BİR ANTLAŞMA; DÖRT İTTİHATCI BİR BOLŞEVİK
Bîşar Norşîn · 7 ay önce
Ahmet ALÝM · 24.11.2006 · 1 görüntülenme
Enerjiyi kontrolden İmparatorluğaİnsanlığın günümüzde ulaştığı düzeyde enerji yaşamın her alanında belirleyici bir faktördür. Kömürün yoğun kullanımı ve buhar enerjisinin sanayide kullanılmasıyla başlayan sanayi devrimi, feodalizme öldürücü darbeyi vurararak ilk defa İngiltere’de kapitalizmi başat hale getirmiştir. Enerji üretimi ve kontrolunu ele geçiren İngiltere, buhar teknolojine sanayi, daniz ulaşımı ve demiryolu ulaşımına uygulayarak güneşi batmayan imparatorluğunu kurmuştur. Bu arada Edwin Drake, amerikalı bir albay, ilk petrol kuyusunu 1859’da Kanada sınırındaki Pennsylvanie eyaletinin 125 nüfuslu bir köyü olan Titusville’de açmış ve petrolu bir enerji kaynağı olarak devreye sokmuştur. Devamında rafineride ayrıştırılan petrol enerji kaynağı olmanın yanı sıra, kimya, tekstilden tutun ilaç sektörüne kadar bir alanda girdi maddesi olması bakımından kara altın olarak adlandırılan çok stratejik bir madde haline gelmiştir. Petrolu bir enerji kaynağı olarak kullanıma açan ABD yaklaşık 80 yıl sonra dünya jandarmalığını İngiltere’den almıştır. Yalnız günümüzde en çok kullanılan enerjiler fosil kaynaklar olarak tanımlanan Kömür, Petrol ve Doğal gazdır. Bu kaynakların en önemli özelliği yenilenemez olmalarıdır. Dolayısıyla, petrol, doğal gaz ve kömür rezervlerinin sırasıyla 50, 100 ve 250 yıl dolaylarında bitebileceği tahmin edilirken, insanların enerji tüketimi artmaya devam etmektedir. Mevcut refah düzeyinin yükseltilmesi, en azından korunması alternatif enerji kaynaklarının bulnmasıyla mümkündür. 1973’teki 1. petrol krizinden sonra, enerjide dışa bağımlı gelişmiş ülkelerde enerji tasarufu ve alternatif enerji kaynakları yaratılması için çalışmalar yoğunlaştırılmıştır. Enerji tasarufunda yaşamımıza giren uygulamalardan en çok farkedileni her ilkbahar ve sonbaharda uygulanan yaz ve kış saati uygulaması, bu krizden 3 sene sonra 1976’da başlamıştır. Alternatif enerji alanında ise 1950’lerde üretimine başlanan nükleer elektrik enerjisi olmuştur. Nükleer enerji ataomun parçalanması sonucu ortaya çıkan enerjinin elektriğe dönüşmesi 1950’li yıllarda ABD SSCB rekabeti sonucu doğmuştur. 1965’e gelince nükleer enerji üretimi Sovyetler Birliği ve ABD başta olmak üzere Fransa, Japonya, Batı Almanya, İngiltere, İtalya, Belçika, Kanada, ve İsveç’ten oluşan 10 gelişmiş ülke tarafından yapılan ayrıcalıklı bir durumu ifade eder hale gelmiştir. Nükleer enerji teknolojisine sahip ülkelerin sayısı 1970’de 14’e, 1975’te 19’a, 1980’de 30’a günümüzde ise 31’e çıkmıştır. Bu 31 ülkede faal olan 443 nükleer santralda ; dünya elektrik tüketiminin % 16’sı, dğnyada ticari olarak pazarlanan ilksel enerjinin % 6’sı ile dünya enerji tüketiminin % 2’si üretilmektedir. Nükleer enerji : Fissiondan FüzyonaNükleer enerji üretiminin yüksek radyoaktivite içermesi nedeniyle radyason tehlikesi olması ve 1986’da meydana gelen Çernobil felaketinin yarattığı radyasyonun bir çok ülkede etkili olması ve çevreci hareketlerin baskılarında etkisi sonucu, 1990’lı yıllarda özellikle sanayileşmiş ülkelerde nükleer enerjiye rağbet azalmıştır. Bunun sonucu Belçika, İsveç, Almanya ve İtalya nükleere santrallerini kapatacaklarını açıklamıştır. Fakat, nükleer santrallerin ürettiği sera etkisi yaratan gazlar ihmal edilecek bir düzeyde olması ve Avrupa’nın enerji bağımlığı dikkate alındığında, önümüzdeki yıllarda nükleer enerjinin payının artırması şaşırtıcı olmayacaktır. Bu faktörlerden başka, nükleer enerji son derece ekonomik bir enerjidir. 1 KW saat elektrik ; nükleer santrallarda 3-4 santim avroya mal olurken, yalnızca bazı hidroelektrik santrallerde bu fiyatlara elektrik üretilmektedir. Mevcut nükleer santral teknolojisine yönelik eleştiriler esasta çevre kirlenmesi konusunda yoğunlaşnmaktadır. Zira nükleer enerji üretiminde kullanılan uranyum ve plutonyumun yüksek oranda radyoaktivite içermektedir. Özellikle, nükleer santrallarda çıkan atık uranyumun bir kısmının yüzlerce hatta milyonlarca yıl radyoaktivte içermesi dikkate alındığında herhangi bir nükleer kaza binlerce insanın hayatına mal olmaktadır. Ayrıca, radyasonun yıllarca kaza olan bölgeyi yaşanmaz hale getirmesi bilim adamları ve enerji üreticisi firmaları daha temiz kaynaklar aramaya itmiştir. Güneş enerjisi hidrojenin füzyona uğrayarak helyuma dönüşmesinden ortaya çıktığından, fizikçiler güneşi nasıl bir kutuya koyar ve kontrol ederek enerji elde edilebileciği yönünde çalışmalarını yoğunlaştırmıştır. Halihazırda fission tekniğiyle ağır olan atomlar parçalanarak elektrik enerjisi elde edilmektedir. Halbuki İTER projesi ile gerçekleştirilmek istenen füzyon tekniği ile 2 atomlu hidrojenle (deuteriem) 3 atomlu hidrojen (tritium) 100 milyon derece ısıya tabi tutulduğunda bunlar bir plazma haline gelerek helyumu oluşturmaktadır. Günümüze kadar SSCB, ABD, İngiltere, Fransa ve Japonya’da kısa süreli füzyon denemeleri başarılı olmuştur. Bunlardan Cadarche’ta 4 aralık 2003’te Tora Supra tokamakında yapılan denemede füzyon sonucu elde edilen plazma 6,5 dakikayla en uzun süreli füzyon olarak rekor kırararken, 1998’de Japonya’da JT-60 tokamakı ise en verimli sonucu vermiş ve enjekte edeilen enerjiden % 25 daha fazla enerji elde edilmiştir. Füzyon tekniğinde girdi olarak kullanılan deuterium ve tritium deniz suyundan elde edilmektedir. Bunlardan doğada bulunmayan tritiumun 1 gramını elde etmek için 300 litre deniz suyunun yeterli olduğu dikkate alınırsa, sadece denizlerin suyu insanlığın ihtiyaç duyacağı enerji 1 milyar yıl dolaylarında üretmeye yetmektedir. Deuteriım ve tritium uranyum gibi radyoaktif bir madde olmadığından radyason tehlikesi yoktur. Ayrıca, nükleer füzyon sonucunda radyoaktif atıklar oluşmadığından, günümüzdeki nükleer atıkların saklanması sorunuda olmayacaktır. Yalnız, füzyon reaktörlerinin stoğunda en azından 2 kg tritium bulundurmak gerektiğinden ve bu miktarın yüzlerce nükleer füze üretimi sağlayabileceği dikkate alındığından silah sanayi için hazır bir rezerv olması tehlikesi vardır. Her ne kadar girdi ve atık olarak radyoaktivite sözkonusu değilsede, füzyonun gerçekleştirildiği oda yüksek oranda radyoaktivite içermektedir. Günümüzde gerçekleştiren nükleer füzyonu sürekli kılmak ve bunu bir odaya haps ederek elektrik enerjine dönüştürmeyi amaçlayan İTER Projesine harcanacak 10,3 milyar avronun, 1946’dan bu yana atom parçalamak için yapılan harcamaların % 10’u ve/veya % 20’sine karşılık geldiği dikkate alınırsa yüksek bir miktar değildir. İTER : Füzyonda işbirliğiNükleer enerji üretiminde en deneyimli ülkelerden birisi olan SSCB radyoaktivite riski çok düşük olan termonükleer esasta nükleer füzyon teknolojisinin geliştirilmesi için 1985 Cenevre zirvesinde yaptığı öneri 21 kasım 2006’da imzalanan İTER (Uluslararası Termonükleer Deneme Reaktöru) projesinin başlangıcıdır. Zaten, SSCB füzyon yöntemine ilişkin ilk denemeleride yapan ülkedir. Kasım 1985’te, Gorbaçov uluslararası bir program çerçevesinde bir “tokamak” santralı kurulmasını ve nükleer füzyonla elektrik enerjisi üretilmesini önermiştir. Rusca’dan üretilen bir kelime olan tokamak manyetik bir odada termo nükleer reaksiyonla yaratılan bir plazmaya ilşkin araştımayı ifade etmektedir. Ekim 1986’da, ABD, Avrupa Birliği, ve Japonya SSCB’nin önerisini kabul ederek İTER projesini AIEA (Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı) kontrolunda gerçekleştirmeye karar vermişlerdir. Aynı yıl İTER projesini organize etmek üzere, 2 avrupalı, 2 rus, 2 japon ve 2 amerikalıdan oluşan bir konsey Moskova’da oluşturulmuştur. Bu arada Kanada proje’ye Avrupa Birliği bünyesinde dahil olmuştur. ITER’e ilişkin ilk çalışmalar konsepte ilişkin (CDA) 1988 – 1990 arasında gerçekleştirilmiştir. Bu arada Berlin duvarı yıkılmış ve Avrupa’da sınırlar değişmeye başlamıştır. Aralık 1991’de, Gorbaçov’un istifasından sonra SSCB dağılmış ve yerini Ruya federasyonuna bırakmıştır.Önemli politik değişikliklere rağmen İTER projesine sekteye uğramamış ve temmuz 1992’de Waşhington’da imzalanan anlaşmayla 6 yıl sürecek olan mühedislik – EDA - çalışmaları başlatılmıştır. 1998 tamamlanan araştırmalardan sonra ABD’nin projeden çekilmesine rağmen EDA’ya ilişkin çalışmaların ikinci aşamasına geçilmiştir. Azalan olanaklara rağmen EDA’nın ikinci aşaması 2001 yılında tamamlanmış ve CTA aşamasına gelinmiştir. Teknik çalışmaların koordinasyonu gerçekleştirmeyi amaçlayan bu safhada, projenin yürütüleceği yerin belirlenmesi, finansmanı ve hukuki çerçevesi ele alınmış ve bu aşama 2002 yılı sonuda tamamlanmıştır.Ocak 2003’te Çin, şubatta ABD ve haziranda ise Güney Kore İTER projesine dahil olmuşlardır. Bu arada projenin gerçekleştirileceği merkez için 4 ülke öneride bulunmuştur. Bunlar ; Cadarache – Fransa, Clarington – Kanada, Rokkasho-Mura – Japonya ve Vandellos – İspanya’dadır. Fransa ile İspanya’nın anlaşması sonucu AB’yi temsilen Cadarache tek aday olarak kalmıştır. Bu arada Kanada’da adaylıktan çekildikten sonra, Fransa ile Japonya karşı karşıya kalmıştır. İTER projesini gerçekleştirmek konusunda aşırı kararlı olan Fransa ve AB Cadarache için yoğun bir çalışma yapmışlardır. Bu koşullarda AB, Rusya, Çin ve Kanada Cadarche’ın desteklerken, ABD ve Güney Kore Japonya’nın Rokkasho-Mura’nın adaylığını desteklemiştir. Neticede AB ile Japonya Cadarache üzerinde anlaşmış ve 5 mayıs 2005’te Cenevre’de ITER projesini gerçekleştiren ülkenin araştırma masraflarını % 40’ını üstlenmesi koşuluyla teknik anlaşma yapılmıştır. Devamında, projenim gerçekletirilecği santralın Cadarache’ta kurulması kararı üye ülkeler tarafından 28 haziran 2005’te artaklaşa olarak açıklanmıştır.21 yüzyıla damgasını vurabilecek olan ilk uluslararası anlaşma olan İTER projesi 21 kasım 2006’da Elysee sarayında AB, ABD, Çin, Güney Kore, Japonya, Rusya ve sonradan projeye dahil olan Hindistan tarafından imzalanarak resmiyet kazanmış ve proje için Güney Fransa’da taknik çalışmalar başlamıştır. 10,3 milyar avroya mal olacağı hesaplanan projenin gerçekleştirileceği Marsilya’da 6500 kişiye iş alanı yaratacağı hesaplanmaktadır. 2006 sonunda başlayacak olan çalışmaların inşaat kısmının 8 – 10 yıl tamamlanacağı ve 2015 yılında denemelerin başlatılacağı öngörülmektedir. 20 yıl süreyle yapılacak denemeler sonunda elde edilen sonuçlar tatmin edici bulunursa, endüstrıyel ve ticari anlamda yeterli büyüklükte bir reaktör inşatına başlanacak ve nükleer füzyonla üretilen elektrik enerjisi pazarlanacaktır. Yani proje öngörülen şekilde gerçekleştirilirse 50 yıl sonra güneşi bir kutuya koyarak oradan elde edilen enerjiyi tüketmek olanaklı olacaktır. Bu arada petrol çok kıt bir kaynak haline gelebileceğinden, nükleer füzyonla elde edilecek enerji petrolu kısmen ikame eden bir ürün olacaktırKömür enerjisi kullanarak sanayi devrimini gerçekleştiren İngiltere 150 yıl boyunca dünyaya hükm eden bir imparatorluk kurmuştur. İlk petrol kuyusunu açtıktan 80 yıl sonra dünyaya hükm etmeye başlayan ABD, imparatorluğunu sürekli kılabilmek için Orta Doğu’ya müdahale ederek petrol kaynaklarını kontrol altında tutmak istemektedir. 1950’lerde başlayan nükleer enerji üretimini daha ekonomik ve risksiz olarak gerçekleştirmek amacıyla İTER projesinde bir araya gelen AB, ABD, Çin, Hindistan, Güney Kore, Kanada, ve Japonya (bu arada Brezilya ve İsviçre’de İTER projesine dahil olmak için başvuruda bulunmuşlardır) gibi ülkeler yarının dünyasında bir tek ülkenin dünyaya hükm etmesine izin vermeyecekleri açıktır. Yani 2. yüzyılın ortalarından itibaren ;TER projesinde de olduğu gibi bir çok ülke işbirliği halinde dünyada egemenliğini paylaşamak zorunda kalacaklardır.Ahmet ALİM Fransa, 24 kasım 2006
Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.