BİR ANTLAŞMA; DÖRT İTTİHATCI BİR BOLŞEVİK
Bîşar Norşîn · 7 ay önce
Ahmet ALÝM · 01.02.2007 · 1 görüntülenme
Hrant’ın arkasından : Hepimiz Halkız ve TC üzerine düşünceler //// Görüldüğü kadarıyla Hrant’ın katlinden sonra gelişen hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeniyiz sloganları Türk devleti, faşistleri, milliyetçi türklerle kürtlerden bazı çevreleri rahatsız etmiştir. Neden hepimiz Hrant’ız ? Çünkü Hrant sorunlara insani yöntemlerle yaklaşan ve barışçıl çözümleri hiç bir güce ve örgüte dayanmadan öneren kişiliğiyle insani bir yan taşıyan hepimizi temsil etmektedir. Hepimiz Ermeniyiz ; çünkü bundan 92 yıl önce bugünkü Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayanların yaklaşık % 15’i Ermenilerden oluşurken, bugün bu oran binde 1’in altına inmiştir. Hrant binde birin altında olan Ermenilerin sesi iken susturulduğu için hepimiz Ermeniyiz. Devlete muhalefet ederken bir güce ve bir örgüte dayanmayan aydınlar olarakta hepimiz Güverciniz. Hrant, Ermeni ve Güvercin olmak zayıfın yanında yer alarak farklıyı yok etmeye çalışan devlet ve etnik temizlik yapmak isteyen ırkçı ve faşist anlayışlarla karşı duruşu temsil eden insani bir tavır olduğu için bu tavır desteklenmelidir. Kaldıki bu tarz bir dayanışma, 11 eylül 2001’de ikiz kulelere karşı yapılan saldırıdan sonra dünya çapında hepimiz Amerikalıyız şeklinde yaygınlaşarak haksızlığa uğrayanlarla dayanışmayı ifade etmekte kullanılan bir eylem tarzına dönüşmüş ve gerektiğinde Türkiye’de gündeme gelmiştir.Irkçı ve faşist akımlar, katl ettikleri Hrant’ın ölüsüne bile tahamül edemediklerini yaptıkları açıklamalarla ifade etmişlerdir. Ordu sanayi kompleksinin sözcüleri gerekli açıklamaları yaptıktan sonra, bu keseimin basındaki uzantıları konuyu işleyerek Türklüğe karşı bir tehlike olduğunu gündemleştirerek, Hrant’ın katline karşı gelişen sivil muhalefeti susturmayı amaçlamışlardır. Bu anlamda, bir başarı sağlanarak sıradan sivillerin bir kısmı tarafsızlaştırılarak, rejim bu olaydan en az zararla kurtarılmıştır. Bu ortamda, sağduyulu ve uzun erimli davranmayan bazı Kürt aydınlarıda duygusal ve ırkçı yazılarıyla Hrant’ın katlinden sonra halklar arasında doğan olumlu havayı gölgeleyen bir tavır sergilemişlerdir.Irkçı ve faşist türkçü anlayışların devleti koruma refleksiyle hareket etmeleri onların varlık koşullarıyla örtüşmektedir. Zira bu kesimler varlıklarını TC’in yaşamasına bağladıklarından, devletin türk karakterini savunarak bu karaktere halel getirecek her türlü gelişime şiddet göstermektedirler. Sıradan kesimleri ırkçıların ve faşistlerin provakatif söylemlerinin etkisinden kurtarak bu kesimleri yalnızlaştırmak gerekmektedir. Bu kesimlerin argümanlarını destekleyen söylem ve yazılar ise bu kesimlerin yaratmak istedikleri korku ortamını besleyerek sıradan insanların onları desteklemelerini kolaylaştırmaktadır. Bu anlamda, ırkçı anlayışlar geliştiren Kürtlerin devlet, ulus ve halk kavramları üzerinde yeniden düşünmeleri gerekmektedir. M.Ö. 9000 yıllarında verimli hilalın Kürdistan bölgesinde ; toplayıcılık ve avcılıktan tarımsal üretime geçilimsi sonucu ilkel devlet örgütlenmesi şehir devletler şeklinde Mezopotamya’da doğmuştur. Binlerce yıllık bir evrimden sonra, çağdaş devlet batı Avrupa’da 1648’de Westphalie anlaşmasında belirlenen prensiplere göre oluşturulmuştur. Kapitalist üretim tarzına uygun olarak gelişen bu devlet, Marxistler tarafından bir sınıfın başka bir sınıf üzerinde baskı ve egemenlik aracı olarak tanımlanmıştır. Yani devlet egemenlik kurulan coğrafya üzerindeki kapitalist sınıfın emekçi sınıflar üzerinde baskı kurmasını sağlayan bir araçtır. Bu analiz, devleti elinde bulunduran kesimlerin başka halkaları sömürgeleştirmesi bağlamında ayrıca ele alınmıştır. Kapitalist gelişime uygun olarak Batı Avrupa’da Cumhuriyet formunda doğan ulus devletler hemen hemen dünyanın geri kalan kısmını 20, yüzyıla kadar sömürgeleştirmişlerdir. 20. yüzyılda iki dünya savaşına neden kapitalist rekabet, bazı ülkelerde sosyalist deneyimlerin yaşanmasını önleyememiş ve sömürgelerin büyük bir kısmında ise biçimsel bağımsızlığa engel olamamıştır. Bağımsızlığını kazanan sömürgeler Avrupa’daki deneyimleri taklit ettiklerinden, genellikle ulus devlet olarak örgütlenmişlerdir. Bin yıllardan beri sınır tanımayan insanlar arasına çoğu zaman yapay olarak çizilen sınırlar, bir çok devlet arasında gerginlik ve çatışma nedenidir. Sosyal bir canlı olan insanlar sürekli hareket halinde olduklarından hiç bir ülkenin sadece bir milletten oluşması mümkün olmamıştır. Bundan dolayı bir ülkede egemen olan millet dışında başka milletler ve/veya azınlıklar yaşamaktadır. Bu farklılıkları kendi egemenlikleri için tehlike olarak gören iktidar sahipleri egemen milleti farklı olanlara karşı kışkıtarak kendi iktidarlarını sağlamlaştırmakta kullanmaktadırlar. Bu tarz kışkırtmalar ırkçı bir boyut kazandığında devlet jenosid politikalarına başvurmaktadır. Ama devletin egemenliğinde bulanan insanların oluşturduğu topluluk ise halkı meydana getirmektedir. Yani devlet halktan dar bir kesim tarafından kontrol edilmekte ve bu kesim halkı ayrıştırdığı gruplara göre manipule ederek iktidarlarını sürekli kılmaya çalışmaktadırlar. Bir üst yapı kurumu olarak devlet ekonomik alt yapıyla sıkı sıkıya bağlantılıdır. Yani, alt yapı üst yapıyı belirlediğinden ; bundan dolayıde devlet ekonomiyi kontrol eden kesimlerin çıkarlarınıa göre hareket etme durumundadır. Ama bazı tarihi koşulların bir araya gelmesi sonucu üst yapı alt yapıyı belirlemektedir. Osmanlı imparatorluğunun yenildiği ve TC’nin kurulduğu 1920’li yıllarda üst yapı alt yapıyı belirler hale gelmiştir. Bu koşullarda Jön Türklerin Osmanlı döneminde başlattığı etnik temizlik harekatı TC tarafından sürdürülmüş, 85 yılda Türkiye’nin etnik kompozisyonunda müslüman olmayanların oranı % 30’lardan, % 1’in altına çekilmiştir. Osmanlı döneminde burjuvaziyi oluşturan azınlıklar bu süreç içinde ya fiziki olarak elimine edilmiş yada yerlerinden kovulmuşlar ve yerlerine Rusya ve Balkanlardan getirilen müslümanlar ile yerel müslümanlar getirtilmiştir. Bu şekilde haksız kazanç edinme temelinde oluşturulan Türk burjuvazisi, bir üst yapı kurumu olan devlet tarafından yaratıldığından, üst yapıyı belirleme gücüne sahip olamamıştır. Bundan dolayı da türk işadamlarının kurumu olan ve türk burjuvazisini temsil eden TÜSİAD, üst yapı kurumu olan devleti temel politikalar alanında halen etkileyememektedir. Yani TC’de iktidarı elinde tutanlar (ordu sanayi kompleksi) halen alt yapıdan göreli olarak özerk bir yapıda olup, TC’nin kuruluş döneminde elde ettikleri avantajları korumaktadırlar. AB’ye giriş için gerekli düzenlemeler yapıldığında, bu avantajlarından bazılarını kaybedeceklerini gören, TC iktidarında olan ordu sanayi kompleksi kendini AB kriterlerine hazırlamaya çalışmıştır. Ama AB ülkelerinde hükümetlerin tasarufunda olan bazı konuların Türkiye’de açıkça ordunun tasaufunda olması ise dikkat çekmektedir. Zira AB’ye girişte kritik konular olan Kürt sorunu, Kıbrıs sorunu ve Ermeni jenosidinin tanınması konularında karar merci i ordudur. Dolayısıyla, Ermeni jenosidini en yumışak tonlarda da olsa Türkiye’de dile getiren Hrant Dink’in bu kesimi çok rahatsız ettiği açıktır. Çünkü Türkiye’de kalan Ermeni azınlığın jenosidle ilgili konularda TC’nin tezlerini desteklemesi TC’ye nefes aldırmakta ve TC’nin bu jenosidi inkarını kolaylaştırmaktadır. Bundan dolayıda Hrant’ın tasfiyesine karar verildi ve geride kalanlarada bir uyarı yapılmış oldu. 85 yıldan uzun bir süredir ayrıcalıklı konumlarını ve iktidarlarını koruyan türk ordu sanayi kompleksi bu pozisyonunu devlet aygıtını elinde tutması sayesinde sürdürmektedir. Bu çerçevede ülke içinde yapabildikleri ölçüde etnik temizlik yapmış ve potansiyel muhalifleri elimine ederek onların zenginliklerini dağıttıkları müslümanları türkleştirerek rejimin sadık müttefikleri haline getirmişlerdir. Böylece, rejim için tehlike arz eden durumlarda bu kesimler seferber edilerek halk üzerinde kontrol sağlanarak rejime gereken destekler sağlanmaktadır. TC devletin başka bir avantajı ise, 1. dünya savaşı sonrasında başlayan İttihad Terraki’nin Ermeni jenosidi dolayısıyla yargılanması TC’nin kurulmasıyla sona ermiş ve bu jenosid mahkum edilmemiştir. 2. dünya savaşını kaybeden Almanya’da ise Nazi yöneticileri ayrı mahkemelerde ittifak devletleri tarafından yargılanmış ve 1600 Nazi insanlığa karşı suç ışlemekten dolayı idam edilmiştir. Bu yargılamalardan sonra, İsrail kurulmuş olmasına rağmen yahudilerin bir kısmı Almanya’da yaşamaya devam etmişlerdir. Çünkü Almanya ve Alman milleti Hitler ve nazilerin yaptıklarıyla hesaplaşarak bir arada yaşayabilmenin koşullarını yaratmışlardır. Türkiye’ye gelince, işgal ettiği coğrafyayı çok iyi kullanan TC bu tür bir yargılamadan kurtulmuştur. Türk devleti insanlığa karşı işlediği suçları hiç bir zaman kabul etmeyerek Türkiye halkını vicdanen rahatlatmamıştır. Hrant’ın katlinden sonra, vicdan azabının yansıması olan hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeniyiz sloganlarının bu denli kabulu iktidar sahiplerini korkutmuş ve onların emrindeki sözde siyasetçiler TC rejimini korumak için açıklamalarda bulunarak halkların rejime olan tepkisini kırmak için harekete geçmişlerdir. Bu koşullarda, Türk devleti ile Türk halkı arasındaki farkları görmek ve bunlar arasına çizgi çekerek, TC iktidarını oluşturan kesimi yalnızlaştırmak gerekmektedir. Çünkü, iktidarını sürdürmek için halk desteğine ihtiyacı olan ordu sanayi kompleksi bölünmelerden faydalanarak pozisyonunu sağlamlaştırmaktadır. TC rejiminin insanlığa karşı işlediği suçları bilince çıkararak, iktidardakilerin mahkumiyeti sağlanmadan Türk halkı vicdanen rahatlamayacaktır. Yani, Türk devletinin yetkililerinin bu koşullarda fiziki olarak mahkumiyeti olanaklı olmadığından, Türk devletinin suçları çeşitli kanallar kullanılarak deşifre edilerek vıcdani olarak mahkum edilmelidir. Böylece TC’de iktidarı elinde tutanların halk desteği azaltılabilir. Ama bu tarz bir mücadele geliştiren aydınlar ve kesimler rejimin hedefi haline gelebilirler. Dikkat edilirse, diyalogtan yana barışcıl bir tavır geliştirken TC’nin suçlarını da dile getiren Hrant tehlikeli görülerek elimine edilmiştir. Yine bu anlamda benzer tavırlar içinde olan Osman Baydemir, Baskın Oran, İbrahim Güçlü, Ethem Mahçupyan, Nil Demirkazık ve diğerleri radikal söylem geliştirenlere nazaran daha fazla tehlikede olup sürekli tehdit edilmektedirler. Dolayısıyla, yeni bir cinayete engel olmanın yolu hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeniyiz tavrını dahada derinleştirmekten ve hepimizin Osman, Baskın, İbrahim, Ethem, Nil ve diğerleri olmasından geçmektedir. Sonuçta, hepimiz farklıyız ama biz halkız ve bu çağ dışı rejimi ancak güçlerimizi birleştirerek ve hepimiz halkız diyerek aşabiliriz. Ahmet ALİM Fransam 01 şubat 2007
Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.