Siyaset

KÜRD DEVLETİ VE FESTİVAL

Yusuf Bülbül · 12.08.2006 · 2 görüntülenme

 Kronolojik sıralamaya göre Tavla köyünün Sümer, Akad, Babil, Asur ve Fenikeliler Kürd halkı toplumsal özelliklerini(dilini, kültürünü, dinini, mitolojisini) gönüllerinde, dillerinde, gelenek ve göreneklerinde yaşayıp, yaşatarak yirmi birinci yüzyıla taşımayı başarmışlardır. Konu ile ilgili olarak yaptığım “Sümer(Kürd) Dili…” Adlı çalışmamda Kürd dilini, kültürünü, tarihini ve mitolojisini kanıt ve kaynaklarla açıkladım. Burada kısaca da olsa açıklamak gerekliyse: çivi yazısının Kurmancı olması; Akad’lı Ur ve Uruk halkının orijinal adlarını, gelenek ve göreneklerini günümüzde de yaşayıp, yaşatması; Asur-Sin halkının(tüm Kürdistan’da olduğu gibi) Kuzey ve Kuzeybatı Kürdistan’ın birçok yerleşim birimlerinde -toplumsal özelliklerini- orijinal adları ile yaşayıp, yaşatması; Babil Kürd halkının Zig gur a te=Ziyaret adı ve gelenekleriyle toplumsal özelliklerini günümüzde de yaşayıp, yaşatması; Pe nigi an=Fenikeliler Kürd halkının Fenike-Kürd alfabesi ile dillerini günümüzde de yaşayıp, yaşatması ilkokul düzeyinde eğitim görmüş bir insanın da şüpheye düşmeden anlayabileceği bazı temel verilerdir. Ama ne yazık ki ordu-devlet-Türkiye binlerce yıldan bu yana yaşatılan bu toplumsal özelliğimizi yirmi ve yirmi birinci yüzyılda yok etti. Kalan kırıntıların üzerine de “Türk Malı” etiketini yapıştırıyor. Bu makalede 1960 lı yıllardan bu yana Türkiye tarafından sinsi planlarla ve Vandallıkla kademeli olarak yok edilen halkımızın başına gelen trajik olayları kısaca anlatmaya çalışacağım. Bu vesileyle doğanın ve insanlığın geleceğinin sorumluluğunu üstlenen dünya tarihçilerini ve toplumbilimcilerini göreve davet ediyorum. Dünya Tarihçileri ve toplumbilimcileri diğer değerli araştırmacıların çalışmaları ile bu ve daha önce yayınlanan yazılarımın verilerinden ve de örnek olaylardan hareketle -yerinde; alan çalışmasıyla- ama daha teferruatlı olarak gelişmeleri kayıt altına alıp, günümüzde ve gelecekte ki insanlığı aydınlatmalarıdırlar. Şayet bu yapılmazsa Türkiye başarılı olur. Anadolu’dan yok edilen Ermeni ve Rum’lara Kürd halkı da ilave edilir. Kürdlerin işi bitince sıra kime gelir onu da Türkiye bilir.  Aslında Türkiye’de yaşanan ve kademeli olarak bütün dünyaya yayılan korkunç boyutta insani dezenformasyon var. Bu olguyu “Sümer(Kürd) dili…” Adlı çalışmamda şu sözlerle ifade ettim:  .....On dokuz ve yirminci yüzyıl bilimsel ve teknolojik gelişmelerini dünya devletlerinden transfer eden Türkiye, Türkiye’deki toplumsal önderlikleri yüklenen insanları -olması gereken- sağduyudan uzaklaştırmıştır. Bu sağduyudan uzaklaşma süreci yukarıdan aşağıya sistemi yürüten Ordu-devlet, devlet başkanı, yasama, yürütme, yargı, bürokrasi....... köy bekçisine kadar tüm sisteme sirayet etmiştir. Etkileşim toplum katmanlarını da sarmaya başlamıştır, asıl tehlike de budur. Bu durum tüm toplum katmanlarını sosyal psikolojik yönden nihilist-paranoyak-narsisçi-mazoşist bir zincirleme ruh haline girmesine sebebiyet vermiştir….dedim.  Ayrıca daha bir çok makalemde Türkiye’de yaşanan dezenformasyon sürecini açıklamaya çalıştım. Yaşanan ve kısaca kaleme aldığım bu dezenformasyon süreci ise şu gelişmelerle sonuçlanacaktır: Seksen ya da yüz milyonluk yapay ordu-devlet-Türkiye türeyecektir; Halk ordu-devlet gücüne tapan bir konumda olacaktır; tüm bireyler(ordu-devletin bireylerden isteğine uygun olarak) sürekli savaşmaya hazır olacaktır; topluluk bireylerinde -olması gereken- insani özellikler(sevgi, saygı, adalet vs.) den arındırılmış olacaktır; insanlar sisteme uyum sağlayarak, sürekli sistemden yararlanmayı bir yaşam biçimi haline getirecektir; topluluk güçlü olmaktan ve lüksten başka bir şey düşünmeyen bireyler oluşturacaktır; yapay ve esasen mal(meta; robot) özelliğinde bir topluluk meydana gelecektir. Bu durumda -doğal olarak- güçlü bir Türkiye oluşacaktır. Bu güçten etkilenen ama esasen korkan komşu devletler ya da toplumlar Türkiye sisteminin doğruluğuna inanmaya başlayacaklardır. Bu inanç o devlet ya da toplumları Türkiye’nin sistemini uygulamaya sevk edecektir. Böylelikle kademeli olarak -sürekli savaşmayı ve zengin olmayı planlayan sapkınlık- tüm dünyayı saracaktır.***** İlçemiz Sarız’ın on dört pare Kürd yerleşim biriminin halkı Tavla köyü ile aynı toplumsal özelliklere sahipler ve aynı akıbete uğramışlardır. Örnek teşkil etmesi için burada yalnız Tavla köyünü anlatacağım. 1923 ten 1960 lı yıllara kadar Tavla köylüleri Türkiye’nin işgaline boyun eğmiş bir halk olarak Türkiye’ye zorunlu olarak saygıda kusur etmiyordu. Ürettiği ürünleri devletin asli halkına”Türklere” maliyet fiyatına satarak şeker, sabun, kap kacak ve kumaş gibi Kürdlerin üretme imkanına sahip olmadığı ürünleri satın alıyordu. Buna karşılık ürettiği yaklaşık altı bin civarındaki büyük ve küçükbaş hayvanlarının kuzularını vs. devletin asli halkına maliyet fiyatına veriyordu, kendileri ise sadece hastalanıp, ölüm aşamasına gelen hayvanları kesip yiyorlardı. Yün, peynir ve yağ gibi ürünlerin cüzi bir kısmını ihtiyaçları için ayırıp, büyük bölümünü ordu-devletin asli halkına maliyet fiyatına veriyorlardı. Erkekler kışın Kayseri ve Adana gibi büyük şehirlere giderek devletin asli halkının büyük hayvan besi çiftliklerinde adeta karın tokluğuna cüzi maaşlarla çalışıyorlardı. Bu insanların tamamı gece hayvanların ahırında yatarak, -başta akciğer hastalıkları olmak üzere- çeşitli hastalıklara yakalanarak bir kısmı genç yaşlarında ölüyordu. Bir kısmı ilkbaharda Adana gibi şehirlere patates sökmeye, ekin biçmeye ve inşaatlarda çalışmaya gidiyorlardı. Çocuklar ise sekiz-on yaşından itibaren çeşitli -köye özgü- işlerde çalışmaya başlıyorlardı(çobanlık, tarla işçiliği vs.) on dört, on beş yaşından itibaren de babaları ile birlikte İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlere giderek, İnşaatlarda çalışıp, çalışma hayatına daha sıkı sarılıyorlardı. Yirmi yaşına geldiklerinde ise ordu-devleti korumak için sadakatle askerlik yapıyorlardı. Kısaca Kürd halkının malı, canı, emeği Türkiye’ye feda edilmişti. Buna karşılık gizlice de olsa ibadetini yapıyor, dilini ve kültürünü muhafaza ediyorlardı. Mutlu olmasalar da yaşamlarını sürdürüyorlardı. En azından dillerini ve kültürlerini yaşattıkları için mutlu oldukları söylenebilir. 1970 li yıllara gelindiğinde ordu-devlet adeta kudurmuştu, Tavla köyü –koyun sürüsünün içine Kurt canavarı girmiş gibi- darmadağın edildi. Genç nesil Tavlalılar bir yandan sapkın radikal ideoloji ile bileniyor, diğer taraftan tutuklanıp, işkence ediliyordu. Erkekler ve yeni yetişen nesiller iş bulamıyordu. Kimi iş bulanlar ise enflasyonist baskı ile ekonomik işkenceye alınmıştı; büyük şehirde çalışıp, elde ettiği cüzi paralar eve gidene kadar yarı yarıya enflasyona uğrayarak yok oluyordu. 1980 li yıllara gelindiğinde ordu-devlet artık zıvanadan çıkmıştı. Onlarca Tavlalı işkenceden geçirilmişti. Ördekli köyünde açık hava işkencesi uygulanıyordu, köye misafir olarak gelen insanlar dahi köy meydanında işkenceden geçiriliyordu. Kardeşlerim Kürd halkına yapılan 12 Eylül askeri darbesini protesto ettikleri için yedi aylık işkenceden geçirildi. Erkek kardeşim kabuğuna çekilip, pasif bir insan oldu. Kız kardeşim ise kronik şizofren bir deli oldu. Devletin asli halkının ise keyfine diyecek yoktu. Enflasyon onların işine yarıyordu, darphanede basılan paralar çeşitli yöntemlerle(özel ve devlet bankaları aracılığı ile kooperatifler ve devlet kredisi) şeklinde özel halkın cebine aktarılıyordu. Özel halk karına kar katıp, zengin oluyordu. Mesleği olmayanlar orduda teskere bırakıp, JİTEM gibi askeri birliklerde görev alıp, öldürdükleri Kürdler için kelle başına para alıp zengin oluyorlardı. Kooperatifler açıp, ürünlerini değerlendirebiliyorlardı. Tavla köyünde öğretmenlik yapan asli bir halk, kız çocuklarının da bulunduğu Kürd köyü dershanesinde pijama ile derse girip cinsel organlarını karıştırıyordu. Kürdler için Taciz, açlık, ölüm ve sefalet hat safhadaydı. Gerekçesini bilmiyorum ama İngiltere ve diğer dünya devletleri kapılarını Kürdlere açınca -gönüllü sürgüne gitmek- Kürd halkı için bir umut kapısı oldu.  Geçmişte üretip, ama tüketmeyen fakat dilini ve kültürünü yaşattığı için zorluklara katlanan yüz elli hanelik Tavla köyü kısa sürede yaşlılardan oluşan yüz hanelik bir köy durumuna düşürüldü. Buna karşılık, iki yüz elli hanelik Tavla köyü halkı gönüllü olarak Londra’ya sürgün gitti. 1980 li yıllara kadar halkımızın tamamı Kürdçe konuşurken, günümüzde yalnız yaşlılar -bazen kendi aralarında- Kürdçe konuşuyorlar. Böylelikle Türkiye temel amaçlarından birini daha gerçekleştirerek, dilimizi ve kültürümüzü de büyük oranda asimile etmeyi başardı. 2003 yılına gelindiğinde Amerika Birleşik Devletleri Hızıraleyselam gibi Kürd halkının imdadına yetişti. Kürd halkının seksen üç yıldır maruz kaldığı insanlık dışı hakaret, esaret ve yok edilme kademeli de olsa son bulmaya başladı. Burada bir hususu önemle belirtmeliyim ki federal sistem gibi palyatif önermeler Kürdler için kesinlikle bir kurtuluş yolu değildir. Çünkü başta yapay ordu-devlet-Türkiye olmak üzere, bölge ülkelerinin Kürdistan üzerindeki emelleri ile Kürd halkına ve topraklarına musallat olmaları asla son bulmayacaktır. Amerika Birleşik Devletleri çekildiği andan itibaren Türkiye’nin sümen altındaki sinsi planları devreye girecek, esaret yasaları ve anayasaları yeniden tanzim edilecek, Kürdistan’ın Dicle ve Fırat nehirlerinde tekrar Kürd kanı akmaya başlayacaktır. Kürdistan devleti kurulduğunda ise söz konusu devletler zorunlu olarak barışı kabul edeceklerdir. Böylelikle Amerika Birleşik Devletleri de görevini tamamlamış bir toplum olarak çocuklarını ülkesine götürecektir. Diğer taraftan insan onuru için şehit olan Amerikalıların evlatları, esareti, zulmü, işkenceyi, katliamları, soykırımı sonlandıran gençler olarak; gençlerin anne, baba ve kardeşleri ise şehit aileleri olarak insanlık vicdanında ve tanrı katında taçlandırılmış olacaktır. Kutsal dava şehitlerinin mekanı cennettir. Tanrı kalanlara uzun ömür versin. Konunun lafsına uygun birkaç tespit: Kürd kültürü talan oldu, Kürd evleri viran oldu, kötülük had safhayı buldu, Amerika yetişti, Gönüllere umut doldu. Son sistem işkence yapıldı, Kimi insan yakıldı, kimisi de deli oldu, Amerika yetişti, Çaresizlik son buldu. Sevgi, saygı unutuldu, Anneler yavrusunu görmez oldu, Amerika yetişti, Sevgililer kavuştu. Kuzular melemez oldu, Ocaklar tütmez oldu, yaylalar yeşermez oldu, Amerika yetişti, Kürdler hayat buldu. Dahası var gelecekte, umutlar hep yüreklerde, sevgi, adalet, erdem ufuklarda, yaşa var ol Amerika 2006 yılına gelindiğinde, genelde Kürdistan’da, özelde ise Tavla köyünde yaşanan konjonktüre dayalı hoşgörülü ordu-devlet anlayışına, ama esasen bunun arkasındaki sinsi plana bakalım. İngiltere’deki Tavlalı gençler 2005 yılı boyunca haberleşip, sözleşerek 2006 yılının 25-29 Temmuz günleri arasında köyde buluşup, yaylada çadır kurup, piknik yapmak istediler.  Bu durum kültür ve vatan hasreti çeken gençlerimiz için güzel bir fikirdi. Ne oluysa oldu, ordu-devlet gelişmelere el koydu ve kıvrak bir manevrayla gençlerimizin heveslerini kursaklarına gömdü. Devlet “Tavla köyünde festival” adı ile bir ucube uydurarak, esasen güçlü Türk ordusunun boy göstereceği bir heyula yarattı. Sivil ve askeri komutanlar Tavla köyü halkının şeref protokolüne yerleşti, Tavla köylüleri ise kaçkın ve kaçkın olmayan köleler olarak efendilerin hizmetine amade edildi. Sanki Tavlalılar teröristmiş gibi etrafları savaşçılarla sarıldı. Burada –devlet protokollü resmi-festivali organize eden kişi olarak- Tavla köyü muhtarını suçlamıyorum. Neticede muhtar köyümüz halkının huzur ve güveni için ordu-devletin dolaylı ya da dolaysız telkinine boyun eğmek zorunda kalmıştır. Eğer muhtar devletin isteğine uygun olan festival ucubesini düzenlemeseydi, ordu-devlet kızardı. Kızınca da ne yapacağı belli olmazdı. Esasen gençlerimize ve öncelikle de yetişkinlerimize şu soruları soruyorum. Tavla köyü neyin resmi-festivalini yapıyor? - Binboğa’da yetiştirdikleri koyun ve sığırlarını iyi fiyatlarla satıp, elde ettikleri gelirin kutlama festivalini mi yapıyorlar?- Tavla köyünün gençleri için açılan meslek kursu atölyelerinin festivalini mi yapıyorlar?- Tavla köyünde açılan Kürd dili ve kültürü okulunun festivalini mi yapıyorlar? Ama Türk ordusunun festival gerekçeleri var. Örneğin  -         Tavlalıları gönüllü sürgüne gönderdikleri için festival yaptırabilirler!-         Geçmiş günlerde yaptıkları işkencelerin festivalini yaptırabilirler!-         Tavlalıları Türkleştirdikleri için festival yaptırabilirler!-         Katlettikleri gençlerimiz için festival yaptırabilirler!-         Deli ettikleri gençlerimiz için festival düzenletebilirler!-         İngiltere’den bedava gelen döviz için festival düzenletebilirler!-         Dünyaya “Türkiye çok güzel bir ülke, bakın festivaldeki resim ve filmlerimize, Kürdlere çok iyi davranıyoruz” propagandasını yapmak için festival yaptırabilirler.-         Festival vesilesiyle çektirdikleri Tavla köyü protokolündeki Ordu-devlet ve Türk bayraklı resimler ve filimler sayesinde Kürd halkının üzerine “Türk Malı” etiketini yapıştırdıkları için festival düzenletebilirler.-         Ordu protokolü ve köylünün etrafını saran savaşçılarla Kürd gençlerinin kursaklarına korku saldıkları için Tavlalılara festival yaptırabilirler.-         Ur u Urukan’ları ve Sin e mili’leri dünyaya Türk halkı diye yutturdukları için festival yaptırabilirler.    Tavla köyünün resmi-devlet festivali yapması için bir nedenleri yok. Fakat gençlerimizin yaylaya çıkıp, orada çadır kurup, eğlenmeleri, köyde çeşitli sanat ve kültürel etkinlikler düzenlemeleri, Cem evinde Cem yapmaları, yine sanatçıları davet edip müzik dinlemeleri gerçekten güzel olurdu. Gençlerimiz bir yılın şehircilik yorgunluğunu üzerlerinden atar, birbirleriyle tanışır, kaynaşır, enerji toplamış olarak sevinçle giderlerdi. Oysa resmi-festival gençlerimizin heveslerini kursaklarına gömdü. Türk ordusu ise gençlerimizin sakin yayla ortamında kaynaşmalarını engellediği için mutlu oldu. Bu nedenlerden dolayı gelecek yıl gençlerimiz yaylaya çıkıp, eğlensinler, çeşitli kültürel etkinlikler tertiplesinler, sanatçı davet edip müzik dinlesinler, Cem yapsınlar. Adına da Tavla Köyü Kürd halk kültürü festivali desinler, fakat ordu-devlet protokolü ile festival yapma saçmalığına son verilmelidir. Ordu-devlet protokolü olmaksızın sivil olarak Tavlaya gelen her misafire köyümüz açıktır. Bu da böyle biline. Dünya durdukça mümkün değil ama varsayalım ki devlet kötü amaçlı değil. Fakat yarın Kürdler Kürd devletini kurmaya karar verip de, -Kürdistan sınırları Bêê rot=çıplak söğüt(Beyrut) tan - Tsor=kırmızı dut dağları(Toroslara) kadar olan bölgeyi kapsamaktadır; bu bölge bütün insanlık tarihi boyunca Kürdlerin üzerinde yaşadığı Kürdistan’ın doğal ve meşru topraklarıdır- derse, ve böylelikle Tavla köyü Kürdistan sınırlarının içine dâhil edilirse, kimsenin şüphesi olmasın ki Türkiye’nin ilk bombalayacağı yerlerden birisi de Tavla Köyü olacaktır.  KÜRD DEVLETİNİN KURULMASINA KÜRDLER KARAR VERİR Dışişleri bakanı ve başbakan yardımcısı Abdullah Gül, dünya devletlerinin Roma toplantısında –Orta Doğuda kalıcı barışın sağlanması için Kürdistan Devleti kurulmalıdır- çağrısına, Abdullah Gül “Kürdistan Devletinin kurulmasına bölge halkları karar vermelidir” diyor. Bu görüş hangi akıl, mantık, etik değer, adalet ve erdem gibi müspet insani değerlerle bağdaşır. Araplar fetih ve enfal anlayışıyla Kürdistan topraklarını işgal ve ilhak ederek Suriye, Lübnan ve Irak adında üç devlet kurduklarında Kürd halkına danıştılar mı? Türkiye 24 Temmuz 1923 tarihinde İstanbul Osmanlı İslam İmparatorluğunu yıkıp, yerine göçer bir Türk aşireti için devlet kurduğunda Kürd halkına danıştı mı?  Kürd Devletinin Kurulmasına Kürd Halkı ve Dünya Devletlerinin Diplomatik, Siyasi ve Bilimsel Organları Karar Verecektir.  Kürdistan kurulduktan sonra –eşit şartlarda- bölge halklarının diyaloguyla diğer sorunlara çözüm bulunur. BAĞIMSIZLIK MÜCADELESİ VE KÜRD TARİHİ VERİLERİ Seksen üç yıldan buyana Kürd halkı muhtemelen kurulacak olan bir Kürdistan varsayımına göre yaşamlarını düzenleyemezlerdi. Bunu yalnız Kürdler değil dünyadaki hiçbir toplum yapamaz. Esaret altında yaşayan bir toplumun yapacağı bir tek şey var. O da -yapabildiği kadar- toplumsal özelliğini(dil ve kültürünü) korumaya çalışmaktır. Kürdler bunu yaptı. Türkiye gibi ordu-devlet yapılanmasının esareti altında tutulan Kürd toplumunun sıradan insanları -devletin organize ettiği ve benim halkım(Türk)- dediği insanlarla sürekli kavgalı bir şekilde yaşamlarını sürdüremezlerdi. Tam tersi onlarla asgari bir yaşamı sürdürecek zorunlu bir kabullenme, davranış ve eylem şeklini göstermek zorundaydılar. Burada iki farklı toplumsal olgu görülür. İşgal altındaki toplum bir yandan işgalcilerin sıradan insanlarıyla asgari insani ilişkilerde uyum sağlamaya çalışırken, diğer taraftan fırsat buldukça işgalcilere karşı bağımsızlık mücadelesi vereceklerdir. Nitekim Kürdler bağımsızlık haklarını almak için birçok kez ayaklandılar. Dünyadaki hiçbir toplum Türkiye’deki Kürd toplumu kadar “asker, polis, sivil devlet memuru, istihbarat görevlisi, bürokrasi elamanı, sivil toplum kuruluşu” gibi, devlet örgütlenmesi tarafından seksen üç yıl planlı ve sürekli düzenli olarak terörize edilip, katliamla, işkenceyle, yakılarak, faili meçhul cinayetle soykırıma maruz kalmamıştır. Dolaysıyla Kürd toplumunun yapacağı bir tek şey vardı, onu da yaptı ve toplumsal özelliğini(dil ve kültürünü) korudu. İçlerinden bazılarının propagandalara aldanıp, işgalci Türkiye’nin değirmenine su taşımaları -çaresiz- insani bir savunma biçimidir. Yeter ki gerçekleri öğrendikten sonra işgalcilere hizmet etmesin. Hangi Kürd çocukluğundan itibaren Atatürk’ün tüm planlarının Kürdleri yok etmek üzere kurulu olduğunu biliyordu. Ben elli yaşımdan sonra öğrendim. Günümüzde ve gelecekte Türkiye Atatürk’ün Kürdleri yok etmek hasedinden ve amacından hiçbir şekilde vazgeçmeyecektir. Şu anki kısmi serbestlik ortamı ise tamamen konjonktüre dayalı manevradır. Türkiye’nin tek bir millet, tek bir dil savı, Kürdistan’a yapılan askeri yığınak, güçlendirilen bürokrasi ağı ile sivil ve resmi polis teşkilatlarının güçlendirilmesi, sürekli revize edilen yasalar ise bu savı doğrulamaktadır. Bu nedenlerledir ki Türkiye –sadece- versiyonlu esaret altında tutma yöntemlerini geliştirecektir. Ta ki Kürdleri yok edip, ya da Türkleştirene kadar. Bu konuda Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı yapan Süleyman Demirel’in sözlerine bakalım: Sl. Demirel bir demecinde “beş yüz yılda Kürdleri asimile edemediysek bu bizim ayıbımızdır” diyor. Ve diğer bir TV canlı yayın demecinde: “önümüzdeki yüzyılda bu işi halletmiş oluruz” diyor. Sl. Demirel’in sözleri askeri strateji merkezlerinin nihai hedefi ve Atatürk’ün de hasedidir. Türkiye’nin Kürdleri yok edip, topraklarını ele geçirme planında en etkili yöntemlerinden birisi de, Kürdleri çeşitli yol ve yöntemlerle bölüp, birbirine düşürme senaryolarını “başarıyla” uygulamasıdır. Türkiye Kürdleri bölme senaryolarına “demokrasi” kılıfını geçirerek uygulama alanı yaratmıştır. Sözgelimi, Siyasi partiler aracılığıyla Kürdleri bölme yöntemi: CHP, DYP, AKP, DSP…., dernekler aracılığı ile bölme yöntemi: Atatürkçü düşünce derneği, parti gençlik dernekleri, ülkü ocağı dernekleri....), ideoloji farklılıklarından yararlanarak bölme yöntemi: Atatürkçülük, Sosyalizm, Komünizm, Liberallik…., ekonomiyi araç olarak kullanıp, Kürdler arasında farklı sosyal guruplar yaratma yöntemi: zengin-fakir Kürd, lümpen sınıf yaratma yöntemi: Türkücü, ozan…. Bu örgütlerde faaliyet gösteren Kürdler, Kürdlerin toplumsal haklarından söz edemezler. Örneğin, “Kürdlerin dil ve kültüre dayalı toplumsal hakları var” diyecek bir Kürd insan hiçbir şekilde Türkiye’deki CHP, DYP, AKP veya Atatürkçü Düşünce dernekleri, parti gençlik kolu derneklerinde ya da meslek kuruluşu derneklerinde barınamaz. Kürd bir insan Kürdlerin toplumsal haklarından söz ederse dışlanır. Bir Kürd Türkücü ya da sanatçı asla televizyonda, Kürdlerin dile ve kültüre dayalı toplumsal hakları var, diyemez. Derse Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya’nın akıbetine uğrar. Ama “Türk Kürd kardeştir, hepimiz Türk’üz, hepimiz kardeşiz bu kavga ne diye” deyip, çifte standartlı konuşmaları alabildiğine serbesttir. Üstelik bu tür çifte standardı yapan Kürdler Kürd kamuoyuna star diye dayatılıyor. Tanrının verdiği yaşamını sürdürmek isteyen bu gibi Kürd insanları suçlamak da doğru değildir.Diğer taraftan Kürdlerin ordu-devlet planıyla içine sokuldukları bumerang ortamını açıklamak da Kürd aydın, yazar ve çizerlerinin temel görevidir. Bana göre kısmen doğru olmasa da, çağımızda devleti olan toplumların yazar ya da entelektüelleri toplumunu farklı görüşlere yönlendirerek onların karşıt görüşlü örgütlenmelerini sağlıyorlar. Dahası onların hata yapmasına göz yumup, teşvikte ediyorlar. Çünkü devlet yapılanmasının her an için yanlışlara müdahale edip, yönlendirme imkanı var. Örneğin günümüzde devletler toplumlarını sağ-sol, faşist-komünist, dinci-laik, demokrat-anti demokrat örgütlenmelerini teşvik ediyorlar. Aşırılıklara gidilmesi durumunda ise çeşitli yöntemlerle engelliyorlar. Ama Kürd toplumu aydınlarının Kürdleri bu tür bölünmelere yönlendirmeye hakları yoktur. Yönlendirirlerse toplum işgalcilerin tuzağına itilmiş olur. Türkiye bu tür örgütlenmeleri ordu strateji merkezlerinde planlayıp, istihbarat elamanları vasıtasıyla Kürd halkının içinde uygulamaya koyuyor. Örneğin Türkiye Hizbullahı, faşist parti ve dernekleri, radikal dinci örgütleri, sözde “demokrasi” savunucusu partileri…. Örgütleyip, “sözde” Kürd halkının hizmetine sunuyor. Bu nedenlerledir ki toplumsal egemenlik hakkı ordu tarafından kullanılan Türkiye’nin yanlış örgütlenme keyfiyeti vardır. Ama esaret altındaki Kürd toplumunun yanlış örgütlenme lüksü ya da keyfiyeti yoktur. Bütün zamanlarda toplumlar siyasi erki elinde bulunduran örgütlenmelerin peşinden giderler. Örneğin Amerika Birleşik Devletlerinde Senato-Temsilciler meclisi, İngiltere’de Avam kamarası-Lordlar kamarası, Fransa’da meclis, İran’da mollalar, Suudi Arabistan’da Kral ve Türkiye’de ise Ordu egemenlik kurmuştur. İşgal altındaki Kürd toplumunun ise siyasi önderliği yoktur. Kürd meclisini oluşturup, toplumunun siyasi önderliğini ise bir parti sağlayabilir. Bu parti toplumun nihai, kendi kaderini tayin etme hakkı talebini Kürd toplumunun ve dünyanın gündemine taşıyabilir. Böyle bir Kürd partisi meşru müdafaa hukuk bürosu kurabilir. Diğer üç devlette yaşayan kardeş Kürd parti ve kuruluşlarıyla irtibata geçebilir.  Türkiye’de örgütlenme konusunda Kürd toplumunun fazla seçeneği yoktur. Toplumumuz her geçen gün daha fazla bilinçlenmektedir. Son yıllarda Türkiye bilinçli Kürdü katletme imkanı da bulamadı. Bilinçli insanlarımız çoğaldı. Bu durumda ya doğru bir örgütlenmeyle bir parti kurup, realist bir özgürlük mücadelesi vereceğiz, ya da bilinçlenen halkımızı Türk ordusunun “şefkatli” kollarına teslim edeceğiz. Esir konumda olan her toplum doğru önderliği kısa zamanda algılar ve önder partisinin peşinde gider. Özellikle de içinde bulunduğumuz yüzyıldaki devasa iletişim ve enformasyon çağında toplumlar kısa zamanda doğru örgütlenme ile yanlış örgütlenmeyi birbirinden ayırır. Türkiye 83 yıldan bu yana, Ermenilere yaptığı gibi, Kürdleri de topraklarından arındırıp yok etmekle yetinmiyor. Kürd halkının dilini, kültürünü, örf ve adetlerini, geleneklerini, folklorunu, müziğini…. Hasılı tüm toplumsal özelliklerini de vandallıkla yok ediyor, yok edemediklerini de benleştirmeye çalışıyor. Sözgelimi Türkiye’nin kuruluşundan bu yana -Kürd halkını birbirine kırdırmak için tasfiye etmeyip, yararlandığı- aşiretçiliği günümüzde yok etmeye çalışıyor. Çünkü aşiretlerin Kürdleri yok etmekte ayak bağı olduğunu anladılar. Bunun için de –sözde- bağımsız olan bir araştırma kurumuna “aşiretçiliğin Kürd kadınlarına çok zarar verdiği” doğrultusunda sahte raporlar düzenletiyor. Bu raporları da Kürd halkına dönük yayın yapan basına yayınlatıyor. Kürd halkı ordu strateji merkezlerinin taleplerine uygun şekilde düzenlenmiş olan bu raporlara itibar etmemelidir, ederse Türkiye’nin oyununa gelir. Esaret altındaki Kürd kadınlarının erkekleri işsiz, evine ekmek götüremiyor; yaylaya çıkması yasak, koyunlarını otlatamıyor; yasa ve anayasalarla bütün hak arama alternatifleri tüketilmiş özgürlük mücadelesi veremiyor; Eğitimsiz kalmış dünya insanlarıyla iletişim kuramıyor; her türlü basın yayın denetim altında bilgi edinme haklarından mahrum bırakılmış, diliyle eğitim yapamıyor. Kürd kadınlarının çocukları yedi yaşından itibaren tarlada çalışıyor; köprü altında ya da üstünde mendil satıyor veya boyacılık yapıyor; çocukların eğitim sorunları hat safhada, askerliğini bitirince iş bulamıyor; Özgürlük mücadelesi için dağa çıkıyor dünyanın altıncı büyük ordusuyla savaşmak zorunda kalıyor. O halde Kürd kadınlarının sorunu devletten mi? Yoksa binlerce yıllık toplumsal biçimi olan aşiretçilikten mi kaynaklanıyor? Kürd halkı Türkiye’nin oyununa gelip, aşiretçilik düşmanlığı yapmamalıdır. Aşiretçilik kürd halkının toplumsallaşma biçimidir. Aşiretçiliğin tavsiye edilmesi veya yeni bir yapılandırmaya kavuşturulması gerekiyorsa, Kürdler bağımsızlığını kazandıktan sonra yaparlar. Ne dini yönden, ne ahlaki yönden, ne de mantık yönünden Türkiye’nin Kürdlerin geleneklerini tasfiye etme hakkı yoktur. Türkiye aşırı derecede haddini aşıyor. Kürd halkı mağara çağından beter çaresiz duruma düşürülmüş. Mağarada iken Kürdlerin bir kurtuluş ümitleri vardı, ama şimdi ölümden başka bir umutları kalmamış.    Devam edecek

İlgili

Yorumlar (0)

Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.