Siyaset

Nükleer krizde İran’ın Jeopolitiği ve Kürdistan

Ahmet ALÝM · 25.04.2006 · 2 görüntülenme

20 yy’ın statükosunu kırıldığı ve değişimin derinleştiği Orta Doğu’da İran Nükleer silah üretimi konusundaki çalışmalardan dolayı dünyanın gündemi haline gelmiştir. Kürtleri birinci derecede ilgilendiren bu konuda yüzeysel yaklaşımlardan çıkarak tutarlı ve objektif analizler doğru politikalar belirlemek için bir zorunluluktur. Bu yazıda İran’ın konumu jeoploitik açıdan tarihsel bir perspektifle ele alındıktan sonra son nükleer kriz ile Kürdistan’ın konumu ele alınacaktır.             Dünya’nın ilk merkezi devletlerinden birisi olan Fars imparatororluğu MÖ 550’de Med imparatorluğunu yıkıntıları üzerinde kurulmuştur. İran’ın en önemli özelliği 2500 yılı aşkın bir süredir devlet olarak varlığını aynı topraklar üzerinde kesintisiz olarak sürdürmüş olmasıdır. Yani, İran tarihinde hiç sömürgeleştirilmemiş dünyadaki 6 ender ülkeden birisidir. Dolayısıyla, İran devleti 2500 yıllık bir devlet yönetme ve diplomasi deneyimi ve birkimine sahip bir ülkedir. Yani, Batı ile Doğu yu birleştiren bir kavşakta yer alan İran’ı fethetmeye kalkan, İskender’den geriye kalanlar, Selçuklular vb. güçler İran  kültürü tarafından assimile edilmişlerdir. Bu binlerce yıllık sentezin ürünü olan günümüz İran’ı Nükleer silah üretimi alanındaki çalışmaları nedeniyle son bir kaç yıldır ABD ve ululararası kamuoyunun gündeminde inmemektedir.             Kapitalizm bir dünya sistemi olarak egemen hale gelmeden önce Dünyanın merkezi Akdeniz havzasında oluşmuş ve bu bölge Batı ve Doğu olarak ayrışmıştır. Bu ayrışmada başlarda önce Yunan, sonra Roma batıda ve Fars ise doğuda  2 büyük imparatorluk halinde dengeyi sağlarken, sonra devreye Bizans girerek doğudaki imparatorluk sayısını 1. Dünya savaşı sonuna kadar 2 olarak sabitlemiştir. Buna karşın batıda Roma imparatorluğunun  yıkılmasından sonra 9. yy kadar kargaşa yaşandıktan sonra süreç içinde, Fransız, İspanyol ve Avusturya-Macaristan gibi 3 imparatorluk oluşmuştur. Batı ve Doğudaki impatratorluklar birbirlerine karşı mücadele içinde olduklarından yine birbirleriyle ittifaklar geliştirmiştir. 16. yy da Kanuni Sultan Süleyman Fransız imparatoru 1. François ile ittifak yapmadan önce İran Şahı Abbas İspanya ve Avusturya-Macaristan imparatorluğu ile zaten ittifak halinde idi. Yine, Hassan Sabah’ın Selçuklulara karşı geliştirdiği Fedai hareketi terorizmi sistemli olarak  politik bir silah olarak kullanan ilk gerilla hareketidir. Tarihten verdiğimiz bu örnekler İran’ın diplomasi alanında ve direniş alanında neler geliştirerebileceğinin göstergesidir.            16. yy başlarında kurulan Safevi hanedanlığı Osmanlı karşısında Şii’liği devlet dini olarak kabul etmiştir. Böylece İran kendini dini anlamda diğer müslüman ülkelerden ayırarak ulusal kimliğini korumakta bir araç haline getirmiştir. 17. ve 18. yy’larda yapılan dini tartışmalar büyük ve iyi yetişmiş bir din adamları grubunun oluşması ile sonuçlanmıştır. Sünni ortodoks anlayıştan farklı gelişen bu din adamları hiyeraşik bir örgütlenme yaratarak Büyük ayetullahlar, ayetullahler ve hocat-ül-islam şeklinde örgütlenmişlerdir. Safevi hanedanlığı döneminde oluşan bu molla örgütlenmesi devlet içinde iktidarı paylaşan elemanlarından birisi haline gelmiştir.             Günümüzü anlamak bakımından İran’ın 20. yy’dan bu yanaki tarihine bakmak gerekmektedir. İran ve islam tarihindeki en önemli olaylardan bir tanesi 1906’daki meşruti monarşinin Şah tarafından kaldırılmasından sonra gelişen silahlı direnişin örğütlenmesi ve bunun Tebriz şehrinde 1 yıl dolaylarında sürmesidir. İslam dünyasındaki ilk meşruti monarşi girişimi 1876’da Osmanlı’da yaşanmış 3 aylık uygulamadan sonra 2. Abdülhamit tarafından hiç bir direniş olmadan kaldırılmıştır. İran’daki deneyim ise geriye bir direniş geleneği bırakarak 1979’da İslam Cumhuriyeti kurulmasının temellerini atmıştır.Birinci Dünya savaşından zayıflayarak çıkan Kaçar hanedanlığı 1925’te Rıza Pehlevi tarafından bir darbe ile yıkılarak yerine Moderne Fars devleti kuruldu ve Rıza Pehlevi kendini yeni Şah olarak kabul ettirmiştir. Kalkınmacı politikalar uygulayan Şah, 1934 yılında devletin adını resmi olarak İran olarak değiştirmiştir. 1951’de başbakan seçilen Mussadık petrolleri ulusallaştırınca 1953 yılında CİA destekli bir darbe ile yıkılarak görevden uzaklaştırılmıştır. Batı tarzı modernleşme programı uygulayan Şah, enerji alanında kendine yeterliliği esas aldığından nükleer enerji alanında ilk girişimler Şah döneminde başlamıştır. Devleti modernleştirme ve batılılaştırma programı uygulayan Şah Rıza Pehlevi 1963 yılında beyaz devrim programı çerçevesinde, din adamlarının etkisini kırmak için  Ayetullah Humeyni’yi Irak sürgün ederek mollaların gücünü kırmak istemiş ve kendi sonunu hazırlamıştır. Humeyni, İslam Cumhuriyetinde oluşturduğu devlet sisteminin bel kemiğini oluşturan Vilayet-i Fakih konseptini 1963’ten sonra Necef’te kaldığı dönemde Muhammed Bakır el Sadr’dan etkilenerek geliştirmiştir. Şah’ın despotik rejimine karşı ayakta kalabilen ender yapılardan birisi Şii din hiyeraşinin 3. kademesinde yer alan hocat-ül-islam ve orta sınıfları temsil eden esnaflar 1970’lerde muhalefetlerini yoğunlaştırmışlardır. 1979’da Paris’te sürgünde olan Humeyni Tahran’a dönerek isyanın başına geçerek İran’ı bir İslam Cumhuriyetine dönüştürmüştür.İslam Cumhuriyeti kurulduktan 1,5 yıl sonra batı tarafından desteklenen Saddam Hüseyin, 1975’te Cezayir’de Şah ile imzaladığı anlaşmadan sonra İran’a bıraktığı Şat-ül-Arabı geri almak için savaş açmış ve 8 yılda 1 milyon kişinin hayatını kaybetmesine yol açmıştır. Bu sürede, Humeyni İslam Cumhuriyetini Vilayet-i Fakih sistemi temelinde sağlamlaştırmış  ve savaşın bitiminden bir sene sonra vefat etmiştir. Ölümünden sanra Rafsancani 1989 ve 1993’te yapılan seçimleri kazanarak yürütmenin başına geçmiştir. Humeyni’nin yerine ise Ali Hamaney  Vilayet-i Fakih olarak seçilmiş ve halen de görevdedir. İslam Cumhuriyetinde 3 dönem üst üste Cumhurbaşkanı seçilemediğinden 1997’de reformistlerin adayı Büyük bir ayetullah olan Hatemi beklenmediği halde halkın oyları ile Cumhurbaşkanı seçilmiştir. 2001’de 2. defa Cumhurbaşkanı seçilen Hatemi Şah döneminde başlatılan askeri nükleer teknoloji alanındaki çalışmalar yeniden başlatılmıştır. Nükleer enerji alanındaki ilk santral yapımı Buşehr santralı için 1980’lerin sonunda Almanya ile yapılmıştır. Almanya’nın ABD’nin baskıları sonucu anlaşmadan vazgeçmesi üzerine 1994’ Rusya ile santralın 2004’te faaliyete geçirilmesi için 800 milyon dolara anlaşılmıştır.Ekim 2003’te yeniden başlatılan nükleer alanda başlatılan çalışmalar ABD’de İsrail sağına yakın olan Bush yönetimine İran karşıtı politikalar geliştirmek için argümanlar sağlamiştır. İran’ın Nükleer alandaki araştırmaları tekrar başlatmasında tabii ki ABD’in Orta Doğu’ya 2001 eylülünden sonra yaptığı müdahaleler ile ABD’eyle doğu ve batıda komşu haline gelmesi önemli bir rol oynamıştır.2001 eylülünde ikiz kulelere yapılan saldırı 1980’de tartışmalı bir şekilde seçilen Neo conservateur Bush yönetimine Büyük Orta Doğu projesini hayata geçirmek için gerekçeleri sağlamıştır. Bu çerçevede 2001’de Afganistastan’a müdahale edilerek ABD kontrolundaki Karzai iktidara  getirilmiştir. 2003’te Irak’a yapılan müdahale sonucunda yapay bir oluşum olan Irak devletini ortafan kaldıran süreç başlatılmıştır. Böylece 1. Dünya savaşı sonunda Kürtler aleyhine oluşturulan statükoda ilk gedik meydana gelmiştir. Statükodaki bu değişime İran’ın tepkisi 2005 seçimlerinde fazla şans verilmeyen Mahmut Ahmedinecat’ın  2.  turda   % 62 oranında oyla Cumhurbaşkanlığına seçilmesi olmuştur.  Dünya’da nükleer silaha sahip 9 ülkenin 7’si Asya kıtasında olup bunlardan 4’u Ahmedinecat’ın Cumhubaşkanı seçildiği 2005 İran’ı ile komşu durumundadır. 2500 yıllık devlet geleneğine sahip, 20. yy’da  tüketim toplumunun motoru olan petrolun dünyadaki rezervlerinin % 11’ne, doğal gaz rezervlerinin % 15’ine sahip olan İran bu duruma kayıtsız kalamayacağından nükleer silah imali için çalışmalara hız vermiştir. Oryantalistlere göre Orta Doğu’da demokrasi  Türkiye ve İsrail’de uygulanmaktadır. Formel demokrasi kriterlerine göre İran’da demokratik bir ülkedir. Zira seçimler her dört yılda bir düzenli olarak yapılmakta ve hükümetler seçimlerle belirlenmektedir. Eğer Türkiye ve İran demokratik devletler olarak kabul ediliyorsa İran’da demokratik bir ülkedir. Ayrıca, İslam Cumhuriyetinde 26 yıl sonra iranlılar yürütmeyi ilk defa mollah olmayan birisine teslim etmişlerdir. Yani 26 yıldır devlet içinde yürütmeyi kesintisiz olarak elinde tutan mollalar bu defa iktidarı bir sivil ile paylaşmak duırumunda kalmışlardır. Ahmedinecat aynı zamanda Humeyni kuşağının bir temsilcisi olup, Cumhurbaşkanı seçilmesi rüşvetci mollalara ve rejimine bir tepki anlamını taşımaktadır. Taraflı bir şekilde İran abartılmakta ve Iran’ın nükleer silah üretim çalışmaları haksız bir şekilde Ahmedinecat’a mal edilmektedir. Halbuki bu çalışmalar Şah döneminde başlamış ve mollaların 1980’lerde başlattığı çalışmalar 2003’ten sonra kamuoyuna yansımış ve 2006’da yeni bir aşamaya ulaşmıştır. Nükleer alandaki çalışmalarda Saddam Hüseyin’in hatasından ders çıkarmıştır. Irak’ın inşa etmekte olduğu Osirik nükleer santrali 1981’de İsrail tarafından bombalanarak imha edilmiştir. Dolayısıyla İran nükleer tesislerini hemen hemen İran’ın her tarafına yayarak toplam 22 tesisten Buşehr’de nükleer enerji üretimine başlanmış ve Natanz’da ise uranyum zenginleştirilerek Nükleer silah üretimi için otonomi kazanılmıştır. Tamda bu dönemde Cumhurbaşkanının yaptığı açıklamaları bireysel çıkışlar olarak görmek için ya saf olmak gerekir veya taraflı olarak kamuoyu yaratmak için yapılmaktadır.  BOP çerçevesinde İran’ı tehdit eden ABD’nin İran’a müdahalesi Afganistan ve Irak’taki kadar kolay olmayacaktır. Zira, Afganistan ve Irak’taki yönetimlerin meşruyeti  içerde tartışmalı olup çok kısa sürede yıkılmışlardır. Buna rağmen, eski Irak’ta Kürdistan dışında Afganistan ve Irak’ta halen yabancı güçler güvenliği sağlamaya çalışmakta ve özelliklede Irak’ta  150 000 kişiden fazla bir ordu bulundurmak gerekmektedir. Bu üç ülkeyi karşılaştırdığımızda; Afganistan 29 milyon, Irak 28 milyon nüfusa sahipken İran 70 milyondur. Yüzölçümü olarak Afganistan 652 000, Irak 438 000 ve İran ise1 648 000 KM2’dir. Afganistan ekonomisi 22 yıllık bir savaş sonunda yıkıma uğramış iken Irak 14 yıldır altında daha ekonomisi tam bir çöküş altındayken, İran petrol ve doğal gaz fiyatlarındaki yükselmenin de sağladğı olanaklardan dolayı güçlü bir ağır sanayi ve silah sanayine sahiptir. Ayrıca nüfusunun % 31’i 15 yaşın altında olup dinamik şehirli nüfusu ile güçlü bir direniş potansiyeline sahiptir. Dolayısıyla, İran’a yapılacak bir müdahale Afganistan ve Irak’a göre çok daha kapsamlı büyük bir ordunu çok uzun bir süre boyunca seferberliğini gerekterdiğinden ekonomik olarak çok pahalı, politik olarak riskli ve başarı şansı çok azdır. Ayrıca Bush ikinci 4 yıllık görev süresinin ikinci  yılındadır. Hatırlanacağı üzere, Afganistan’a müdahale Bush’un 1. döndminin 2.yılında, Irak’a müdahale ise 3.yılında yapılmış ve Bush’un 2. defa seçilmesi sağlanmıştır. 3. defa aday olamayacak bir Bush tamamlayamayacağı bir operasyona girmekte teredüt edecektir. Afganistan’a müdahale BM güvenlik konseyinin onayını alırken, Irak için özel bir karar alınmadan müdahale eden ABD İran’a yapacağı bir operasyon için BM güvenlik konseyinden karar çıkartırması bir hayli güçtür. Çünkü, BM güvenlik konseyinin daimi üyelerinden Çin ve Rusya böyle bir müdahaleyi ekonomik ve stratejik çıkarları gereği veto edebilirler. Bu arada, Avrupa’da İran’a yapılacak bir müdahaleye karşı olduklarını 3 yıldır sürdürdükleri arabuluculuk çalışmaları ile göstermişlerdir.İslam Cumhuriyeti İran milliyetçiliğini zirveye taşıyarak, islamın ümmet kavramından ne kadar uzak olduğunu göstermiştir. İran’ın milliyetçiğini en iyi göstergelerinden birisi, mollaların islam dünyasının Japonya’sı olma emelleridir. Bu çerçevede, nükleer tesisler ve stratejik sanayiler için yer seçiminde Fars nüfusun yoğun olduğu bölgeler tercih edilmektedir. Dikkat edilirse, Kürdistan’da hiç bir tesis bulunmamaktadır. Nükleer silah imalıyla İran kendisine yapılacak saldırıları engellemeyi ve İsrail’karşı da denge sğlamayı amaçlamaktadır.  İsrail’in Osirik’in 2 katını geçen mesafede olan İran nükleer tesislerini yakıt ikmali  yapmadan vurması imkansız olduğundan, bir İsrail saldırısı mümkün değildir.Kartların yeniden dağıtıldığı ve bir müdahalenin zor olduğu koşullarda, Kürtler duygusallıktan uzak bir şekilde durum değerlendirmesi yaparak doğru adımlar atmalıdır. Kürtler İran devleti ile rejimin karakterine bağlı olmayan uzlaşmaz çelişkiler olduğu gerçeğini göz ardı etmeksizin bölgedeki gelişmeler dikkatle izleyerek gelişmelere göre tavır almalıdır. Zira milliyetçiği polikasının bel kemiği yapan molla rejimi aynı zamanda çok ta pragmatik bir tutum almaktadır.  Bu anlamda Afganistan ve Irak müdahalelerinde tarfasız bir tutum takınarak ABD’nin işini kolaylaştırmışlardır. İlk başlarda rejimi consolide ettikten sonra, tehlike olarak gördüğü Kürtlere karşı kapsamlı bir saldırı organize ederek 50 000 dolayındaki Kürdistanlıyı 3 yıl gibi bir sürede katl etmiştir. Bu saldırılarını daha sonra KDP liderlerine karşı Avusturya’da 1989’da, Almanya’da 1992’de devam ettiren, İran devleti halen Kürdistan’da katliam politikalarınaı devam ettirmekte ve Kürtlerin politik temsilini yok etmeye çalışmaktadır. Bu konudaki faaliyetlerini İran’dan taşırarak Sadabat paktını tekrar canlandırmaya çalışmaktadır. Eğer sömürgeciler kendi aralarındaki çelişkileri Kürtler söz konusu olunca bir tarafa kaldırabiliyorlarsa Kürtlerde bu güçlere karşı birliği sağlamalıdır. Bu ise ülke ve bölgeye ilişkin objektif ve tutarlı analizler temelinde yapılacak tahlillerden geçmektedir. Bu noktada, İran ve bölgeyi iyi tanıyan Doğu Kürdistanlı aydın ve siyasetçilerin objektif analizleri Kürtlererin doğru siyasetler belirlemelrine katkıda bulunacaktır.              Ahmet ALİMFransa, 24 nisan  2006

İlgili

Yorumlar (0)

Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.