Siyaset

Kürt devleti ve festival (2)

Yusuf Bülbül · 15.08.2006 · 2 görüntülenme

  Kürd halkının -kesinlikle- aralarında diyalog sürecini tamamlayıp, önder parti içinde yerini almış aşiret önderliklerine ihtiyacı var. Çünkü aşiret gerçeği uygar insanlığın doğuşundan bu yana Kürdlerin bir toplumsallaşma biçimidir. Bu yolla Kürd halkı toplumsal özelliklerini(dil ve kültürünü) koruyabilmiştir. Halkımız şu olgunun bilincindedir: Şayet Kürdler tarihsel bir toplumsal örgütlenme biçimi olan aşiretçiliği kaybederlerse, işgalciler Kürd toplumunu kısa sürede çeşitli yöntemlerle yok eder. Aşiretçilik bugüne kadar Kürd toplumunun çimentosu görevini yapmıştır. Bu çimentoyu bir anda kırıp atamayız. Aşiretçilik ancak ve yalnız bağımsızlık kazanıldıktan sonra bilimsel yöntemlerle çağa uygun bir şekilde yapılandırılır. Bağımsızlık kazanılmadığı sürece de bu bilinç düzeyine ulaşmamız asla söz konusu olamaz. Başka bir deyimle Kürdlerin toplumsal özelliğini –yine- Kürdler bilir. Kendi dilleriyle eğitim yapmaya başladıklarında bireysel ve toplumsal bilinç üst seviyeye taşınacak ve böylelikle sorunlarına doğru teşhisi koyup, uygun olan çözüm yollarını kolaylıkla bulacaklardır. Kaldı ki dünyanın hiçbir ülkesinin Kürdlerin toplumsal dil ve kültürel özelliklerini ortaya çıkartmak gibi bir sorumlulukları, mecburiyetleri veya kaygıları olamaz. Bilindiği gibi bölge ülkeleri ise toplumsal kültürel özelliklerimizi yok etmeye çalışıyorlar. Sözgelimi Dersimin 22 tane meyhaneye ihtiyacı yok, fakat Türkiye açtırıyor. Esaret altındaki bir toplumun kimi insanları da içki içer, meyhanesi de olmalıdır ama küçük bir vilayet olan Dersim için yirmi iki sayısı abartılı. Esasen Dersimin 22 tane ya da daha fazla Kürdçe eğitim ve sosyal faaliyetler yürütecek kurumlara ihtiyacı var. Diyarbakır’ın -bilmem kaç tane- kahvehaneye ihtiyacı yok, ama -altı ok ilkeli olmayan- birçok Kürd fikir kulübüne ihtiyacı var. Diğer taraftan, bağımsızlık kazanılmadan da Türkiye bu hakları Kürdlere asla vermez.  Özgürlük Mücadelesi: Esasen hiçbir mükemmel siyasi önderlik Kürd halkını bir bütün olarak özgürlük mücadelesine sevk edemez. Ama aşiretlerin diyalogu ile kurulacak olan bir birliktelik(parti) Kürd halkını realist toplumsal hak talep etmesine kendiliğinden yönlendirir. Kürd halkı Türkiye’nin Kürdleri içerden karıştırmak, yanlış yönlendirmek ve bölmek için insanlara(Kürdçe de öğretip) parti, dernek vs. kurdurup, Kürd siyasi ve toplumsal sahnesine sürdüğü birçok elamanının olduğunu biliyor. Türkiye bu tür insanları Kürdleri bölmede silah olarak kullanılıyor. Bu Türkiye’nin kullandığı değişik bir bölme yöntemdir. Bu nedenle Kürd halkı devşirme aristokrat partilerin peşine asla gitmez. Gitmemekte de haklıdır. O halde Kürdler aşiretçiliği birleşme vesilesi yapmak zorundadır. Başka seçeneğimiz yoktur. Sağlam temellere oturtulmuş bir partileşme süreci ise Türkiye’nin özel yetiştirdiği elamanlarının topluma zarar vermelerini kısa sürede engeller.Dilimizle eğitim yapmadığımız sürece pozitif bilimlerde ya da sosyal bilimlerde gelişme sağlamamızın imkanı yok. Bu konudaki araştırma ve görüşlerimi “Sümer(Kürd) Dili, Kültürü, Tarihi, Mitolojisi ve Türkiye’de Sümer(Kürd) Sorunu” adlı çalışmamda yazdım. Çeşitli vesilelerle açıkladım, burada bir kez daha söyleyeyim. Sümer(Kürd) Dili….. adlı çalışmamda sadece insanlığın konuşma dilinin doğuş şeklini, Kurmancının metodunu, çivi yazısının okuma yönteminin –sadece- özetini kanıt ve kaynağa dayandırarak açıkladım. Bu çalışmaları yaparken mümkün olduğunca kısa yorum ve örneklendirmelerle Kürd ve dünya kamuoyuna sunmaya çalıştım. Söz konusu çalışmalarımda dil, zihin(akıl) ve kültür(bağlı olarak din) hakkında temel argümanları yazmadım. Henüz yazmayı da düşünmüyorum. Çünkü Kürd halkı esaret altındadır. Şayet bugün dil, din ve kültür hakkındaki temel argümanlar yazılırsa bundan en çok Kürdleri esaret altında tutup, yok etmek isteyenler yararlanacaktır. Onların üniversiteleri ve akademileri var. Bilgiyi ordunun strateji merkezlerinde değerlendirip, Kürd halkını yok etmekte kullanacakları imkanları var. Kürd halkının nesi var? Bilgiyi Kürd halkını yok etmek için kullanacaklar, bunda en ufak bir şüphem yok. Bu durumda Kürd halkı bağımsızlığını kazanmadan reel fikirler açıklanması doğru değil. Sözgelimi, şu an dünyada dil ve zihinle ilgili -geçerli bilimsel görüş- kabul edilen incelemeleri izliyorum, negatif ve pozitif yönelimler söz konusu. Dille ilgili onca yazı yazdım, ilgili çevrelere gönderdim. Konu ile ilgisi olmayan insanların olumlu tepkilerinin haricinde bir alaka olmadı. O halde neden dille ilgili yeni temel değerlendirmeler yapayım ki? EA’dan sonra bütün zamanların dil teorisini açıkladım, çalışmalarımı ABD ve İngiltere üniversitelerine gönderdim, henüz bir cevap alamadım. Üniversite çalışmalarımı değerlendirip, gereğini yapmıyorsa insanlık adına bilim yapılmıyor demektir. O halde neden Kürd halkının dil ve kültür özellikleri açıklansın ki? Yıllarca önce amatör olarak fizik araştırması yapmıştım. Evrenin sırrı ile ilgili bir tez tasarım var. Bu aynı zamanda insanlığın geleceğini ilgilendiriyor. Esaret altındaki bir toplumun bireyinin bunları yazması caiz mirdir! Ne zaman bağımsız Kürd devleti kurulup, Kürd üniversiteleri ve Akademileri açılırsa gidip orada fikirlerimi açıklarım. Bilinmeyen yönlerini tasavvur ettiğimizde, Kürdler Kürd dilinin, Kültürünün, dininin, mitolojisinin mükemmelliklerini ancak Kürd akademileri açılınca araştırıp, yorumlayacaktır. Kürd tarihi ancak Kürd akademileri açılınca yazılır. İstanbul ya da herhangi bir uydurma Kürd enstitüsü Kürd tarihi ve dili yazamaz. Yazılırsa, Türkiye’nin çıkarlarına uygun yazılır. Nitekim Ziya Gökalp’in yanlış olan Kürd-Türk tanımı Atatürk’ün işine yaradı. Atatürk önce “kardeşiz” diye Kürdleri kandırdı. Türk devletini kurduktan sonra da Milyonlarca Kürd soykırıma tabi tutuldu, kalanlarda çeşitli yöntemlerle yok ediliyor.  Dinin toplumsal işlevini bilinmeden Kürd tarihi yazılamaz. Ulus devlet modeli öncesi(1789)  Kafkasya’daki Gürcü ve A Zeri, İran’ındaki A Cem, Ortadoğu’daki Arap ve Anadolu’daki Ermeni ve Rum yerleşik toplumlarının Kürdlerle olan toplumsal ilişkilerini bilmeden Kürd tarihi yazılamaz. Toplumsal hareketlenme sebebi din olan, savaş süreci, barış süreci, ittifaklar meselesi gibi faktörleri bilmeden Kürd tarihi yazılmaz? Apaçık meydanda olan Kürdlerin, adı Sümer, Akad, Babil, Asur ve Fenikeliler olan tarihinin yazılması ise yine Kürd akademileri ile dünya bilim akademilerinin koordineli ve tarafsız yorumları ve de çivi yazısı verileri ile dil ve kültüre dayalı kanıtlarla açığa kavuşturulabilir.  Öylesine kurnaz ve cin fikirler üretiyorlar ki -başta Kürd halkı olmak üzere- insanlığın kafasını allak bullak ediyorlar. Sözde “Mezopotamya’da farklı milletler birçok medeniyet kurulmuş” Bu söylem tamamen bir saçmalıktır; kurnazların oyunudur; akıl ve mantığı alaya almaktır; insanları hakir görmektir. Gayet açık ve nettir; Şayet Mezopotamya’da Kürd halkının egemenliğinin haricinde tek bir milletin egemenliğine dayalı tarihi bir zaman dilimi olsaydı, İnsani medeniyeti yaratan Kurmancı kesinlikle yok olurdu. Nitekim seksen üç yıl gibi kısa süreli bir zaman diliminde Arap ve yapay Türk milleti egemenliği Kurmancıyı tamamen yok etme aşamasına getirdi. Eğer Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere müdahale etmeseydi muhtemelen elli yıl sonra Kurmancı tamamen yok olacaktı. Türkiye’nin ordu strateji merkezlerinin hesapları yüz yıldı, Süleyman Demirel TV de açıkça yüz yıl sonra bu işi halletmiş oluruz dedi. Bana göre ise ABD müdahale etmeseydi elli yıl sonra Kurmancı tamamen yok olurdu. Çünkü Kürd halkının dayanacak gücü kalmadı, kafasına dayalı muazzam bir savaş makinesi var. Sarız’ın on dört pare Kürd köyünde yirmi yılda Kurmancının yok olma aşamasına gelmesi bariz bir örnektir.  Diğer tarafta Mezopotamya’nın tarihi süreçteki isimleri tamamen Kürdlerin iç dinamiklerinin adlandırmasıdır. Örneğin günümüzdeki Barzan ve Soran aşiretlerinin özgürlük mücadelesi bin yıl sonraki tarihe birer Kürd adı olarak yazılacaktır. Günümüzde Kürd halkını arkadan hançerleyen bir aşiret çıkarsa o da Kürd tarihteki yerini alacaktır. Kürdistan’da farklı zaman dilimindeki adlandırmalar dilin zenginliğinden kaynaklanıyor. Sözgelimi MED’ler atalarımız anlamına gelir MED’AN=yaratıcılar; atalarımız. GOTİ=söyleyen; şairler, anlamına gelir….. “Kürd tarihi yazıyorum” diyen bazı insanların yazılarını okuyup, hayrete düşmemek mümkün değil. Bunlardan bir tanesi de Selçuklular ve İstanbul Osmanlı İslam İmparatorluğu döneminde Kürdistan topraklarında Türk kolonilerinin varlığından söz etmektedir. Demek ki kişi koloninin anlamını bilmiyor. Ama kendisine tarihçiyim deyip, Türkiye için çıkarsama adına koloniden bahsediyor. Koloniyi bilgi birikimi ve çağına göre gelişkin olan toplumlar kurar. İslamiyet’in doğduğu yıllarda ve sonrasında (yirminci yüzyıla kadar) İslam inanışındaki uygar ve bilgi birikimli olan toplumlar Kürdlerdi, A cem’lerdi, Araplardı. (Göçer aileler dışında) Türkler o çağlarda Anadolu ve Mezopotamya’nın adını –bile- bilmezlerdi. Sanırım söz konusu şahıs Türkler adına çıkarsamaya dayalı argümanlarla “Türk kolonilerden” bahsetmektedir. Bu bilimin yadsıyacağı gereksiz bir gayrettir. Örneğin, Günümüzde Kürdler gidip, Avrupa da veya Amerika da koloni kuramazlar. Ama Avrupalılar ve Amerikalılar Kürdistan’da koloni kurabilirler. Dolaysıyla Osmanlı İslam İmparatorluğu zamanındaki Mısır veya Yemen valiliği kolonist değildir. Eğer Osmanlı İslam olmasaydı, Kürd veya Arap topraklarında egemenliğe dayalı hüküm süremezdi. Kaldı ki İslam’a göre koloni anlayışı yoktur, Fetih ve enfal vardır. Fakat ilticacı anlamına gelen, insani gerekçelerle göçer Orta Asyalı veya Kafkasyalı ailelerde Kürd veya Arap topraklarında barındılar. -Herhangi bir insan İstanbul Osmanlı İslam imparatorluğuna “Türk devleti” derse tarih yazmış olmaz. -Toplum yönetimi açısından İstanbul Osmanlı İslam İmparatorluğu ile Kürd ilişkileri, Kürd milleti ile Türk Milletinin ilişkileri değil, din iradesi-toplum ilişkileridir. -Toplumsal yönetim açısından ancak yerleşik toplumların ilişkisinden söz edilebilir. Sözgelimi, A cem-Kürd toplumsal yönetim ilişkileri veya Ermeni-A Cem, Ermeni-Kürd, Rum-Ermeni ilişkileri millet-millet ilişkisidir.  Millet-millet anlamındaki Osmanlı ve yerleşik toplum ilişkileri Halifelerin Fransa’ya özenmeye başladıkları 1800 lü yıllardan sonra tezahür etti. 1923 yılında ise millet anlamına gelen Türkiye kuruldu. İstanbul Osmanlı İslam İmparatorluğu 24 Temmuz 1923 tarihinde Türk devleti oldu. Atatürk Osmanlının bir subayı idi.  24 Temmuz 1923 tarihinden önce “her zaman için” İstanbul Osmanlı bir İslam imparatorluğu idi, Sadece Türk kökenli bir aşiretin mensubu olan Osmanlı prensleri bu İslam imparatorluğuna öncülük etti. Osmanlı İslam imparatorluğunun başlangıç yılları da İslami imparatorluğun gelişme sürecidir, Ama esasen Osmanlı İslam İmparatorluğunun kuruluş tarihi 1453 tür. Fatih Sultan Mehmet'in ordusu bir Türk ordusu değildir, bir İslam ordusudur. Bu ordunun içinde sayıları az olan Türklerdir. Çünkü o tarihlerde Anadolu’nun demografik yapısı henüz bozulmamıştı, bırakınız Türkleri, Müslümanlar Anadolu’da henüz bir azınlıktı. Bu azınlık Müslümanlar etnisite çoğunluk sıralamasına göre: Kürdtü, A cem’di, A Zeri’ydi. Diğerleri ise daha iyi yaşam koşulları için göçmüş bir kısım Arap, kafkas ve Orta Asya kökenli ailelerdi. 1453 yılında İstanbul’u işgal eden ordunun içinde başta Rum ve Ermeniler olmak üzere Anadolu’daki yerleşik her toplumdan birlikler var. Esasen Fatihin ordusu bir tür İslam"haçlı" ordusudur. Başarılı olunca İstanbul’da camiler yapıldı. Ezan okunmaya başlayınca da İstanbul Osmanlı İslam imparatorluğu kurulmuş oldu. Bu ordunun tamamına yakını A cem, Kürd, Rum ve Ermenilerden oluşuyordu, elbette içinde ilticacı anlamındaki göçer Türklerin, Arapların, Çerkezlerin olması yadsınacak bir konu değildir. Türkiye haricindeki bütün tarihçilerin bildiği gibi Kürdler Haçlı ordularını bozguna uğrattılar, ama Rumlar İslam"haçlı" ordusuna teslim oldular. Türkiye’de ise tarihin doğru yazılması yasaktır. İslam İmparatorluğunun Kürdler üzerindeki hakimiyeti ise Türklerin değil İslam’ın hakimiyeti idi. Kürdler Osmanlıyı her zaman kendine ait bir irade olarak gördü. Ve onların hükümranlığını kendi hükümranlığı olarak algıladı ya değilse Kürdler hiçbir çağda hiçbir milletin hakimiyetine boyun eğmedi, kabullenmedi. Yukarıda belirtildiği gibi şayet Kürdler başka milletlerin hakimiyetini Kabul etselerdi, insanlığın doğuşundan bu yana düzenli dil özelliğini koruyan Kurmancının özellikleri yok olurdu. Diğer taraftan Kürdler bütün yirminci yüzyıl boyunca modern teknolojik silahlarla ve bilgi birikimi ile donanımlı ve Kütlere karşı aralarında koordineli, planlı eylem birliği içinde olan dört devlete karşı Basra körfezinden Kafkaslara kadar olan bölgede toplumsal özelliklerini kararlılıkla korudular.  1923 yılına kadar Anadolu'da, Arap topraklarında, Kürt topraklarında, Kafkasya'da devlet anlamına gelen bir toplumsal yapılanma yoktu. İstanbul saltanat sarayı dini bir kurumdu. Atanan sancak beyleri, Mutasarrıflar ve valiler halifenin meşru din ve dine bağlı, tüm İslam inanışındaki halkın kabullendiği(meşru) yönetim temsilcisiydiler. Dolaysıyla göçer Türkmen aileler insani ve dini gerekçeli yerleşimlerdi. Ya değilse, İstanbul Osmanlı İslam İmparatorluğu döneminde ve öncesinde etnisite hakimiyetine dayalı yerleşimler hiçbir zaman olmadı. Etnisite hakimiyeti her zaman için yerleşik toplumlara aitti. İstanbul İslam imparatorluğunda Toplumsal yönetim yapılanması Tanrının emri(Kuran adına) oluşuyordu. “GÜNÜMÜZDE HALA KÜRDLER “KURAN HAKKI İÇİN” DİYEREK YEMİN EDERLER” 1800 lü yıllardaki Osmanlı faaliyetleri ise Halifelerin Fransa’ya özenmeye başladıkları bir dönem olmuştur. Osmanlı aşireti dini argümanlarla varlığını sürdüremeyeceğini anladı ve sırtını Kürtlere dayamak için Islahat fermanı bahanesiyle (uydurma gerekçe –yine- halifenin fermanıdır; dinidir) Kürtlerin bir kısmını Kürdistan’dan arındırdı. Böylelikle göçen Kürdlerin topraklarını kalan Kürdlere vererek, kalanların gönlünü alıp, kendisine bağlı olmalarını sağladı. İstanbul Osmanlı İslam İmparatorluğu döneminde Anadolu’daki (Kürd, A cem, A Zeri, Laz, Gürcü vs.) Halifenin temsilcisi, valinin ya da Sancak beyinin veya Mutasarrıfın hizmetinde olan halk, ekmek kapısı ve dini gücün(halifenin) koruyuculuğuna mazhar olmak için kendilerine “Osmanlı tebaasıyım” diyorlardı. Daha sonra “esasen Türk olmayan” aynı halk “Türkiye kurulunca” bu kez Türküm demeye başladılar. Günümüzde on milyonlarca Kürd ve A cem….vs. kendilerine Türk diyor. Göçerler dışında 1800 lü yıllarda “Toroslara yerleştirilenler” haricinde, Orta Doğuda Kafkaslarda ve Anadolu’da etkin bir Türk nüfus varlığından söz edilemez. Aşiret/kabile/kavim ise -yerine göre- bir veya iki köyden, beş yüz veya bin nüfustan oluştuğu gibi, daha az veya daha fazla da olabiliyordu. Kürdlerde ve Araplarda birçok kavim vardı, hala da var. Maraş’ın ve Kayseri’nin yaklaşık iki yüz Kürd köyünde onlarca aşiret sayılabilir. Örneğin: Alxasiler, Kâmariler, Nârgaliler, Zâri-ki’ler, Pewreziler, Ur ve Urukanlar, Sin e mı li’ler….. sözgelimi Hz. Muhammed Kureyş(Qur râş)(siyah kafalılar) kabilesindeydi. Osmanlı bir aşiret/kabile ailesiydi, Osmanlı ailesinin Türk olması dahi tartışılır bir konudur. Çünkü o çağlarda bir tek insan –bile- çeşitli argümanlarla görüşlerini kabul ettirebiliyordu. Sözgelimi Türk olsun veya olmasın, bir insanın Hıristiyan Avrupa’ya karşı Orta Asya’dan güç aldığını söylemesi İslam ordusu için -pekala- cazip bir propaganda olurdu. Bu fikir zamanla kökleşip, söylentiden çıkıp, -söylentiyi uyduranın da inandığı- bir fikre dönüşebiliyordu. Çünkü o çağda bilimsel kriterler değil mantıklı söylentiler geçerliydi. Osmanlı ailesi de Ümmet-i Muhammet ti. Savaşlar-seferler >İslam için yapılırdı. Sarayın ve şehrin sanatçısı, esnafı, kadısı, imamı, zanaatçısı, tüccarı, uleması[(çânax ci, nal bând ci, çâr çı ci, yalax ci, âsas, çın go nan= çingeneler: yani sanat icra edenler(misal: 1960 lı yıllara kadar Çın go nan halkı Kürdçe konuşurdu) Ermeniydi, Rum du, Kürd tü, Laz’dı, Gürcüydü, Arap’tı.... Bunların içinde en az olanlar da göçer Türklerdi. 1920 li yıllara kadar Türkler bir azınlıktı. Kültür yönünde bir örnek vermek gerekliyse(vereceğim örnek argo ama gerçeklerin açığa çıkarılması için isabetli bir örnek) örneğin "yalaka" kelimesi o dönemden kalmıştır. Çânax ci kelimesinden gelir. Yani padişahın verdiği aynı yemek çanağından yemek yedikleri için bunlara çanakçılar denirdi. Çanakçı olmak bir imtiyazdı, ayrıcalıktı, Osmanlı tebaası olmak anlamına da gelirdi. Osmanlı tebaası olmak ise gücü arkalamak anlamına gelen, kimine göre büyük imtiyazdı. Öyle her kimse de çânax ci olamazdı. Zamanla halk saraya yanaşmak isteyenlere, yalaxci=hayvan yem aracı, demeye başladı. Halk, çânax ci ile yalax ci arasında bir sinerji kurdu.  Anadolu’da, Mezopotamya’daki Kürdistan topraklarında Türkiye’den başka bir Türk devleti hiçbir zaman olmadı. İstanbul Osmanlı İslam imparatorluğunun “has sancakları” bir milletin “has sancakları” değil, Hilafetin has sancaklarıydı. “Has sancak” içi boş bir söylentiden ibaretti. A Zeri’lerin Türklük söylemi ise 1800 lü yıllardan sonra Halifelerin işini kolaylaştıran konjönktürel bir adlandırmadır; A Zeri’ler doğudan ya da kuzeyden gelecek saldırılara karşı hilafetin gücünü arkalamak için Osmanlıya paralel Türklük telkinini kabullendiler. Diğer taraftan aynı halkın üyeleri olan Doğu ve İç Anadolu’daki Zeri-ki’lerdir, ama onlar Türklüğü kabullenmediler. Sözgelimi günümüzde Tunceli, Erzincan, Sivas ve Kayseri’de birçok Zeri-ki köyü var. Örneğin Koçgiri ayaklanmasının çoğunluğu Zeri-ki Kürd halkıdır. A Zerice’nin yüzde sekseninden fazlasının Kürdçe ve Farsça olduğunu bölgedeki sıradan halk biliyor. Keza Atatürk tarafından özel olarak kelime transferi yapılmasına rağmen Anadolu’da konuşulan Türkçenin Orta Asya dilleriyle takribi yüzde bir veya iki “kelime düzeyinde” bir alakası var. Sözgelimi Anadolu Türkçesini konuşan bir insan günümüzde Kazakistan’a, Türkmenistan’a veya Özbekistan’a gidip, oradaki insanlarla Türkçe konuşamaz. Halbuki yüzde beş bir kelime dağarcığı ile pekala iletişim kurulabilir. Ama beş yüz yıl önce Kürdistandan Çoruma, Konya’ya veya Yozgat’a göçmüş bir Kürdle Diyarbakırlı bir Kürd günümüzde Kürdçe konuşabilirler. Eğer Osmanlı bir Türk devleti olsaydı, günümüzde Türk varsayılan çoğunluğun Osmanlıcayı bilmesi gerekirdi. Dahası bir asırdan daha az bir sürede Osmanlıca tamamen yok olmazdı. Oysa Kürdçe 12-7 bin yıldan bu yana yok olmuyor! Osmanlıca Kürdçe bir şiveydi, Farsça ile “İslami terimlerden dolayı” hayli Arapça kelimeler de vardı. Ama neticede onlar da Kürdceden türemiş dillerdi. Osmanlı Kürdçe şivesine “yazışma ve saray ağzı” deyip, hafife almak doğru değildir. Osmanlı Kürtçe ağzıyla Yunus Emreler doğmuştur.  Günümüz devlet anlayışı öncesi(1789 öncesi) Doğal asimilasyon toplumsal bir gelişme ya da gerileme kuralıdır. Osmanlı döneminde ya da ondan öncesinde asimilasyon yoktu. Asya’da asimilasyonu 1930 yılında Atatürk başlattı, bunun için de Fransa'dan dilbilimci getirtti, kaynak: (Tarihçilerin Kutubu Halil İnalcık kitabı sayfa: 38: Atatürk dil ve kültürle bir millet yaratmaya çalışıyordu) İstanbul Osmanlı İslam imparatorluğu atadığı sancak beyleriyle iletişim kurmak için Osmanlıcayı bilmelerini mecbur kılardı. Kürdistan’da veya Arap topraklarında medreseler açmak ise İslam-i imparatorluğunun gelişmesiyle paralel girişimlerdi. Bunları asimilasyon olarak algılamak doğru değildir. Eğer Osmanlı İslam imparatorluğu gerçek bir asimilasyon planı yapıp, uygulasaydı günümüzde Kürdçe diye bir dilin olmaması gerekirdi. Ona da doğal asimilasyon denmezdi. Hele, Selçuklular döneminde asimilasyondan bahsetmek akla ve mantığa aykırı bir söylemdir. Bütün zamanlarda hiçbir toplum kendi kendini asimle etmez. Selçuklular o çağda da Kürdçe konuşuyorlardı günümüzde de Kürdçe konuşuyorlar. Türkiye Kürdçe kelimelere ya Farsça ya da Arapça diyor. Amaç Kürdleri yok etmek olunca dil de yok sayılıyor.  Diğer taraftan 1927 yılında yapılan nüfus sayımında Türkiye’nin nüfusu 11 milyon beş yüz bindi. Bu nüfusun 2 milyonu Rum, 1 milyonu katliamdan kurtulup, sonra da Türküm diyen Ermenilerdi, 4 milyonu Kürt, en az iki milyonu da diğer etnisiteler A cem, Laz, Gürcü, Arap, Çerkez, Boşnak ve Arnavutlardan oluşuyordu. Kalan iki buçuk milyon nüfus da da Osmanlı tebaası iken mevcut duruma uygun olarak kendilerine Türküm diyen insanlardan oluşuyordu. Son tahlilde onlar da ümmet-i Muhammed olan, ama esasen –yine- Ermeni, Rum, A cem, Arnavut, Gürcü, Boşnak, Kürd ve Lazlardan oluşuyordu. Bir kısmı da 1800 lü yıllardan sonra Osmanlı ailesi tarafından Orta Asya’dan getirilip, Toroslara iskan ettirilmiş Türkmenlerdi, nüfus sayımına, Lozan anlaşması öncesine dönelim. Soru: 1923 yılından önce, Türkler bir buçuk milyon nüfusla mı Atlas okyanusundan Van gölüne, Aden Körfezinden Karadeniz’e kadar hükmettiler. Not: 1) Bu nüfus sayısı ve oranları a) Kürd nüfusu Hasan yıldız’ın “Fransız belgeleriyle Sevr, Lozan ve Musul üçgeninde Kürdistan” kitabına dayanılarak. Lozan sürecinde Kürdlerin bölgedeki nüfus oranları dikkate alınarak yazılmış tahmini en az sayıdır. b) diğer sayılar ve tahmini oranlar ise yazılı ve görsel basından alıntı yapılmıştır.2) Bu nüfustan kadınları, çocukları ve yaşlıları düşürmek gerekir. Çünkü özellikle de o çağda kadınların idari işlevlerde rolü yoktu. İstanbul Osmanlı İslam İmparatorluğunun valileri, Sancak beyleri ve Mutasarrıfları ya yerleşik toplumun bireylerinden ya da “Osmanlı tebaasıyım” diyen insanlardan oluşuyordu ama askeri, kadısı, müftüsü, medrese uleması, yine Ermeniydi, Rum’du, Gürcüydü, Kürdtü, Acemdi…. Topraklar da yine her toplumun kendisine aitti. Salname(vergi) hak adına dini iradeye verilirdi. Osmanlı saltanat sarayı ise dini bir kurumdu. Hilafet hakkı Araplara aitti ama Yavuz Sultan Selim Araplardan gasp etmişti. Vaka Osmanlı devlet değil ama kutsal bir kurumdu. Çünkü devlet yapılanmaları 1789 Fransız ihtilaliyle ortaya çıktı ve Avrupa’da uygulandı. Birinci dünya savaşından sonra da Asya’ya yayıldı. Türk devletini kuran da birinci dünya savaşının galibi devletlerdi. SSCB de bu anlaşmaya onay verdi. Eğer ki birinci dünya savaşının galip devletleri ve SSCB isteseydi, Lozan anlaşmasına katılmak isteyen ve bunun için Birleşmiş milletlere müracaat eden Kürdleri Lozan sürecine dahil eder, Kürd devletini de kurarlardı. Dolaysıyla Kürd devletinin Kurulmamasının faturasını Kürd halkına çıkarmanın haklı bir gerekçesi yok. Zamanın süper gücü İngiltere Kürdlerle savaşıp, kolonisini kuramadığı için Kürdleri Lozan’da masa başında cezalandırmıştır. Türkiye’nin kuruluş sürecinde İstanbul işgal altındaydı, Atatürk ve başkanlık ettiği heyet İngiltere’nin icazeti, Halifenin oluru ve V. İ. Lenin’in çağrısıyla açıktan açığa İstanbul boğazından gemiye bindirilerek Samsuna gönderildi. Samsun’da V.İ.Lenin’in gönderdiği ve Kürd bir yüzbaşının başkanlık ettiği heyetle Kürt-Türk devletinin kurulması için buluşturuldu…. Böylelikle İngiltere ve Atatürk büyük bir dini örgütlenmenin bütün kurumlarını ve dilini yok ederek, kütüphaneleri yakarak, Avrupa’da gelişen milliyetçilik akımlarından etkilenip, bir aşireti kurtarmak adına ırkçı gerekçelerle Osmanlıyı yok etti. Bu söylem “iyi ki yok olmuş veya yok olmasaydı daha iyi olurdu” anlamında değil; insanlığın geleceği için tarihi doğru yorumlamanın sorumluluğudur. Diğer taraftan 1920 li yıllarda 690 000 olan İstanbul nüfusunun 40% ı gayrimüslümdü, aynı tarihte İstanbul’daki Müslümanlar ise, A cem’di, Lazdı, Gürcüydü, Boşnak’tı, Çerkez’di, Arnavut’tu ve Kürd’tü. Bütün bunları hesaba kattığımızda acaba 1920 li yıllarda Türklerin İstanbul nüfusu ne kadardı % 5 veya 10 muhtemel bir rakamdır. Onlarda yine Osmanlı tebaası olan, yani Kürdlerden, A cem’lerden vs. oluşuyordu. Yeni gelişmelere uygun olarak da kendilerine “Türk” diyorlardı.  Türkiye bir taraftan sayısı belirsiz uydurma belgeler düzenliyor veya özel Kürdlere düzenletiyor. Diğer taraftan tarihi belgelerin üzerine –Türk malı- etiketi yapıştırıyor. Örneğin "siyasetname" -Selçuklular Türk değil ki siyasetname Türk belgesi olsun. -Türkiye Selçuklular ve Osmanlı İslam İmparatorluğu döneminde Kuzey Kürdistan’da Türk kültür göstergelerinden söz etmektedir. Bu doğru değildir. Bir gurup göçer Türk aile Orta Asya’dan bir dil mi getirdi? Bir din mi getirdi? Yoksa kimsenin bilmediği bir yazı çeşidi mi getirdi?  Kültürün temel kanıtları bunlardır. Diğer taraftan Mimar Sinan Bir Ermeniydi, eserleri de Rum mimari tarzıydı.  Artık gerçeklerin dile getirilmesinde yarar var. Çünkü dil, kültür ve tarihi çarpıtan göçer bir gurup insan, temel bir dil ve kültür toplumunun on milyonlarca insanını kendi toprakları üzerinde esaret altında tutmaktadır. Bu durum temel bir dili ve kültürü yok ediyor. Bu çabalarla Türkiye’nin Kürdistan üzerinde hak talep etmesine gerekçe hazırlamak doğru değildir. Fakat istisnasız herkes için zararlıdır. Çünkü Türkiye Kürdistanı işgal ettiği sürece Ortadoğu ve dünya asla huzura kavuşmaz. Yaşanacak olan insanlık tarihi bunu net olarak ispat edecektir. Bu bir kehanet değil. Konuya az veya çok ilgi duyan dünyadaki herhangi bir insan bunu rahatlıkla söyleyebilir. Yeter ki kişi doğru bilgilendirilsin ve doğru soru sorulsun. Bunlar kimseye faydası olmayacak gereksiz çabalar.  Günümüzde hangi temel bilgilere dayanarak Selçukluların Türk olduğu söylenebilir. Türkler Selçuk’un anlamını biliyor mu? Bilmediklerine göre Selçuklulara Türk denmesi anlamsızdır. Türkiye -kazılarda çıkarılan bazı paraların üzerindeki yazıların anlamına dayanarak- Selçukluların Türk olduğunu ispat etmeye çalışıyor. Pekiyi Türkiye o yazıların anlamını biliyor mu? Eğer bilseydi bugüne kadar etimoloji bilim dalı gerçek anlamı ile tahlil edilmiş olurdu. Böylelikle etimon denen köklerin Kurmancı olduğunu ispat etmek zorunda kalmazdım. Selçuklu paralarının üzerindeki yazılar esasen Kürdçeydi ama Farsçada yorumlanabiliyordu, Etimolojik olarak Farsça da ancak Kürdçe yorumlanabilir. Bin yıl önce Farsçayı Kürdçeden ayırmak zordu. Günümüzde dahi, kimi zaman Farsça konuşan insanları dinlediğimde neredeyse -A Cem’ler Kürdçe konuşuyor- diyeceğim. İlk kez 2006 yılından sonra dinleme fırsatım olduğu halde A Cem’lerin konuşmalarının çoğunu anlıyorum. Bu nedenle Kürdleri Türk varsayımına dayandırarak tarihi belgeler yorumlanırsa Türkiye’nin kanıtlamaya çalıştığı sonuca ulaşılır. Ama bu tarz yorumların doğru olduğu anlamına gelmez.  Başka bir örnek: Türkiye pendircian Kürt toplumuna “Bayındır” Türk devleti diyor. Toplumu devlet yapıyor. Bunu yeterli bir -Türk Malı- etiketi olarak görmüyor sonra da Akkoyunlu Türk devleti diyor. Pendır’ı “Bayındır” yapıyor. Bir müddet sonra pendır’ı “Akkoyunlu Türk devleti” yapıyor. Bu oyunlar tarihin konusu değil, tiyatronun konusudur. Bütün insanlık tarihi boyunca Basra körfezinden Kafkaslara kadar olan bölgenin sahibi Kürt toplumu yok mu oldu ki? Türkler gelip “devlet diye bir icat çıkardılar” ve Selçuklu devletini kurup ta sonra yok oldular. Eski bir Kürd halkı iken tarihi süreç içinde dillerini ve kültürlerini geliştirerek(saymaca dil teorisine uygun olarak) kendine özgü bir ulus haline gelen ve Hint okyanusundan Hazar denizine kadar olan bölgenin sahipleri A cem'ler neredeydi? Türklerden sonra mı türediler ki Türkler gelip bir anda Selçuklu devletini kurup, sonra da yok oldular.  Türkiye sahte Kürdlere sahte tarih kitabı yazdırıp, A Zeri’ce konuşan Kürd, A Zeri ve A cem'lere Türk diyor? Anadolu’daki A cem ve AZeri kökenli toplum Hacı Bektaşı Veli ve Pir Sultan Abdal önderliğinde Sünni Osmanlı aşiretine karşı ayaklandı? İstanbul Sünni İslam imparatorluğu bir gecede binlerce A Cem, A Zeri ve Kürd kökenli askerini katletti. Eğer Türk olsalardı katledilirler miydi? Askerler katledildi pekiyi katledilen askerlerin ailelerine ne oldu? Şimdi de sahte Kürdlere “uruk” boyu diye sahte yazı yazdırıyorlar. Herhalde Süleyman Demirel’in söylemine uygun olarak yüz yıl sonrasının Türk tarihi için uydurma vitrin malzemesi hazırlıyorlar, 83 yıldan bu yana yok etmeye çalıştıkları Kurmancının ve etimolojinin anlamını öğrenince ileride üzerine –Türk malı- etiketi yapıştırmak için hazırlık yapıyorlar(bu insanların yapacak başka işleri yok mu ki? Oturup saçmalık üretiyorlar) “uruk” kelimesi hangi Türk tarih belgesinde var? Bu “uruklar” günümüzde nerede yaşıyorlar. Neden bugüne kadar Türk üniversiteleri “urukun” anlamını bilmiyorlardı. “Sümer dili” makalemde Uruk’un anlamını ve Ur-u- Uruk Kürt halkının günümüzde orijinal adlarıyla yaşadığını –yer ve isim belirterek- açıklayınca “hazır bulmuşken” bunu Türklere mal edecekler. Bunlar gereksiz çabalardır. Oysa Asya toplumlarının da ürettiği güzel sözcükler var. Esasen onları inceleyip, kültürlerin güzelliklerini ve anlamlarını ortaya çıkartmak doğrudur. Ama Türkiye’nin uydurma tarih tezlerini dayanak gösterip, “bir zamanlar Türklüğün Kürdistan’a egemen olduğunu” söyleyip, Türkiye’nin Kürdistan üzerinde hak talep etmesine gerekçe hazırlamaya çalışmak barışı sağlamaz ama ilelebet savaşı tetikler.***  Türkiye’nin -bazı Kürdleri de aracı ederek- Kürd halkı üzerinde oynadığı oyunların hesabını yapmak imkansızdır. Bu sebeple Kuzey Kürdistan halkı Türkiye’nin ordusu tarafından hazırlanan hayatın her alanındaki büyük oyunlarla mücadele etmek zorundadır. Şu an ise Türkiye açık oynuyor. Milyonu geçen ordu ve ordu destekli istihbaratçılarını ve savaşçılarını Kürdistan’a yerleştirmiş durumdadır. Tüm partileri ve kitle örgütleri ile tek yumruk halinde Kürd halkını yok saymayı sürdürmektedir.  Türkiye Kürdleri bölme işlevini ise 1968 yıldan bu yana besleyip büyüttüğü, alabildiğine ekonomik imkanlara kavuşturduğu, örgütlenmeleri için alabildiğine imkan tanıdığı, dezenformasyonala Kürd toplumunu paranoyaya sevk edecek özellikte yetiştirilmiş, yüksek eğitimli, Kürd halkına yönelik özel basın ve elektronik yayın imkanlarıyla donanımlı, dezenformasyon fikirleri Kürd kamuoyunda rahatlıkla kullanabilen ve esasen Kürd halkını yozlaştıran kurnaz sahte felsefi fikirleri sayesinde Kürd toplumunun içinde kariyer sahibi olmuş özel Kürdlere havale etmiş durumdadır. Onlarda -Kürd halkının bilgisizliğinden de yararlanarak- görevlerini sadakatle yapıyorlar. Dezenformasyon amacı ile Kürd halkının içinde güncelleştirilmeye çalışılan bazı kavram ve tanımları irdeleyelim. “HÜR KÜRDLER”, “DEĞİŞİM”, “DÖNÜŞÜM”, “AZAMİ-ASGARİ PROGRAM”, “KOLLEKTİF DÜŞÜNCE BİRLİĞİMİZ”, “ÖZGÜNLÜĞÜMÜZ”, “KÜRDİSTAN TEK DÜŞÜNCE İLE FORMÜLE EDİLECEK BİR ÜLKE DEĞİLDİR”, “KÜRD HALKI TEK KALEM İLE İFADE EDİLECEK BİR MİLLET DEĞİLDİR”……...gibi.  “KÜRDİSTAN TEK DÜŞÜNCE İLE FORMÜLE EDİLECEK BİR ÜLKE DEĞİLDİR” ne anlam ifade ediyor? Bu söz -Kürd devleti kurulamaz- anlamına mı geliyor? Değilse -birçok Kürd devleti kurulmalıdır- anlamına mı geliyor? Veya -işgalcilerimizle gül gibi geçiniyoruz- anlamına mı geliyor? Başka bir açıdan bakıldığında ise bu sözler efendi-köle ilişkisini çağrıştırıyor. Diğer bir deyimle kraldan fazla kralcı olmaktır. Türkiye’nin mozaik kültür sentezi “teorisi” KÜRDİSTAN TEK DÜŞÜNCE İLE FORMÜLE EDİLECEK BİR ÜLKE DEĞİLDİR şeklinde formüle ediliyor. Bu vesileyle birilerinin kraldan daha kralcı davranıp, dezenformasyon amaçlı -mozaik kültür sentezinden- daha kıvrak fikirler türettikleri anlaşılıyor. Keza, “KÜRD HALKI TEK KALEM İLE İFADE EDİLECEK BİR MİLLET DEĞİLDİR” lafı ne anlam ifade ediyor? Kürdler bir millet değimlidir? Uzun yıllar süren araştırmalar neticesinde “Sümer dili…..” adlı makalemle Kürd halkının dilinin, kültürünün, mitolojisinin 210 sayfalık özetini çıkardım. Bu çalışmalarım hala yayınlanmaya devam ediyor. “KÜRD HALKI TEK KALEM İLE İFADE EDİLECEK BİR MİLLET DEĞİLDİR” diyen insanlar bu makaleyi okumadılar mı? Okudularsa Kürd halkının bir millet olduğunu anlayamamışlar mı? Ya da farklı bir tezleri varsa neden yazıp, yayınlamıyorlar? Aslında bu da bağımsız Kürdistan’ı engelleme gayretleri için üretilen “mozaik kültür” teorisinin bir versiyonundan başka bir şey değildir. “DEĞİŞİM” “DÖNÜŞÜM” “AZAMİ-ASGARİ PROGRAM” KOLLEKTİF DÜŞÜNCE BİRLİĞİMİZ” “ÖZGÜNLÜGÜZ” bu kurnaz felsefi sözlerin bağımsızlık mücadelesi veren Kürd halkına ne faydası var. Bu sözler kaç Kürd insanın günlük gündemini oluşturmaktadır. Bağımsızlığını kazanıp, sorunlarını halletmiş ülke halkının tartışma lüksüne sahip olduğu bu felsefi kavramları Kürd toplumunun gündemine taşıyan insanların bu konularda yayınlanmış bilimsel kitapları veya bilim kurumlarınca kabul görmüş makaleleri var mıdır? Bu kavramlar hakkında bir toplumbilimciden ya da felsefeciden görüş alınıp, açıklanırsa hep birlikte aydınlanırız. Naçizane fikrim ise bunlar Türkiye’nin Kürd halkının gündemini saptırmaya yönelik özel gündem maddeleridir. DİKKETLE İRDELENDİĞİNDE, BUNLARIN GÜNDEMLERİ HEP AYNIDIR, SADECE FARKLI KAVRAMLARLA ESARETİ SAVUNMAKTADIRLAR Bugün bir kavramı tartışsak, yarın başka bir kavramla aynı konuyu tartışma konusu yapacaklardır. Özgürlük mücadelesi sürecinde farklı kavramlı esaret gündemine kapılmak doğru değildir; aksine oyunlara alet olmaktır. Toprakları işgal altında olan bir halkın bireylerine “HÜR KÜRDLER” demek ne anlama geliyor? Anayasa, yasa ve ordu tarafından tüm insani hakları nötr edilmiş toplumun bireyleri nasıl hür olabilir? Dünyada böyle bir fikri savunacak olan bir insan var mıdır? Türkiye’de “HÜR KÜRD VARDIR” diyecek insan, silahlanıp, dağa çıkan beş bin ya da daha fazla Kürd gençlerinin ruh halini hangi psikolojik kategoriye koyacak. Ya da bu peşmergeleri(önder insanları) aptal kategorisine mi, yoksa şeytan kategorisine mi koymak gerekiyor!? Esasen Burada başka bir sorunun sorulması gerekir. Türkleri korumak için Türk ordusu gerekliyse, Kürd halkını korumak için peşmergeler niye olmasın? Yapacak iş bulamayıp da yukarıdaki felsefi sözleri güncelleştirenler “TÜRKLERİ KORUMAK İÇİN TÜRK ORDUSU GEREKLİYSE, KÜRDLERİ KORUMAK İÇİN PEŞMERGELER NİYE OLMASIN” savını bir veya iki sene tartışsınlar. Bir insanı işbirlikçi olarak tanımlamak için illaki kanıt gerekmez. Kişinin en son icraatı pekala bir kanıttır. İyanesi iştir kişinin lafa bakılmaz. Eğer politik geçmişi olan Şerafettin Elçi Kürd halkının özgürlüğü için ölümü göze alarak dağa çıkan Kürd gençlerine –tamda- Birleşmiş Milletler Cenevre konvansiyonu ile sözleşme imzalayıp, uluslar arası alanda Kürd halkının özgürlük savaşçıları olarak kabullenme aşamasına gelmişken, -politik bir dille- terörist diyorsa, orada durup, düşünmek lazım. Daha da önemlisi, tam da birlik ve beraberliğin gündemde olduğu bir dönemde, Şerafettin Elçi Kürd halkını bölmek pahasına “bir gurup adına” bir Kürd partisi kurup “ben bir parti kurdum dileyen Kürdler yanıma gelebilir” diyorsa, kişisel olarak o insana işbirlikçi derim. O kişinin “Şıh” olması hiçbir şey değiştirmez(Kürd halkının haklarını savunan bir Şıh’a saygılı olsam bile). Kaldı ki 4600 Kürd yerleşim birimi haritadan silinmeye başlandığında ve devam eden süreçte Ş. Elçinin sesini dünyaya duyurmayıp -soykırım kabul edilemez- dememesini “açıklanmamış kişisel düşünce bazında” yadırgadım, ama “işbirlikçi” tanımını yapmayı düşünmedim, fakat birlik ve beraberliğin gerektiği bir zamanda -Kürdleri bölme anlamına gelen- parti kurma eylemi hayra yorumlanamaz. En azından benim için kabul edilir bir eylem tarzı değil. İşbirlikçiler haricinde bölünmeyi savunacak bir Kürdün olduğunu da sanmıyorum. Farklı fikirleri olan varsa açıklasın. Dolaysıyla bu tür bir davranışı işbirlikçilik olarak nitelendirdim. Ş. Elçi için yaptığım işbirlikçi tanımlamasını eleştiren ve Ş. Elçi’nin Şıh bir aileden olduğuna vurgu yapıp, olumlu yönlerini anlatan ve de gurubun bazı olumsuz tavırlarını –kendince- eleştiren Abdullah Saydın’ın yazısını da okudum, ama o yazıda Kürdleri bölme girişimine yapılan bir vurguya rastlamadım. Esaret altındaki bir toplumun insanlarının çeşitli söylem ve davranış biçimleri vardır. Bunları ayrı, ayrı anlayıp, anlatmak için kitaplar yetersizdir. Literatürde soykırım, katliam ve işkenceler için nice destanlar yazılmış, nice öyküler anlatılmıştır. Buna rağmen esaretin tam anlamıyla dile getirildiği söylenemez. Esaret altındaki bir toplumun bireyleri hür olmaz, sadece tanımı tam anlamıyla yapılamayacak birçok davranış ve eylem biçimlerini gösterirler, farklı tepkiler verirler. Kimi suskunluğu tercih edip, bekle gör konumda olur, kimi ütopyasında özgürlük teorileri üretir ama dile getirme cesaretini gösteremez, kimi özgürlük için fikir ürettiğini sanır ama ürettiği fikirlerin işgalcilerin işine yardığının hesabını yapamaz, kimi özgürlüğü işgalcilere sadakatle bağlı olmakla elde edileceği fikrine kapılır. Kimi esaretin kabahatini kendi dilinde ve kültüründe bulur, Kimi esaretin takdiri ilahi olduğuna inanır. Kimi işgalcilerin gücüne tapar, kimi bilerek ve isteyerek işgalcilere hizmet eder, kimi esaretten dolayı kendi toplumunu suçlar, Kimi özgürlük mücadelesi için silahlanıp dağa çıkar, kimisi çirkinliklere karşı özgürlük mücadelesi vermek için kişisel çıkar gütmeden, kelleyi koltuğa alıp, tanrının verdiği akıl ve mantıkla esarete karşı özgürlük mücadelesi yolunda kendince fikir üretmeye çalışır….Ve daha nice davranış ve eylem şekilleri var. Ama en kötüsü de işgalcilerin işine yarayacak fikirleri bilerek, isteyerek ve akla hayale gelmedik manevralarla(işgalcilerin dahi aklına gelmeyecek) fikirleri üretenlerdir. Bu tipler efendilerine yaranmak için her türlü yolu meşru sayarlar. Güçlerini efendilerinden aldıkları için manevra alanları geniştir. Efendileri bile onların ürettiği fikirleri hayretle izler ve mutlu olurlar. Efendiler onlara bilge muamelesi yapar. Onlarda kendilerini gerçek bilge kategorisinde görmeye başlarlar. Özellikle de bir ulusun özgürlük mücadelesi sürecinde -özgürlüklerle ilgili konularda- eğer bir kişi, bir insanı hem eleştiriyor hem de savunuyor bir konumda ise, bu insanın yaptığına “nalına da vur, mıhına da vur” özdeyişi uygun düşer. Böylelikle o kişinin ruh halinin sorgulanması gerektiği de açığa çıkar. Politikacının muhatabı politikacıdır, politikacı politika mantığına uygun olan siyasi manevralarla amacına uygun olan sözler söyler, demeçler verir ve o fikirlerine uygun olan örgütlenmeyi yaparlar. Ama fikir üretip, yazı yazan insanların politik manevra yapma lüksleri olmamalıdır. Yaparlarsa işgalcilerin piyonları olduğu anlaşılır. Bazı kavramlara değişik fikirler içinde yer vermek güçtür. Bu güçlüklerin üstesinden gelmek için romanlar yazılır, öyküler anlatılır, filimler çekilir. Tarih hatalardan ders alıp, doğruya yönelmek için yazılır. Kürd halkının bölünmüş gibi görünmesinin nedeni Kürd dili ve kültürünün zenginliğidir. Bu zenginlik Mezopotamya’yı insanlığın potansiyel yerleşilmesi gereken yer konumuna getirmiştir. Kürd halkının çektiği sıkıntıların sebebi şark göçmenleri ile Arap İslam-i fetih ve enfal anlayışıdır. Bir kısım şark Göçer Mezopotamya’ya yerleşip, oranın kültürünü değiştirmeden yaşayacaklarına, oranın kültürünü benleştirip, yok edip, mülkiyetini de ele geçirmeye çalışıyorlar. Bu doğru değil ama yapıyorlar.  Bu nedenlerle Kürd halkı bağımsızlık sürecinde tarihten gelen bir alışkanlığı olan bölünmeyi terk etmelidir. Bağımsızlık kazanıldıktan sonra elbette Kürd yönetimleri toplumunun zengin kültür yapısına uygun olan yönetim şeklini uygulayacak. Nitekim bunun belirtilerini Güney Kürdistan yönetimi göstermekte olup, son üç yılda Araplar tarafından yedi yüz insanı katledilmiş olan Alevi Kürdlerini Kürd askerlerinin koruması altına almışlardır.***Türkiye 1960 lı yıllardan bu yana, bir taraftan batılı ülkelerden teknoloji ve akademik bilgi birikimi transferi yapmak, diğer taraftan dünya kamuoyunu ikna etmek için “kendisi adına” zorunlu olan Kürd parti ve dernekleri  – bazı insanlara Kürdçe de öğreterek- çok özel yetiştirilmiş ajanlar vasıtasıyla kurdurdu. Bu parti ve dernekleri de Kürd halkını dejenere etmekte, provake etmekte ve manipülasyonlarda dilediğince kullandı. Şimdilik manipülasyona açık da olsa Türkiye tarafından gale alınmayan bir Kürd partisi var(Demokratik Toplum Partisi) Bu parti özgürlük mücadelesi için dağa çıkan Kürd öncü insanlara(Peşmergelere) sahip çıkıyor. Bu gelişme isabetli bir tavır ve doğru bir duruştur. DPT nin yapacağı ve yapmakta olduğu çok şey olmakla birlikte, acil olarak yapması gereken iki şey var. 1) yukarıda söz konusu ettiğim, Kürd aşiretleri konusunda “Demokratik Toplum Partisi bütün Kürd aşiretlerini temsil etmektedir. Partimizde her aşiretin temsilcisi(delegeleri) var” diyerek, onlara söz hakkı verip, onların sesini dünya kamuoyuna duyurursa, 2) PKK yı tasfiye edip, dağdaki Peşmergelere öncülük ederse, Kürd halkının birleşme ve partileşme sorununda mesafe kat eder. Kürd halkı da DTP nin peşinden gider. Türkiye günümüze kadar Kürd halkına illegal yollarla saldırıyordu, buna karşı Kürd halkı da yapabildiği kadar illegal yollarla meşru müdafaa yapıyordu. Öyle anlaşılıyor ki Türkiye bundan sonra açıktan açığa Kürd halkına saldıracak. Bu durumda Kürd halkı da özgürlük mücadelesini açıkça yapmalıdır. Öleceksek meşru topraklarımız için ölürüz. Sanırım bu durumda dünya devletleri de DTP’yi muhatap kabul edip, barış yoluyla bağımsız Kürdistan’ı kabul etme sürecine girer. Toplumumuza karşı sorumluluğumuz var. Sahtelerine kanmamalıyız, GÜNDEMİMİZ MEŞRU TOPRAKLARIMIZ ÜZERİNDE BAĞIMSIZLIK MÜCADELESİ VERMEKTİR. 15 Ağustos 2006 

İlgili

Yorumlar (0)

Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.