BİR ANTLAŞMA; DÖRT İTTİHATCI BİR BOLŞEVİK
Bîşar Norşîn · 7 ay önce
Ahmet ALÝM · 11.05.2006 · 2 görüntülenme
Türk ve İran ordularının nisan 2006’da eşanlı Kürdistan’da başlattıkları operasyon, bu sömürgeci devletlerin Kürt sorunu söz konusu olunca, aralarındaki öelişkilere rağmen eşgüdümlü hareket ettiklerini gösteren bir örnektir. 2006 Newroz’undan sonra yeni bir döneme giren Kürdistan’da, sorunu kendi çıkarlarına göre denetim altında tutmak isteyen sömürgeci Türkiye, İran ve Suriye devletleri aralarındaki çelişkileri Kürt sorununda bir tarafa bırakarak ABD’nin bölgedeki fiili varlığına rağmen koordinasyon sağlayarak anti Kürt politikalarını uygulamaya devam etmektedirler. ABD’nin Irak’a müdahalesinden 3 yıl sonra, Irak’ta Anayasa onaylanmış ve seçimler yapılarak federal bir devlete geçişi sağlayacak 4 yıl görev yapacak hükümeti oluşturacak parlemento seçilmiştir. Cumhurbaşkanı seçimlerinden sonra, Hükümet kurma önündeki engeller ortadan kalktığı koşullarda Türk ordusu Güney ve Doğu Kürdistan sınırlarına 250 000 asker yığarak işgal altında tuttuğu alandaki Kürt nüfusunun bir kaç katı askeri bölgede konuşlandırmıştır. ABD Irak’a müdahalesi sırasında seferber ettiği asker sayısı bu rakamın altındadır. Askeri anlamda 3 000 ile 5 000 arasında olduğu söylenen PKK güçlerine karşı bu denli büyük bir gücün seferber edilmesinin bir izahı yoktur. Yani, Kürdistan’nın bu şekilde işgalini sadece PKK karşı yapılan bir operasyonla açıklamak mümkün olmadığından, bu tür operasyonlar yeni dönemin karakteristiklerinden birisidir. 1999’da PKK lideri ÖCALAN’ın Türkiye’ye getirilmesinden sonra, PKK tek yanlı ateşkesi Kürdistan’da tansiyonu önemli oranda düşürerek kısmi bir rahatlama yaratmıştır. Bu dinamik Türkiye’nin AB’ye giriş sürecinin gereği uyum paketlerinin de zorlaması belli ölçülerde derinleşmiştir. Uyum paketlerine eşlik eden AB’nin ilerleme raporlarında Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki temel sorunlar Kürt sorunu, azınlıklar sorunu, Kıbrıs sorunu, bunlara bağlı insan haklarına saygı ve ordunun TC sistemi içindeki konumu olarak sürekli olarak vurgulanmıştır. Bu sorunları çözümünün önündeki esas engel ise ordunun TC sistemi içindeki pozisyonu ile seçilmişlere ve parlementoya politikalarını dikte ettirmeliridir. Dolayısıyla, AB’nin bu konudaki ısrarlı taleplerine cevap vermek durumunda olan hükümet görünürde de olsa bazı reformlar yapıyor görüntüsü vermek istemiştir. Bu süreçte sistem içindeki pozisyonu korumak için, AB kriterlerine uyum için yüzeysel anlamda hazırlık yaparak geçiren Türk ordusu,[1] 9 kasım 2005’te Şemdinli’de Kürt halkı tarafından suç üstü yakalanınca , stratejisini gözden geçirerek tekrar doğrudan müdahale politikalarına dönmüştür.Uzun bir geçiş sürecinden sonra, Kürdistan’da yeni döneme girildiğini en iyi gören güçlerin başında TC ordusu gelmektedir. Kürdistan’da Şemdinli olaylarından bu yana gelişen serhildanlar daha çok spontane olarak gelişmiştir. Buna karşı TC güçleri orantısız bir şekilde şiddet kullanarak Şemdinli olayları sırasında 5, Diyarbakır’da başlayan olaylar sırasında ise 15’e yakın Kürdü katl etmiştir. Ayrıca savaş durumunda kullanılan tank, helikopter ve uçak gibi araçlarla Kürdistanlıları korkutmaya çalışmıştır. Yani Kürdistan’da yeni dönemde, işgal orduları halka karşı operasyonlar yaparak simetrik olmayan bir savaş geliştireceklerdir. Bu savaş tarzında hedef gözetmeksizin saldıran işgal güçleri tam bir dokunulmazlık içinde çocuk, kadın ve yaşlı ayrımı yapmaksızın Kürt halkını devlet terörü ile bastırmayı deneyeceklerdir. Buna karşın Kürt halkı meşru direnme hakkını ÖZ SAVUNMA KOMİTELERİ[2] şeklinde örgütleyerek geliştirebilir. Türk ordusunun klasik sömürge ordusu gibi Kürdistan işgal altında tuttuğu bir bölgede yapmakta olduğu operasyon yeni dönemde geliştireceği politikalarında habercisidir. Yani Kürdistan’nın bazı bölgeleri belirli dönemlerde açık hava hapishaneleri haline getirilerek sömürge hukuku bile çiğnenecektir. Bu uygulamalar yakından izlenerek kamuoylarına yansıtılarak işgalcı orduların uygulamaları teşhir edilerek engellenmelidir. İbrahim Güçlü, Sedat Ogan ve Zeynel Abidin Özalp’ın Diyarbakır’dan Habur’a yürüyüş girişimleri şiddetle engellenmesi doğru bir eylem tarzı olduğunu göstermektedir. Önümüzdeki dönemde yapılacak bu tür operasyonlara karşı Hindistan’da olduğu gibi kitlesel pasif direniş eylemlerinin örgütlenmesi sömürgecilerin rahat hareket etme imkanlarını sınırlandıracaktır. Bir anlamda aydınlar ve halkın birlikte hareket ederek işgal ordularına karşı baraj oluşturması gerekmektedir.Sömürgeci devletler işgal ettikleri topraklarda bu tür operasyonlar geliştirdikleri durumda, ezen ulusun gerçek devrimcileri geri de ikinci bir cephe açarak devrimci durum yaratmaya çalışmalıdır. Bireysel tavırlar dışında, Türk solu Kürdistan söz konusu olunca Türk devletini destekleyen tarzı ile sömürgeci bir duruş göstermiştir. 83 yıllık tarihinde Türk ordusu hiç bir zaman ordusunun üçte birini bu kadar küçük bir alana yığarak operasyonlar düzenlememiştir. Bu durum başlı başına TC rejiminin sömürgeci karakterini tartışılmaz bir şekilde göstermektedir. Türk solu geçmişte yaptığı hataları tekrar etmeyerek gerçekten devrimci olduğunu göstermek için bir fırsat yakalamıştır. Daha yakın geçmişte, ABD’nin Irak işgaline karşı çeşitli eylemler düzenleyen Türk solu kendisini sömürgeci psikozdan kurtarak ezilen Kürt halkı yanında yer alarak işgale karşı mücadele etmelidir veya açıkca sömürgeci olduğunu açıklamalıdır. Neticide, Kürdistan’da yeni dönemde Türk solunun eski tarzında ısrar etmesinin olanağı kalmadığından sol olup olmamak yönünden tavır alarak karar almak zorundadır.Türkiye’nin batıdaki şehirlerinde önemli bir yoğunlık oluşturan Kürtler de bu müdahaleye seyirci kalmayarak işgale karşı tepkilerini göstermelidir. Zira Türkiye’nin vitrini olan İstanbul, Ankara, İzmir vb. şehirlerde geliştirilecek kitlesel eylemlere müdahale Kürdistan’dan daha farklı olacaktır. Tabi-i ki Ordu devlet buralarda para militer faşizan güçleri Kürtlere saldırtabilir, buna karşıda hazırlıklı olunmalıdır. Bu tür kitlesel eylemlerin Dünya kamuoyuna yapacağı ekiler TC üzerinde baskı oluşturarak Kürdistan’daki operasyonları etkisizleştirmekte faydalı olacaktır. Ayrıca, bu bölgelerdeki Kürtlerle Kürdistan arasındaki bağları güçlenmesine katkı sağlayacaktır.Günümüzde 1 milyonu geçen Kürt diasporası, Kürdistan’daki bu operasyonaları bulundukları ülkelerin kamuoylarına yansıtarak bu ülkelerin işgallere karşı sessiz kalmamalarını sağlayarak TC’yi diplomatik alanda sıkıştırılabilir. Özellikle AB ülkelerinde, Türkiye’nin üyeleği ve demokrasi, açıklık gibi alanlarda TC’nin Kürdistan’daki hak ihlallerinin kamuoyuna mal edilmesi TC rejiminin gerçek yüzünün görülmesini sağlayacaktır. Bu ülkelerdeki Kürtlerin dernek vb. örgütlenmeleri, basın yayın organları ve iletişim olanakları ile göreceli demokratik ortam bu tür faaliyetlerin etkili bir şekilde yapılmasına olanak sağlamaktadır.İran ordusunun Türk ordusu ile eşanlı olarak müdahale etmesi bu iki gücün koordineli hareket etmesi yanında tarihi ve stratejik rekabetini de göstermektedir. Zira TC sabık Irak Başbakanı Şii Caferi Türkiye’ye davet ederek kendisine destek vermek istemiş, fakat girişimleri sonuçsuz kalmıştır. Buna karşın İran Şii milisleri Kerkük’e yönlendirerek Kerkük’ün Kürt şehri olma özelliğini tartışmalı hale getirmeyi ve Kürtleri 2007’de sıkıştırmayı hesaplamaktadır. Bu amaçla, PKK kamplarını bahane ederek Kürdistan sınırına askeri yığınak yaparak Kürdistanı bombalayarak bir taşla hem Türkiye’ye ABD’nin yapmadığını yaptığını göstererek prim yaparken, Şii’lere Kürtlere karşı yalnız olmadıkları mesajı verilirken, ABD’ye bölgesel bir güç olarak kendi işgalleri altında olan bir bölgede operasyon yapabildiğini göstermiştir. Buna karşın, Türkiye’de bölgesel bir güç olarak denklemde yer alma irade ve gücünü gösterirken İran’nın fevri hareket etmemesi yönünde uyarıda bulunmuştur.Irak Cumhurbaşkanı, Güney Kürdistan Başkanı ve Başbakanı açık bir şekilde Saddam döneminin sona erdiğini ve hiç bir yabancı gücün Kürdistan’da operasyon yapamayacağını açıkça ifade etmişlerdir. Bu konuda ilk Birleşik Kürdistan Savunma Bakanı adayı Şeyh Cafer’in “kişi olarak Kürdistan sınırlarını ihlal eden kişi, taraf ve hatta merkezi hükümet olsa, elimden gelse ayaklarını keserim”[3] açıklaması Kürt duyarlılığının en iyi göstergesidir. Buna karşılık Cemil Bayık ise Kerkük için savaşacaklarını açıklayarak Kürdistan’ın savunulması yönünde Kürt ulusal bilincinde bir sıçrama olduğunu göstermiştir. Yani Kürdistan’da yeni dönem sadece Kuzey Kürdistan’a has olmayıp genel bir durumdur.Türkiye ve İran’ın eşanlı operasyonlarının nedeni olarak gösterilen PKK’nin bu yeni dönemdeki konumuna gelince ; silahlı mücadalede stratejik ve taktik değişiklikler yapmak zorunludur. 1984’ten beri yürütülen kırsal kesimleri esas alan gerilla savaşında ısrar kayıpların artmasından başka bir şey ifade etmeyecektir. Dolayısıyla, dönemin ihtiyaçlarına cevap veren yeni mücadele biçimleri geliştirilerek sömürgeci işgal ordularına açıktan hedef olmaktan çıkmaldırlar. Böylece, işgal ordularının müdahaleleri daha açık hale geleceğinden etkisizleştirmek daha kolay olacaktır. Bundan dolayı, şehirlerde mücadeleyi esas alan hareketli ve küçük birimler halinde bir yeniden yapılanmanın riskleri azaltacağı açıktır.Sonuçta, yeni bin yılda Kürdistan’da girilen bu yeni dönemde, Kürdistan’da yaşanan niceliksel ve niteliksel değişmeler yeni mücadele biçimlerini zorunlu kılarken, Kürtler silahlı, politik, ekonomik ve diplomatik mücadeleyi eşanlı olarak Kürdistan’nın ulusal çıkarları için ulusal birlik politikaları çerçevesinde uygulamalıdır. Bu temelde geliştirilecek bir mücadele karşısında sömürgeci güçlerin daha fazla dayanması mümkün olmayacaktır. Kürt ulusal davasına gönül ve ser koymuş aydınlar bu politikaların ve ulusal birliği oluşturulmasını sağlayacak harç olmalıdırlar.Ahmet ALİMFransa, 10 Mayıs 2006[1] TÜRK REJİMİNDE ORDU SANAYİ KOMPLEKSİ VEYA ORDU DEVLET, Ahmet ALİM, Serbesti sayı 23, İstanbul.[2] Kürdistan’da yeni dönemde Faşist teröre Karşı öz savunma komiteleri, Ahmet ALİM.[3] Şeyh Cafer ile Medya gazetesinin yaptığı söyleşinin Aso Zagrosi’nin özet cevirisi, Newroz.com, mayıs.
Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.