Siyaset

KCK Davası ve Dile Getirilmesi Gereken Acı Gerçekler…

ÎBRAHÎM GUÇLU · 28.10.2010 · 2 görüntülenme

KCK Davası ve Dile Getirilmesi Gereken Acı Gerçekler…


KCK Duruşması devam ediyor. Bugün (25.10.2010), KCK Davasının 5. Duruşmasına devam edildi. KCK Davası’na yönelik ilginin 5. Duruşma aşamasında azaldığı görülmekte. Bu ilgisizliğin, doğal olup-olmadığı, duruşmanın yapısal karakterinden kaynaklanıp-kaynaklanmadığı konuları önümüzdeki günlerde gözlemler, araştırmalar ve incelemeler sonucu belirlenecektir.

Duruşma, iddianamenin okunması aşamasındadır. Buna rağmen, tutuklu siyasiler tahliye talebinde bulunmaya devam ediyorlar. Mahkeme ise, tutukluların ve avukatlarının tahliye taleplerini, Türkiye’deki ve Dünyadaki aydınların, siyasetçilerin, demokratik kurum ve platformların baskılarına rağmen, ciddiye almamakta ısrarlıdır.

KCK Davası ile ilgili görüşlerimin bir bölümünü, “KCK Davası ve Kürtçe Savunma” başlıklı makalemde ele aldım. KCK Davası’nda benim yazdıklarımdan öte daha önemli, hem de oldukça acı gerçekler var. Bu acı gerçeklerin de dile getirilmesi, analiz edilmeleri, Kürt kamuoyunun bu konularda aydınlatılması gerekir.

Mahkemenin meşruiyetinin tartışma konusu yapılmaması, davanın içeriğini sıradanlaştırdı ve davayı bir Kürt davası olmaktan çıkardı…
Mahkemede tutuklu ve tutuksuzların kimlik tespitine geçmeden önce, ya da kimlik tespitinden sonra, mahkemenin meşruiyet sorununun tartışma gündemine getirilmesi gerekirdi. 12 Mart ve 12 Eylül yargılamaları döneminde bile askeri mahkemelerim tabi hâkim ilkesi, hukuki olmamaları açısından meşrulukları tartışma konusu yapılmış, bu konuda mahkemenin karar varıp, konuyu Anayasa Mahkemesine götürmesi istenmiştir.

Ne yazık ki KCK Davası’nda, mahkemenin meşruiyeti hiçbir açıdan gündeme getirilmemiştir.

KCK Davası’nın bir anlamıyla Kürt Halkının yargılanması olduğunu KCK kapsamında yargılananlar, avukatlar, siyasi yorumcular da bir tez ve kabul olarak ileri sürmektedirler.

KCK Davası, Kürt Halkının yargılanması davası ise, o zaman Türk Milleti adına yargılama yapan bir mahkemenin, meşru kabul edilmesi olanaklı değildir.

En önemlisi de, mahkemeler/yargı, Türk Devleti’nin en önemli kurumlarından biridir. Kürdistan’daki sömürgeci sistemin ve işgal hukukunun devamın sağlayan kurumlardır. O zaman Türk Mahkemelerinin, Kürtleri yargılaması, meşru ve doğru olamaz.

Türk Mahkemelerinin meşru olmadığı, Kürtleri, Kürt yurtseverlerini, Kürt aydınlarını ve siyasetçilerini yargılama yapamayacağı konusunda, yıllardır, Türkiye ve Kürdistan’da Türk Mahkemelerinde mücadele vermekteyim. Bu konuya ilişkin mahkemelere sunduğum onlarca savunma var. Bu savunmalarımın hepsinden, KCK Davası’nın avukatlarının bir kesimi, Kürt ve Türk Kamuoyu bilgi sahibidir.

KCK Davası’nda yargılanan Kürt siyasilerinin ve avukatlarının mahkemenin meşru olmadığını ileri sürmemesi, Türk Mahkemelerin meşruiyetini ileri sürmemesi, tartışma konusu yapmaması, KCK Davası’nı sıradanlaştırdığı gibi, davayı Kürt Davası olmaktan çıkarmaya tümden bir temel oluşturmaktadır.

Lozan Antlaşmasına dayanma talihsizliği…
KCK Duruşmasının ilk gününde Hatip Dicle tüm yargılananlar adına söz alarak, Kürtçe savunma talebinde bulundu. Kürtçe savunmasını gerekçesini Lozan Antlaşmasının belli maddelerine dayandırdı. Lozan Antlaşmasının ileri sürdüğü maddelerinde Kürtçe savunma hakkına yol açtığını ileri sürdü.

Lozan Antlaşması’nda bu hükümlerin bugüne kadar uygulama alanını bulmaması, ileri sürülen ve sürülmekte olan görüşlerin bir yorumdan öteye olmadığını ortaya koymakta.

En önemlisi de, Hatip Dicle’nin Lozan Antlaşmasına sırtını dayama talihsizliği ve bahtsızlığıdır.

Her Kürt çok iyi bilmelidir ki Lozan Antlaşması, Türk Devleti’nin tek ulusa dayalı, sömürgeci ve işgalci, tek din ve mezhebe dayalı, tek ideolojiye, tek elitik sınıfa dayalı, otoriter ve faşizan yapısını onaylayan; Kürdistan’ı sömürgeleştiren, Kürdistan’ın dört parçaya bölünmesini tescil eden, Kürdistan bağımsızlığı gündemleştiren Sevr Antlaşmasını ortadan kaldıran bir uluslararası sömürgeci/emperyalist anlaşmadır.

Kürtler hiçbir şekilde Lozan Antlaşmasını meşru gösteremezler. Lozan Antlaşmasını meşru göstererek, kendilerine ve Kürt ulusuna kötülük yapamazlar.

Lozan Antlaşmasının meşru görülmesi, Kürt Ulusunsun kendi kaderini kendisinin tayin etmesi, iktidar ve egemenlik mücadelesinin meşruiyet temellerini zedeler. Hatta gayrı meşru zemine çeker.

İddianamenin okunmasının istenmemesi yanlışlığı…
KCK tutukluları/tutuksuzları ve avukatları, duruşmanın başladığı gün, kimlik tespitlerinin yapılmasından hemen sonra, iddianamenin tümden okunmamasını talep ettiler. Mahkeme, bu talebi, memnuniyetle ciddiye alarak ve gözeterek, 7500 sayfalık iddianamenin 900 sayfalık bir bölümünün davanın savcısı tarafından okunmasını karar altına aldı. İddianamenin 900 sayfalık bölümü okunmaya başlandıktan sonra da tutuklu avukatları, iddianamenin hiç okunmamasını istediler.

Doğrusu tarihi ve asrın davası olarak nitelendirilen bir davanın tutuklularının/tutuksuzlarının ve avukatlarının iddianamenin okunmamasını talep etmelerinin, davayı önemsememek anlamına geldiğini, kavramayacak bir konumda olamazlar. KCK Davası gibi 151 yargılananı olan, politik içerikli ve Kürt millet sorunu ile doğrudan ilişkili olan bir davanın tutuklularının/tutuksuzlarının, davanın temelsizliğini ya da içeriğini Dünya ve Türkiye kamuoyu gözünde açığa çıkarmaları için, iddianamenin tümünün okunması için sabır, metanet göstermeleri; buna karşılıklı da savunma aşamasında istedikleri kadar konuşma, görüşlerini açıklama fırsatını elde etme olanağı için çaba göstermeleri gerekirdi.

İddianamenin okunmaması, aleniyet ve gerçeklerin açıkça ifade edilmesine aykırı olduğu gibi, savunma aşamasında da tutukluların savunma haklarını kendi elleriyle ve görüşleriyle kısıtlamaya karine oluşturabilir. KCK tutuklularının/tutuksuzlarının ve avukatlarının savunma aşamasındaki bu handikapla ilgili hazırlıklı olmaları gerekir. Çünkü savunma aşamasında da onlardan tutarlılık istenecek. Bu tutarlılık da tutukluların savunmalarının kısıtlanması bedelini doğuracaktır.

12 Mart 1971 kitlesel DDKO yargılanmalarında bütün iddianamenin ve dosyadaki delillerin okunması bizim ısrarlı isteğimizdi. Mahkeme, iddianamenin ve belgelerin tümünün okunmaması konusunda ısrarlı, baskıcı ve hukuk dışı uygulamalar gösteriyordu.

Bizim iddianamenin ve belgelerin tümünün okunmasını istememiz, iddianamenin ve belgelerin her satırına yönelik savunma, görüşlerimizi ifade etmek içindi.

Savunma aşamasında da, mahkeme aynı kısıtlayıcı ve sınırlandırıcı hukuk dışı davranışı ortaya koymaya çalıştığı zaman da, buna razı olmadık. Savunmamızı sınırsız yapma konusunda ısrarlı ve kararlı davrandık.

KCK Davası, Öcalan Davası geleneğinin bir devamı dava olduğunu ortaya koymaya aday görünmekte.

Öcalan Davası da asrın davası olarak nitelendirilmesine rağmen, iddianame ve binlerce sayfalık belgelerin okunması, iddianameye ve dosya içindeki belgelere satır-satır verilecek cevapların, buna ek olarak yapılacak binlerce sayfalık savunmanın yılları kapsaması beklentisi olmasına rağmen, Öcalan’ın davası üç hafta içinde sona erdi.

Bir Avrupalı gazeteci-yazarın deyimiyle asrın davasında “dağ fare doğurdu.”

Bu gelişmenin ve mahkemenin üç haftada sonuçlanmasının kendisi de, Öcalan’ın mahkemedeki teslimiyeti tescil eden tarihi bir manifesto idi.

Tahliye isteme basiretsizliği…
KCK Davası, hiç şüphe yok ki siyasi bir davadır. KCK Davası tutukluları/tutuksuzları ve avukatları, BDP sorumluları da KCK Davası’nı böyle tanımlamaktadırlar. KCK Davası siyasi bir dava olduğuna göre, bu davada tutukluların ve yargılananların da davanın bu karakterine ve asaletine uygun davranmaları gerekir.

Tutuklu ve tutuksuz yargılananlar, cezaevinde mahkemeye getirildikleri andan itibaren, siyasi davanın elemanları olarak hareket etmeleri, buna uygun davranışların, taleplerin sahipleri olmaları gerekir. Görüşlerini siyasi bir davanın niteliği ve asaletine uygun ölçüp biçerek dile getirmeleri gerekir.

KCK tutuklu ve tutuksuz yargılananlarının, böyle davranmadıkları, bir siyasi davanın asaletine uygun hareket etmedikleri hemen kendisini açıkça dışa vurdu. Duruşmanı ilk günü, daha kimliklerin tespit edildiği, iddianamenin doğru-dürüst okunmaya başlamadığı bir aşamada, mahkemeden tahliye talebinden bulundular.

Bu davranışın bir bilgisizlikten ve tecrübesizlikten kaynaklanmış olabileceğini ileri sürmek de olanaklı değildir. Bu konuda tecrübesiz de olamazlar. Biliniyor ki, KCK Davasındaki tutukluların bir kısmı avukat olduğu gibi, bir kesimi belediye başkanları, birçoğu da yıllarca yargılanmış, cezaevinde hapis yatmış insanlar.

Kürt yurtseverlerinin en tecrübesiz oldukları 12 Mart 1971 Askeri darbe döneminde DDKO yargılamalarında, duruşmanın ilk günü iddianame daha okunup sonuçlanmadan, mahkemenin meşruiyeti konusundaki iddialarımız karara bağlanmadan, savunma aşamasına gelmeden, savunma yapmadan, avukatımın tahliye talebinde bulunmasını, mahkemede söz alarak açıkça red ettim.

Bu red etme gerekçemi, davanın siyasi bir dava olmasına, bu davanın Kürt Halkının yargılanması davası olduğuna, bu nedenle mahkemenin karşılıklı bir hesaplaşma platformu olduğuna/olacağına dayandırdım.

Bunun üzerine benimle ilgili tahliye talebinde bulunan o günün Baro Başkanı Avukat Eşref İnceoğlu davamdan çekildiğini açıkladı. Ben de bu yaklaşımı olumlu karşıladım ve davamdan çekilmesini onayladım.

Kürtçe konusunda sefilliğin ortaya çıkması…
Hatip Dicle’nin Kürtçe savunma yapma talebinden sonra, mahkemenin bu talebi red etmesi ile birlikte, Kürtçe savunma konusunda mahkemede ısrarın devam etmesine rağmen, mahkemede başka acı bir gerçek ve sefillik ortaya çıktı.

O acı gerçek ve sefillik de, Kürt siyasilerin Kürtçeyi iyi bilmemeleri, Kürtçe konuşmalarıyla dramatik sahnelerin ortaya çıkması, bunun basına yansımasıdır.

Bu da Kürt siyasilerinin, siyasi mücadelelerinde Kürtçeyi küçümsemeden ileri geldiği tartışmasıdır. Kuzey Kürdistan’daki siyasi örgütler bu konuda büyük günah işlemekle kalmamışlar, Kürtçeye karşı olan aymazlıkları, samimiyetsizlikleri, ciddiyetsizlikleri aynı zaman da Kürt halkının tüm değer yargılarına karşı yabancılaşmayı yaratmışlardır. Yabancı görüş ve ideolojilere açık olmaları ve benimsemeleri sonucunu doğurmuştur.

Bu da PKK tecrübesiyle tam anlamıyla bir felakete dönüşmüştür.

KCK Davası’ndaki dramatik-komik durumun Kürt siyasilerine ders olması umuduyla, geleceğe bakmak gerekir.

Amed, 26. 10. 2010

İbrahim GÜÇLÜ

ibrahimguclu21@gmail.com

İlgili

Yorumlar (0)

Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.