BİR ANTLAŞMA; DÖRT İTTİHATCI BİR BOLŞEVİK
Bîşar Norşîn · 7 ay önce
bahoz þavata · 12.01.2007 · 1 görüntülenme
K. Kürdistan ve Kürt sorununun politik bağıntılarının bir ayağı Hewler’e, bir ayağının ta İstanbul’a, Tahran’a ve Şam’a uzanan geniş bir alanda oldukça karmaşık bir ilişki ağı içindedir. Diğer yandan Avrasya ve Ortadoğu’da gelişen yeni emperyalist hakimiyet mücadelelerinin gölgesi altında Kürt ve Kürdistan sorunun ele alınması gerekmektedir. Fakat bu belirlenimlerinin daha ilerisine geçen ve sürece yeni bir ivme katan, genelde Kürdistan meselesini oldukça öne çıkaran Güney Kürdistan’daki yeni Kürt Bölge Devleti oluşumunun yarattığı pozisyondur. Irak resmi sınırları içinde doğan G. Kürdistan Bölgesel Hükümetinin varlığı, Avrasya’daki Kürdistan sorununa yeni bir ivme kazandırmıştır. Bu oluşumun taşkınlıklarından oldukça ürken bölge sömürgeci devletleri, ne yapacağını bilemez haldedir. Türkiye, İran ve Suriye, Irak’ta gelişen bu olguya karşı yeni ittifaklar geliştirmektedir. Fakat klasik konumlarından oldukça uzak oldukları için var olan koşullarda istenilir ittifakları ve politikaları sağlayamıyorlar. Çünkü emperyalist devletlerin bölgeye dair politikaları ile çelişen bir konumdalar. Türkiye stratejik ittifakı olan ABD’yi, Irak politikası nedeniyle Irak’a dair politikalarda kaybetmiş vaziyettedir. İran ve Suriye ise, bölgeye müdahale içinde olan bu güçlerin hasımları durumundadır. Bu durum karşısında Irak’a dair politikalar için ABD ve Avrupa Birliğinden de istediğini bulamayan Türkiye, milletler arası yalnızlığını kırmak için ne yapacağını bilememektedir. İran ve Suriye de, hemen hemen aynı konumdadır. Her üç ülke de, Irak’ta zor duruma düşen ABD ve İngiltere’nin tekrar kendilerine ihtiyaç duymalarını, gözlemektedir.Türkiye’nin Irak’a dair girişimlerinde stabilize politikalar ile sürece ortak olmak isteyen yaklaşımları göz ardı edilemez. Bir yandan emperyalist ülkeleri doğrudan karşısına almak yerine, Türkiye’nin tek derdi, G. Kürdistan Kürt federe yapılanmasının geriletilmesi, güneyinden kendine yönelik taşan Kürt sorununun bertaraf edilmesi olduğu açıktır.Bu durum karşısında G.Kürdistan Bölge Devleti ise, kendisine yönelen olaylar karşısında uzlaşmacı tavrını korumaktadır. Ayrıca kendisini tanıyan bölge devletleri ile ancak bir arada yaşayabileceğinin işaretlerini veren bir tavır içinde olduğu da önemli bir gerçektir. Ayrıca herhangi bir dış saldırı karşısında varlığını koruyacağını da açıkça deklare etmiştir. Yani savunma konsepti içindedir.Türkiye bu bakımdan GKBD’ne (Güney Kürdistan Bölge Devleti’ne) gereken yakınlığı hala göstermiş değildir. Hatta Kürt karşıtı bazı oluşumları da (Bazı Türkmen grupları, Sünni-Baasçıları, Şii bazı güçleri) açıkça desteklemektedir. Diğer yandan ABD’ye daha sıcak bir partner olmak isteyen davranışlar sergilemektedir.Türkiye’nin Irak politikalarında daha sıcak partner olarak dikkate alınması, ABD ve İngiltere’nin kendi konumlarını Irak’ta güçlendirmesi ile doğrudan alakalıdır. Yine de işin başında yan çizen Türkiye’ye karşı soğuk duruşun devam edeceği Başkan Bush’un “2007 Irak politikası” açıklamalarında görülmektedir. Başkan Bush’un son Irak açıklamaları öncesi, Türkiye Devlet ve Hükümet yetkilerinin açıklamaları dikkat çekiciydi. Başbakan Tayyip’in yaptığı; “Irak meselesi, AB meselesinin önüne geçmiştir” şeklindeki açıklaması, MİT’nın “Bölgemizdeki gelişmelere sessiz kalmamız,... ulusal devletin(aslında kast edilen Türkiye’dir) sonunu getirir” şeklinde yorumlanacak açıklamaları, Başbakan yardımcısı Aptullah Gül’ün tüm bakanlıkların müsteşarları ile bir araya gelip, devlet gösterisi ile; “AB ile yolumuza devam edeceğiz” sözleri ile “Batıcı” yandaşlığına vurgu yapan devlet gösterileri ile yarattığı etkinin pekte ABD tarafından dikkate alınmadığı görülüyor. Yine bir yıldır, PKK nedeni ile G. Kürdistan sınırında bekletilen Türk ordusuna, yürüyüşe geçmesi için icazet verilmediği gibi, bu girişimler de Türkiye’nin boşa çıkan ve fiyasko ile sonuçlanan son çıkışları oldu. Bir çok Türkiyeli ve Kürdistanlı siyasal yorumcu gibi biz de bu durumun oldukça nazikane bir durum olduğunu düşünmekteyiz. Güncel olarak Türkiye, kendi bölgesel kaygıları için böylesi bir tutumu en azından ABD’ye yansıtmak istemiştir. Fakat bir béçar olarak. ABD’de yoluna devam etmektedir.Her ne olursa olsun Irak’ta parçalanma olasılığı ve Bağımsız bir Kürdistan Devleti’nin oluşum şartları hala var. Bu olasılık, yalnız milletler arası yönelimlerin bölgesel kaçınılmazlığına uygun düşen şartlar oluştuğunda gelişecektir. Kerkük’ün kaderi, bu gelişimin göstergesidir. Kerkük’ün idari yönetiminin GKBD’ne bırakılması Güneyli Kürtlerin bağımsızlığa uzanan önemli bir kilometre taşı olacaktır. Lakin bu yalnız Kürtlerin zorlamaları ile değil, Kürt tavrı, milletler arası eksen ile buluştuğunda gerçekleşecektir. O halde şu sonucu çıkarmalıyız; Kürtler milletler arası eksen ile buluşmak zorundadır. ABD ve İngiltere’nin Kerkük politikası iyi takip edilmelidir. Eğer Kürtler hakkı olan Kerkük’ü, sadece kendi gücüne dayanarak referandum ile elde etmeye kalkışırsa, bu da, dünyanın sonu değil. Her şey beyaz ya da siyah değildir. Gri alanlarda var. 1975 gibi bir tecrübemiz var. Bu durumda biraz daha dikkatli ve uzlaşıcı bir politikayı Güneylilerin geliştireceğini zannediyorum. Bu süreçte Suriye ve İran’ın oldukça pasif bir konumda olması gerekiyor. Nitekim Başkan Bush, yeni Irak politikası ile bunun sinyallerini vermiştir. GKBD’nin kurtarılmış alanları için çevresinde gerekirse tampon alanlar politikasını yaratması gerekir. Bu onların en doğal hakkıdır. Türkiye, aşırılıkları olan G.Kürdistan’a karşı, klasik Kürt karşıtı politikasını askeri bir boyutta yönelebilmesinin koşullarına sahip değildir. İktisadi ve sosyal yapısı sıcak bir vakayı kaldıramaz. Diğer yandan kendi Kürt sorunu nedeniyle “Erzincan’dan Sülaymaniye’ye uzanan bir savaş alanını göğüsleyemez”. Eğer böylesi bir coğrafyaya hakim ve muktedir olabileceğini öngörseydi, bunu “24 Aralık 2003’te” meclis oylamasında gerçekleştirirdi. Şimdi ABD’nin yanında savaşıyor olurdu. Artık Türkiye’nin bu dönem Musul-Kerkük meselesi gündem de değildir, yeni “Misak-i Milli’sini” dikkate almak gerekir. O da, K. Kürdistan’ı içine alan bu günkü resmi sınırlarıdır. Türkiye’nin Kerkük hakimiyetine vermiş olduğu bu günkü önem ise, Kürt milli bağımsızlık dalgasının kendi Kürdistan’ını ve Kürtlerini kamçılaması olayıdır.GKBD doğuşu, K.Kürdistan’da doğal olarak katalizatör bir rol oynadı. K. Kürdistan Milli Mücadelesine yeni bir ruh verdi: sömürgecilikten kurtulmanın, özgürleşmenin, kurtuluşun olabileceği inancı ve düşüncesi tüm Kuzeyli Kürtlerde gelişti. En önemli gelişme K. Kürdistan’da milli mücadelenin önderliğini elinde tutan, fakat “Türkiyecilik” fikriyatı ile A. Öcalan tarafından donatılan PKK’nin, bu gelişimden oldukça etkilenmesiydi. Özellikle PKK’nin K. Kürdistan yapılanmasında yer alan dağ kadroları Güneydeki kazanımların arkasında yer almaya başladı. Kerkük için gerekirse Güneyli güçlerin yanında savaşabileceğini belirtiler. İran’a, Suriye’ye karşı Kürdistan’i bir çizgi içinde yer alındı. K. Kürdistan’daki yerel kurumlar ve kadrolar milli duruşlarını sergilemeye başladılar. Diyarbakır ve Sur Belediyesinin özellikle Kürtçe’yi resmi bir dil olarak kullanma meşrutiyetini yerine getirme ve tavrında ısrarı oldukça önemlidir. Bunlar oldukça sevindirici gelişmelerdir. -Dileriz, PKK’nin “Türkiyecilik” kokan diğer politikalarından da zamanla vaz geçilir. Bu gelişmeler de ayrıca Kuzeyli diğer Kürt yapılanmaları tarafından dikkate alınmalıdır.****Biz Kuzeyli Kürtler, Güneyli kardeşlerimiz gibi milletler arası eksende o kadar uygun bir yerde değiliz. Hala “azınlık” statüsü şeklinde, reformist bir yaklaşım ile yüz yüzeyiz. Muhatabımız ise milletler arası alanda hala AB’dir. Bu duruma birazda Türkiye’nin Kafkasya üzerindeki stratejik konumu ve Türki Devletler ile ilişkileri üzerinden geliştirilen milletler arası ilişkilerde aramak gerekir. Kuzeyde milletler arası jeopolitik konseptler Güneye göre oldukça farklıdır. K. Kürdistan bir yerde, Türkiye Devleti tarafından Batılı müttefik devletlerin askeri organizasyonu olan NATO’nun 2. ve 3 ordusunca “güvenlik” denetimi altındadır. NATO, Avrasya’da Rusya’ya karşı ekonomik, siyasi ve askeri bir duruşu ifade eder. Nitekim Kafkasya devletleri ve bölgenin petrol zengini devletleri ile Rusya’ya karşı ortak geliştirilen ticari konsersiyomlar ve bu yapıların yine NATO ile koruma altına alınması tesadüf değildir. ABD’nin Güneydeki duruşu, Kuzeyde hala tam tersinedir. Fakat bölge yeni gelişmelere gebedir. Sovyetlerin dağılması ile ortaya çıkan devletlerin siyasal yönlerini belirlemedeki yetersizlikleri, yaşadıkları siyasi olaylar her gün yeni siyasal iktidar oluşumlarını ortaya çıkarıyor. Batılı güçler, Ukrayna, Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan ve Özbekistan üzerinde stratejik birliktelik ve ortaklıklar yaratmak için çaba sarf ediyor. SSCB’nin devamı olan Rusya ise, bu arka bahçesini boşaltmak istemiyor. Bölgenin özellikle yer altı kaynaklarının zenginliği, bu savaşımı gün geçtikçe kızıştırıyor. Şimdilik yarı-sıcak konumda olan Kafkaslarda gelecekte fırtınaların kopması kaçınılmaz. Türkiye’ye, Batılı güçlerce önem verilmesi ve Kürt meselesine reformist düzlemde yakınlık gösterilmesine neden de Avrasya’daki gelişen bu kaosdur. Batılıların bölgenin geleceği için Türkiye gibi bir partnere ihtiyaç göstermesi şu anda kaçınılmaz. Fakat daha sıcak pozisyonun ortaya çıkacağı şartlarda Türkiye’nin tavrının ne olacağı muamma. Bölgesel politikalarda stabilize ve komşuları ile uzlaşmayı seçen Türkiye, bölgeye yeni milletler arası stratejik yaklaşımları olan Batılılar ile ne kadar yol alabilir ki? Her ne kadar Batılılara “biz batı ile doğu arasında köprü ülkeyiz” deyişleri ile Türkiye, Batılılar ile var olan birlikteliğini güçlendirmeye çalışsa da, bu gün yaşananlar ve gelecekte olacak olanlar Avrasya’da bir yerde 1918’in rövanşı gibi şekilleneceği şeklinde ön görülüyor. Kafkaslarda ki resmi sınırını, hatta kendi devlet oluşumunu geçmişte SSCB ile sağlayan Türkiye, büyük ihtimalle bu jeopolitik konumunu aynı şekilde korumak isteyen bir politikayı (bölgesel uyum politikasını) savunacaktır. Bu politikanın tam tersi bir konumunda yer almasının koşullarına şimdilik haiz değildir. Şimdiden bu olasılıklar, Avrasya için hesapları olan milletler arası güçlerce hesaplanmaktadır. Aynı hesaplar, Kürtler üzerinden de yapılmaktadır. Güneyde başlayan sürecin alacağı siyasi şekil bu bakımdan çok önemlidir. Görüleceği üzere K. Kürdistan’ı doğrudan ilgilendiren yeni bir milletler arası savaşım rüzgarı çok yakında bu defa Kuzeyden çıkmaya hazırlanıyor. Şimdilik siyasi iktidar mücadelesine sahne olan Avrasya devletleri için gelecekte ne tür bir savaşıma gebe olacağı önceden kestirilemez. Eğer İran’a dair yeni sıcak yönelimler olmaz ise, Avrasya üzerindeki bu çatışmaların önümüzdeki yıllar içinde daha değişik siyasi savaşım aşırılıkları ile oluşması olasıdır.Bizi de her gün içine çeken bu gelişmeler karşısında sesimizi yükseltmemiz gerekir. Bu tink-tankları geliştirebiliriz. Bu gibi hususlarda önemli olan Kürtlerin dış politikalarda izlemesi gereken milli politikasının ne olacağıdır. Yüz yılın başındaki gibi her birimiz herhalde kendine yeni bir dost ülke aramayacaktır ! Örneğin ABD ve diğer emperyalist Batılı devletler, her zaman bize rağmen bir emperyalist kapitalist devlettiler. Bu noktada bizler için önemli olan, onların emperyalist karakteri değil, onların Güneydeki ve Kuzeydeki pozisyonlarına karşı kendi milli meşru ve siyasi haklarımıza uyum içinde bir politikayı oluşturma sorunudur. Bu duruş, Kürdistan’ın tamamını öngören bir milli perspektif olmalıdır. Diğer yandan bu gün olduğu gibi, çıkarlarımız bir parçaya öncelik veren politikaları öne çıkarabilir. Fakat bu durum aynı zamanda, bizlerin siyasi çizgisi olan Kürdistancı ve milli sosyal demokrat kimliğimize helal getirecek bir konumda da olamaz. Alanı bakımından milletler arası ilişkiler Kürdistan’ın çıkarları neticesinde gözetilir. Türkiyeciliğin karşıtlığı emperyalizme yandaşlık olamaz. Kürdistancılık temel çizgimizdir, bu konumumuz, emperyalist ülkeler ile gelişebilecek mecbur kalınan bölgesel işbirliklerine kapalı olmadığı gibi, onlara olan ideolojik düzlemdeki sistemsel eleştiri ve tavırlarımıza da ayrıca engel yaratmaz.* O halde Kürdistancı dış politikalarının stratejik oluşumu, ülkemizin özgürleşmesine saygılı olan, onun karşısında yer almayan ilişkiler ile gelişecektir. Özellikle K. Kürdistan’da hala var olan sömürgeci sistemin milletler arası emperyalist hegomanyasının müttefiki olan Türkiye Devleti tarafından korunduğunun bilinci içinde hareket etmeliyiz. Sömürgeci sistemden kaynaklanan Kürt milletinin meşru ve siyasi milli hakları göz ardı edilemez. Bu haklardan hareketle, Bağımsızlıkçı Kürdistan politikasının sömürgeci sistemi tasfiye etme mücadelesinin Kürtlerin meşru ve siyasi bir hakkı olduğu emperyalist güçlerce de bilinmelidir. Ayrıca K. Kürdistan’da sömürgeci sistemi ayakta tutmaya çalışan güçler kim olursa olsun, kendilerini Kürt halkının tasfiye edeceğini öngörmelidirler. Kürtler sömürgeci efendileri gibi, emperyalist emeller ile gerici işbirlikleri yaparak komşu milletlere ya da haklara karşı kötü emelleri olan bir millet olamaz. Kürtler bu coğrafyada var olan komşu milletler ile dostça yaşamayı stratejik bir gelecek olarak belirler. Bu politika, Kürdistan'ın varlığına saygılı olan yaklaşımlar ile at başı gider. Kürdistan’da var olan sömürgeci sistemi sürdürmek isteyen, Kürt milletine düşmanlık besleyen her yaklaşım, dış ilişkilerimizde çağdaş milletlerin meşru müdafaa haklarına uygun politikalar ile karşılık bulur.Sevgilerimle...*(Kürdistancı için milli dış politika her zaman tartışılmalıdır. Özellikle Kuzey Kürdistan’ın jeopolitik konumunu yeniden tartışmalıyız. Kürt halkının milletler arası tarihi yalnızlığını biliyoruz. Lakin her şeye Güneydeki oluşumun gelişim seyrine benzer gelişmeleri öngörmek oldukça hatalı. Kuzeydeki milletler arası konsepti Kürt çevrelerin yeniden tartışmasında fayda görüyorum.)
Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.