BİR ANTLAŞMA; DÖRT İTTİHATCI BİR BOLŞEVİK
Bîşar Norşîn · 7 ay önce
Ahmet ALÝM · 14.08.2006 · 1 görüntülenme
Duygu, 30 temmuz 2006’da kansere yenilerek vefat edince, kadın sorunu ve Duygu’nun bu dava içindeki gündeme gelmiştir. Bu duygusal ortamda bazı konular yeterince ele alınmadığından, kadın sorununun tartışılmasında faydalı olabilecek bazı analizler aşağıda verilmiştir. İkinci Dünya savaşından 1 yıl sonra İstanbul’da doğan ve Duygu adıyla tanınacak kız, T .C.’yi kuran asker elitten Mustafa Kemal’in yaveri ve CHP milletvekili Ali Sevket Öndersav’ın torunuydu. Savaşın yeni bittiği dünyada özellikle savaşın yıkımına maruz kalan ülkelerde toplumlar yeniden yapılanma sürecine girmişlerdi. Duygu’dan 38 yıl önce Fransa’da doğan Simone de Beauvoir, Sartre ve Aron gibi entellektüellerle ekim 1945’ten itibaren varoluşculuğun sözcülüğünü yapan “Les Temps Modernes” dergisini çıkartan çekirdek kadroda yer alan bir yazar olarak sonraki yıllarada Kadın sorunun Dünya çapındaki sembollerinden birisi haline gelmiştir. Bu yazıda yeni kaybettiğimiz Duygu ile Simone de Beauvoir ve kadın sorunu hakkında bazı analizler yapılacaktır.De Beauvoir’dan Duygu’yaDuygu ile Simone arasında 38 yaş fark varken Fransa ile Türkiye arasındaki fark konulara ve ele alınan toplumsal alanlara göre değişmektedir. Örneğin kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesi alanında Türkiye Fransa’ya göre öndedir. Türkiye’de kadınlara bu hak 1934 yılında verilmişken, Fransa’da 1946’yı beklemek gerekmiştir. Dolayısıyla Duygu ve De Beauvoir’nın hayatlarını adadıkları kadın hakları mücadelesinde De Beauvoir Duygu’ya Fransa’da Türkiye’ye örnek olmuşlardır. Yani Duygu Türkiye’nin Simone de Beauvoir’ı olmaya çalışmıştır.Simone de Beauvoir 1908’de Paris’te burjuva bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş ve Birinci Dünya savaşından sonra dedesinin iflasından sonra annesinin serveti sayesinde yaşayan yarı burjuva yarı aristokrat bir ailede büyümüştür. Eğitimini Sorbon’da Sartre ile yapan De Beauvir 1929’da felsefe hocası olmuştur. Evlilik kurumuna karşı olan De Beauvir Sartre ile evlenmeden onun ölümüne kadar beraber olmuştur. Bu birlik bir işbölümüne de içermekteydi, Sartre varoluşculuğun teorisini yaparken Simone de Beauvoir ise edebiyatını somut ve direkt bir şekilde yapmıştır. Bu çerçevede hayatı her alanıyla sorgulayarak anlam vermeye çalışan bir entellektuel olmuştur. Bu sorgulamalarının ürünü olan “İkinci Seks” kitabını 1949’da yayınlayınca toplumsal bir depreme yol açmıştır. Bu arada ilk romanını 1943’te yayınlayan De Beavoir tanınmış bir yazar olduğundan kitap ilk hafta 20 000 adet satarak bir rekor kırmştır. Vatikan ve Papalık kitaba karşı tavır alarak De Beauvoir’ı afaroz etmiştir. Bu kitapla feminizmin sembolu haline gelen De Beauvoir, kadını ikinci sınıf pozisyonda tutan toplumsal koşulları analiz ettiği bu baş yapıtında ; kadınların konumunu mitolojiler, uygarlıklar, dinler, gelenekler ve anatomiyi inceleyerek ortaya koymuştur. Özellikle analık ve kürtajı ele aldığı bölüm, bu yıllarda kürtaj cinayetle eş anlamlı görüldüğünden tam bir skandala dönüştürülmüştür. Evlilik ise bir burjuva kurumu olarak kadın açısından en az fahişelik kadar aşağılık bir pozisyon ifade etmekte olup kadının kocasının boyunduruğundan kaçamayacağı bir durum olarak ele almıştır. De Beauvoir, 2 Dünya Savaşının yükü altında ezilen kapitalist Avrupa’da kadının ekonomik hayatta etkinliklerini zorunlu olarak artmasına neden olan koşullarda, iyi bir gözlemci olarak kadının koşullarını çok çarpıcı ve yalın olarak ortaya koyduğundan, yeni bir dönemi başlatmış ve onun fikirleri farklı biçimlerde farklı tarihlerde ve coğrafyalarda yankı bulmuştur.Kadın Sorunu ve DuyguAvrupa’ya olan coğrafi yakınlığa rağmen De Beauvoir Türkiye’de tanınması için 1970’ler ve 1980’leri beklemek gerekmiştir. Zira resmi ideolojiyi çok güçlü bir şekilde toplumun hücrelerine işleyen ve Beşikçi’nin deyimi ile herkesin kafasında bir karakol kuran TC kadın konusunda, kadını geleneksel rolü içinde tutmayı esas alarak toplumsal yapının değişmemesini sağlamaya çalışmıştır. 1960’lara kadar bir kaç büyük metropol ile sınırlı kalan açılımlar 1970’lerde yaygınlaşmaya başlamış ve 1980 darbesiyle sınırlandırılmaya çalışılmıştır. 1980 darbesiyle bir açık cezaevine dönüşen Türkiye’de toplumun kendini ifade etmesi ve toplumsal konuları tartışabilmesi sınırlandırılmıştır. Bu arada Cumhuriyetin elit kesimi içinden çıkan Duygu, pedagog olarak başladığı meslek hayatına, 1972’den itibaren gazete yazarı olarak devam etmiştir. 1970’lerdeki gelişimin bir ürünü olarak 1978’de Kadınlara yönelik bir dergi Kadınca adıyla çıkartılmaya başlanmıştır. Bu arada gazetecilikte kendini kanıtlayan Duygu Kadınca dergisini yayın yönetmenliğine getirilmiştir. Toplumun önemli ölçüde kutuplaştığı bu dönemde Kadını adını duyurabilmesi çok zor bir işti. 1980 darbesi toplumsal muhalefeti boğarken, yıllardır bastırılmış olan kadın sorunu siyasi olmayan bir tarzda Duygu tarafından yönetilen Kadınca dergisi tarafından 1980’li yıllar boyunca artarak gündemleştirilmiştir. Yani nefes alma boruları tıkanan toplumun kendini ifade etmede bulduğu yollardan biride kadın sorunu olmuş, Duygu bu muhalefet kanadının sözcülerinden birisi haline gelirken koşullarda ona bu ortamı sağlamıştır.Duygu ile De Beauvoir arasındaki bir benzerlik ise Kadın üzerine yazdıkları kitaplarını her ikisininde 41 yaşında yazmış olmalarıdır. Zira Duygu Kadının Adı Yok kitabını 1987’de yayınlamış ve büyük bir ilgi ve de çok sayıda eleştiri almıştır. Bu kitap 1988 yılında muzır bir neşriyat olarak yasaklanmış ve 3 yıllık mahkeme sürecinden sonra serbest bırakılmıştır. Böylece Duygu’yu dahada gündemleştiren bu süreçten sonra Atıf Yılmaz bu kitabı film olarak çekerek Duygu’yu ve kadınların sorunlarını daha geniş kesimlere taşımıştır. Duygu’nun arakasından kadın yazarlar tarafından yazılan yazılarda, Duygu’nun insan hakları savunuculuğu ve politik duruşuna örnek olarak Metin Göktepe’nin öldürülmesine karşı çıkması, Cumartesi annelerine destek olması, Manisalı çocuklar davası, Pınar Selek davası vd gösterilmektedir. Fakat Duygu’nun tavrının iki alanda Kemalist resmi ideolojiyi aşamadığı görülmemektedir. 1980’li yıllardan beri Türkiye’nin gündeminde yeterince yer almazsada, başörtü sorunu ve Kürdistan’daki savaşta Kürt kadınlarının maruz kaldıkları tecavüz ile Kürt kadınlarının mücadelesi Duygu tarafından Kemalist körlük olarak tanımlayacağım nedenden dolayı görülmemezlikten gelinmiştir. Buna karşın De Beauvoir Fransa’nın Cezayir savaşı sırasında kadınlara yaptıkları işkencenin devlet tarafından kabul edilmesi ve mahkum edilmesinde tayin edici bir rol oynamıştır. Gerçek anlamda devletten ve resmi ideolojiden arınabilen bir aydın olarak De Beauvoir politik duruşu ve fikirlerinden dolayı kadın hareketinin Dünya çapındaki bir sembolu haline gelirken, Duygu içinden geldiği çevrenin çizdiği kalıpları belirli ölçülerde kırabildiğinden etkileride o sınırlar içinde kalmıştır. Ayrıca, De Beauvoir üstat olarak tanımladığı Sartre ile beraberliğini kamuoyunun önünde onun ölümüne kadar sürdürmüştür. Duygu’nun duygusal dünyası ise özel bir alan olarak kamuoyından saklanmış ve onu etkileyip geliştiren Sartre gibi birisinin yokluğu Duygu’nun fikri gelişimini sınırlandıran faktörlerden birisi olmuştur. Dolayısıyla kadın sorunununda TC’nin çizdiği kırmızı sınırlar aşılmadan sorunun özüne inmek ve çözüm bulmak mümkün değildir. Duygu’nun tartıştırdığı sorunu tüm boyutlarıyla sorunun sahipleri tarafından ele alınarak Duygu aşılmalıdır. Duygu çok önemli toplumsal bir sorun olan Kadın sorunun çevresinde dolaşmış, bu alanda bir çok gelişme sağlanmasında rol oynamasına rağmen TC konusunda Duygu’sal davranarak engelli Türk aydını tavrını aşamamıştır. Neticede Kadının adı duygu, duygusuz yaşamayın.Ahmet ALİM Fransa, 13.08.2006 Duygu, 30 temmuz 2006’da kansere yenilerek vefat edince, kadın sorunu ve Duygu’nun bu dava içindeki gündeme gelmiştir. Bu duygusal ortamda bazı konular yeterince ele alınmadığından, kadın sorununun tartışılmasında faydalı olabilecek bazı analizler aşağıda verilmiştir.
Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.