BİR ANTLAŞMA; DÖRT İTTİHATCI BİR BOLŞEVİK
Bîşar Norşîn · 7 ay önce
Yusuf Bülbül · 19.07.2006 · 1 görüntülenme
Kendisine Kürdüm diyen bir insanla girdiğim diyalogu “daha doğrusu monologu” buraya alıntı yapacağım. Aşağıda okuyacağınız bu monologun “gerçeklerin bir kısmını daha” açığa çıkaracağına inanıyorum. Kişi bu makalemi okuyup, cevap verme keyfiyetine sahiptir. -Burada gelişen monologun sonucunda yeniden bir değerlendirme daha yapacağım. -Anlık yazışmalar olduğu için bazı “gereksiz polemikleri” çıkartıp, bazı telaffuz düşüklüklerini tamamlayıp, örnekler ilave edeceğim. Kişi istiyorsa düzeltme yapmadan da yayınlayabilir. Not: İlgili veya ilgisiz, akademik veya amatör okuyucular bu makale ve devam eden monolog süreciyle ilgili görüşlerini yazarak www.peyamaazadi.com sitesine göndersinler. Yayıncıdan okuyucu değerlendirmelerinin yayınlanmasını talep edeceğim. Kişinin Kürd tarihini yorumlamak adına kaleme aldığı makale: Dokunmaya çekinilen özgünlükler..1BAHOZ ŞAVATA Kürdistan’ın özgünlüklerine değinirken yöntem olarak öyle fazla tarihin karanlıklarına gitmeye gerek yok. 1514 yılından itibaren Kürdistan da yaşanan siyasi olayların ve oluşturulan siyasal yapıların gelişimini, değişimini ve günümüzdeki konumlanışlarını ve dış ilişkilerini dikkate alarak Kürt meselesine bakmak, daha yerinde olur. Bu makalede Osmanlı-Kürdistan ilişkilerine değineceğim. Lakin bunlar kıyısından, köşesinden değinmediğimiz konular olacak. Osmanlının 1800 yıllarına kadar Kürdistan üzerindeki egemenlik biçimi, bu süre içinde Kürtler ile Türklerin ortaklık ve ayrılıkları, çatışmaları ve ittifakları bu güne oldukça önemli değişimleri beraberinde taşımıştır. Kürt prenslikleri (Hükümetleri) ve Kürt Sancaklarının (Yurtluk-Ocaklık) yanı sıra yine doğrudan Osmanlı Devletine bağlı Kürdistan’daki Osmanlı Has sancaklarının (Eyalet şehirleri: Diyarbakır, Van, Erzurum, Urfa, Musul, Sancaklar ise; yaklaşık 22 tane- Bu sayılar dönemlere göre artmıştır) varlığı dikkate alınmalıdır. Neden? Eğer Kuzey Kürdistan’ın bu önemli eyalet şehirlerinde ve sancaklarında Kürt prenslikleri yada Kürt aşiret beylikleri yönetimi olsaydı, bu gün Kuzey Kürdistan’da siyasal durum çok farklı olabilirdi. Osmanlı Devleti hakimiyetini ve yönetimini, Kürdistan’ın bu şehirlerinde daha önce Selçuklular zamanında yerleştirilen ve kendisinin güçlendirdiği ve koruduğu Türk nüfusu kolonileri ile birlikte sürdürdü. Günümüzde Diyarbakır’da ki Türkmen ağzı Türkçe, Van’da ki Azeri ağzı Türkçe, yine Urfa, Elazığ, Maraş, Antep ve Malatya’daki Türkmen ağzı Türkçeler bu nüfusların koloni olarak Kürt şehirlerine yerleştirilmiş olmalarının en bariz ifadesidir. Osmanlının iskan (bir nüfusu bir bölgeye yerleştirme) politikaları Antolia’nın Türkleştirilmesinde de görüleceği gibi, Kürdistan'da da oldukça planlı ve stratejiktir. Amaç fethedilen coğrafyanın Türkleştirilmesidir. Özellikle önemli şehir merkezlerinin kontrol altına alınması, Türk yönetimlerine amaçlarına ulaşmalarında Kürdistan'daki Türk kolonileri büyük kolaylık sağlamıştır. Şehirlerin kıra göre önemi dikkate alındığında, bu Türk koloni yerleşimi, şehirlerdeki ticaret ve zanaatın kontrolünün yanı sıra, devletin kurumsal ilişki ağlarının halk üzerinde doğrudan denetimini ve yönetimini sağlamıştır. Bu koloni Türk nüfus vasıtayla Kürdistan’ın bu şehirlerinde doğal asimilasyon koşulları oluştuğu gibi, devlet destekli bu yapılar vasıtası ile yine Kürt nüfusla süreduran ilişkilerde devletin bölgedeki bekası sağlanmıştır. Yine bilindiği gibi, Osm. Devletinin has sancaklarında tımar ve zeamet sistemi uygulanırdı. Kürdistan’da ki kendi has sancaklarında da bu sisteme devam edildi. Özellikle eskiden Kürt Hükümet ve Beylik sancaklarına da kalan sancakların Osmanlı sancağına katılımında bu sistem hemen o alana hakim kılınmış ve yönetimin gereği ve ihtiyacı olan iskan politikalarına baş vurulmuştur. (Dersim, Hasankeyf, Genç, Beyazid vs.) Osmanlı devletinin tımar ve zeamet sistemi, üretim ilişkileri bakımından yarı komünal aşiret mülkiyetinin hakim olduğu Kürt üretim ilişkilerinden daha ileri bir sistemdi. Kürtler hayvan yetiştirme ve kısmen ziraatla geçimlerini sağlarken, Osm. Devleti doğrudan idaresi altındaki eyalet şehirleri ve sancaklarda tımar ve zeamet sistemi ile devletin ihtiyaçlarının yanı sıra kısmen pazar için de bir üretim fazlası oluşmakta, bu gelirden yönetimi elinde bulunduran devlet görevlileri faydalanmakta idi. Diğer yandan vakıflar, hanlar ve şehirlerdeki zanaatla uğraşanlardan elde edilen vergiler (Resim, pul, aşar) vasıtası ile de belli bir akar oluşmaktaydı. Bu gelirler, Defter-i tahrirlerde resmi kayıt altına alınarak, planlar yapılmaktaydı. Osm. Devletinin Kürdistan’daki bu ileri örgütlülüğüne rağmen Kürt Hükümet ve Sancak yönetimlerinin gelirleri, bölgelerindeki gayrimüslimlerden alınan cizye gelirleri, vakıf, köprü ve hanlardan sağlanan gelir ve bazı aşiretlere mal karşılığı kiraya verdikleri mera gelirlerinden başka bir şey değildi. Siyasal örgütlenmede de benzer gerilik Kürt yapılanmasında görülür. Kürt Hükümet sancaklarında tam bir aşiretler ve kabileler federasyonu görülür. Yönetim kendi içinde aşiretlerin ademi yönetimine dayalıdır. Her aşiret kendi içinde özerk yönetime sahiptir. Hükümet sahibi Kürt hanedanı aynı zamanda aşiret reisinin yanında savaşlarda yer almak, ona vergi vermek vs. görevler her aşiretin merkezi Kürt hükümetine bağımlılığıdır. Kürt Hükümetleri, devlet olarak çağın devletlerine has kurumlara sahip değildir. Donanım olarak kaleler ve sarayları iç içedir. Askeri yapılanması asli unsur olarak gördüğü kendi aşiretinden temin ettiği askerler ile sınırlıdır. Bu geri yapılanma karşısında Osm. Devletinin donanımını, kurumlarını anlatmaya pek gerek yok. Güce tapıldığı bir dönemde Kürtlerin devlet oluşturmadaki Osmanlı karşısındaki bu siyasal geriliğinin halkın üzerinde nasıl sonuçlar yaratacağını muhakeme yürüterek ön görebilirsiniz sanırım. Diğer yandan Osm. Devletinin önemli ideolojik örgütlenme kurumlarının başında eğitim ve öğretim kurumu olan medreseler gelmektedir. Bu kurumlar vasıtası ile Hilafete ve Sünni mezhebi şeriye ve sünnetine uygun insanlar yetiştiriliyor ve halkın üzerindeki egemenliğini tesis ediyordu. Devlet icazetini verdiği, yetiştirdiği din alimlerine, onun istediği herhangi bir yerleşim yerinde medrese kurmasına izin verirdi. Din adamları devletten aldığı vakfiyelerin akareti ile de medresesinde eğitimini sürdürürdü. Onların önemli görevlerinden bir diğeri de Kadılıktı. Böylece, bu vasıtalar ile halkın ideolojik ve siyasal kontrolü sağlanmış olurdu. Osmanlının medreselerinde eğitim dili Türkçe ve Arapça iken, Kürt medreselerinde eğitim, anlatımda Kürtçe, yazım ve okumada Arapça ve Farsça idi. Ayrıca Devlet, kontrolü dışında kalan Kürt Hükümet ve Beylik sancaklarındaki adı, şanı duyulan din alimlerini de çeşitli vaatler ve hediyeler ile kendi yanına çekmeyi ihmal etmezdi. Özellikle devletin kontrolün dışında kalan alanlarda tarikatlar oluşmuştu. Nakış-bendi (Nakşibendi) ve Kadirilik bunların en önemlisi idi. Nakış-bendi’ciliğin Kürdistan’daki kurucusu Mevla’na Halid, eğer Baban ve Soran Beyliklerinin bölgesel hakimiyetlerindeki siyasal gücü olamasa idi, onun amacı bir Kürt devleti kurmaktı. Nitekim Nakış-bendi’cilerin bu milliyetçi geleneği, Kürt milli hareketinde Ubeydullah Nehri, Barzaniler ve Şeyh Sait ile devam etmiştir. Haliyle ileri ile geri siyasal ve sosyal örgütlülüğünün Kürdistan’daki tarihsel rolü de bu durumlara uygun şekillendi. Osm. Devleti kendi egemenliğinin alt yapısını özellikle Kuzey Kürdistan’da oluşturdu. Bir türlü siyasal hakimiyetini sağlayamadığı Botan, Mahmudiye ve bu hükümetlerin Güneyinde kalan Soran, Baban, çoğu zaman yine denetiminde kalan Erdalan bölgelerinde ( Doğu Kürdistan) geliştiremedi. Bu nedenle bölgesel bu farklılıklar günümüzde de hissedilir ve görünür. Diğer bir husus Kuzey Kürdistan’da ki Ermeni ve diğer azınlık (Türk, Arap, Asuri, Rum, Yahudi vs.) nüfus meselesidir. Nasıl ki bu günkü modern Ermenistan geçmişte tam bir Ermeni coğrafyası değildi, Kürt nüfusun da hakim olduğu bir coğrafya idi, bu günkü Kuzey Kürdistan da, çok değil, 1920’lere kadar tam bir Kürt coğrafyası değildi. Nüfusun 5/2 sini Ermeniler, 5/1 ni diğer azınlıklar oluşturuyordu. Siyasal zorlamaları bu nüfus dağılımın ışığında değerlendirmek gerekir. Osm. Devleti, Kuzey Kürdistan’ın bu konumunu kullanmıştır. Hatta “Misak-i Milli Andı” prosedürü, bu gerçekliğe binaen oluşturulmaya çalışılmıştır. Ayrıca bu nüfus bileşimi, 1800 yıllarından itibaren oluşan savaşlarda ve siyasal olaylarda ve yirminci yüzyılın başlarında gelişen milliyetçilik hareketlerinin kaderine önemli etkisi olmuştur. Sevr görüşmelerinde bu husus, Kürt ve Ermeni temsilcilerin kendi aralarında anlaşması ile aşılmaya çalışılmış olmasına rağmen, Kürt milliyetçileri, Osm. Devletinin kontrolü altında olan Hilafetçi ve Ermeni mağduru Kürt temsilcilerinin protestoları ile karşılaşmıştır. Açıkçası devletin Kuzey Kürdistan’daki ideolojik örgütlenmesi meyvelerini vermeye başlamıştır. Lozan antlaşmasına kadar “Anasır-ı İslam (İslam unsurlarından oluşan) devletiyiz” şeklinde politika yürüten Kemalistler dahi, istedikleri hedeflere ulaşmada pek zorluk çekmemiştir. Kuzey Kürtleri Ermeni tehdidi karşısında bu dini söylemlere teslim olmuştur. Lozan Antlaşmasından sonra 1924 Anayasasında Anasır-ı İslam devleti yerine karşılarında Türk devletini gördüklerinde Kürtler, ilk isyanlarını, yine İslam unsurların öncülüğünde gerçekleştirmiştir. Bu anlattıklarımızdan şu sonuçları çıkarmalıyız. Kuzey Kürdistan’da asimilasyonun başlangıcı Kürt şehirlerine Türk nüfus kolonilerinin yerleşimi ve Osmanlı has sancaklarının kurulması ile başlamıştır. Kuzey Kürdistan’ın nüfus bileşimi milli hareketi zayıf ve dirençsiz kılan siyasi olaylara neden olmuştur. Kürtlerin siyasal ve iktisadi örgütlülüğü Osmanlı siyasal ve iktisadi örgütlülüğün gerisindedir. Nakış-bendi tarikatının Kürdi niteliğini korumuş olması, onun yandaşlarının milli mücadeleye katılımını sağlamıştır. Güney, doğu ve Kuzey Kürdistan arasındaki farklılıklar tarihsel süreç içinde oluşmuştur.Devam edecek.. Not. Makale şeklinde bu konuyu ele aldığım için tarihi bazı tespitlere kaynak göstermedim. İstenirse, okuyucular bu tespitleri ilerde yayınlayacağım “Avrasya Milliyetçilikleri” adlı kitabımda yeterince bulacaklardır.BAHOZ ŞAVATA’NIN “Dokunmaya çekinilen özgünlükler..1” ADLI MAKALESİ İÇİN YAPTIĞIM ELEŞTİRİTarihi yorumlamak için önce doğru bilgi sahibi olmak gerekir. -Hangi temel bilgilere dayanarak Selçukluların Türk olduğunu söylüyorsunuz. Selçuk’un anlamını biliyor musunuz? Bilseniz Selçuklulara Türk demezsiniz. Uydurma Türk tarihini ve literatürünü inceleyin. Türkiye “kazılarda çıkarılan bazı paraların üzerindeki yazıların anlamına dayanarak” Selçukluların Türk olduğunu ispat etmeye çalışıyor. Pekiyi Türkiye o yazıların anlamını biliyor mu? Kürdleri Türk varsayımına dayandırarak yazıları yorumlarsanız, sizin ve Türkiye’nin kanıtlamaya çalıştığı sonuca ulaşılır. Ama “Türkiye ve sizin” bu tarz yorumlarınızın doğru olduğu anlamına gelmez. Örneğin,-Türkiye sahte belgeler düzenleyerek “pendircian” Kürt toplumuna “Bayındır” Türk devleti diyor. Bunu beğenmiyor, sonra da Akkoyunlu Türk devleti diyor.Peynir, “Bayındır” oluyor. Bir müddet yaşamını “bayındır” olarak sürdürdükten sonra Peynir, Akkoyunlu olmaya karar veriyor. Bu oyunlar tarihin konusu değil, tiyatronun konusudur. Değerli yazar, sanatçı Yılmaz Erdoğan bu konuya önemle eğilmelidir. -Bütün insanlık tarihi boyunca Basra körfezinden Kafkaslara kadar hükmetmiş olan Kürt toplumu yok mu oldu ki? Türkler gelip bir anda Selçuklu devletini kurup ta sonra yok oldular.-Eski bir Kürd halkı iken tarihi süreç içinde dillerini ve kültürlerini geliştirerek (saymaca dil teorisine uygun olarak) kendine özgü bir ulus haline gelen ve Hint okyanusundan Hazar denizine kadar olan bölgenin sahipleri A cem'ler neredeydi? Türklerden sonra mı türediler ki Türkler gelip bir anda Selçuklu devletini kurup, sonra da yok oldular.-Türkiye’nin A Zeri’ce konuşan Kürd ve A cem'lere göz göre, göre “doğruyu söylemeyip” Türk dediğini biliyor musunuz? -Anadolu’daki A cem kökenli toplumun Hacı Bektaşı Veli ve Pir Sultan Abdal önderliğinde Sünni Osmanlı aşiretine karşı ayaklandığını biliyor muydunuz? Osmanlı İslam imparatorluğunun ordusunun tamamının A cem, Kürd, Rum ve Ermenilerden oluştuğunu biliyor musunuz? Elbette içinde bazı ilticacı anlamındaki göçer Türklerin olması yadsınacak bir konu değildir. ***Osmanlı İslam imparatorluğunun hangi yönlerini biliyorsunuz!? Osmanlı 24 Temmuz 1923 tarihinde Türk devleti oldu, Atatürk Osmanlı devletinin bir subayı idi. 24 Temmuz 1923 tarihinden önce “her zaman için” Osmanlı bir İslam imparatorluğu idi. Sadece Türk kökenli bir aşiret olan Osmanlı prensleri bu İslam imparatorluğuna öncülük etti.Osmanlı İslam imparatorluğunun başlangıç yılları da İslami imparatorluğun gelişme sürecidir. Ama esasen Osmanlı İslam İmparatorluğunun kuruluş tarihi 1453 tür. Fatih Sultan Mehmet'in ordusu bir Türk ordusu değildir; Bir İslam ordusudur. Bu ordunun içinde sayıları en az olan Türklerdir(o tarihlerde Anadolu’nun demografik yapısı henüz bozulmamıştı, Müslümanlar Anadolu’da henüz bir azınlıktı) Bu ordunun içinde başta Rum ve Ermeniler olmak üzere Anadolu’daki her toplumdan birlikler var. Esasen Fatihin ordusu bir tür İslam"haçlı" ordusudur. Başarılı olunca İstanbul’da camiler yapıldı. Ezan okunmaya başlayınca da İstanbul İslam imparatorluğu kurulmuş oldu. Bütün dünyanın bildiği gibi Kürdler Haçlı ordularını bozguna uğrattılar. Ama Rumlar İslam"haçlı" ordusuna teslim oldular. Osmanlının Kürdler üzerindeki hakimiyeti ise Türklerin değil İslam’ın hakimiyeti idi. Kürdler Osmanlıyı her zaman kendine ait bir irade olarak gördü. Ve onların hükümranlığını kendi hükümranlığı olarak algıladı ya değilse Kürdler hiçbir çağda hiçbir milletin hakimiyetine boyun eğmedi, kabullenmedi. Örneğin,Kürdler bütün yirminci yüzyıl boyunca akıl almaz modern teknolojik silahlarla ve bilgi birikimi ile donanımlı ve Kütlere karşı aralarında koordineli, planlı eylem birliği içinde olan dört devlete karşı “Basra körfezinden Kafkaslara kadar” toplumsal özelliklerini kararlılıkla korumuşlardır. Onun için Kürd toplumun mazisini karalamak ayıptır ve gerekli değildir. Türkleri himaye etmeye çalışıyorsanız bunu açık yüreklilikle yapın, tıpkı Cemal Kutay gibi.BEHOZ ŞAVATA’NIN CEVABIBahoz Şavata Önce merhaba, Eleştirinize konu olan bu makalede Selçukluların Türklüğüne dair herhangi bir açıklama yok. Bu eleştiriniz bir zorlama. Anlatılan Kürt şehirlerine Selçukluların döneminde yerleştirilen Türkmen, Azeri vs. koloni nüfuslarıdır. Kürtlerin şehirler ile olan ilişkisidir. Bu arada bir bilgi de vermek isterim. Kürdistan’da Kır alanına yerleşen Türkmen kabileleri Kürtleşmiş, şehirlere yerleştirilen ve özellikle Osmanlı has eyalet sancağı ve sancaklarında (Liva'lara) yerleştirilen Türkmen ve Azeri koloniler Osm. devletinin bu kontrolü ve koruması sayesinde yerel halk olan Kürtlerce asimle olmadıkları gibi, hatta bu şehir ve kasabalarda yaşayan Kürtleri de zamanla asimle etmişlerdir. Bu tespiti, Türk tarihçileri de, Kürt tarihçileri de yaparlar. Diyarbakır, Van, Erzurum, Malatya'da vs. konuşulan Türkçe ağızlarının çeşitliliği de bu geçmişi doğrulamaktadır. Aynı şekilde bu yapıların kendilerini şehirlerde korumaları, kırda ise koruyamamaları doğrudan Osm. Devletinin ne kadar dikkatle konuya yaklaştığını gösterir. Kürt şehri olması gereken şehirlerde, Osmanlının "Kılıç Hakkı" olarak kendi sancakları yaptığı bu şehirlerde, asimilasyonu oralardaki Türk nüfus kolonileri vasıtası ile gerçekleşmiştir. Kürtlerin bu şehirlere ya da şehirciliğe önem vermemesi ise üretim sistemi içindeki, sosyal geri kalmışlığı ilgili bir durumdur. Bu durum da ayrı bir çalışma konusudur. İkinci konu, Kürt hükümetleri çağın özellikleri itibari ile daha çok Prenslik olarak tanımlanmıştır. Osmanlılar "Beylik, Paşalık", Safeviler ve Kaçarlar "Han" olarak Kürt yönetimlerini tanımlar. Merkezi devlete "salname" (yıllık) vergileri ile bağlı kendi iç hiyerarşik örgütlenmesinde, yönetim ve idari tasarrufları itibari ile serbest küçük devlet yapılarıdır. Burada da bir zorlamada bulunmuşsunuz. Kürt Prensliklerin devlet olmadığını da söylemedim. Devlettirler, fakat çağın devletlerine göre, geri bir yapıya sahip, küçük devletçiklerdir. Diğer bir konu, Kürt hükümetleri 1514 Amasya Antlaşması neticesi itibariyle Osmanlı Devleti ile İttifak yaptığı gibi, onun egemenliğini de tanımıştır. Yapılan antlaşma ve daha sonra Kanuni zamanında yapılan antlaşmalara değinmek istemiyorum. Bilindiği gibi, Kürt Hükümetleri ve Beylik sancakları Osm. Devletine vergi verirlerdi. Bu vergi verilmediğinde yada bu vergiler artırılmak istendiğinde buna karşı çıkan Kürt Hükümeti yada beylik sancağı varsa cezalandırılırdı. Diyarbakır Eyalet valisi Melik Ahmet Paşa'nın, Bitlis Beyliğini nasıl cezalandırdığını bu duruma örnek gösterebiliriz. Bu konularda fazlası ile örnek var. Benim bu makalede anlatmaya çalıştığım, Osmanlının Kuzey Kürdistan’daki konumlanışı ve egemenliğini nasıl hakim kıldığına dair bölgedeki payandaları ve örgütlülükleri göstermektir. Kuzeyin nüfus bileşimi ve bunun siyasal sonuçları, bölgedeki dini ideolojilerin yarattığı sonuçları, Kürdistan'daki (Kuzey, Güney, Doğu) bölgesel farkları ve bu durumun günümüze olan siyasal yansımalarıdır. Çağın dini bayraklar altında devlet oluşumları yarattığı bir gerçektir. Lakin bilinçli ya da bilinçsiz olsun merkezi devlet yapılarının belli bir kavmi kültürü hakim kılmaya çalıştıkları da gözden uzak tutulmaması gerekir. Dikkat buyurursanız, yazımda doğal asimilasyondan bahsediyorum. Maalesef bu tarihi meseleler öyle makalelere de sığmaz. Eleştirileriniz tamamen ön yargılı. Tekrar makaleyi okumanızı tavsiye ederim. Bu makalelerdeki amacım, Beyaz Kürtlerin ilişkilerini ve geçmişini çıkarmak. Bilindiği gibi Kürt milli mücadelesine en büyük darbeler içerden hala bu kesimler tarafından geliyor. "Cemal Kutay" benzetmenizde önyargılı yaklaşımlarınız nedeniyle oluşmuş, olduğunu düşünüyorum. Ben, Cemal Kutayların menbelerini sorgulamak ve bunları tanıtlamaya çalışırken, siz, beni ona benzetmişsiniz. Olmadı. Yakıştıramadım. Bedirhanilere saygım var ama, beyazlaşan "Kutaylara" saygım olamaz. Gerçekten bir yurtsever iseniz, bu yakıştırmayı bana yapmamanız gerekirdi.Üzüldüm..Sevgilerimle..CEVABIM:Bedirhanilere saygım var, sizden farklı olarak Cemal Kutay’a da saygı duyuyorum. Çünkü Cemal Kutay açıkça ve bildiği kadarıyla Türk tarihi yazıyordu ama “Kürd tarihi yazıyorum, deyip, Türk tarihi yazmıyordu”. Beyaz Kürd söylemini hiçbir zaman kullanmadım. Dahası, bu söylemi Kürdlere yapılan bir hakaret olarak görüyorum. Selçuklularla ilgili sözlerinizden alıntı yapıyorum; "...Selçuklular zamanında yerleştirilen ve kendisinin güçlendirdiği ve koruduğu Türk nüfusu kolonileri ile birlikte sürdürdü…"Selçuklular döneminde “Türk koloni” diye bir şey yoktur. Sadece günümüzde ilticacı anlamına gelen aile düzeyinde göçerler söz konusudur. Söylediklerimi anlayamamışsınız ya da anlamak istemiyorsunuz. Anadolu’da Türkiye’den başka bir Türk devleti hiçbir zaman olmadı. A Zeri'ler Türk değildir. Sadece Türklük telkin edildiği için kendilerini Türk sanmaktadırlar. Anadolu’da konuşulan Türkçenin de Türklerle alakası yoktur. Günümüzde Kazakistan’a, Kırgızistan’a veya Özbekistan’a gidip, oradaki toplumlarla Türkçe anlaşabilir misiniz? Bu asla mümkün değil, ama beş yüz yıl önce Çorum’a, Yozgat’a göçmüş bir Kürdle pekala Kürtçe anlaşabilirsiniz(üstelik beş yüz yıldan bu yana hiç bir toplumsal ilişki olmadığı halde). Eğer ki Osmanlı bir Türk devleti olsaydı, yirmi veya otuz yılda Osmanlıca tamamen yok olur muydu? Pekiyi Kürdlerin dili niye yok olmuyor? Bunun üzerinde biraz çok düşünün. Devam edelim.. 1927 yılında yapılan nüfus sayımında Türkiye’nin nüfusu 11 milyon beş yüz bindi. Bu nüfusun 2 milyonu Rum, 1 milyonu katliamdan kurtulup kendini gizleyen Ermeni, 4 milyonu Kürt, en az iki milyonu da diğer etnisitelerden(A cem, Laz, Gürcü, Arap, Çerkez vs.) den oluşuyordu. Geriye iki buçuk milyon Türk kalıyor, onlar da kendilerine Osmanlı tebaasıyım diyen ama esasen –yine- Ermeni, Rum, A cem, Arnavut, Boşnak ve Lazlardan oluşuyordu. Birkaç yüz binlik sayı ile ifade edilebilecek kısmı ise 1800 lü yıllardan sonra Osmanlı aşireti tarafından Orta Asya’dan getirilip Toros lara iskan ettirilmiş Türkmenlerdi, nüfus sayımına “Lozan anlaşması” öncesine dönelim. Soru: “1923 yılından önce” Türkler bir buçuk milyon nüfusla mı Atlas okyanusundan Van gölüne, Aden Körfezinden Karadeniz’e kadar hükmettiler. Not: 1. bir buçuk milyon nüfus ta Türk değil, Osmanlı tebaasıydı. 2. bu nüfustan kadınları, çocukları ve yaşlıları düşürmek gerekir. Çünkü özellikle de o çağda kadınların idari işlevlerde rolü yoktu. Belirtmeye çalıştığım bu noktalardı. Yani Osmanlı aşiretinin Sancak beyleri Osmanlı aşiretinden oluyordu ama askeri, kadısı, müftüsü, medrese uleması, yine Ermeniydi, Kürd’tü, Rum’du Arap’tı, Acemdi vs. Toprakları da yine her toplumun kendisine aitti. Osmanlı saltanat sarayı ise dini bir kurumdu. Din de Türklere ait değildi, Araplarındı. Yani Hilafet hakkı Araplara aitti. Vaka Osmanlı devlet değil ama kutsal bir kurumdu. Çünkü devlet yapılanmaları 1789 Fransız ihtilaliyle ortaya çıktı ve Avrupa’da uygulandı. Birinci dünya savaşından sonra da Asya’ya yayıldı. Türk devletini kuran da birinci dünya savaşının galibi devletlerdi. SSCB de bu anlaşmaya onay verdi. Eğer ki birinci dünya savaşının galip devletleri ve SSCB isteseydi, “Lozan anlaşmasına katılmak isteyen ve bunun için Birleşmiş milletlere müracaat eden Kürdleri Lozan sürecine dahil eder, Kürd devletini de kurarlardı. Türkiye’nin kuruluş sürecinde İstanbul işgal altındaydı, Atatürk ve başkanlık ettiği heyet İngiltere’nin icazeti, Halifenin oluru ve V. İ. Lenin’in çağrısıyla açıktan açığa İstanbul boğazından gemiye bindirilerek Samsuna gönderildi. Samsun’da V.İ.Lenin’in gönderdiği ve Kürd bir yüzbaşının başkanlık ettiği heyetle Kürt-Türk devletinin kurulması için buluşturuldu. 1920 li yıllarda 690 000 olan İstanbul nüfusunun 40% ı gayrimüslümdü, aynı tarihte İstanbul’daki Müslümanlar ise, A cem’di, Lazdı, Gürcüydü, Boşnaktı, Çerkezdii, Arnavuttu, Araptı ve Kürdtü. Bütün bunları hesaba katın acaba 1920 li yıllarda Türklerin İstanbul nüfusu ne kadardı % 5 veya 10 muhtemel bir rakamdır. Onlarda yine Osmanlı tebaası olan, yani Kürdlerden, A cem’lerden vs. oluşuyordu. Yeni gelişmelere uygun olarak da kendilerine “Türk” diyorlardı. “bilinçli veya bilinçsiz iseniz de” lütfen elinizi Kürd tarihinden çekiniz. BAHOZ ŞAVATA’NIN CEVABI: Bilgileriniz tamamen yanlış. Bir çok belgede, Osm. İskanlarında K. Kürdistan’a Selçuklular ve Osmanlılar tarafından yerleştirilen türk kültürlü nüfustan örnek gösterilebilmektedir. Azeri, Türkmen lehçeleri Türkçe kökenlidir. Azerileri Türklüğü tartışma konusudur lakin Azerice'de Türkçe dili ağır basar. Şerefname ve Evliya çelebiden buraya alıntılar da yapardım, bunun yeri değil. Etkinliği ve örgütlülüğü bakımından en zayıf kalan Van'daki Osmanlı eyaletidir. Bu durumu Evliya çelebi de gösterir. Kürdistan’da Türkmenler iki şekilde yerleştirilmiştir. Ticaret yollarının güvenliği için, ana şehir merkezlerinin idari bekası ve işletilen Tımar alanlarına Reaya olarak. Öyle sizin ifade ettiğiniz gibi sadece yönetici bulundurmak için değil. 1800 yıllarından itibaren de bu yapılar ve merkezi yapılanmanın sunduğu destekler ile Kürt yönetimleri tedricen ortadan kaldırılmaya başlar. !860 lara gelindiğinde prenslikler tamamen ortadan kaldırılmıştır. Kürtlerin başında öyle sadece Osmanlının askeri aparatı olsaydı, onlarca defa bağımsız devlet yaratırlardı.Sevgilerimle CEVABIM: Burada önemli olan bir dilin, bir asra sığacak sürede yok olmasıdır. Otuz veya yüz rakamları bir şey ifade etmez. Küçümsediğiniz Osmanlı Kürtçe ağzıyla Yunus Emreler doğmuştur. Günümüz A zeri ve Türkçenin yüzde doksanının Kürtçe olduğunu da bilmiyorsunuz. Yeri olmadığı için buraya yazmayacağım. Hala ısrar ediyorsunuz, 1923 yılına kadar Anadolu'da, Arap topraklarında, Kürt topraklarında, Kafkasya'da devlet anlamına gelen bir toplumsal yapılanma yoktu. İstanbul saltanat sarayı dini bir kurumdu. Atanan sancak beyleri, Mutasarrıflar ve valiler halifenin meşru din temsilcisiydiler. Dolaysıyla göçer Türkmenler insani ve dini gerekçeli yerleşimlerdi. Ya değilse sizin söylediğiniz etnisite hakimiyetine dayalı yerleşimler değildi. İstanbul İslam imparatorluğunda Toplumsal yönetim yapılanması Tanrının emri(Kuran adına) oluşuyordu. 1800 lü yıllardaki Osmanlı faaliyetleri ise Halifelerin Fransa’ya özenmeye başladıkları bir dönem olmuştur. Osmanlı aşireti dini argümanlarla varlığını sürdüremeyeceğini anladı, Avrupalılar tarafından sıkıştırılacağını anladı ve sırtını Kürtlere dayamak için Islahat fermanı bahanesiyle (uydurma gerekçe yine dinidir) Kürtlerin bir kısmını Kürdistan’dan arındırdı. Yine Kürd, A cem, Arap, Laz, Gürcü olan ama sarayın temsilcisi valinin ya da Sancak beyinin veya Mutasarrıfın hizmetinde olan ve ekmek kapısı ve dini gücün(halifenin) koruyuculuğuna mazhar olmak için kendilerine “Osmanlı tebaasıyım” diyorlardı. Daha sonra “esasen Türk olmayan” aynı halk “Türkiye kurulunca” bu kez Türküm demeye başladılar. Günümüzde milyonlarca Kürt ve A cem vs. kendilerine Türk diyor. Hala Türkiye’nin tarih tezlerini anlatıyorsunuz. Ne söylenebilir ki? En iyisi siz bir Türk tarihi yazın ve dilediğiniz şeyleri orada dile getirin. BAHOZ ŞAVATA’NIN CEVABI Türkmen ve Azeri nüfuslarını makalemde "koloni" yerleşimleri olarak gösteriyorum. Bu yapılarda Kürdistan’ın bu bölgesinde özellikle şehirlerde Osmanlı devletince korunduğu için doğal bir asimilasyonun diğer bir anlatımla Türkleştirmenin alt yapısını oluşturmuşlardır. Kürt topraklarının İslami fethi, Türkleşmeyi dışlamaz. Bu dönemde dini bayrak, kavmiyetçiliği dışlamamıştır. Kürt devletçikleri de Müslüman olmalarına rağmen Osmanlıya salname vergileri vermişlerdir. Bizde biliyoruz, dini birliktelikler ile siyasal bir sürecin oluştuğunu. Ama bu durum ne Emeviler ne de Hz. Ömer zamanında hatta tüm İslami devlet yapılarında Osmanlıya (1876) kadar kavmiyetçiliği ortadan kaldırmamıştır. Nasıl ki, Ahmedé Xane, Bir Kürt Kral istemiştir, Nizamimulmülk (B.Selçuklu Sadrazamı) yazdığı "Siyasetname"de aynı kavmiyetçiliği Türkler için yapmıştır. Her neyse fazla örnek vermeye gerek yok.Osmanlının ümmetçi devlet olduğu tezleri Türk İslamcı çevrelerin tezleridir. Ben Osmanlıya 1872 yılına kadar kavmiyetçi ve ümmetçiliği bir arada götüren devlet olarak görüyorum.Bu makalemde gereksiz yere bazı kelimelere takılmışsın. Benim de detay vermemem biraz buna sebebiyet vermiş. sevgilerimle.. CEVABIM: Aklınıza gelecek bütün Tük kitaplarını göz önüne getirin Türkiye’nin kitaplarında tek bir satır, tek bir kelime bir Kürt tezi var mıdır? Ama siz hâlâ Türkiye’nin uydurma tarih tezleriyle cevap veriyorsunuz. Osmanlı döneminde ya da ondan öncesinde asimilasyon diye bir şey yoktu. Asimilasyonu 1930 yılında Atatürk başlattı, bunun için de Fransa'dan dilbilimci getirtti(bakınız Tarihçilerin Kutubu Halil İnalcık kitabı sayfa: 38)(Atatürk dil ve kültürle bir millet yaratmaya çalışıyordu. Bunu ben söylemiyorum. Atatürk yapmış, Halil İnalcık ta tarihi belge olarak anlatıyor) Osmanlıca sadece Kürtçe bir şivedir. Yukarıda da bahsettim. Türkiye’nin sayısı belirsiz uydurma belgeler düzenlendiğini bilmiyorsunuz ya da bilmek istemiyorsunuz. "siyasetname" diye Türkiye’nin uydurma tarih tezine meşruiyet kazandırmaya çalışıyorsunuz. Göçerler dışında 1800 lü yıllarda “Toroslara yerleştirilenler” haricinde Orta Doğuda Kafkaslarda ve Anadolu’da etkin bir Türk nüfus varlığından söz edilemez. Aşiret/kabile, kavim ise bir-iki köyden beş yüz veya bin nüfustan oluşuyordu. Kürtlerde ve Araplarda birçok kavim vardı, hala da var. Maraş’ın ve Kayseri’nin yaklaşık iki yüz Kürd köyünde onlarca aşiret sayabilirim. Örneğin: Alxasiler, Kâmariler, Nârgaliler, Zarikiler, Pewreziler, Ur ve Urukanlar, Sin e mı li’ler vs. sözgelimi Hz. Muhammed Kureyş(Qur râş)(siyah kafalılar) kabilesindeydi. Osmanlı sadece bir aşiret/kabile idi. tekrar söyleyeyim. Osmanlı kabilesinin Türk olması dahi tartışılır bir konudur. Çünkü Osmanlı da Ümmet-i Muhammet ti. Savaşlar-seferler >İslam için yapılırdı. Sarayın ve şehrin sanatçısı, esnafı, kadısı, imamı, zanaatçısı, tüccarı, uleması[(çânax ci, nal bând ci, çâr çı ci, yalax ci, âsas, çın go nan= çingeneler: yani: sanat icra edenler... (1960 lı yıllara kadar Çın go nan halkı Kürdçe konuşurdu) Ermeniydi, Rum du, Kürd tü, Laz’dı, Gürcüydü, Arap’tı.... Bunların içinde en az ve en gariban olanlar da göçer Türklerdi. Mesela "yalaka" kelimesi o dönemden kalmıştır. Çânax ci kelimesinden gelir. Yani padişahın verdiği aynı yemek çanağından yemek yedikleri için bunlara çanakçılar denirdi. Çanakçı olmak bir imtiyazdı, ayrıcalıktı, Osmanlı tebaası olmak anlamına da gelirdi. Osmanlı tebaası olmak ise gücü arkalamak anlamına gelen, kimine göre büyük imtiyazdı. Öyle her kimse de çânax ci olamazdı. Zamanla halk saraya yanaşmak isteyenlere yalaxci=hayvan yem aracı “halk, çânax ci ile yalax ci arasında bir sinerji kurdu” bu türler günümüzde daha çok, sadece modern çanakçılar oldu, isimleri zıkır(zikir) edilmiyor. (Örneğin bu makalenin birinci bölümünde modern Kürd çanakçılarından bahsettim)] demeye başladı. Çanakçıların en azı da Türklerden olurdu. Çünkü göçer gariban Türklerin bu tür meziyetleri yoktu. Onlar koyunlarını ve keçilerini yayarlardı. Siz Türkiye’nin tarih tezine kendinizi aşırı derecede kaptırmışsınız. Bunun içinde gerçek tarihi, kültürel ve dil bilgilerinden yoksun kalmışsınız. Kusura kalmayın ama bunları yazmadan gerçekler nasıl anlatılır. Hele dini konulara hiç girmek istemiyorum, günü ve zamanı gelince ve de kısmet olursa o konuda da yazacağım. Not: Kürtçe bildiğiniz için bazı Kürtçe kelimelerin Türkçe karşılıklarını yazmadım. BAHOZ ŞAVATA’NIN CEVABI Bahoz Şavata"Doğal asimilasyon koşulları" zorunlu asimilasyon değildir. Her şeyi birbirine karıştırıyorsunuz. O dönemde zorunlu asimilasyondan bahsedilecek olursa üst düzeyde, yöneticiler nezdinde var. Yavuz Sultan Selim Kürt prenslere ve Mısır meliklerine "devletin dilini bilmelerini" zorunlu kılmıştır. Diğer yandan Kürdistan’daki Eyalet şehirlerinde medrese eğitiminde Osmanlıca öğretilmiştir. Zorunlu asimilasyon olayı 1876'da Kanun-i Esaside é devletin dilinin Türkçe "olduğu belirlenimi ile başlar. Kürdistan’da ilk Türkçe eğitim gösterilen okullar Hamidiye Alaylarının organizasyonu ile açılır. 1913 yıllarından itibaren, İttihatçıların 1909 Selanik Kongre kararları çerçevesinde hazırlanan, Ziya Gökalp'in önemli katkılarda bulunduğu Anadolu’nun Türkleştirilmesi projeleri çerçevesinde yürütülür. M. Kemal bu ekibin devamcısıdır. Osmanlıca daha çok bir konuşma dili değil, edebi resmi yazım dilidir. Bu dilde Kürtçe kelimelere ve kontakslar olduğu gibi, Arapça, Farsça, Rumca, Sırpça, Latince vs. kelime ve kontakslarda mevcuttur. Türkmen aşiretler ile diğer Türk kabileleri birbirinden yanlış ayırıyorsunuz. Türkmen aşiretleri kendilerini "Türk" olarak tanımlarken diğer Türk kabile ve aşiretleri "uruk","İl" "boy", "ocak"ları bakımından kendilerini tanımlamış, 1860 lardan itibaren gelişen Türk milliyetçiliği ile bu topluluklar tedricen "Türk" olarak kendilerini tanımlamaya başlamıştırlar. Devletin bu ayrıma vurgu yapması Mithat Paşa ve Eğinli Sadi Paşanın devletin dili üzerine yapılan tartışmalarda, iki heyet oluşturulmuş, Sultan Abdülhamit’in Türkçeye karar verilmesi gereği itibariyle Türkçe dili devletin resmi dili olarak Kanuni Esaside kati yerini bulmuştur. Türk tarihçileri "en son Türklerin milliyetçi olduğunu" iddia eder. Lakin hiçte öyle değil. En başta devlet, bunun bilincine varmıştır. 1793- 1807 yılları arasında Fransa'daki gelişmeler yerinde devletin uzman ekiplerince incelenmiştir. 2. Mahmut öyle sıradan bir padişah değildir. Kürt prensliklerini tasfiye etmenin gerisinde yeni, yeni oluşan Türk milliyetçiliği görülür. Bunlar başka bir yazının konusu. Senin tarih perspektifin, Türkleri aşağılama üzerine kurulu. Aşağılık işler çok yapılmıştır. Lakin gerçekler hiçte düşündüğünüz gibi değil. Tarihi doğru yansıtmazsak kendimizi de kandırmış oluruz. Türk tarihçileri kendilerini medeniyet timsali olarak ta gösterebilirler, dünya insanı ise barbar olarak zaten onları tanımlıyor. Biz yenilgilerimize neden olan, hasımlarımıza yardımcı olan iç faktörleri ya da unsurları halkımıza göstermeliyiz. Bu coğrafyada her millet kendine vatan yarattı. Biz ise kendi vatanımızda, vatanımızı kurtarmasını bu bilgilere sahip olarak gerçekleştirebiliriz. İçimizdeki hasımları göstermesini bilelim.. İyi niyetini sezdiğim ve şahsını bildiğim için bu sohbeti sürdürdüm.Sevgilerimle.. CEVABIM: Yanlışınızı kendinizin düzeltmesini isterdim. Diyorsunuz ki, "....Kürdistan'ın özgünlüklerine değinirken yöntem olarak öyle fazla tarihin karanlıklarına gitmeye gerek yok...." Doğa insanını akıl insanı yapan bir toplumun pırıl, pırıl, apaçık meydanda olan tarihini ve mükemmel dilini "tarihin karanlığı" diye niteleyip, karartıp, aşağılıyorsunuz. Osmanlı Kürd ilişkilerinin "din iradesi-toplum ilişkileri " temeline dayalı olduğu halde, bunu gizleyip, millet-millet ilişkilerine dayandırıyorsunuz. Ve şöyle diyorsunuz, "...Kürtlerin devlet oluşturmadaki Osmanlı karşısındaki bu siyasal geriliğinin..." İdeal toplum yönetim biçimini Kürtlerin gösterdiğini bilmiyorsunuz (bu konuda bir şey yazmadım, yine de yazmayacağım. Zamanı gelince yazacağım) din olgusunu berhava edip, Kürdleri gericilikle suçlayıp aşağılıyorsunuz. Ama birilerini yüceltiyorsunuz. Salnamenin anlamını bilip bilmemeniz önemli değil; ama hak adına dini iradeye verildiğini gözden kaçırıyorsunuz. Osmanlıcanın Farsça, Arapça, Rumca, Latince vs. den kelime aldığını söylüyorsunuz, ama o dillerin de Kürtçeden türediğini ya bilmiyorsunuz ya da bildiğiniz halde göz ardı ediyorsunuz. Buna karşılık muazzam dini bir örgütlenmenin bütün kurumlarını ve dilini yok ederek, kütüphaneleri yakarak, Avrupa’da gelişen milliyetçilik akımlarından etkilenip, bir aşireti kurtarmak adına ırkçılık yapmalarını ilahlaştırarak anlatıyorsunuz. Kürtlerle ilgili söylemleri üstün körü yorumluyorsunuz. Kanıta ve kaynağa dayalı açıklamaları "size katılmıyorum" "yanlış düşünüyorsunuz" "tarihi bilmiyorsunuz" “birbirine karıştırıyorsunuz” “yazınız zorlama” gibi soyut sözlerle değerlendiriyorsunuz. Türkiye’yi eleştiriyorum, yaptıklarından dolayı en ağır şekilde suçluyorum, ama aşağılamayı hiç düşünmedim; Kürtlere de aşiret diyorum, Türklere’ de, fakat sizin “bu söylemime” alınganlık göstermeniz anlamlı olsa gerek. Bilmiyorum, neden bunu yapıyorsunuz. Ama bütün bunların bir sebebi olmalı. Beni tanıyorsanız, yazdığınız her doğru makale için sizi kutlayacağımı ve çalışmalarınızda başarılar dileyeceğimi de biliyorsunuz demektir. Ama bu şekil bir Kürt tarihi yazmaya kalkarsanız bu Kürt tarihi değil, Türk tarihi olur. Bu durumda size başarılar dilemiyorum. BAHOZ ŞAVATA’NIN “TARTIŞMAYI BİTİRME İSTEDİĞİNE YÖNELİK” SON CEVABI Bahoz ŞavataBıra can, tu her tışti kurdi dıke, mina M. kemal. Ev ji "Güneş dil teorisi" çekıri bu. Despekırené nıvisandıne mı da, gotıne mın; "Ewqas quré diroka mıjul nabın", bo hewalené ser "Taybetiya me dınıvisin bo wan re tebin u nişan dıdım. Bo te na. Tu pırtır ser diroka kurdi qadim re dıxebeti, ez we jı dızanım. Paş ketıne Kurda, ki kabul nake? Tu baverdıkım tane maye.Bı dıl dirok nivisandın nabe. Rasti çiye, gerek ew tışten em derxınen hole.. Ew dem qazanceme dıbe.. Bı mıne xer u selamet YENİDEN BİR DEĞERLENDİRME -B. Şavata son mesajında dil çalışmalarımı Atatürk’ün “güneş-dil” söylemiyle eşit tutuyor. Bu konuda yorum yapmayacağım. Çünkü “Sümer dili” makalesinde konuyu geniş bir şekilde açıkladım. Ayrıca Kürd halkının bu nedene dayalı olarak benimle diyalogdan kaçtığını söylüyor. Bana göre ise Kürd halkının imkanı ve olanağı yok ki Dil veya mitoloji çalışması yapsın. Türkiye’de Kürd üniversitesi vardı da çalışmalarımı değerlendirmeye tabi tutmadılar mı? Bundan dolayı Kürd halkına küskün değilim. Adım Ziya Gökalp değil ki Kürd halkına küseyim. Adım makalemin sonunda yazılıdır. -Bahoz Şavata’nın “Türk koloni” lafını nereden türettiğini ve ya hangi mantık kriterlerine dayandırdığını anlamak mümkün değil. Çünkü koloniyi bilgi birikimi ve çağına göre gelişkin olan toplumlar kurar. İslamiyet’in doğduğu yıllarda ve sonrasında(yirminci yüzyıla kadar, uygar ve bilgi birikimli olan toplumlar Kürdlerdi, A cem’lerdi, Araplardı. Sanırım Bahoz Şavata Türkler adına çıkarsamaya dayalı argümanlarla Türk kolonilerden bahsetmektedir. Bu bilimin yadsıyacağı gereksiz bir gayrettir. Örneğin, Günümüzde Kürdler gidip, Avrupa da veya Amerika da koloni kuramazlar. Ama Avrupalılar ve Amerikalılar Kürdistanda koloni kurabilirler. Dolaysıyla Osmanlı İslam İmparatorluğu zamanındaki Mısır veya Yemen valiliğine kolonist adını vermek anlamsızdır. Eğer Osmanlı İslam olmasaydı Araplar veya Kürdler Osmanlıyı Kürd veya Arap topraklarında egemenliğe dayalı hüküm sürebilirler miydi? Bu imkansızdır. Fakat ilticacı anlamına gelen, insani gerekçelerle barınabilirlerdi. -Bahoz Şavata açıkça ve alenen Türk Tarihi yazıyor; Kürdleri de Türk tarihi için payanda olarak kullanıyor. Örneğin, Türk boyuna “uruk” diyor. Bu kelime hangi Türk belgesinde var. Bu “uruklar” günümüzde nerede yaşıyorlar. Neden bugüne kadar Türk üniversiteleri “urukun” anlamını bilmiyorlardı. “Sümer dili” makalemde Uruk’un anlamını açıklayınca Bahoz Şavata’da “hazır bulmuşken” bunu Türklere mal etmektedir. Bunlar gereksiz çabalardır. Oysa Asya toplumlarının da ürettiği güzel sözcükler var. Esasen onları inceleyip, kültürlerin güzelliklerini ve anlamlarını ortaya çıkartmak doğrudur. Ama Türkiye’nin uydurma tezlerini dayanak gösterip, “bir zamanlar Türklüğün Kürdistan’a egemen olduğunu” söyleyip Türkiyenin Kürdistanın üzerinde hak talep etmezine gerekçe hazırlamak doğru değildir. Fakat istisnasız herkes için zararlıdır. Çünkü Türkiye Kürdistanı işgal ettiği sürece Ortadoğu ve dünya asla huzura kavuşmaz. Yaşanacak olan insanlık tarihi bunu net olarak ispat edecektir. Bu bir kehanet değil; konuya az veya çok ilgi duyan dünyadaki herhangi bir insan bunu rahatlıkla söyleyebilir. Yeter ki kişi doğru bilgilendirilsin ve doğru soru sorulsun. -B. şavata Kürd tarihi yazıyorum deyip, Türkiye’nin uydurma tarih tezini savunarak komik duruma düşmüştür. Kuzey Kürdistan’da Selçuklular ve Osmanlılar döneminde Türk kültür göstergelerinden söz etmektedir. Bu tam anlamıyla komedinin konusudur. Çünkü “Sümer dili” makalemi B. Şavata ve arkadaşlarına gönderdim. Newroz com. da Parça, bölük de olsa bir kısmı yayınlandı. Orada açık ve net olarak kültürün tanımını ve unsurlarının neler olabileceğini yazmıştım. İnsan nasıl olurda onca tarihi belgeyi okuyup doğru bir değerlendirme yapamaz. Bir gurup göçer Türk Orta Asya’dan bir dil mi getirdi?! Bir din mi getirdi? Yoksa kimsenin bilmediği bir yazı çeşidi mi getirdi? Kültürün temel kanıtları bunlardır. Mimar Sinan veya herhangi bir eserine Türk denilebilir mi. Mimar Sinan bir Ermenidir. Mimarisi de Rum tarzıdır. Artık gerçeklerin bilinmesinde yarar vardır. Çünkü dil, kültür ve tarihi çarpıtmalar on milyonlarca insan “kültüre aç” bir gurup insanın esareti altında kalmasına sebebiyet vermektedir. Bu gurupta temel bir dili ve kültürü yok etmektedir. -B. Şavata’nın yanıldığı ya da bilerek yazdığı bir konu da asimilasyondur. Günümüz devlet anlayışı öncesi(1789) Doğal asimilasyon toplumsal bir gelişme ya da gerileme kuralıdır. Osmanlı İslam imparatorluğu atadığı sancak beylerine “Osmanlıcayı bilmelerini” mecbur kılmayıp ta nasıl onlarla diyalog kuracaktı. Kürdistan’da veya Arap topraklarında medreseler açmak ise İslam imparatorluğunun gelişmesiyle paralel girişimlerdi. Bunları asimilasyon olarak sunmak doğru değildir. Eğer Osmanlı İslam imparatorluğu gerçek bir asimilasyon planı yapıp, uygulasaydı günümüzde Kürdçe diye bir dilin olmaması gerekirdi. Ona da doğal asimilasyon denmezdi. B. Şavata “Selçuklulara Türk devleti demedim” diyor ama “siyasetname adlı” Türkiye’nin düzenlediği sahte, uydurma bir tarih tezinden bahsederek dolaylı olarak Selçuklulara Türk diyor. Kürd tarihini yazarken Türkiye’nin sahte tarih tezlerini argüman olarak kullanmak abesle iştigaldir. -Diğer bir sav da Osmanlı İslam imparatorluğunun “has sancakları” söylemidir. Bunlar bir milletin has sancakları değil Hilafetin has sancağıdır. Bu argümana dayanarak Kürdistan şehirlerinden Türklere pay çıkartmak hangi mantık ve insani kriterlerle açıklanabilir. -B. Şavata dil konusunda ise tam anlamıyla bir komedi senaryosu düzenlemektedir. “Sümer dili” makalesine yazdığım argümanları kullanıp, bu argümanları Türkçeye monte etmeye çalışmaktadır. Ve şöyle demektedir “Urfa ağzı, Maraş ağzı vs.” oysa Kurmancı düzenli bir dildir. Kürdçe şiveler ya da ağızlar saymaca dile dönüşen ağızlar ya da şivelerdir. Dolaysıyla bir dil ya vardır ya da yoktur. Farklı ağızlar ise doğal bir gelişme sürecidir. Dile dayanarak Kürdistanın Türkiye’nin esaretinde kalmasına gerekçe hazırlamanın yanlışlığını kelimelerle tarif etmek çok zor. Yukarıda Amerikalı bir yazar dahi Kürd tarihini dilini ve mitolojisini biliyor. Ve makalesinde XENOPHON(xen o phon)=XAN A PAN’ dan (Kürdçe yassı kervansaray veya yassı malikane de denebilir) bahsediyor. Ama kendilerine Kürd aydınım, yazar, çizerim diyen bazı insanlar hâlâ idrak edemiyorlar. Kendilerine Kürdüm diyen bu insanlar hangi ruh haliyle ve neden kendilerini sıkıntıya sokup, bu uydurma fikirleri üretirler ve bu denli zor bir çabanın içine girerler, anlamak zor. Sanırım bu sorunun cevabı yalnızca ve bir tek psikoloji bilimi ile açıklanabilir. 11 Temmuz 2006 Yusuf BülbülMail adres: yusufbulbul@hotmail.com
Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.