BİR ANTLAŞMA; DÖRT İTTİHATCI BİR BOLŞEVİK
Bîşar Norşîn · 7 ay önce
bahoz þavata · 11.07.2006 · 1 görüntülenme
Ben Nazé anayı otantik Kürt giysileri içinde; kafasındaki eski yazı işleme, siyah dolaklı, gümüş gerdanlı tas başlığı altında sevecen ak yüzünü sarmalayan, ince narin boynunu süsleyen beşi bir yerde ve belindeki gümüş kemerin altında uzun endamını saran Kürdistan’ın kendine has renkleri ile bezenmiş entarisi altında oğlu A. Kemal İncesu’nun İstanbul’daki evinde on beş yıl önce görmüştüm.Elini öptüm, kendisine sarıldım, bütün benliğinde; onun, benim kim olduğumu öğrendikten sonraki, beni sarmalayışında hissettiğim kokusunda; kucağında büyüdüğüm vatanımı hissettim. O gün karar vermiştim, onu yaylasında çadırında ziyaret edecektim. Bu yıllar sonra nasip oldu.Onun Kartallar yuvası Yama Dağlarına doğru yol alırken heyecanım büsbütün artıyordu, bir yandan yıllardır özlemini çektiğim dağlarıma kavuşuyordum. Dağındaki her Kürdün kendini özgür hissetmesi gibi yeniden yeniden özgürleşiyordum. Nazé anaya ulaşmak bunca yıl sonra ne büyük mutluluk olsa gerek.Meleti’nin ( Malatya) yurtseverler, şehitler ve gerilla ocağı Yama Dağları, her zamanki yedivereni ile karşımızdaydı. Newalé Qınıx ( Kınık vadisi) her türlü meyve ağaçlarıyla donanan bağ ve bahçeleri, tepelerden dağların lutuk’larına (doruklarına) uzanan erguvani, yeşil renkli meşe ve ardıç ormanı ile gökyüzünün engin maviliğiyle buluşuyor ve her kaya göbeği kaynaklarından fışkıran buz gibi tatlı su seslerinin vadide yarattığı akisler ile bize dağların şarkısını mırıldanıyordu. Nereden tanır Newalé Qınıx bizi? Kan mı çekti, hiç sorgusuz ve sualsiz engin hoşgörü ve sevgiyle bizleri selamlıyordu... Özgür Kürdistan’ı yaratmaya çalışan Alişér’in torunları bu dağlarda yeniden yuva kurmaya başlayınca, hizmet olsun diye değil, hâkimiyetini kaybettiği her dağa devlet yollar yapmıştı. Biz de bu yollardan oldukça rahat arabamızla yolculuğumuzu sürdürdük. Doruklara tırmandıkça bu güzellik karşısında dilimiz tutuldu, bu sessizliği, Halil (Çıplak) arkadaşın; “Kon é Nazé ber maye” (Nazé’nin çadırı önümüzde) müjdesini veren sesi bozmuştu. Siyah çadırlar görülmüştü. Artık isteğime ulaşmanın sevinciyle, hemen arabadan indim. Sevdiğim insanlara her zaman başkalarından önce ulaşmanın kamçılaması ile öne atıldım. Nazé ana yine bütün heybeti ile karşımızdaydı. Asırlık yaşına rağmen çadırının önünde dimdik, her zamanki kendine mesken protokol yerinde bizi karşıladı. Onunla karşılaşan her kes oldukça resmi bir konuma kendiliğinden düşerdi. Boşuna “hükümet gibi kadın” denmemişti. Atma aşireti reisi kızıydı. Nede olsa aristokratik Kürt ailesindendi. Kürt aristokrasisinin bütün özelliklerini, asaletini taşırdı. Ben eline uzandığımda, “Wa ya Şavata naye? lawé Alte, qurré Muhsin” sözleri ile şaşırdım. Nazé ana ilerleyen yaşına rağmen hala oldukça güçlü bir hafızaya sahipti. Hoşbeşten sonra buyur edildik çadıra. Bize sunulan divana oturduk. O da hepimizi karşısına aldı. Kon’un en küçüğü A.Kemal berkar’da (hizmet yerinde) oturdu. Kürt misafirperverliğinin kusursuz bütün güzelliği çökmüştü çadıra. Karşılama dew’leri (ayranları) içildi, A. Kemal’in elinden. Hal hatırdan; tazeleri yad eylemeden ve evlilikleri kutlamanın ardından oturduğumuz divandan bu dağların asırlık tanığı olan Nazé anadan geçmişi dinledik. Koçgiri İsyanından; Alişér ve Alişan Beğin Zozané Atmiyané’yi ziyaretinden, Alişér Beğin emanetlerini kendilerine nasıl teslim ettiğini sanki bu günü yaşarmışçasına bir çırpıda bizlere anlatıyordu. Uzun sohbetlerden sonra Alişér Begin deyişlerine atfen yol arkadaşımız Fırat Başkale stran’ları ile çoştuk. Bu tatlı sohbet ve eğlencenin ardında Nazé ananın derin bir sessizliği oldu. Biz de onun bu sessiz kalışının sebebini öğrenmek için hep birlikte sustuk. O en büyük oğlu;Tahsin’e dönerek;Hatta ez nemırım, ew kon é reş sermın dıbe, qet qoné spi naxazım. Ber kon, qalina u dengé bezan ji her dem guhe mın be...(Ben ölene kadar bu siyah çadır üstümde olmalı, beyaz çadır asla olmaz. Çadırın önünde de koyunların seslerini hep kulağımda olmalı.) dedi. Sıra bize gelmişti, bu sözler bizi de derin bir sessizliğe gömdü. Dinlenmemiz için müsaade istendi, yataklar serildi. Her kes kendi yatağına çekildi.Uyutur mu insana koyan derin sözler ya da hasret. Ne ağır sözler ne de hasret kolay dinmez. Bu düşünceler ve yaylaları doyasıya yaşamanın arzusu ile gece uyku tutmadı. İpek yün yorganı sessice üzerimden kaldırdım, gün ağarırken yaylanın en yakın yüksek doruğuna tek başıma çıktım. Güneşin doğuşunu bekledim. Havanın ışıldaması ile yukarıdan yayladaki yaşamı gözledim. Ormanın derinliklerinden gelen Ayı, Domuz seslerinden sonra kuşlar ötüşmeye ve uçuşmaya başladı, daha yukarı tepelerden Drejan yaylarından bir Kartal öterek batmakta olan Çoban Yıldızına doğru havalandı. Sanki hepsi bir olmuş Nazé anaya yeni günü haber etmişlerdi. Nazé ana bütün heybeti ile çadırının önünde belirdi. Çevresine göz attı. Hiçbir Türk köyünde olmamasına rağmen Türkleştirilen fakat sadece göçebe Kürt aşiretlerinin davarlarına bekçilik yapan o ünlü “Kangal” köpeklerinden iki tanesi hemen Nazé ananın yanına vardı. Köpekler, sanki Nazé anadan emir almışlar gibi, davarların yanı başında uyuyan çobanların yanına gittiler. Çobanları havlayarak uyandırdılar. Nazé ana işaret vermişti bir kere, obanın her yerinden kıpırdanmalar başladı. Diğer ihtiyar kadınlar gelinlerini kaldırdı, sular taşındı, oba etrafı temizlendi, çoban yollukları hazırlandı. Büyükbaş hayvanlar önce kadınlar tarafından kaldırıldı, sütlü olanlar sağıldı, daha sonra yukarı otlaklara topluca sürüldü, bu sırada koyun ve kuzu çobanları yüzlerini derede yıkayıp, yemeklerini yemekteydiler. Önce topluca davarlara yol verildi. Sonra kuzular, kaşağlı barınaklarından çıkarılıp farklı bir yöne yol verildi. Kadınlar tekrar çadırına döndü. Genç kızlar sepé’leri (üç ayak) dışarıya kurdular, içini yoğurt ile doldurdukları meşk’leri (yayık tulumları) bağlayıp, yayığı itmeye başladılar, kadınlar geceden süzeklere doldurup, hazırladıkları peynirleri kaşağıların üstüne serdiler, üstlerine ağırlık olarak taşlar bıraktılar. Yaşlı kadınlar ocakları yakıp kahvaltı hazırladılar. Güneş ışığını obanın üzerine verdi. Çadır önlerinde kadınlar tarafından eline su dökülen, kendisine havlu tutulan erkekler göründü. Hayatı kuran kadınlardan başkası değildi. Çoban erkeklerin tek mesuliyeti ve işi davara bakmaktı. Eli kirlenen hep kadınlarımızdı. Bilmem, bizim erkekler elini neyle kirletmişti? Bir erkek olarak bu yaşam beni utandırmıştı. Bulunduğum tepeden aşağıya yavaş yavaş inmeye başladım.Bize sunulan kahvaltının konusu bu izlencelerim üzerine gelişti. Kadınlarımızı savunduk, asalaklığımıza vurgu yaptık. Biraz da kendimizi de bu eleştiriye konu edip, ortamı yumuşatmak için hala tarih boyunca üretici olmayan: asker, siyasetçi ve din adamlarına ben “Türkücüleri” de katınca, bizim Fırat, “Ben ozanım, beni, nasıl İbrahim Tatlıses gibi Türkücü yaptın?” deyince, kendisinin üretici kişiliğini ve hizmetlerini anarak haklı tepkisine, özür dileyerek, sohbeti sonlandırdık. Nazé ana bu sohbetimizi izledi, akıl dolu bir söz daha söyledi: Jın nezani jınati, mer ji nezani pekbuna merivati. (Kadın bilmezse kadınlığını, erkek bilmez nasıl erkek olduğunu.) Hiç istemesek de, ayrılık vakti gelmişti. Ve ayrıldık.Yol boyunca Nazé ananın sözlerini bütün arkadaşlar tekrar tekrar andık. Kendi adımıza sorguladık. Kürtlerde vatan aşkının kuvvetine, kadınların kadınlık görevlerini kendilerinden başlatmaları gerektiğine şahit olduk. Nazé ana, çok kibarca hepimizin kulağını çekmişti, bize birçok ders vermişti. Bütün yörenin yapacağı herhangi bir şeyde neden onun icazetini aldığını, her yolcunun ve misafirin önce onun çadırına niçin geldiğini anlamıştık. O herkes için asaletiyle, tecrübesiyle ve aklıyla bölgenin tek lideri olmuştu, bu her yönü ile belli idi. Boşuna onun kucağını “vatan” olarak hissetmemişim. Bu heyecanı eve gidince Nazé anaya yoldaş, annem Alté ile paylaştım. O da Drejan aşiretinin Haci Osmanlı kabilesinin reisi olan Hassé Badé’nin kızıydı. Atma aşiretine komşu olan Drejan yaylarına aynı güzergahtan göç etmişti. Gördüğüm bütün güzellikleri ona anlatmam onu geçmişe sürükledi. Anlattıklarımdan oldukça etkilendi. Niye etkilenmesin ki..Beş direkli kara çadır, koyunlar, béri kendi geçmişiydi. Atma aşiretinin ileri gelen aileleri olan İncesu ve Çıplak aileleri onların dostlarıydı. Kendi yaylarına her göçlerinde bir günlük misafirlikleri olurdu. Atmalıların yoğurtlarının ne kadar iyi olduğunu, babasının ağzından anlattı.Onlarlar canları, ciğerleriydi. Nal é qınıx’ın güzelliğine vurulmuştu, Battal efendinin konağına misafir olmuş, Memet Ali ağanın hoş sohbetlerini dinlemişti, Nazé ananın ablalığını unutamamıştı. Birden bir ağıt tutturdu:Koné reşé davé newale ( Siyah çadır vadinin ağzında)Qeriye miyan keti deri ( Koyunların sesi kapıdan içeri girdi Bı kal u kale.. avaz avaza..)Ez çı we koni keti me ( Niye girdim ben bu çadıra) Kani xwadeyé male ( Hani nerde, buranın sahibi..) Alté Şavata / Keçé Hessé Badé Drejani )Ağzından yaptığı bu ağıtı dinleyince onu hüzünlendiren şeyin ne olduğunu anlamıştım. O artık Kon é raş’ın ( Kara Çadırın) altında yaşamıyordu. Nazé anaya öykünüyordu.
Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.