Siyaset

Modern bir iletisim biçimi olarak Irkçilik

Tan DEMIR · 20.02.2006 · 2 görüntülenme

Modern bir iletişim biçimi olarak Irkçılık İnsanlar, sosyal hayvan olmanın verdiği bilinç ve tecrübeyle tarihin her döneminde bir arada yaşamanın kurallarını aradılar. Nasıl bir birliktelik sorusuna verilen cevap, yaşanılan dönemin teknolojisi ve bilgisini de kapsıyor. Irkçılık, yeni dönemin hastalığı. ‘Buranın en koyu solcuları bile ırkçı’ tespitini duyan ender kişilerden biriyim. İsviçre’de yaşayan bir yabancı olarak bu tespitin benim hayatımdaki yerini ve bundan çıkardığım sonuç, bu yazının konusu. Yazı, ırkçılığı hazırlayan zemini irdeledikten sonra, yaşadığımız toplumdaki ırkçılığa rağmen, ‘ırkçılıktan uzak bir yaşam biçimi mümkün mü?’ sorusuna cevap arıyor.  İnsanlar, sosyal hayvan olmanın verdiği bilinç ve tecrübeyle tarihin her döneminde bir arada yaşamanın kurallarını aradılar. Nasıl bir birliktelik sorusuna verilen cevap, yaşanılan dönemin teknolojisi ve bilgisini de kapsıyor. Irkçılık, yeni dönemin hastalığı. Ancak burada sorulması gereken soru, nasıl oluyor da, komünistlerin çokta idealleştirdikleri ilkel komünal toplumundan ve liberal burjuva demokrasilerinden sonra insanı yeren bir akım, dünyamızın bir kesitini kana bulayabiliyor? Bu soruya cevaben küçük bir gezinti, sonrasında ise ırkçılığı hazırlayan ve de yadsıyabilecek sosyal koşullara değineceğim.  İnsanlığın ilk dönemlerinde ki sosyal matrix, kullanılan araçlar ve kullanılan araçların işlevleri günümüzle karsılaştırıldığın da, bu araçların hem nicel hem de nitel açıdan tek yanlı (tekdüze) olduklarını görürüz. Zamanla, sosyal ilişkiler farklılaştıkça, o ilişkilerin biçimi de dönüşmeye, değişmeye başladı. Bunun için öncelikle biyolojik ve sonrada sosyal bir adaptasyon gerekliydi: Ön bacaklar kol işlevini almaya başladılar. Sesler dil olmaya başladı. O ana kadar on kişiyi geçmeyen gurupların sayısı zamanla otuz’u günümüzde ise bir alayın sayısını buldu. Eviçi ve evdışı gibi bir işbölümüne, ev işlerini yönetme, koordine etme işi katıldı. Anne, baba, kardeş, dede, nene kavramlarına,  köy, komşu vs. kavramları eklendi. Tehlikeli kavramı düşman kavramına dönüştü, saldırı kelimesi ise planlama kavramıyla yeni bir boyut kazandı vs. Meşhur iş bölümünün biz insanlara ulaşmasıyla, insanlar ellerindeki olanakları optimal kullanarak her geçen gün en azami güçle, enerjiyle en iyi sonucu alma becerisini göstermeye başladılar. Bu beceri ise, insanlara günlük yaşamlarında selektiv(seçici) olmayı öğretti. Bu tarihten itibaren en iyi çalışma biçimi, ‘en kısa sürede en iyi ve en çok getirisi olan’, şeklinde tanımlanmaya başlanıldı. Günümüzdeki teknik ve teknolojinin, yani bir biçimiyle modernitenin zeminini hazırlayan motor gücün altındaki mantığın ismini bu faydacı, rasyonel, evrimci yaşama müdahale kavrayışında aramak gerek diye düşünüyorum. Bu yeni tarz, yaşamı iyileştirme, geliştirme, değiştirme anlayışı, düşünce yaşamımıza da girdi. Dinlerin ve ‘bilimsel bilgi’ olarak tabir edilen bakışın doğuşu yine bu gelişmeci, bununla beraber ve aynı zamanda irdeleyici, kuşkucu tarzın bir değeri. Savaş ve savaşlara katılımı meşrulaştırma sanatı, bir kısmı bu savaşların bir sonucu olan göçler ve bunların sonuçlarını öngörme yeteneği, kan bağı olmaksızın yeni bir gruba katılma, bilinçli grup içi hukuk oluşturma, doğal kaynakları kendi ihtiyaçları, çıkarları doğrultusunda kullanma, var olanı yeni amaç(lar) için kullanma yetilerinin insandaki temeli de, bu düşünce sisteminde[1].  Derebeyliğin yıkılışı, sahip olma, sahiplenme güdüsü ve kapital in yaşamı tamamıyla kendi kontrolüne alması, ulusal devletlerin çıkışı, Birleşik Ulusal Devletler Amerika’ nın bağımsızlık bildirgesi, Paris komünü, Sovyet Devrimi gibi sosyal sıçramalar da bu düşünce biçiminin etkisinde ki hareketlerdir. Bu hareketler bir yandan özgürlüğü tanımlama ve özgürlükçü ilişkileri arama yolunda insanlığı komünist, ütopyacı biçime götürürken, diğer yönde de bu hareketlerin çekim noktasının dışında olan, bu hareketlerin gelişimlerinde kendi sonunu gören hareketleri ise, aynı şiddetle kolonist, sağcı, ırkçı, faşist ilişkiler yumağına götürdü. Bütün insanların özgür, kardeş, eşit ilan edildiği bir dünya da, bu özlemlerin o dünyada yaşayan insanların olduğunun iyi bir kanıtı olmakla beraber, bu o dünyada bu ideallere karşı olan bir gücün de olduğunu dillendirir. Gelişen Kapitalizm  bir yandan kendisini sanat’ta, mimari’de (avangartçılık) gösterirken, bir yandan da, Aydınlama Hareketi ve 1789 Fransız devriminin de gücüyle,  entelektüellerin düşünsel yapılarında da kendisini buldu (Liberalizm). Özellikle vahşi kapitalizm olarak adlandırılan kapitalizm in ilk dönemleri, Liberalizm’ de kendisini hayatta en çarpıcı şekliyle gösterdiği, ve yine çarpıcıdır ki, bu dönem sosyal hareketlerin de örgütlenmeye başladığı dönemdir.   19. yüzyıl, özellikle de konumuz olan ırkçılığı incelerken, sunduğu malzeme açısından son derece zengin bir yüzyıl. Galileo (1564-1642) dünyamızı ve tanrımızı galakside ki mantıken en uygun yerine koyduktan sonra, Darwin (1809-1882)dünyamızın milyarlarca canlısından sadece biri olan insanı da, dünyada hak ettiği yeri almasının ilk adımını attı; Darwin, biz insanların tanrıdan değil de, en yakın akrabamız olan Maymun’dan geldiğimizi ispatladı.  Zürich’ de gelişen ve 19. yüzyılı etkilen diğer önemli, değinilmesi gereken bir güç de Dadaizm ve onun da etkisiyle sanat ve düşünce dünyasına yeni bir yön veren Sürrealizm. Dadacılar, ilk bakışta birbirleriyle ilişkisi görünmeyen birden fazla şey arasında ki ilişkiyi gösterebilme istemiydi. Yine ilginçtir ki, sürrealizm ise, Sigmud Freud’ psikoanaliziyle , ki psikoanalizin ortaya attığı ‘bilinç altı’ ve ‘bastırma’ kavramıyla insanlığı Galileo ve Darwin den sonra yeniden yeni bir yola sarkmıştı, fantazinin tekrardan doğuşunu ve tesadüflerle dolu, gerçeküstü bir  semboller ve rüyalar dönemini vaat ediyordu.  Gazete, kamera ve film teknikleri insanların algılayışlarını ve kavrayışlarını zorladılar, geliştirdiler. Bunlardan hemen sonra  insanların algılayışlarıyla içerik arasında yeni bir ilişki kurmasa da,  onların hayatına giren ve değiştiren radyo, televizyon ve bilgisayarında müjdeleyicisi olduğunu bugünü yaşayan insanlar olarak rahatlıkla tespit edebiliyoruz. O güne kadar mümkün olmayan, radyoyla gerçekleşiyordu; bir anda binlerce insana seslenebilmek ve böylelikle de ortak bir duygu ve düşünceyi yaratabilmek normalleşiyordu[2].  Radyoyla, birbirlerini tanımayan, birbirlerinden binlerce kilometre uzakta oturan insanlar aynı sesten, aynı müzikten, aynı konulardan sevk almaya başladılar. Bölgesel tarih, müzik, folklor, oyunlar yerini, ulusal değerlere bıraktılar.  19. yüzyılın diğer bir katkısı da raylı tren ve onun sayesinde ciddi bir sıçrayış gösteren makineleşme ve de sanayileşme adımları. Özellikle tren sayesinde ülkeler birbirleriyle alışverişe girebildiler. Bu dönem, toplu işten atılmaların, işsizliklerin, sendikalaşmaların, sivil kurum ve kuruluşların ve toplumsal muhalefetin de yoğun olduğu bir dönemdir.  Bu teknik ve teknolojik gelişmeleri, 19. yüzyılın son yarısında Avrupa’nın bir çok yerinde gelişen sosyalist işçi sınıfı hareketine, liberal demokrasilere ve son yüzyılların en geniş nüfusunu kapsayan işçi göçüne[3] karşı, kedisini belirginleştiren xenophobie (toplumsal korku) izledi. Xenophobie, ilk kez geniş yığınları arkasına çekebilen, bireylerin çıkarlarını toplumsal bir korkuya büründürebilen bir güç olarak tarih sahnesinde. İste ırkçılık, xenophobie’ nin en baskın ifadesi olarak bu tarihsel matrixde karşımıza çıkıyor. Irkçılıkla beraber, artık bir zamanlar gelişleri özgürlük abidesi atfedilerek kutlanılan insanlara önce (ulusal) sınırlar, sonra da sosyal, ekonomik, askeri sınırlar konulmaya başlandı. Sınırlar, gelişen işsizliği, artan yabancı nüfusunu, yerli halkın kendisini aşağı insandan oluşan sürü çıkartması şeklinde tezahür eden bu zehirli sürü baskınına karşı korumak için geliştirildiler. Irkçılık, böylece ‘küçük adamın toplumsal korkusu’na dönüştürüldü. Irkçılıkla,  kendisini gittikçe gelişen ve kendisinin de ait olduğu işçi sınıfı ve onun toplumsal gücünü simgeleyen sendikalaşma hareketiyle, binlerce işçiyi satın alabilen, gerektiğin de binlercesini de kapı önüne atabilen büyük firmalar arasında seçim yapma zorunluluğunda hisseden bu küçük adam, işçi kimliğinden soyutlanarak yeni bir kimlik sunulmuştu.  19. yüzyıl da etkinliğini gösteren ‘Eugenik’ (kalıtım ‘bilimi’), seleksiyon aracılığıyla, ‘değerli’ olanı ‘değersiz’ olan dan ayrıştırarak, yeni bir süper ırk yaratmanın rüyasını bu tarihsel kostelasiyon da görüyordu. Faşizm, yani tek, bölünmez bir bütün ve despot bir halk birlikteliği, genel olarak hem Aydınlama hareketinin hem de Fransız devriminin mirasına karsı olduğu için, Moderniz mi ve gelişmeci her türlü akımı da reddediyordu. Jean J. Rousseau özgürlüğü, insanın bizzat kendisinin kendisine koyduğu kural olarak tanımlarken, faşizm ve onun politik reaksiyonist  aracı olan ırkçılık için özgürlük kavramının çerçevesi, tanrının ve onun yeryüzünde ki temsilcisi olan gücün, insan ve insan üretimini kapsayan her şey üzerinde ki organize yapının, yani devlet erkinin, bu güç için doğmuş yüksek bireylerin yönetme isteğinde saklıydı.  Nerede, bir toplumu yada toplumun bir kesitini tarihsel veya yeni, doğrulanması veya çürütülmesi aynı derecede ihtimal olan önyargılardan oluşan ve mutlaklıkla dile getirilen ve içeriği mevcut toplumsal biçimle örtüşmez ilan edilen bir iddia varsa, orda ırkçılık yada ırkçılığın bir versiyonu vardır.  Bu tanımdan yola çıkarsak, günümüz İsviçre’sinde de ırkçılığın kendisini hala koruduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bunu çifte vatandaşlıkta, var olan ve varolacak olan göçmenlere verilen kimliklerden, gelen mültecilere konulan çalışma yasağından vs. anlıyoruz. Ancak burada önemli olan, ırkçılığın nerden ve niçin varolduğunu, var edildiğini bilmek ve ona göre davranmasını öğrenmek. Irkçılık, 19. yüzyılda olduğu gibi, 21. yüzyılda da toplumun üst tabakasının elinde bulunan devlet yapısı ve bu yapıyı meşrulaştıran anayasanın, küçük adama gerektiği anda sunduğu yeni bir kimlik. Bu kimliği oluşturmanın araçlarından biri, işsizlik, yabancı düşmanlığı, sosyal, ekonomik vs. sınırlar. Dördüncü güç olarak tanımlanan medya ise bu kimliği dönemin sunduğu malzemeyle bahsettiğim küçük adama yeniden ve yeniden sunuyor, laf aramızda yediriyor. Bu yüzdendir ki, bütün sendikal sosyal çabalara rağmen sıradan bir ‘Türk İşçisi’yle  sıradan bir ‘İsviçre İşçisi’ arasında dayanışma geliştirilemiyor, tersine ‘İsviçre İşçisi’ ‘Türk İşçisi’ ni kendisine rakip görüyor. Irkçılık, işte burada da karşımıza  modern iletişim biçiminin bir versiyonu olarak karşımıza çıkıyor. Ancak, ırkçılıktan uzak bir yaşamı köy toplumunda değil de, varolanı bir başka işlev için kullanma da aramak gerek, diye düşünüyorum.    Tan Demir[1]Bu durum diğer hayvanlarda da gözlemlenebilir. İlk zamanlar soğuğa karşı kullanılan kanatların, günümüzde mekan değiştirme işlevi görmesi gibi. Biz insanlar olarak her ne kadar ‘hayvanlar düşünebiliyorlar mı?’ sorusuna net bir cevap vermek istemiyorsak da, aslında her hayvan, yaşamını biz insanlara rağmen sürdürebiliyorsa, ki hayvanların bize ihtiyacı yok, tersine bizim onlara ihtiyacımız var, onların ‘düşünme’ kapasitelerinin olduğu kesinlikle söyleyebiliyoruz. Yukarıda ki yetiler kimi diğer hayvanlarda da mevcutsa da, bizi onlardan ayıran bir şey, bizlerin ‘Ben’ i var. Bu çok mu önemli bir farklılık?[2]Birinci paylaşım savaşı sonrası çok az kişi tarafından tanınan Radyo, 1939 gelindiğinde  27 milyon Amerikalının sahip olduğu bir cihaz olmuştu. [3] Avrupa da insanlar sadece okyanus ötesi göç etmiyorlardı, aynı zamanda köyden şehre ve Avrupa’nın bir ülkesinden bir başka ülkesine göç ediyorlardı. Örneğin her yüz Polonyalıdan 15’i ülkesini terk etti ve yarım milyon Polonyalı ise mevsimlik işçi olarak başka bir ülkede çalışıyordu.

İlgili

Yorumlar (0)

Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.