BİR ANTLAŞMA; DÖRT İTTİHATCI BİR BOLŞEVİK
Bîşar Norşîn · 7 ay önce
Alixan Aras · 22.07.2005 · 2 görüntülenme
Çiya çocuklar uzaklaşınca, ne olur ne olmaz diye düşünerek, aksi istikamete tüfeğine yüklene yeklene uzaklaşmağa çalıştı.
Akşamın turuncu rengi, dağ yamaçlarına vurarak, harika bir sonbahar manzarası çiziyordu. Ufuklardaki bulutların kızıllığı, usta bir resamın hüzün dolu gün batışı tablosunu andırmaktaydı.
Dağ yamaçarında uçuşan iki atmaca, döne döne çiyaklamaktaydılar.
Çiya, avcıların yaptığı bir evsingin (taşlardan örülerek yapılan, avcıları kamuflaj eden siperlik) içine girerek geceyi geçirecekti ki, çocuk gürültüleri duydu. Bunların rastladığı çocuklar olduğunu hemen anladı.
Önce, başkaları da vardır düşüncesi ile gizlendiği yerden çıkmak istemedi. Etrafı iyice yoklayıp, çocukların yalnız olduklarına emin olunca, evsingden çıkarak yerini gizlemek istedi. İyice uzaklaştı ve çocuklara seslendi. Çocuklar sesin geldiği yöne sevinçle kaşarak geldiler.
_Bax sana peynir tereyağı ve ekmek getirdix! diyerek ellerindeki bohçayı uzattalar.
Çocuklar, bütün köyün evlerini dolaşıp ganimet toplamış gibi, nerdeyse onbeş kilo peynir, yağ ve ekmek getirmişlerdi.
Çiyanın bu duruma canı çok sıkıldı. Çocuklar hem kendisine verdikleri sözü tutmamış, hem de planını yutmamış oluklarını göstermişlerdi. Şimdi artık tehlikedeydi. Fakat onlar anlamışlar gibi:
_Heval qorkma biz senden kimseye bahsetmedix. Ekmeği ve peyniri bizim evden, yağı da Hasan, Hasanlardan çaldıx!
_Yani şimdi sizce ben asker değil miyim?
_Çı, değilsin Heval, sen bir Hevalsın ...
_Peki niye kimseye bahsetmediniz benden?
İkisi endişe ile birbirine baktı. Sonra:
_Köyümüzde qorucular da var, ma biz o xainlerden deilix...
Çiya bir taraftan şimdi bu yiyecek arkadaşlarda olsa diye düşünüyor bir taraftan azar azar yiyordu.
Çocuklara, tekrar kendinden kimselere bahsetmemelerini tenbih ederek, çabucak geri dönmelerini istedi. Çocuklarını merak eden aileler, onları aramak zorunda kalmamalıydılar.
Çiya çocuklar gidince, zorlukla yutabildiği küçük lokmalarla karnını doyurdu. Bu halde bir yere kaçamazdı. Artık ne olucaksa olacattı ve o geceyi evsingde tedirgin bir halde geçirdi.
Daha şafak sökmeden uyanıp gitmek istemesine rağmen, yaranın acısı ve endişeden uyuyamamış ve geç uyanabilmişti.
Hareket ettikçe, yara örseleniyor ve zayıf ta olsa kanamanın sürmesine yol açıyordu. Fakat bir an evel bu mevkedin uzaklaşmak zorundaydı. Her an keşfe çıkmış bir korucu veya asker timine tesadüf edebilirdi.
Çiya, çocukların getirdiği azığın verdiği enerji ile hayli uzaklaştı. Fakat iyi saramadığı yaradan zaman zaman sızan kan, onu güçten düşürüyordu.
Üç gün içinde hem yiyeceği bitmişti, hem kendi...
Yaralı bacak davul gibi şişmişti. Nerde ise diğer bacağının iki kat büyüklüğüne çıkmıştı. Ağrı da tahamül edilmez hal almıştı. Durup dinlenmek yerine, emniyetli bir sığınak araması, kanmayı sürekli hale getirmiş ve yaranın azmasına yol açmıştı.
Bir kurt sürüsüne rastlamasa bile, tedavi olmazsa çok geçmeden canından olabilirdi.
İlk karşılaşacağı insandan yardım istemeğe karar verdi.
Aştığı son tepeciği inince açlıktan gözlerinin karardığını hissetti. İlerde birkaç ineği otlatan genç bir kız gördü. İki defa yardım için seslendi, yüzü rüzgara dönük olan kız duymadı. Ona iyice yaklaştığında artık gücü kalmamıştı. Uzanır vaziyette kendini toprağa bıraktı. Bir müddet sonra bitkin bir sesle:
_Sakın sesini çıkarma! diyebildi.
Xezal hayvanlarını anızlarda otlatırken, bir yanda da yeni aldığı ders kitaplarını karıştırıyordu.
Birden yanında bir gürültü hissetti. Yılan kayması gibi bir şeydi. Daha dönmeden:
_Sakın sesini çıkarma! diye uyaran bir sesle ürperdi. Döndü ve acaip üniformalı bir gençle göz göze geldi.
Ardest ve Sidal bir zaman, nereye gideceklerini bilmeden ıssız dağları aşarak yol aldılar. Amaçsız ve plansızdılar.
Sonbahar bitmiş, kış mevsiminin ilk günleri olduğundan geceler oldukça soğuk geçiyordu.
Yabani armut, alıç ve yabangülü meyveleri ile beslendiklerinden ihsale tutulmuş gibi sık sık tuvalete çıkmak zorunda kalıyorlardı. Bu beslenme türü tam bir doyma sağlamıyordu. Fakat kısa bir süre sonra bunları da bulmak olanaksızlaşacaktı.
Ardest kendisini gerilladan ayrı düşünemiyordu. Fakat içini kemiren bir kuşku vardı ki açıkça dillendirmekten kendi de korkuyordu. Ya bütün birimler böyleyse veya diğerleri daha beter iseler...
Yani asıl koku balıkta olduğu gibi, baştan çıkmışsa ve çoktan ayakları aşmışsa ne yapaçaktı?
Sidala endisesini açma va tartışma gereği duyuyordu.
_Uzan zamandır yürüyoruz. Hayli uzaklaştık, bir yerde mola verip biraz dinlenelim. Şu ilerdeki yamaçta yeşil bir alan görünüyor belki su da vardır. Ne dersin?
Vallahi çok yorulmuştum, biraz dinlenirsek iyi ederiz! dedi Sidal.
Bölge taraftarların yoğun olduğu bir alandı. Köylüye görünmek iki nedenle rizikolu idi. Biri kendilerinin gerillaya bildirilmeleri, diğeri de sömürgecilerin sürekli baskıları nedeni ile bölgeye dolmuş olan askeri kuvvetlere tesadüf etmeleri olasılığı...
Yamaca varmadan ayak bastıkları son düzlüğe tarla açan köylüler, taşlardar sınırlar oluşturmuşlardı. Ardest _Bunlar iyi siper olur! diye düşündü.
Bir an silah sesleri gelmeğe başladı.
Kaçışta bir çatışmaya rastgelmişlerdi.
Ardest hemen siper aldı. Sidal ise isteksiz onu taklit etti.
Sesin geldiği tarafı iyice tespit edip, neler olup bittiğini anlamak için etrafı kontrol ettiler.
Önlerinde, atış hattı altında duran düşman kuvetleri, karşı tepelerdeki gerilla mevzilerini ateşe tutmaktaydılar. Ardest böyle durumların yılmaz cengaveriydi. Hiç birşey düşünmeden mevzisini pekiştirip, arkadan bastı ateşi.
Sidal yanına çökmüş hedef gözeterek tek tek atıyordu mermilerini.
_Aha birini devirdim! diye bağırdı birden, heyecanla.
İlk kez birini vuruyordu. İçi bir tuhaf oldu. Ateşi kesti.
Çok geçmeden iki ateş arasında kalan düşman, yana doğru geçit arayarak geri çekilmeğe başlamıştı. Arkalarından ateş açan birliğin gücünü hesap edemediklerinden çekilmeyi yeğlemişlerdi.
Ardest neden sonra Sidalın durduğunu ayırd etti. Ona doğru bağırarak:
_Ne duruyorsun ateş etsene! Bizimkilerin öldürülmesini mi bekliyorsun?
Sidal doğrulup yeniden ateş etti. Fakat artık hedef gözetemiyor, üstelik silahı zor tutuyordu. Sıtma nöbetine tutulmuş malaryalı bir hasta gibi zıngır zıngır titriyordu.
Düşman safdışı edilince, kısa bir bekleme olmuştu. Sonra karşıdaki gerilalar mevzilerini terk ederek, kendilerine doğru gelmeğe başlamışlardı.
Sidalı sarmış olan nöbet sürüyordu.
Öldürmüştü ve ölümü içinde hissetmişti. Korku binmişti bedenine, ama bu hengamede ağladığının ayırdında değildi.
_Arkadaşlar geliyorlar! dedi sevinçle Ardest.
_Kaçmayacak mıyız? diye sordu yutkunarak Sidal. Sesi çok duyguluydu. Ardest ona anlamlı bakarak:
_Korktun mu sen? diyecek oldu, dönüp baktığında ağlamaklı gözlerini görünce sözünü çevirerek:
_ Haydi üzülme, sen vurmazsan onlar bizimkileri şehit edeceklerdi! dedi.
Fakat içini tuhaf bir hüzün kapladı. Sidala endişe ile bakarak düşünüyordu.
Kısa bir an ne yapacağını bilmezliğin karaksızlığı nedeni ile sesez kaldılar.
Sidal sanki zihninde geçenlere yanıt veriyormuş gibi, birden:
_Yok, gerillacılık bana göre değil, ben bunu yapamam... diye söylenledi.
Artık kendini zapt edemiyordu. Hem gözleri sulanıyordu hem de zıngır zıngır titriyordu.
Ardest, onu böyle görünce vijdan azabı duyuyordu. Gerçekten herkes her mesleği yapamazdı. Kimi asker, kimi oduncu, kimi doktordu yaşamda...
_Biz de insanız, farklılıklarımız olacak, bu hali ile Sidal ancak gerilaya sorun olur! diye düşündü.
En doğrusu evine dönmesi ve tahsilini tamamlaması idi. Ulusumuza böyle de yararlı olunabilirdi. Ama bunu ona diyemezdi. Duygularını zaptederek sert bir tonla:
_Kararını çabuk ver, bak arkadaşlar geliyorlar! Ya kalacaksın, ki bir daha kaçışın mümkün değildir ya da...
Sidalın ayağının bağları çözüldü, oraya çöktü. Kafasını elleri arasına alıp kederli kederli ne yapacağını bilmez bir halde oturmağa başladı.
Ardest kısa bir an düşündü. Ne yapmalı idi? Bu hali ile gerilada kalsa yaşayamazdı, yaşatılmazdı. Kendisine yapılanlar gözü önüne geldi. Başkasına aynısını çek demeğe hakkı olmadığını düşündü. O zaman H1den ne ayırdı olurdu?
Acele bir karar vermeliydiler.
_Bana güven, bil ki değişik bir şey demeyeceğim. Sen de eğer yakalanırsan, benim kaçtığımı fark edince, korkup kaçtığını söyleyeceksin. Ne ben seni görmüşüm, ne de sen beni. Unutma biz birbirimizi bir daha görmemişiz! Haydi kalk uzaklaş buradan!
Sidal yerden kalkacak cesareti bulamadı kendinde...
_Gerillacılık tam bana göre ve ben geri dönüyorum. Haydi sen durma kaç! dedi tekrar.
Eğildi Sidalı yerden kaldırdı ve kucakladı, iki yanağından öptü. Bu bir vedalaşmaydı.
_Dastum, yoldaşım. Unutma sen benim için her zaman değerli bir dostsun! Sen yaşarsan yoldaşlarımızdan neler çektiğimizi anlat! Ben yaşarsam seni kardeş gibi seven bir ağabeyin olarak, hep seni dost bileceğimi unutma! dedi.
Sidal onun boynunu sarılıp hıçkırarak ağlamağa başladı.
Ardest yaklaşanlara bakarak, bu töreni uzutmağa vakitleri olmadığını düşündü.
_Haydi durma git! dedi ve Sidala zaman kazandırmak için mevziden çıkıp yaklaşan guruba doğru hızlı adımlarla yürüdü...
Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.