhul katledilirken, yüz binlerce Kürd sürgün edilirken, insanlar topluca yakılırken. Ş. Elçi Ankara-Çankaya’da Cumhurbaşkanlığı köşküne bin metre mesafede, malikanesinde karına kar katıyor, gurubunun elamanlarını sevk ve idare ediyordu. Pekiyi Ş.Elçi Türkiye’nin Kürdleri arındırıp, yok etme oyunu oynadığını bilmiyor muydu? Biliyor idiyse, neden sesini insanlığa duyurmak için “başlangıcından itibaren” bu oyunu insanlığa duyurmaya çalışmadı. Neden bu soykırımın kabul edilemeyeceğini dünyaya haykırmadı! Bilmiyorduysa hangi gerekçeyle Kürdlere önderlik etmeye çalışıyor? On beş yılda dört bin altı yüz Kürd yerleşim birimi haritadan silindi. Resmi rakamlarla otuz bin Kürd insan katledildi, on sekiz bin genç Kürd insan ordu tarafından faili meçhul katledildi, beş milyon Kürd vatanlarından sürgün edildi, milyonlarcası açlıktan, sefaletten, sıcaktan soğuktan öldü, binlercesi deli oldu, Kürd dili ve kültürü tarihin hiçbir çağında olmadığı kadar asimile oldu. Ordunun ırzına geçtiği binlerce Kürd kadını, kızı intihar etti. Bu süreler içerisinde Ş. Elçi ve gurubu Türkiye’nin uydurma tarih tezlerini ve Kemalizm’i ezberlemekle meşguldüler. Şimdi sular duruldu, kürdler mevzi kazandı. Ş. Elçi de ellerini ovuşturmaya başladı, çünkü şimdiki işte daha çok nemalanacak. Yapacakları iş basit: 1. Türkiye’nin Askeri strateji merkezlerinin plan ve programlarına sadık kalacak, bunun için kendisine düşen görevi sadakatle yapacak(örneğin: şu anda kurmakta olduğu parti Askeri strateji merkezlerinin emriyle yapılmaktadır) 2. Kürdlerin ölülerinin üstüne siyaset yapacak. 3. Kürdlere Kemalizm aşılayacak.-Kürd toplumu bu partinin üstesinden de gelecek ama toplum bir miktar daha bölünmüş vaziyette mücadelesini sürdürmek zorunda kalacaktır. -Bu parti uzun yıllar Kürd toplumunun acı çekmesine, dilinin ve kültürünün bir miktar daha asimile olmasına sebebiyet verecektir.-Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi Kürdlerin Türkiye’deki partisi ancak ve yalnız Kürd aşiretlerinin temsilcilerinin “tüm insanlığın duyacağı şekilde, basına ve kamuoyuna açıklanarak” bir araya gelip, kendi aralarında anlaşmaya varıp, bir parti kurmalarıyla mümkündür. Bunun haricindeki her türlü çaba beyhudedir, gereksizdir, oyalamadır, birilerine alet olmaktır. -Eğer bölünerek başarı olsalardı Güney Kürdistan’daki Kürdistan Demokrat Partisi ile Kürdistan Yurtseverler Birliği başarılı olurlardı. Türkiye geçmişte Merkezi Irak hükümetleriyle koordineli ve planlı olarak çalışıp, Kürdlerin bölünmesini başarıyordu. Nitekim KDP ve YNK’nın birleşmeleri sürecini engellemek için Türkiye açıktan açığa diplomatik faaliyetler yürüttü ama bunu başaramadı. -Kürdlerin birleşme başarısı ise “Türkiye’nin etki alanından kurtulup” diyalogla sağlandı. -Bugün dünyadaki hangi –kötü amaçlı- güç Soran halkıyla Barzan halkının arasını açabilir.SONUÇ:Türkiye’nin askeri strateji merkezlerinin elamanı olan Ş.Elçi ve adamları için şu önlemler alınmalıdır: -Kürd akademisyenler, yazarlar, sanatçılar, velhasıl bütün dürüst Kürd aydınlar Ş. Elçi ve gurubuna gerekli tepkiyi göstermeli ve bilgisiz olan masum Kürd aşiretlerini bilgilendirmelidir. -Kürd meclisi bunlarla ilgili araştırma yaptırmalı ve gerekli önlemleri aldırmalıdır. -Başta Avrupa ülkeleri ve Amerika Birleşik Devletleri ve diğer dünya ülkeleri bunlara karşı gerekli önlemleri almalı, dernek ve yapılanmalarını, örgütlenmelerini yakın takibe alıp, izleyip gerektiğinde kapatmalıdır. Ya değilse Ş.Elçi ve gurubu Kürd halkının ve insanlığın başını belaya sokacak.
Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.