BİR ANTLAŞMA; DÖRT İTTİHATCI BİR BOLŞEVİK
Bîşar Norşîn · 7 ay önce
B. Sîlan · 15.08.2006 · 1 görüntülenme
Israil, Hizbullah`ın eylemlerine misilleme olarak operasyonlara başlar başlamaz, Kürdistan`da „sehit düşen mehmetçik“ sayısı da bir çırpıda artış gösterdi. Arkasından hükümetiyle, parlamentosuyla, basını ve muhalafet partileriyle „yüce Türk Milleti“ tam anlamıyla yeni bir savaş ortamına girdi. Hedef, bir kez daha Kürdistan`ın özgür parçası. Bu arada, ABD Ankara Büyükelçisi böyle bir operasyona karşı çıktığı için hem kendisi yerden yere vuruldu hem de ABD düşmanlığı yeniden tırmanışa geçti. Oysa kısa bir süre önce göreve başladığı zaman, Türk basını bu büyükelçiyi öve-öve göklere çıkarmıştı.Tabii bütün bunlar „teröre karşı mücadele“ adına yapılıyor. Ortalık toz-duman. Göz gözü göremiyor ve eline kalemi alan ya da mikrofonun karşısına geçen „PKK terörü ile mücadele“ diyor da başka bir şey demiyor. Bu topraklarda terör PKK ile mi başladı? 1984 yılından önce terör yok muydu Türkiye`de? Daha doğrusu 83 yıllık T.C tarihinde, devlet terörünün yasanmadığı bir tek saniye var mı? Bu türden sorulara yanıt aramak aklına gelmiyor kimsenin.Kandil Dağı`nda üstlenme ve „terör eylemlerinin oradan yönledirilmesi“ konusuna gelince; sıradan bir hile, bir yalandır bu. Öcalan`ın yakalanmasından sonra silahlı eylemlerı durduran PKK bu işe yeniden nıye başladı, bunlar kimin çıkarlarına hizmet ediyor türünden soruların yanıtını bir kenara bırakalım; Örgütün Kandil Dağı`nda söylenen tarzda bir üslenmesi yok. PKK`ye yönelik operasyonları nedeniyle, İran aylardır neredeyse her gün Kandil`i topçu ateşine tutuyor. Dolayısıyla PKK istese de şu sıralar orada büyük güçler bulunduramaz.Daha da önemlisi, PKK`nin silahlı faaliyetleri Türkiye-Irak sınır çizgisiyle sınırlı değil. Örgüt, sınırdan 2000 km. ötede bulunan İstanbul ve Izmir`de de bu tür eylemlere girişebiliyor. Muş, Ağrı, Dersim ve öteki Kürdistan illeri Irak sınır mı? Kürdistan`ı bölmekte olan Türkiye-Irak sınırı, dünyanın en iyi korunan sınırlarından biridir. Hem de „en büyük Türk düşmanı!“ ABD`nin sağladığı olanaklarla. Peki onca eylem, en ileri teknolojiyle korunan sınırdan yapılan geçişlerle mi gerçekleştiriliyor? PKK`nın, Kuzey Kürdistan`ın hemen hemen her yerinde barınabildiği ve eylemler gerçekleştirdiği bir sır mı? Eger PKK`nın bulunduğu sınır ötesi alanlara operasyon düzenlenecekse, buna Beyrut, Şam ve Bağdat`tan başlamak, oradan Moskova`ya ve Batı Avrupa`nın yüzlerce kentine uzanmak gerekir. Diyelim ki „kahraman mehmetçik“ bütün buralara kadar gitti ve PKK`nin işini bitirdi, olay kapanır mı? Bu kaçincı „Kök kazıma operasyonu,“ bilen var mı? Türkiye, geçmişte de aynı gerekçelerle ve aynı palavra kampanyalarla Güney Kürdistan`a karşı defalarca saldırı ve işgal eylemleri gerçekleştirmedi mi? Onlardan bir sonuç elde edildi mi? PKK bitirilebildi mi? Beri taraftan bütün bu eylemlerin PKK tarafından gerçekleştirildiğinin kanıtı ne? 83 yıllık T.C. tarihinin her gününde olduğu gibi bunları devletin ilgili birimleri yapmış olamazlar mı? Hiç kuşku yok ki aynen öyledir. Bu eylemlerin bir tanesi PKK`ye aitse on tanesi „derin devletin“dır. Kaldı ki Şemdinli olayları zaten bu konudaki sis perdesini dağıtarak gerçeği açığa çıkarmış bulunuyor. O olayla ilgili soruşturmayı yürüten Van Savcısı F. Sarıkaya tarafından hazırlanan iddianame ile kamuyou bu gerçeği daha yakından öğrenme olanağına kavuşmuş oldu. Istaihbarat Daire Başkan yardımcısı, sınırlardaki sızmalarla ilgili parlamento komisyonunun bir sorusuna verdiği yanıtta „Hırsız evin içinde olduktan sonra kapının kilitli olmasının bir önem yok,“ demişti. Üzerinde durduğumuz konuyla ilgili gerçek başka türlü nasıl ifade edilebilir acaba?Peki bir ülkede, bizzat devlet görevlilerince bu görüşler ileri sürülüyorsa yapılması gereken nedir? Eger ülkede demokrasinin ve insan haklarına saygının kırıntısı varsa derhal harekete geçilir, soruşturma açılır ve olay her yönüyle açıklığa kavuşturulur değil mi? Ama söz konusu olan Türkiye ise kurallar başka türlü işler. Çünkü Türkiye denilen diyrada bu tür suçları işlemek değil, onların varlığından bahsetmek ve açığa çıkarmaya çalışmak suçtur. Nitekim bu olayda da ölyle oldu. Kimse cesaret edip bahsi geçen general Büyükanıt`a ya da G. Kurmay Başkanı`na olayın doğru olup olmadığını soramadı. Gizli el derhal düğmeye bastı, „Türk Silahlı Kuvvetleri yıpratılmak isteniyor,“ diye bir kampanya başlatıldı ve iddianameyi hazırlayan savcı ile Itihbarat Daire Başkan Yardımcısı görevden alındılar. Şaibe altındakiler de her zamanki gibi „vatanı ve milleti kurtarmaya“ devam ettiler, hala da ediyorlar. Tam da „Türk adaleti“ denilen „adalete“ uygun bir durum.Neyse ki Şemdinli davasına bakan mahkeme hem o davada yargılanan sanıkları suçlu bulup ağır cezalara çarpırtırdı ve hem de savcı Sarıkaya ıle Istihbarat Daire Başkan yardımcısının söylediklerini haklı çıkartacak tarihi bir gerekçeyı arşıve kazandırmış oldu. Gerçek şu ki „PKK terörü“ ve „şehit“ edebiyatı, bu işin sadece bahanesı ya da görüntüsü. Söz konusu kampanyanın arkasında yatan temel neden başkadır.Asıl neden, Türkiye`yi zaptı-rapt altında tutan ırkçı-faşist kliğin Güney Kürdistan`a yönelik hesaplarıdır. Onlar, Kürt halkının Kürdistan`ın bu parçasında elde ettiği kazanımları içlerine sindiremiyorlar. O nedenle de her ne şekilde olursa olsun orayı sürekli gündemde tutmak, olanaklar elverdiği ölçüde huzursuzluk yaratmak, tehdit etmek ve fırsat bulur bulmaz da işgale kalkışmak; asıl amaç budur. Kuzey Kürdistan`da baskıları katmerleştirmek, Türkiye genelinde muhtemel demokratik gelişmelerin önüne set çekmek ve bu arada AB üyeliği rüyasına son vermek, de sahnelenmekte olan oyunun öteki temel hedefleridir ki Kürdistan`ın güneyinin işgali dışındakı konularda esas itibariyle başarıya ulaşmış sayılırlar. „Terörle Mücadele Yasası“ adı verilen terör yasasının son hali, hangi suçu işlerlerse işlesinler, ordu mensuplarını sorgulama yetkisinin polisin elinden alınması gibi adımlar, AKP hükümetinin fiilen bittiğinin ve bir emirber mangasına dönüştüğünün göstergeleridir.Çok ürkekçe de olsa gidişata karşı çıkan yazı ve yorumlara rastlansa da, basın asıl olarak kışla talimnamesi olma rolünü hakkıyla oynamaya devam ediyor. Ölen gençlerin hayatı, ailelerin acıları bile savaş çığırtkanlığı uğruna en rezilce yöntemlerle istismar ediliyor, malzeme olarak kullanılıyor. Kürtlere yönelik yalan, hakaret, kin ve düşmanca kışkırtmaların ise sınırı yok. Bu olay, kemalıstlerin Kürt düşmanlığının, nazilerin Yahudı düşmanlığını geride bıraktığının çok açık bir göstregesidir. Kanımca bu durum, Kürt sorunun çözümü ve Kürt-Türk ilişkilerinin geleceği konusunda yeni degelendirmeleri gerekli kılıyor. Özellikle Kürt yurtsever hareketi, bu güne kadar ki kimi tezlerini gözden geçirmek durumundadır. Kendi hesabıma şunu rahatça söyleyebilirim. Biz Kürtlerin Türklere veremiyeceğimiz bir hesabımız olduğu kanısında değilim. Biz kimseyle anlaşıp onların ülkesini paylaşmadık, işgal etmedik. Onların köylerini yakıp yıkmadık, evlerini, hatta ormanlarını ateşe vermedik. Onları sürgünlere yollamadık, dillerine kilit vurmadık, düşüncelerini zincire bağlamadık, kültürlerini ve kimliklerini yasaklamadık, onlara işkene etmedik, en doğal ve sıradan talepleri nedeniyle kendilerini zindanlara atmadık, idam sehpalarında sallandırmadık, yaşam olanaklarını yok ederek açlığa mahkum etmedik, doğal kaynaklarını talan etmedik vs. Ama T.C. yi kuran ve yönetenler 83 yıldır, günün 24 saatinde bize karşı bütün bunları yapıyorlar. Bu süre içerisinde, onlardan görmediğimiz kötülük yok bizim.Bu 83 yıllık süre zarfında, Kürt halkı sürekli barış ve özgürlük için çabaladı ama karşı taraftan hiç bir olumlu yanıt alamadı. Onun en sıradan temel hakları için verdiği mücadele dahi sürekli olarak bölücülük, eşkiyalık, haydutluk türü nitelendirmelerle nitelendirildi, baskı ve terörle yanıt verildi. Son gelişmeler bir kez daha ortaya koydu ki Türklerle Kürtlerin birlikte yaşama şansları var sayılmaz. Sayılmaz, çünkü Türk yöneticilerde uzlaşma, paylaşım, başkalarının haklarına saygılı davranma kültürü mevcut değil. Türklerin Önasya`daki bin yıllık tarihi, baştan sona işgal, yağma, yakıp-yıkma ve soykırımlar tarihidir. Böyle bir tarihi ciddi bir eleştiri süzgecinden geçıremeyen, başkalarına ait toprakları zapt etmeyı, onlara zulmün her türlüsünü yapmayı kendisi için doğal bir hak olarak gören, hatta bunu şan, şeref ya da kahramanlık şeklinde algılayan bir toplumun, çevresiyle barışık şekilde yaşamakta zorlanması doğaldır. Türkler, sadece kendileri öldüklerinde ölümün acısını hissediyorlar. Dikkat edin Kürt anne-babalar, çocukları yaşamını yitirdiği zaman „barış olsun, kimse ölmesin“ diyorlar. Türk ane ve babalar ise tam tersine „kanı yerde kalmasın“ türünden histerik gösterilerle intikam çağrıları yapıyorlar. Birbirine zit yönde dönen iki ayrı düyanının insanlarıdır bunlar.Bütün bu olanlara rağmen Kürt politik hareketinin önemli bir bölümü bu güne kadar aynı devlet çatısı altında ve eşit koşullarda yaşamayı savundu. Ben de, 30 yıldır Türkiye`de federal bir yapılanmayı öne çıkartan ve şiddete baş vurmaya karşı çıkan bir politik çevreden gelen biriyim. Bu anlayışta olmam, böylesi bir modelin her iki halk bakımından da yararlı olacağını düşündüğümdendi. Fakat şimdi federal çözüme ilişkin görüşümü ciddi biçimde gözden geçirme gereği hissediyorum. Çünkü böyle bir çözümüm gercehkleşebilmesi için tarafların bibirlerinin varlığına ve hak eşitliğine saygı göstermeleri gerekir. Oysa Türk devleti, Kürtleri sindirme ve yok etme stratejisinden bir milim bile geri adım atmış degil. O nedenle de ne sorunun varlığını kabul ediyor ne de onunla ilghili kanuşmaya yanaşıyor. Toplum olarak Türklerin durumu da maalesef bundan farklı değil. Ortalama bir türkün kafası, ortlama bir asker kafasıdır. Dikkat edilirse Türklerin övündükleri ve güvendikleri kurumların başında sürekli ordu geliyor. Türk toplumu, kendisi tarafından seçilen parlamentonun bile potin altında ezilmesini alkışlayan bir toplumdur. Sözüm ona „çözüm“ arayışında olanlar bile, dönüp dolaşıyor ve sonuçta önümüze bayat kemalist formülleri koyuyorlar. Kendileri sıkı sıkıya sarıldıkları asgari temel hakların bile Kürt halkına tanınmasına, bin bir dereden su getirerek karşı çıkmak, bunlar arsında bir gelenek halını almış. Düdük çalar çalmaz her kes ya pısıyor ya da „ulusal cepheye“, diger bir deyişle “ant-kürt” cepheye koşuyor.Türk aydınlarının ve sol kesimlerin, şu günlerde sürmekte olan Lübnan`daki İsrail operasyonlarına gösterdikleri tepkıye bakın ve bunu Türk devletinin Güney Kürdistan`ı işgal çabaları karşısındakı tutumla karşılaştırın. Arada var olan daglar kadar fark, bu çevrelerin sahip oldukları çifte standardın tipik örneğidir. Oysa dürüst tutum, kişinin, her kesten önce kendi devletinin savaşçı politikasına karşı çıkmasını gerektirir. Türk sol ve adın çevrelerde bunu görebilyior muyuz? Bunları yazarken, Türklerden kimse olumlu herhangi bir çaba harcamadı demek istemiyorum elbet. Demokrasi ve insan hakları alanında mücadele veren, Kürt halkına büyük destek sunan ve bunun için bedel ödeyen Türkleri ve harcadıkları çabayı tabii ki gözardı edemeyiz. 12 Eylül öncesinde TÖB-DER`in, son 20 yılda ise Insan Hakları Derneklerinin verdigi onurlu mücadeleyi kimse görmezlikten gelemez. Ama ne yazık kı bu tür karşı duruşlar küçük grupları aşamıyor, kitleselleşemiyor Türkler arasında. Böyle olunca da Kürtlerin kardeşlik ve eşitlik üzerine söyledikleri, tek yanlı bir aşk ilanından öteye geçemiyor. Şu bir gerçek; Kürdistan sömürge statüsünün bile çok çok gerisindedir. Kürt halkı, sosyal statü ve temel haklar itibariyle köle bile değil. Günümüzde dünyanın hiç bir yerinde, hiç bir devlet bir halka karşı böylesine katı kurallara bağlanmış düşmanca bir politika gütmüyor. Yer küremizin hiç bir parçasında işgal kuralları bu derece acımsızca uygulanmıyor. Kollektif ya da toplumsal haklar bir yana, T.C. birey ya da tek-tek yurttaşlar olarak da Kürtlerin temel haklarına saygı duymuyor. Buna, yaşama hakkı da dahildir. Üstelik, “Güney Kürdistana” yönelik son işgal hazırlıklarının da gösterdiği gibi kemalıstlerin Kürt düşmanlığı Türkiye sınırları ile de sınırlı degil. Onlar, dünyanın neresinde olursa olsun, “kürdüm” diyen her kese düşmanlar.Böyle bir ortamda da Kürtlerle Türklerin aynı devlet çatısı altında yaşamalarından bahsetmek havaya yazı yazmak gibi bir şey olur. Sizi yok etmek isteyenlerle nasıl bir arada barınabilirsiniz ki? Bu nedenle de bence Kürtler açısından bir starteji değişikliğine gereksinme var. 83 yıldır adil, demokratik ve eşitliğe dayalı bir birliktelik gerçekleştirilemediğine ve Türk tarafının böyle bir niyeti de olmadığına göre, Kürt halkı olarak ayrılıp kendi devletimizi kurmaktan başka çıkar yol kalmıyor bizim için. Diyeceksiniz ki eşit koşullara dayalı bir birlikteliğe bile yanaşmayanları, ayrılmaya nasıl razı edeceksiniz? Doğrusu şu ki işi onların rıza göstremelerine bırakacak olursak, hiç bir istemde bulunmamız gerekir. Çünkü onlar açısından en sıradan bir hak bile devlet kurmak kadar büyük bir tehlikedir. Dolayısıyla da sorunun çözümü, kendi gücümüze ve uluslararası koşullarin elverişliliğine bağlıdır. Günün birinde böyle bir fırsat doğduğunda hiç değilse boş hayaller peşinde koşacağımıza, sonuç alınabilir net bir çözüme yönelmiş oluruz. Kaldı kı bu, uluslararası hukuk tarafından da prensip olarak bütün halklara tanınmış bir haktır. Konuyu bu çerçevde kamuoyunun gündeminde tutmak, halkı bilinçlendirmek ve BM başta olmak üzere tüm uluslarası kuruluşlar ıle demokratık ve humaniter çevreleri göreve çağırmak çok önemlidir. Hangi yönden bakarsanız bakın; T.C. nin Kürt politikası, BM Örgütünün soykırım için yaptığı tanımlamaya uyuyor. Bu nedenle de bu örütten müdalede bulunmasını ve varlığı ileri derecede tehdit altında olan Kürt halkını koruma altına almasını ısrarla talep etmemiz gerekiyor ki bu konuda asıl yük, yurt dışında yaşamakta olan Kürtlere düşüyor. Kürtlerin, kendi devletini kurmaları gereğini ısrarla ön plana çıkartmak, Türk halkının ilerici ve demokratik çevreleriyle dayanışma ve ortaklaşa mücadeleyı göz ardı etmek anlamına gelmez elbet. Tersine bu, stratejik öneme şip bir konu olarak Kürtlerin gündeminde kalmaya devam etmeli. Türk halkindan yana şikayetlerimiz olmakla birlikte ona karşi düşmanlık duygusuna her hangi bir şekilde göz yumamayız. Eleştirilerimizin uygar ölçüler içerisinde, dostluğa ve barışa zarar vermeyecek tarzda olmasına özen göstermeliyiz. Ayrıca bu görüşü dile getirirken Taha Akyol giblerinin şantaj olarak ileri sürdükleri gibi, etnik yönden homojen yani tekçi bir devleti kast etmediğimizi de vurgulamak gerekir. Kürdistan de yaşayan ve Kürt olmayan halklar, isterlerse, oranın özgür yurttaşları olarak yaşamaya devam edecekler. Kürt devletinin yönetcileri de onların bu haklarına saygı duymak ve ülkenin yasal sistemini buna göre kurmak zorundalar. Aynı şey elbette Türkiye`de yaşamakta olan Kürtler için de geçerlidir. Kürtlerin kendi devletlerini kurmaları, Türk halkı bakımından da en akılcı, en yararlı çözüm yoludur. Bu, her şeyden önce Türkleri başka bir ulusu ezme yükünden ve ezikliğinden kurtarır. Türkiye`de demokrasının yerleşmesı şansi bu günküyle karşılaştırılmayacak ölçüde artar. Kürt halkını baskı altında tutmak için harcanan muazzam kaynaklar, kalkınmaya gidebileceği için Türk toplumu gelişmih uygar bir toplum haline gelme şansına kavuşmuş olur. Ama bütün bunlar olmasa bile, kimsenin bizden köleliğe boyun eğmemizi istemeye hakkı yoktur. Dilerız ki bu iş daha fazla kan dökülmeden, yeni acılar yaşanmadan, uygarca bir tarzda gerçekleşsin. Çek ve Solavk halklarının yaptıkları gibi.
Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.