Siyaset

Mahmur’a ya da Kerkük’e sahip çıkmak!

bahoz þavata · 08.02.2007 · 2 görüntülenme

 PKK ve Kerkük meselesi nedeni ile T.C. Devletinin, KFD’ ne (Kürt Federe Devleti’ne) yönelik baskılarını doğru tanımlamalıyız. Yine ABD ve Bush yönetiminin ve bölge Arap devletlerinin olası sürpriz çıkışlarına hazır olunmalıdır. Bu nedenle bölgeye dair sorgulamalarımızı sürekli canlı tutmakta yarar var.

Özellikle görünümleri itibari ile bölgede öne çıkan siyasi belirlenimler şunlardır: ABD ve Bush yönetiminin Irak’taki iç savaş nedeni ile oluşan açmazları,

 Sünni Arap devletlerin Irak’ta Şii’ler lehine bir iktidar istemeyişi ve KFD’nin siyasal haklarının geriletilmesi istemleri, İran’ın Şiiler üzerinden hesapladığı amaçlarına Irak’ta henüz ulaşamamış oluşu ve KFD vasıtası ile kendi Kürdistan’ına taşan Kürt kalkışmaları,

 Türkiye’nin geçmişten beri itina ile gözlemlediği ve anti- Kürdistancı/Kürt refleksleri ile engelleyemediği; KFD yapılanmasının giderek artan gücü ve bu oluşumun Kuzey Kürdistan’a dolaylı taşan etkileri, PKK yapılanmasının Güneydeki konumlanışı,

Suriye’nin ABD kontrolünde oluşacak bir Irak yapılanması üzerindeki kaygıları ve yine KFD oluşumu ile gittikçe yükselen kendi Kürt kalkışmaları ve,

 KFD’nin kendisine karşı yönelen dış saldırılara karşı ne tür bir politikayı öne çıkaracağının hala belli olmayışı.

Bir çok arkadaş çeşitli perspektifler ile bu gelişmeleri sorguluyor. Fakat farklı öngörülere sahipler. Konunun kendi koşulları içinde ele alınmasında yarar olduğuna kanıyım. Türkiye ve KFD cephesini çok iyi tanımakla birlikte birden çok muhatabı olan Irak ve KFD’nin diğer muhatapları hakkında kesinlikle böyle davranırlar şeklinde bir görüş sunmak, bölgede sürekli değişen siyasi konjonktür nedeniyle pek mümkün olmasa gerek. Tarihsel olarak bölgenin milletlerarası jeostratejik öneminden hareket ile öncelikle ABD’nin, Irak’ta işgalci konumunu da dikkate alarak, yönelimlerinin ne olduğunu bilmekte fayda var..

ABD nereye..

Orta-doğuda belirginleşen yeni bir durum hasıl oldu. Her siyasi yapı ya da devlet kendi geleceğine ABD’nin bölgesel politikaları üzerinden bakıyor. Onun politikaları ile endekslenen politikalar üretmeye zorlanıyor. Bölgede statükoyu zorlayan İran ve İsrail’in bilinen yönelimlerini bir kenara bırakırsak, ABD’nin bölgeye yönelimlerini önceden kestirebilmek çok önemli.

“Kuveyt Krizi” ile başlayan, Irak'ta Saddam yönetiminin devrilmesi, Şii yapıların federasyona kavuşması ve Şiilerin merkezi Irak devletindeki ağırlığı ve ülkenin kuzeyinde KFD oluşumu ile oluşan bir süreç yaşanırken, Lübnan’da, Filistin’de ve Irak’ta artan İran nüfuzu ve öte yandan İran Devleti’nin bu konumunu savunmak için atom bombası dahil, stratejik bölgesel müttefikler arama taşkınlıkları, bölgede ABD ve Batılı devletleri yeni siyasi yönelimler içine sürüklemektedir.

Sorun alanı bakımından dallanıp budaklandıkça bir yandan mevcut politikalar yeniden sorgulanmakta ve diğer yandan yaratılan emperyal kazanımlar korunmaya çalışılmaktadır. Bu karmaşanın ne ile sonuçlanacağı henüz belli değildir.

 Bu durumu daha açıklığa kavuşturmak maksadıyla bir yandan İran’a yapılan BM yaptırımlarının sonuçlarından hareketle bu sürecin nasıl şekilleneceğini izlerken, diğer yandan ABD’de Bush yönetimine artık alternatif olduğu gözlenen ve son seçimlerde birinci parti konumuna gelen Demokrat Partinin politik dayatmalarının seyri içinde bölgeyi gözlemlemeye devam etmiş olacağız.

DP’nin, Bush yönetimini Irak meselesinde sıkıştırmasını partiler arası bir rant savaşı olduğunu görmek gerekir. Tamamıyla arkalarında farklı milletler arası şirketlerin ve tröstlerin olduğu koşullarda hiç bir Amerikan partisi kolay kolay rantını hasmına yedirmez.

DP, bir yandan Bush yönetimine karşı ABD ve müttefiklerin kazanımlarını Orta-doğuda; özelde Irak’ta sık boğaz bir şekilde korurken, diğer yandan iki yıldan az bir zaman kalan gelecek Başkanlık seçimlerini kazanmayı hedefleyen bir politikayı Irak’ta yürütmeye çalışacaktır. Yani ortada Türk yönetimlerin hayal ettiği gibi; Irak’tan ABD’nin bir geri çekilmesi olmayacaktır. Bush yönetiminin daha pasivize edilen BOP ‘nin bölgeye tatbikini izleyeceğiz.

Bush Yönetimi ile birlikte dillendirilen BOP şeklinde tarif edilen stratejik siyasi planlamanın geldiği yeri de doğru tayin etmek gerekiyor. BOP, her şeyden önce Amerikan devlet politikasıdır. Cumhuriyetçi Partinin temsili olan Bush yönetiminin bu politikayı ele alış tarzı ile DPlilerin ele alış tarzı arasında farklılıklar olacaktır. Ayrıca politikanın gerçeklikte neyi ifade ettiği de henüz tartışma konusudur. Hudutları, hedefleri nelerdir? Pratikte ne kadar yol alınabilmiştir? ABD Dış işleri Bakanı C. Rice’ın ifade ettiği gibi bölgede yeni haritaların çizilmesi midir? Bu soruların yanıtları geri planda kaldı gibi.

 Irak’ta henüz istediğini organize edemeyen Bush yönetimi, kendi temsil ettiği kesimler adına son kozlarını zorlamaktadır. En son Temsilciler Meclisi ve Senato Seçimleri ile birlikte gittikçe güçlenen DP’lerin baskısını sırtında hisseden Bush yönetimi, BOP ana stratejisinin içinde kalmakla birlikte, Irak’taki başarısızlığını gidermek ve toparlanmak için yeni taktiksel siyasi ve askeri bir manevrayı uygulamıyor da değil. Bu yeni yönelimler ile birlikte yeniden bölgenin eski siyasi statükosuna bir yerde dönüşün görüntüsü oluşmaya başladı. Bu duruma biraz da İran’ın bölgede yeni ve güçlenen yönelimleri ve Irak’ta bir türlü giderilmeyen milli direniş ve iç savaş nedeniyle oluşan siyasi istikrarsızlık sebep oldu. Bu gelişmelere paralel olarak ABD yeni yönelimler içine girdi. Bush yönetimi iki yıl gibi kalan iktidar süresini de dikkate alarak, Irak politikasında geri adımlar attı. Bölgedeki eski siyasi statükonun korunmasından yana olan devletleri yanına çekmek için yeni girişimlere baş vurdu.

 BOP’ un Irak ayağında, ABD Dış işleri Bakanı C. Rice’ın bölge Sünni Arap Devletleri yöneticileri ile yaptığı son ziyaret gezisi ve yine T.C. ve ABD görüşmelerinde Irak’a yeni yönelimleri için Bush yönetimi istediği desteği de bölgede bulduğu görülüyor. Anlaşılan ABD, bölgede gittikçe varlığı ve gücü daha da hissedilir olan İran ve Şii nüfuzu sayesinde –İran kendi yandaşları vasıtası ile, Irak ve Filistin de devlet iktidarlarını ele geçirdi, Lübnan Hükümetinin en büyük muhalif gücü Hizbullahcılar ile İsrail’e karşı yeni bir cepheleşmenin mevzisini yaratmış oldu, S. Arabistan ve diğer körfez Arap ülkelerinde Şii kesimleri destekleyerek potansiyel bir iç tehdit yaratmış durumunda.-, bölge devletleri ve Türkiye için de tehdit kaynağı olan KFD yapılanması yüzünden dolaylı olarak aradığı desteği buldu. Sonuçta bu pozisyon, Sünni Arap devletlerini ve T.C.’yi ABD’nin yeni Irak politikasına angaje olmasına sürükledi.

Gerçi bu güçler bu ilişkinin beklentisi içindeydi. Lakin İran’ın bölgede artan gücü ve KFD’nin azımsanmayacak pozisyonu nedeni ile kuşkuları bir derece daha artmıştı. Bölge oldukça kaygan koşullara sürüklenmişti. Eski siyasi statükonun yeniden inşa edilmesinin nesnel koşullarına sahip olmaktan çok uzaktı. Bu durum, bölgede eski statükoyu arayan devletleri daha itinalı ve pasif bir konumda olmaya itiyordu.

 ABD’de bölge devletlerinin bu konumunu önceden görmüş olmalıydı. Fakat bu devletler içinde en ters konumda olan Türkiye idi. Askeri bir konumda, tayaakkuz durumunda olduğunu dahi gösteriyordu. Peki gerçek neydi? Diğer bölge devletleri pasif bir konumda olduğunu sezdirirken, Türk Devleti bu cesareti nereden alıyordu? Türk tavrı tek kelime ile blöf! görünüyor. Türkiye’nin böylesi bir savaşı kaldıramayacağını tüm dünya bilir. Lakin savaşlarda mantığın bittiği yerde başlamaz mı? Türkiye’de yaklaşan seçimler ile birlikte seçim atmosferinin oluştuğu şartlarda her Türk partisinin milliyetçiliği başat bir politika olarak kullanmaya dönük bir hava gelişti. Türk milliyetçiliğinin hedef tahtasına Kürtler de oturunca, bu milliyetçilik ırkçı özelliğini orta yere sermeye başladı. Bu durumdan nasiplenmek isteyen şahinlerde soluğu G. Kürdistan sınırına asker yığma ile tahkim etti. Pek ala KFD’ne tehditlerde bundan sonra başladı. Türkiye geçmişte A. Öcalan olayında olduğu gibi, Suriye’ye yaptığını, eskiden beri Kürtlere yönelik kullandığı psikolojik tehdit taktiğini bu defa Güneyli Kürtlere karşı kullanıyordu. Bu konumu ile de bir şeyleri KFD’den koparmanın peşindeydi. Pek ala sorunu halletmek, Kürt yönetimine kalmıştı. Bu sorun, ABD'nin bir sorunu değildi. ABD bir misyoner olarak bölgede değildi, emperyalist çıkarları için bulunmaktaydı. ( Bu arada belirtmeden edemeyeceğim, bazı Kürt örgütler ve aydınlar, ABD’yi Kürtleri kurtarma misyonu edinmiş bir yapı olarak dahi görüyor!) Onun emperyalist çıkarlarına hitap eden her şeye sıcak bakacağını da göz ardı edemeyiz. Haliyle Türkiye'nin bu canhıraşlığını da ABD bir pazarlık konusu yapabilir. Muhakkak yapmıştır. Bunun ne olduğunu şimdilik bilmiyoruz. Kürtlerin hayrına olmadığını da tahmin ediyoruz. Türkiye'nin bu tavrı, bilinen "Kurtuluş Savaşındaki" emperyalistlere karşı kullandığı tavırdır. "Emperyalizmle anlaşmak, bölge halkları ile savaşmak.!" Sonrada “yedi düvele karşı savaştık” uyutmacaları..

Türkiye’nin ABD’den istemlerinin ciddiyetine gelince, istemleri iki başlıdır:

 1.Geçmişte olduğu gibi -İngiltere’nin Musul meselesinde ki (1926), Türkiye ile yapılan uzlaşmanın ruhuna uygun- G.Kürdistan’dan kendisine yönelecek tehditlerin olmadığı bir siyasi oluşum Irak’ta tesis edilmelidir.

2. PKK’ye yönelik önlemler için Türkiye’nin kendi askeri imkanlarını G. Kürdistan sınırları içinde konuşlandırması ve bu doğrultuda ortak dayanışmanın ve bölgesel garantörlüğün kendisine verilmesidir.

 Bu taleplerin yapılan anlaşmalar neticesinde elbette ABD’nin, KFD’ni de incitmeyecek koşullarda, yumuşatılarak, karşılanacağı muhakkaktır. Tabi ki partner ilişkilerinde karşılıklı menfaatlerin önemli bir kısmı da dikkate alınır. ABD, Türkiye’nin partnerliğini görmeden de ona yol açmaz.

Acaba bu yakınlaşma, Türk aydınlarının iddia ettiği gibi, “ABD’nin, Türkiye’yi kaybetme korkusu mu?” Hadi canım sende! Yine Kürt düşmanlığı yüzünden Türkiye bir takım ödünleri ABD’ye vermiştir.

Irak’ta Şiilerin ve Kürtlerin artan gücünün ve İran nüfuzunun kırılması Türkiye ve diğer partnerlerce ABD yönetiminden istendi. Nitekim ABD’de bölge statükocu devletlerinin konumlarını da dikkate alarak Irak’ta daha dengeleyici ve bütünlükçü bir politikayı yürütmesi kaçınılmaz oldu. ABD’nin, Irak’ta bu ilişkiler neticesinde şekillenen yeni yönelimleri; Irak’ta oluşan yeni siyasal yapıların bölgeye yönelik taşan nüfuzlarını ve bağıtlarını bir yandan budarken, diğer yandan merkezi oluşumu yeniden güçlendirmek şeklinde gözüküyor.

 Bu politika ne kadar başarılı olacaktır. Ya da ne kadar sürdürülecektir? Henüz belli değil. Irak’ta hiçbir yapılanma, bölge güçlerinin iç işlerine karışmasını istememektedir. Fakat bunun mümkün olamayacağı da bir gerçektir. ABD’nin bölgedeki müttefiklerinin taleplerini ve en azından İran’a dönük projeksiyonu için hesaba katmak zorunda olduğu ve bunu onlar ile pazarlık etmiş olabileceği önemli bir gerçektir.

Lakin bölge devletlerinin de, İran’a dair duruşu sorgulanmaya muhtaçtır. Örneğin bir Türkiye’nin bu doğrultuda ABD yada müttefiki olan NATO devletlerine karşı sorumluluklarını ne düzeyde karşılayacağı belli değildir. Türkiye, her ne kadar İran'ın Atom Bombasına sahip olmasını istemez, bu hususta herhangi bir tavır geliştirmesine de ihtiyacı yoktur. Fakat aynı Türkiye, Yunanistan ve Ermenistan hariç, kendi sınırlarında komşuları ile daima dayanışma içinde olmuştur. Statükocudur. Bu durumu en iyi Batlılar bilir. Ayrıca Sünni Arap Devletlerinin de Türkiye’den aşağı kalır yanı yoktur. Bu durumda ABD ikinci bir işi de üstlenmiş gözükmekte. İran için olası yaptırımlarını -siyasi ve askeri- göğüsleyebilecek siyasi iktidarların bu ülkelerde iş başında olmasına dikkat etmek zorundadır. Nitekim ABD’nin bu doğrultuda adımlar attığını gözlemlemekteyiz.

Son zamanlarda ABD ve AB tarafından Türkiye’de AKP iktidarına oldukça önemli dış destekler sunulmakta. Hem AB devletleri hem ABD, Türkiye’nin “PKK Koordinasyon Komitesi” ile ortaklaşa oluşturulan Irak’a dair istemlerini ve PKK oluşumuna karşı yerine getiriyor. Türkiye’deki Kürt muhalefeti; özelde PKK her yönü ile Batılı devletlerce ablukaya alınıyor. PKK’nın yurt dışı kaynakları kurutulmaya çalışılıyor ve Irak’ta KFD kontrolü altındaki bölgede yer alan PKK sivil ve askeri yapılanmasının tasfiyesi planları yapılıyor. KFD’nin ne yapacağı ise, bu durumda bir muamma!

 KFD nereye..

Türkiye’nin Irak babında Irak Devleti’ne ve KFD’ne baskı ve tehditleri üç başlıdır:

 1.Yeni Irak devlet oluşumu geçmiş siyasi statükoyu devam ettirecek koşullarda olmalıdır,

2. Kürtler özerklik ile yetinmeli, Kerkük eskiden olduğu gibi Irak’ın direkt yönetiminde bulunmalıdır,

3. Saddam zamanında olduğu gibi G. Kürdistan’da barınan PKK yapılanmasının kendisine yönelen lojistik pozisyonu ve askeri konuklanışı ortadan kaldırabilecek askeri imkanlar Türk devletine sunulmalıdır.

 KFD, Türkiye ve ABD’nin ona yandaş olduğu artan baskıları karşısında şimdiye kadar Türkiye ve ABD’ye karşı izlemiş olduğu politikayı gözden geçirdiği muhakkaktır. Uygulamada ise, KFD’ nin bir yerde ABD’nin Irak yönetiminin sorunlarına dair istemlerini karşılayan yeni yönelimler içinde olduğu da Kürt kuvvetlerin Bağdat’a gönderilmesi hususunda attığı adımda ve yine Irak Anayasal sürecinin gereği olan KFD’ nin savunma protokolünün Kürt Peşmerge kuvvetlerine teslimi şeklindeki iç işleyişin yürürlüğe girmiş olmasında görülmektedir. Her iki uygulamada da KFD, Irak’ın merkezi yapılanmasına daha da entegre olacağı bir ilişkiye zorlanmıştır. Pratikte KFD’ nin bu yeni prosedürü nasıl uygulayacağı çok önemlidir. Halbuki bu misyonlardan KFD ne kadar uzak dursa, o kadar daha iyidir. Çünkü merkezi yapılanmasını tesis eden Irak, tekrar geçmişteki G. Kürdistan’daki sömürgeci konumuna dönebilmenin yollarını zorlayacaktır. İş işten geçmiştir. Irak Anayasasının kabulü ile bu süreç başlamıştır. Şimdi önemli olan pratikte bu icranın genelde Kürdistan Milli Kurtuluş Mücadelesine zarar vermeyecek bir işlerlik ile ele alınmasıdır.

Diğer yandan KFD’ nin Türkiye’nin istemlerini de dikkate alan yeni yönelimleri de başlamıştır. PKK’nın lojistik ve siyasi desteğini aldığı güneydeki oluşumları KFD tarafından kontrol altında şimdilik tutulmaktadır. Türkiye’nin artan baskıları karşısında şayet bu baskılara ABD’de de destek vermesi halinde -ki şimdilik en azından Türkiye’nin bazı istemlerini ABD’nin dikkate almış olduğu görünmektedir; bu durumda geçmişte olduğu gibi; Kuzey-Güney savaşını çağrıştıracak adımların atılması ihtimali de vardır.

 Güneylilerin bu dış baskıları çeşitli manevralarla atlatması ve PKK’nın da bu durumu kolaylaştıracak tavırlar ile şu aşamada ortamı yumuşatıp yumuşatmayacağı belli değildir. Kürtlerin Güneydeki kazanımlarını korumak elbette öncelikli bir politika olmalıdır. Fakat parçanın çıkarlarına öncelik verme adına Kuzeydeki KMKM’nin tasfiyesi üzerine kurulu politikalara da alet olunmamaya azami bir dikkat gösterilmelidir. Peki bu tehlike var mı dır? Vardır!

 Sonuç

Bu hususlar, Kürdistan kurtuluş mücadelesinde geçmişten beri en önemli sorunu ola gelmiştir. Sorunun adı; Parçacılık siyasetidir. Kürdistan’ın dört sömürgeci devlet tarafından kontrolü, hamiliği ve denetimi üzerine kurulu şartlardan doğan; kimi Kürt yapılarını kendi siyasi yapılarını koruma ve hakim kılma kaygıları ile oluşmuş bir Kürt iç siyasi hesaplaşması yönelimidir. Geçmişte her parçanın Kürt siyasi yapısı kendi parçasının siyasi çıkarlarına öncelik vermiştir. Bu uğurda Kürt yapıları arasında kardeş kavgaları ve oldukça trajik siyasi cinayetlere varan eylemler olmuştur. Bu tarihi geçmişi, her Kürt yapısı kendi babında lanetlemesine rağmen bu meseleler bir türlü aşılamamıştır. Bu durum Kürdistancı siyasetin ne olması gerektiği noktasında da Kürt siyasi oluşumlarınca hep sorgulanmıştır.

Çözümlerden biri; BBDK ( Bağımsız Birleşik Demokratik Kürdistan) siyasetidir. Bu siyasi perspektif, her parçanın siyasal kurtuluşunun diğer Kürdistan parçalarının kurtuluşu gerçeğinden ayrı ele alınamayacağı gerçeği ile ifadelendirilmektedir. Bu tez, genelde 1920 sonrası Kürdistan’ın siyasal pozisyonu ve sömürgeci bölge devletlerinin kendi Kürdistan parçalarındaki sömürgeci statükoyu korumak için kendi aralarındaki geliştirdiği işbirlikçi politikaya karşı oluşturulmuş ülkesel bir devrimci perspektiftir. Kürdistan’ın her parçasının siyasal önceliklerini öngören ve parçalar arasındaki milli dayanışmaları içselleştirmiş bir anlayışa sahiptir. Günümüz koşullarında siyasal olarak hangi parçada olursa olsun ileri mevzileri koruyan geri mevzileri kollayan, her parçayı kendine tampon ve lojistik olarak kullanan devrimci ve demokratik mücadeleleri ön gören bir milli ve vatansever siyasettir. Yine bu siyaset, ülkemizdeki sömürgeci sistemleri destekleyen emperyalist yapıları da hedefleyen bir içeriğe sahiptir. Bu tavır anti sömürgeci mücadelenin gereği olarak ön görülmüştür. Anti emperyalist mücadeleye bu bakış genelde milli mücadele anlayışının bir izdüşümü olarak ideolojik olmaktan öte siyasidir.

 Bu anlayışlardan hareketle, ABD ve diğer Batlı devletlerin bölgedeki emperyalist çıkarları neticesinde Kürdistan’daki sömürgeci siyasi statükoyu koruyan yada kollayan her politikası Kürt milli mücadelesinin de hedefi olacaktır. Kürt yapıları Kürtlerin anti sömürgeci tavrı ve taleplerini dikkate almak zorunda kalacakları politikalar içinde olmak genelde milli kazanımları daha da pekiştirecek bir konuma sürükleyecektir. Bu politikaya göre; bölgedeki gerici yapılanmalar korundukça kimse amaçlarına ulaşamaz.

Özellikle KFD bu konunun önemini bilmek zorundadır. Kendi parçasına kapanan bir KFD yaşayamaz. Bu gün Türkiye yada diğer bölge devletlerinin istemleri KFD tarafından karşılandığında bu durumdan pek ala KFD kısa bir soluk alır. Lakin güneylilerde çok iyi biliyor ki, Türkiye Devleti ve bölge sömürgeci devletlerinin daima bir amacı vardır: o da, Kürtleri ortadan kaldırmak!

Nitekim bu uğurda en acımasız kimliği ile çıkan Türk Devletinin bu uğurda Güney Kürdistan’a ilişkin şu politik yönelimleri hafızalarda silinmemiştir;

 5.6.1926 tarihinde Türkiye, Irak ve İngiltere Devleti ile üçlü bir antlaşma imzalamıştır. Bu antlaşma neticesinde Türkiye’nin anlaşmaya koyduğu şartlar neticesinde, Güney Kürdistan’ın Birleşmiş Milletler Komiserliği neticesinde elde edilen özerklik hakları dahi uygulanmamıştır.

Türkiye, G. Kürdistan’daki 1934-36 Kürt ayaklanmasını bastırmaya bizzat katılmıştır.

Türkiye, 1943-46 Güney ve Mahabad Kürt Cumhuriyeti’nin ortadan kaldırılması için bölge devletleri ile işbirliğine gitmiş ve kendi sınır boylarında Barzani kuvvetlerine karşı askeri operasyonlarını yapmıştır.

 3.Kasım.1955 yılında ABD’nin öncülüğünde bölgenin statükosunun ve özelde Kürdistan’daki sömürgeci statükonun korunması için Irak, İran, Pakistan, Türkiye ve İngiltere’nin katıldığı Bağdat Paktı Daimi Konseyi ilk toplantısını yaparak CENTO’yu kurmuşlardır.

1958 devrimi sonrası Kerkük’te Turancı Türkmenleri destekleyerek M. Mustafa Barzani’ye suikast düzenlemişlerdir. Bölge gericilerini, Kürt yurtsever Barzani güçlerine karşı ayaklandırmıştır.

12 Temmuz 1963 tarihi itibari ile Türkiye ve İran, Irak hükümeti ile yaptığı anlaşmalar çerçevesinde Güneyli Kürt Kuvvetlerine ve sivil yerleşim yerlerine havadan saldırıya geçtiler.

 1970 sonrası Türkiye ve diğer bölge devletlerinin Kürtlere yönelik saldırılarını anlatmaya gerek duymuyorum. Çünkü hemen hemen aklı selim yaşayan kuşak bu dönemlere tanıktır. Türk Devletinin Kürt düşmanlığı, alanı bakımından kendi sınırlarının her zaman dışına taşmış, bütün Kürdistan’ı kapsamıştır. Özelde Türkiye Devleti, G. Kürdistan’daki Irak egemenliğinin daimi kalmasının garantörcü bir tarafı olarak siyasi bir tavrı hep kullana gelmiştir. Bu tavır, bir yerde Kürdistan’daki sömürgeci sistemin bekçiliğidir. KFD bu gerçekleri göz ardı edemez. Bu gerçekler asla Kürtler tarafından akıldan çıkarılamaz.

Sömürgecilerin anti-Kürt refleksleri haline gelen Kürdü yok etme politikaları, şimdiye kadar Kürtlerin olmazsa olmaz var olma savaşımı neticesinde savuşturuldu. Halk olarak; Saddam yol veren saldırılarda dağlara çekilen halkımız, bir bütün olarak “Ya varız ya yokuz!” şeklinde kendisini tüm dünyaya 1990 larda dayatmasaydı, bu gün bu gelinen yerde de olmazdık. Var oluşumuzu şimdi bu pratikten hareket ile devam ettirmek zorundayız.

Brakujileri aşmak anlamında KFD Başkanı Sayın Mesut Barzani’nin, “Kürtler kendi kardeşleri savaşmayacaktır!” tavrı esas bu günlerde anlam kazanacaktır. Mahmura ya da Kerkük’e sahip çıkmayan Kürt, Kürdistancı değildir. Bu gün kötü Kürt, bu değerlere sahip çıkmayan Kürtler olarak yarın anılacaktır.

İlgili

Yorumlar (0)

Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.