BİR ANTLAŞMA; DÖRT İTTİHATCI BİR BOLŞEVİK
Bîşar Norşîn · 7 ay önce
bahoz þavata · 06.03.2007 · 2 görüntülenme
Değerli Dara Cibran,Önce milliyetçilik üstüne yapmış olduğunuz çalışmaya katkı olur diye bazı düşüncelerimi sunmak istiyorum. Maksadım, bir eleştiri yazısı yerine çalışmalarınızı yönlendirme noktasında katkıda bulunmak. Bu makaleyi sizi takdirinize sunmayı yeğledim.. Peyamaazadi sitesi ile iletişimi sağlayamayınca – teknik bir noksanlıkta olabilir- bu düşüncelerimi Newroz com da yayımlamak zorunda kaldım. Yazdığınız makaledeki duyarlılığınızı dikkate alarak, düşüncelerimi bu şekilde de iletmeyi ve başka okuyucular ile paylaşmayı doğru buldum.. Şimdi asıl konumuza girelim..Millet kavramının modernitenin içinde kalışı nedeni ve biraz sol geçmişimizden ötürü Batı tarihinin içinde kalarak meselelerimizi aydınlatmaya çalışıyoruz. Bu yaklaşım, elbette meselelerimizi teorik düzlemde açımlamada bize yardımcı olur. Lakin bir çok eksikliği de kendinde barındırarak. Batılılar medeniyet tarihini yazarken ekseri tümdengelim metodunu kullanırlar. Daima da kendi tarihleri ile başlatırlar. Dünya tarihinin medeniyetlerinin modern ifadesine kendileri damgasını vurdukları için haksız da sayılmazlar. Lakin İslam medeniyetinden soyutlanmış bir Batı, eksik bir Batıdır. Nasıl ki Hıristiyanlık ve İslamiyet Batı medeniyetine kaynak teşkil etmiştir, İslam toplumu içinde yer alan Kürtlerin –diğerlerini bir kenara koyarak-Batı medeniyetinin gerisinde kalışını sorgulamak gerekecektir.O halde ne yapalım? Araştırmalarımızda tümden gelen metot yerine, tümevarım metodu ile biz Kürtlerin de içinde yer aldığı İslamiyet’i, Ortadoğu ve Avrasya tarihini temel alıp, Batı ile yine buluşalım. Doğru olan bu metot.K. Kürdistan Kürt kimliğinin solcu kimliği, son otuz yıldır araştırmalarımızda bizleri bu duyarlılıktan alı koydu. Bilimsel sorgulamalarımız hep Batılı gözlükleri ile oldu. Sosyalizmin evrensel siyasi misyonlarına bağlılığımız bizleri ideolojik olarak da böyle düşündürüyor ve böyle hareket ettiriyordu. Oysa bu bakış tersten oryantalizme hizmetti. Aşağılanmayı, boyun bükmeyi sindirmek ve yeni boyunduruklara kapı aralamaktı. Bizler özgürlüğümüz için yollara düşmüştük lakin, düşünüşümüz kendi hizmetimizde değildi. Boş yere SSCB’lik, Çincilik, Arnavutçuluk, Kübacılık yapılmadı. Sayılan devletlerin hasmımız Türk devletinin tarihsel dostlukları ve dayanışmaları dahi dikkate alınmadan üstelik bu savunular yapıldı. Bu durum bir düşünüş tarzıdır. Adı “enternasyonalizmdir”. Biz Kürtlere zerk edilen kolonyalizmin yirminci yüzyıl biçemidir. Yine oryantalist Kürt düşünüş tarzıdır. Bu gün bu düşünüş tarzı kendini AB nezdinde Kürtlere ikame ediliyor. –Dilerim bu sözlerim emek karşıtlığı olarak algılanmaz..Öyleyse kendi kavmimizle ilgili tarih ile tüme varalım. Tekrar Batıcı anlayışla daha sonra tümden gelip kendimiz için çıkan her iki yöntem ile yaptığımız araştırmalardan edindiğimiz bilgileri ve bize sunacaklarını karşılaştırdığımızda uyuşmazlıkları da hiç olmazsa görmüş oluruz. Ayrıca bu sayede bilimsel tarih çalışmalarımız yirminci yüz yılın başında başlayıp da yarım kalmış olan geleneksel milli tarihçiliğimizi de canlandırmış ve bu sayede eksik kalan tarihsel sorgularımızı sürdürmüş oluruz.Bu mantaliteme uygun olarak geçmişten bu güne bazı örnekleri sunmak, konuyu daha iyi anlaşılması için yerinde olur sanırım. İşte bir kendimize ait bir gelişim örneği..Milattan sonra 1850 yıllarına kadar İslam toplumlarında kavmiyetçilik ile herhangi bir kavim boyu ya da kabilesinin diğer kavim boylarını bir arada tutan bağlar, merkezi bir kavmiyetçiliği milli bir sosyal yapılanmaya taşıyacak saiklere -itici iktisadi, kültürel ve siyasal güçlere- sahip değildi. Bir çok kavmiyetin inanç birliği altında bir araya gelmeleri, sadece egemen yaşama tarzı idi. Örneğin din bayrağı altında bir kaç kavmin bir araya geldiği Ümmetçi, Katolik vs. devlet yapıları ya da birlikteliklerin tümünde bu ümmetçi egemenliğin hukuki biçiminden çok kavmi bir egemenliğin politik yapılanması açık görülür. Bu yapılarda dini kimliğe göre bir içselleşme ve dışlama vardır. Fakat kavmi yapılanma egemenliğin orta direğidir.İslam toplumlarında tarihte kavmiyetçi devletçilik yapan devlet oluşumları vardır. Bu yapılanmalar, Hanedanlığa dayalı devletlerdir. Kavmiyetçiliklerinde, üst yönetim erkinin sahipliğine dair bir duruş vardır. Temsil edilen kavmin iktisadi, sosyal çıkarlarına uygun düşen kısmi bir ayrıcalıklı siyasi idare sistemi vardır. Fakat bu siyasal yapılanmalar, esasta kavmi çıkarların kendi hükümdarlıkları ile temsili olan bir siyasal yapılanmadır. Bu şekillerde kavmiyetçilik pek ala yapılmıştır. Tarihsel örnekleri de mevcuttur. Örneğin Kürdistan’a İslamiyet ile gelen Arap yönetimleri o zamana kadar daha çok aşiret zihniyeti ile hareket eden Kürtlere ve diğer kavimlere kavmiyetçiliği bir yerde öğretmiş oldular. Siyasal hukuk daima hükmü altındaki topluluklara o hukuk bilincini taşır. İslam toplumlarında gelişen de bu hukuktur. Basit bir misal vermek istiyorum. İslam kuvvetleri tarafından MS. 650 sonrası Haz. Ömer zamanında da fethedilen Kürdistan’da ve diğer bölgelerde Müslüman ve Arap olmayan kavimler aşağılanmıştı. Daha sonra oluşan ve bu geleneği sürdüren Emevi Devleti, Arap kavmi bir devlet görünümündeydi. Bu devirde, devlet kuruluşu İslamiyet’in ümmet esasına rağmen, yani devlet, tüm Müslümanların devleti olması gerekirken, icraatta Arap kavim esasına göre şekillenmişti. Devlet yönetimi, sadece hanedanlığın egemenliğini içermemiş, soy hanedanlığının kavmi kimliği olan Arap kavminin diğer kavimler üstünde egemenliğini esas almıştı. Yönetilen halk; Arap, Mevali ve Ehli Zimmet isimleri altında üç gruba ayrılmıştı:Araplar, her hakka sahip, hakim ve sahap-kutsi kavimdi. Ehli zimmet ise; Müslüman olmayanlar olup, hukuken en aşağı durumda bulunuyorlardı.Arap olmayan Müslümanlara; Mevali-azadlar- denirdi ki, bunlar bir çok haktan hukuki olarak mahrumdular..Mevali, kelime karşılığı olarak; veli, velâ kökünden mevlâ kelimesinin çoğuludur. Araplarda velâ bir takım umumî ve hususî hüküm ve kurallara tabi idi. Umumi ahkâma göre mevlâ, hürden aşağı, köleden üstün kabul edilirdi, köle gibi satılamazdı. Özel hükümlerde ise; hür gibi muamele görmezdi. Mevlâ, hür bir kadın veya kızla evlenemezdi. Diyeti de -sanki köle imiş gibi- yarı yarıya hesap edilirdi. Kısasta da cezası yarı olarak tatbik edilirdi. Hususi ahkâmda en mühim konu miras meselesiydi. Meselâ; Itk mevlâsına mirasçı olunur, fakat kendisi mirasçı olamazdı. Akid mevlâsına ne mirasçı olunur ne de kendisi mirasçı olurdu. Rahim mevlâsı ise, hem mirasçı olur hem de kendisine mirasçı olunurdu. Bu hukuki düzen Dört Halife ve Emeviler devrinde Arap olmayan diğer Müslümanlaşmakta olan ve Müslümanlığı benimsemiş kavimlere geniş çapta kullanıldı. Neticede İslâm Devletinde hakim sınıfı teşkil eden Arapları, azınlıkta bırakacak kadar büyük bir mevali kitlesi ortaya çıktı. Kürtler, Farslar, Azeriler, Türkler, vs. bir çok kavim mevali kabul ediliyordu. Daha sonra Emeviler, bu kalabalık mevali kitlesine karşı kesin ve sert tedbirler almaya başladı. Bu da, mevâli topluluğunun Emevilere karşı teşkilatlanmasına yol açtı. Hatta zaman zaman mevalilerin, Şiiler ve Haricilerle işbirliği yaptıkları bile oldu. Emeviler devleti (MS. 661-750), peygamber soyundan gelen Abbasi ailesi ile mevalilerin işbirliği neticesinde yıkıldı. Yerine oluşan Abbasiler Devleti, her ne kadar kavmi yönetimden, sultani bir devlete dönüşmenin işaretlerini verdiyse de, uygulamada Mevâlilik, Arap olmayan diğer Müslüman kavimlere uygulanmaya devam etti.Bu uygulamalar Osmanlıya kadar devam ede gelmiştir. Halifelerin, Emevilerin, Abbasilerin resmi devlet politikası olmuştur. Osmanlı da bu haklar, merkezi otorite ile yerel otorite arasında paylaşılmıştır. Burada soru şu: o zamana kadar aşiret ve kabile yaşamını politik düzleme dahi taşıyan Kürtler, bu İslami politikalar karşısında nasıl bir tavır içinde kalmışlardır? Bu durum Müslüman olan kavimler arasında da farklı bileşimler yaratıyordu. Politik örgütlenmenin İslam bayrağı altında hanedanlık tarzında ki biçimi git gide kavmi ve mezhebi bir biçime dönüşüyordu. Sosyal muhtevası bakımından Kürtler o yıllarda, güçlü aşiret ve kabilelere sahipti. Etki-tepki misali, Kürtler, Arap yönetimlerine karşı tepkilerini oluşturdukları kavmi bir politikayı zamanla örgütlediğini Eyyübi Devletinde görürüz. Kürt yazılı belgeleri de bu gelişimi doğrular.Kürt kavmini temel alan politik yapıların Kürdistan’da çıkışı daha çok Selahaddin Eyyübi zamanında gerçekleşir. Kendisi de bir Kürt olan Selahaddin Eyyübi, MS.1176 Diyarbakır havarisinin ele geçirmesi ve 1185 Ermeni Kral İkinci Ruppen’e karşı Konya Selçuklu hükümdarı Kılıç Arslan ile ittifak neticesinde Kuzey Kürdistan’ın fethi ile birlikte tüm Kürdistan’ı kendi denetimi altına soktu ve aşiretinden ve kendisine yakın Kürt Beylerini Kürdistan’da çeşitli beyliklere yönetici olarak atadı. Bu Beylikler çeşitli zamanlarda kendi başlarına büyük devletler haline geldi. Cezire, Meyyafarkin, Hasankeyf, Divin, Ani Beyliklerine ve Musul, Ruha, Amed, Hewler, Şam, Hama şehirlerine kendi akrabalarını vali olarak atadı. Kürt halkı aşiret örgütlenmesinin daha üst biçimi olan kavimsel siyasal birlikleri bu şekilde oluşturmaya başladı. Aşiretler federasyonu şeklindeki siyasal örgütlenmeler aynı zamanda kavmi siyasal örgütlenmelerdir. Şadiyanlar, Mervaniler, Erdalan, en üst Kürt kavmi devlet biçimleri olarak bu yüzyıl olaylarının peşi sıra oluştu. Şayet Moğol ve Sasani hakimiyetleri Kürdistan’da gerçekleşmeseydi, bu Kürt devletleri vasıtası ile bir Kürt kavmi imparatorluğunun doğması işten bile değildi.Selçuklu, Akkoyunlu ve Osmanlı zamanında var olan Kürt Beyliklerinde de artık kavmi devlet yapısı vardır. Yavuz Sultanla 25 Kürt beyinin yaptığı Amasya Antlaşması tam bir kavmi antlaşmadır. Mezhebi kimliği nedeni ile bu antlaşmadan çeşitli nedenler ile ayrı kalmış Dersim beyliği de daha sonra bu antlaşmadan doğan hakların aynısını kullanmıştır. Ayrıca Kürt Hükümetlerinin egemenliği altındaki Hıristiyan unsurlara Kürtler tarafından Ehli zimmet muamelesi yapılmıştır.-Resmi olarak 1840 lara kadar, fiilen 1897 lere kadar. Fakat Kürt Beylikleri, bir Osmanlı ya da Emevi, Abbasi gibi İslam devletlerinde olduğundan daha farklı idari örgütlülüktür. Kürt Beylikleri “Aşiret ve kabile federasyonları” ile yönetilirdi. Beylikler, güçlü aşiret ve çevre yakın aşiret ve kabilelerin birliği üzerine kurulu bir idare idi. Aşiret formasyonu, temel idare formunu ortaya çıkarırdı. Kavmi Kürtlük, aşiretlerde temel niteleme değildi, fakat bağlaştırıcı unsurdu. Öne çıkan niteleme, bağdaştırılan Kavmi Kürt aşiretleri ve kabileleri üstünde egemenliği olan daima bir aşiretin kendisi ya da aşiretin adı üstüne kuruluydu. Fakat dikkat edilmesi gereken olgu Kürt kavminde ya da Kürt yönetimi altında olanların, Hıristiyan kavimlerinden ve Türk kavimlerinden ayrı olan kavimsel ayrıcalıklarıydı. Topluluğun iktisadi, sosyal, kültürel hayatı kavmi yapılanmasının sınırlarına hapis olmuştu. Siyasal yapı da bunun üzerine kuruluydu. Burada değinmeden edemeyeceğim bazı tarihçilerimiz Kürt milliyetçiliğini Ahmedé Xané ile başlatır. Bu hataya da burada değinmekte yarar var. Ahmedé Xané’nin, 1600’lerin Kürdistan’ın da bir ‘Kürt Kral’ özlemine yanıt vermek, tıpkı geçmişte bunu başarmış olan diğer Kürt Krallarının hükümdarlığından başka bir yapı çıkarmayacaktı. Bu yapı da kavmi bir yapı, olarak kavmiyetçiliğini ümmetçilikle iç içe yürütecekti.Onun Kürt Kralı, Kürtlere ayrıcalı davranabilirdi. Tıpkı Selahaddin Eyyübi gibi. Fakat sadece Kürt kralın ve ittifakındaki kavim aşiret reislerinin aklı ile bir topluluk ortaya çıkardı. Krallar, kavimlerin iradesini, kendinde bulurdu. Kavimlerin ilişki tavrında; aşiretler üstü genel iradeden ya da genel akıldan söz edilemez. Adetlerinde böylesi bir davranışı ortaya çıkaracak iktisadi, siyasi ve kültürel bir fonksiyon bulunmaz. Oluşan akıl aşiret reislerinin hanedan-kavmi akıllarıdır. Nitekim Ahmedé Xané’nin Kürt Kralı da, milliyetçi değil belki Kürt kavmiyetçiliği belki de İslam ümmetçiliği yapacaktı. O devirlerde kavmi akıldan ileri olan ümmet aklı idi. Bunun hukuku da nesnel yaşama uygun düşmüyordu. Nitekim gerçek yaşamda sadece din savaşlarında yer buldu. Düşün alanında nasıl bu gün bir ütopya olarak yer buluyorsa o zamanlarda da aynı fonksiyonlara sahipti. Kısmen İslam kavimlerin Hıristiyan kavimlere karşı din savaşlarında rolünü oynadı. Din savaşının olmadığı süreduran ağırlıkla yaşanan zamanın bir düşünüş tarzı değildi. O günün koşullarında millet olmanın iktisadi, sosyal alt yapısı da henüz yoktu.Oysa milletlerde, yaratılan oluşumda, milletin bütünsel bir aklı harekete geçirilerek genel irade ile kendi düzenini yaratır. Kaldı ki, ünlü Kürt Kralı Selahattin Eyyübi’nin aklı ve iradesi bir Kürt egemenliği değil, İslami nitelikli ümmetçi bir hükümdar düzeni yaratmıştı. Yaratılan bu düzen de çağın dini siyasal yapılarından farklı değildi. İslam toplumları, İslamiyet’in şekillendirdiği, devleti yönetme hiyerarşisinde, en üst yönetici olma noktasında, kavim, soy ve sop öne çıkarmış ve bir gelenek oluşturmuştu. Hatta Halife, Kral ve Hükümdarlar kendi kavimlerini de çoğu zaman yönetilen diğer kavimlere karşı ayrıcalı kılmış, kavmiyetçilik yapmıştılar. Selahaddin Eyyübi de aynısını yapmıştı.Fakat bu kavmi dayanışma ve taraftarlıklar milli bir yapılaşmadan çok, ileride yüz yıllar sonra modern geleceğin milli oluşumlarına hizmet etmiş oldu. Ve bu Kürt kavmiyetçilik, modernitenin kavramı olan millet/milliyetçilikle ile Osm. Devletinin çöküşünde tanışır...Tarihte siyasal rolleri olan kavimlerin çoğu, yaşanan son yüz elli yıl içinde milli devletlerini oluşturmayı başarabildiler. Kısacası, kavmiyetçilik, milliyetçilik değildir. Fakat kavmiyetçilik, milletlerin oluşumunda öncelikli adımdır. Kürtler de bu süreci yaşamıştır.Maksadım bu tarihi örnek ile tümevarım yönteminin bizleri daha nesnel bilgilere ulaştırabileceğini göstermek.Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Mezhep meselesinde ve yüzlerce yıl Kürdistan'da geçen İpek Yolunun kullanılmaması sonucu oluşan tarihsel gerilikle vs. ile de konu açımlanabilir.Neden biraz daha Kürdistan’i merkezli bilimsel çalışmalar yapmayalım ki? Bunu milliyetçilik duyguları ile söylemiyorum. Yaklaşık seksen yıldır Kürtler hep dünyanın bizi nasıl gördüğünü yorumladı, hiç kendi kaynaklarına dönmedi. Bu boşluk artık doldurulmalı. Bir diğer konu dil meselesi. “Hayali Cemaatlar” terimi, ilk duyuşta, bu kavram gizemli ve cazip bir tanımlama olarak görülebilir. Ama sıradan bir Kürt vatandaşa, “Kürtler hayali bir cemaattır”, dediğinizde bunu nasıl karşılayacaktır? Tabi ki anlamayacaktır. Suje ve obje arasındaki ilişkide Millet ne sadece suje dir ne de sadece objedir. İmge olarak her ikisini de içerir. Ama millet; daha çok objektif bir sosyal-tarihi oluşumdur. O halde hayali değildir. Ayrıca hayal dünyasında sınırlar olmaz. Oysa her milletin bir coğrafyası vardır. Milletin tarihselliği de hayali değildir. İnsanlaşmak, millet olmaktan çıkmak evrimsel bir geleceğin meselesidir.“Millet kavramı doğal değildir, sosyal bir kavramdır.” Açımlaması da yeterince Millet kavramını açımlayamamaktadır. Tarihsel olan, doğal olanla bir millet yaşadığı coğrafya ve ruhi şekillenmesi dahi iç içedir. Bunları yok sayamazsınız. Milleti sadece tarihe mal edemezsiniz. Bir milletin ruhiyatında kendi doğasından aldığı gıdalar, özellikler vardır. Yaşamsaldır, doğaldır. Müziğimizdeki şu ağıt nakaratı: “Lele, le le.. le le.. le le.. le le..le le.. le le.. le le..le” dağlarımızda sert esen rüzgarın müziksel bir anlatımı ve içe vurmuş zulümlerin protest trajik haykırışının birlikteliğini sunan milli bir sunum değil mi dir? Ne Urla da yaşayan bir Türk, ne Münihli bir Alman bu sesleri çıkarır. Mozart bize ait değildir, Şıvan bize aittir. Bunlar hayali de değildir. Hayaller kurulur, Lakin hayat ağacı yemyeşildir. Lütfen size cazip gelen kavramları biraz daha muhakeme ediniz.Değerli ve titiz çalışmanızdan ötürü sizi kutluyorum. Sevgilerimle..
Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.