Siyaset

Halepçe jenosidinden ve Droit d`ingerence`tan Kürdistan`a

Ahmet ALIM Ekonomist · 29.03.2006 · 2 görüntülenme

                                      Neden Halepç|Güney Kürdistan’ın Güney’inde İran sınırında bulunan Halepçe, Osmanlı ile Farsların Kasrı Şirin’de yaptıkları anlaşmadan sonra Osmanlı ile İran arasındaki bir sınır şehri olarak bölgede merkezi bir rol oynamıştır. Halepçe’nin bu merkezi rölünü, Mondros mütarekesinden sonra İngiliz mandasına giren Irak’ta İngiliz seyyah ve idareci Major (Binbaşı) Saone gözlemleri en iyi biçimde teyit etmektedir.            Türklerin egemenliğine 1918 son veren Mondros mütarekesinden 1 yıl sonra Halebçe’ye giden Major Saone, dönemin Belediye başkanı olan Adile Hatun’a konuk olmuştur. Adile Hatun bir yıldan az bir sürede bölgede asayişi sağlayan jandarma güçlerini organize etmiş, bir Adliye Sarayı ile bir hapishane inşa ettirmiştir. Orta-Doğu uzmanı olan Major Saone; Türkiye Kürdistan’ı Halepçe’de Adile Hatun’un evinde Avrupa’yı aratmayacak derecede rahat ettiğini belirtmiştir. Fakat bu rahatlığı sağlayan Avrupa’yı taklit olmayıp doğulu (Kürt) tarzdadır. 1919’da müslüman nüfusa sahip bir ülkede bir kadının belediye başkanı olması bir ilk olsa gerek ve Kürt toplumunun dışsal müdahaleler olmazsa ne kadar ileri olduğunu da göstermektedir.             Bundan 69 yıl sonra, Saddam rejimi İran’la savaşı sona erdirdikten sonra Kürtlere yönelerek 16 mart 1988’de Halepçe’ye Kimyasal bombalar attırarak 5000 kürdü katl ettirmiştir. Halepçe’nin seçilmiş olması bir tesadüf değildir. Çünkü, Halepçe tarihi anlamda önemli bir kürt şehri olup, nüfus olarak tamamen kürtlerden oluştuğundan Kürt direnişini kırmak amacıyla hedef seçilerek savunmasız ve sivillerden oluşan kürtler kimyasal silahlarla Bağdat İslam ülkeleri birliği zirvesi yapılırken jenoside tabi tutulmuşlardır.            Halepçe jenosidi sonra Kürtler yoğun olarak İran ve Türkiye’ye sığınmak zorunda kalınca bu olay uluslararası boyut kazanarak batılı ülkelerin yardım etmelerine neden olmuştur. Bu yardım esasta bir jenosiden kaçan sivillerin hayatta kalabilmelerini sağlayacak insani bir yardım mahiyetindedir.Statükodan Müdahale Hakkına (Droit d’ingerence)Halepçe’nin bombalandığı yıl, Fransa’da “droit d’ingerance” (müdahale hakkı) denilen kavram Bernard Kouchner’in insiyatifi yasallaşmıştır. Bu kavrama göre uluslararası camia insan yaşamının tehlikede olduğu koşullarda devletin iç işlerine müdahale edilmemesi ilkesinin ihlal edilerek, tehlikede olan insanlara yardım etmesinin zorunluluğunu öngörmektedir. Bu kavramın yasallaşmasından önce Bernard Kouchner ve hukukçu Mario Bettati’nin organize ettiği bir konferansta bu kavram kapsamlı olarak tartışılmış ve dönemin başkanı Mitterand ile başbakan Chirac’ta tartışmalara dahil olmuşlardır.            Bu arada droit d’ingerence kavramınının uygulaması ve gelişimini incelemeden önce fransız ceza hukukundaki bir kavrama “non assistance a personne en danger” (tehlikede olan bir kişiye yardım etmeme) değinmek gerekmektedir. Yani herhangi bir kaza ve/veya kaza durumunda tehlikelide olan bir kişiye yardım sağlamayan kişiş ve kişiler ceza hukukunun ilgili maddelerine göre yargılanırlar. Bu maddenin uluslararası sorunlarda uygulandığı düşünüldüğünde tehlikede olan bir halk olan Kürt halkına yardım edilmemesi bir suç teşkil edecektir. Yalnız uluslararası hukuk belli teamüller üzerinde gelişmekte olup bir ülke özelinde olduğu gibi kanun yapıp bunu uygulama yetkisine sadece BM Güvenlik Konseyi sahiptir. Bu Konsey son derce adaletsiz bir şekilde oluştuğunda konumuzla ilgili olarak 1648 yılında imzalanan Westphalie anlaşmasını esas almaktadır. Bunun  istisnaları 2. Dünya savaşından sonraki Nürünberg yargılamaları, Lahey adalet divanı ile son yıllarda kurulması için yoğun çalışmalar yapılan Uluslararası Ceza Mahkemesidir. Yani Fransa’da uygulamada olan ve ezilen sömürge halkların haklı taleplerini şiddetle bastıran devletlere karşı tavır alınmamakta ve bunlar iç sorunlar olarak adl edilerek, yüzyıllar içinde oluşan halklar, uygarlıklar, kültürler ve dillerin yok edilmesine seyirci kalınmaktadır.            2. Dünya savaşından sonra kurulan BM Westphalia anlaşması ilkelerini esas alarak devletlerin içişlerine karışmama ilkesini uluslararası ilişkilere baz olarak kabul etmiştir. 17. yy Avrupa’sında Din savaşları veya 30 yıl savaşından sonra 1648’de Rus Çarı, İngiltere Kralı ve Osmanlı Sultanı dışındaki tüm prens, kral ve imparatorları arasında imzalanan anlaşma ile belirlenen sınırlar çerçevesinde devletlerin egemenlikleri tanınmakta ve iç işlerine karışmama kararı alınmıştır. Katolikler ve protetanlar arasındaki kanlı savaşlar sonucu kilisenin evrensel egemenliğinin önüne getirilen sınırlar Roma merkezli katolik iktidarın güç kaybederek 20 yy’da marjinaleşmesine yol açmış ve Vatikan gücünü ancak 2. Jean Paul döneminde kısmen restore etmiştir. Westphalia sistemi egemenliği tanınan Avrupalı güçlere Dünyanın geri kalanını sömürgeleştirmesinin de kapısını açmıştır.Yerelde ve dünyada değişimler            Avrupa merkezli bu sistem Avrupa dışındaki bölgelerde (bazı istisnalar hariç) büyük tahribatlar yaratmış ve yine Avrupa merkezli bir konsept ile tartışmalı hale gelmiştir. 20 yy’ın en büyük kaybeden halkı kürtler olmuştur. Zira yapay olarak yaratılan devletler arasında parçalanan Kürdistan’ın bir araya gelmemesi için Westphalia sistemi eşsiz olanaklar sağlamaktadır. Çünkü uluslararsı sistem tarafından tanınan bir devletin sınırlarının değişmemesi esas alındığından, Kürdistan’ı paylaşan devletler mevcut statükoyu korumak için yerel ve uluslararsı anlaşmalar ve paktlar kurmuşlardır. Kürtlerin isyan etmesi durumunda sınırları kapatarak Kürt isyanlarını izole ederek bastırma yolunu seçmişlerdir. Kürt isyanlar uluslararası camia tarafından bu ülkelerin iç meselesi olarak görüldüğünden ve Kürt hareketlerinin 20 yy’ın son dönemlerine kadar uluslararası bağlantılarının olmaması ve/veya çok zayıf olmasının sonucu kürtlerin katledilmesi ve jenoside tabi tutulması olağan bir durum olarak kabul edilmekteydi.             1960’larda yaşanan sömürgelerin siyqsal bağımsızlıklarını kazanmaları sürecinde ulusların kaderlerini tayin hakkı ve uluslararası dayanışma mevcut sistemde bazı gedikler açmıştır. Kürdistan özelinde 1979’da Şah iktidarının son bulması bölge dengelerinde ciddi değişikliklere yol açarak İran ve Irak kürtlerine önemli bir manevra alanı yaratmıştır. Bu bölgesel değişiklik Dünya çapında neo liberal anlayışın önce İngiltere, sonra da ABD’de başat hale gelmesi ile eş anlı olarak gerçekleşmiştir. Yani Küreselleşme derinleşirken, iletişim teknolojisindeki gelişmeler Dünya yı küçülterek bir köy haline getirmiştir. Bunun sonucu, Dünya’nın en ücra köşesinde meydana gelen bir olay televıwyon ve diğer iletişim araçlarıyla kısa sürede uluslararasılaşmaktadır.            Bu sürece giren bir dünyada Saddam Hüseyin 1975 Cezayir anlaşması ile İran Şahına Barzani’ye yardımı kesmesi karşılığında bıraktığı Şattülarab’ı geri almak için, Mollaları zayıflatmak isteyen ABD’nin desteğini alarak 1980’de saldırmıştır. 8 yılda 1 milyondan fazla kişinin ölümüne yol açan bu en kanlı bölgesel savaş sırasında İran ve Irak Kürtlere karşı savaş sürdürmüştür. Mollalar 1980-1983 döneminde 50000 Kürdü katl ederken, Saddam ise Anfal operasyonu ile 4 000 köyü haritadan silmiş, 400 000 Kürdü katledereken, 1 milyona yakın kürdü ise jöntürklerden esinlenerek güneyde ki çöllerde toplama kamplarına sürmüştür. Saddam Humeyni ile savaşı sona erdirir erdirmezm savaş sırasında peşmergelere karşı kullandığı kimyasal silahları 16 mart 1988’de Halepçe’de kullanarak Halepçe jenosidini gerçekleştirmiştir. Bu konuda Saddam’ın bireysel rolüne ilişkin bilgiler açıklanmaya başlanmıştır. Bu anlamda Hollanda’da mahkum edilen silah tüccarından sonra Saddam’ın yargılanarak mahkum edilmesi Kürtler için vicdani bir rahatlama insanlık içinse bir emsal teşkil edecektir. Böyle bir mahkumiyet aynı zamanda halen Kürtlere karşı toplu imha silahları kullanan Türk ordusuna karşıda bir yargılamanın yolunu açacaktır.Droit d’ingerence’tan Kürdistan’a            Halepçe jenosidinden  sonra büyük bir korku yaşayan Güney Kürdistanlılar daha güvenli bölgelere çekildiklerinde kitlesel olarak Türkiye ve İran sınırlarını aşarak Halepçe’yi Dünya’nın gündemine dayamışlardır. Daha önceki dönemlerde sınırları kapatabilen ve Kürtlerin sesini kısan güçler bu yeni durum karşısında bunu yapamadıklarından Kürt sorununu kucaklarında buldular ve bu devletlerdeki Kürtler soydaşlarının durumuna duyarsız kalmayarak  seferber olarak ve onlara bağırlarını açmışlardır. Batılı devletlerde bu duruma duyarsız kalmayarak insanı boyutta yardım sağlamişlardır. Bu yardım bir bakıma droit d’ingerence uygulmasının adı konmayan ilk uygulaması olmuştur.             Devamında, 1991 1. Körfez savaşı sonrasında 36. paralelin kuzeyi için oluşturulan koruma droit d’ingerence’ın ilk resmi uygulaması olu arkasından Bosna, Somali, Ruanda, Kosova ve Timor adalarında da uygulanan bu kavram artık tehlikede olan halklar için kayıpları aza indiren ve jenosid vb uygulamaların içişler adı altında yapılamayacak boyutlara taşımıştır. Yine bu kavram çerçevesinde, 1991’den kısmi olarak beri koruma altında olan Güney Kürdistan’da bu defa uluslararası konjonktür iyi değerlendirilerek Federal Kürdistan kurularak bağımsızlığa giden yol açılmıştır.            Fakat, 16 mart jenosidi Halepçe’de köklü değişikliklere yol açmıştır. 19 yy’ın başlarında önemli bir merkez olan Halepçe’de Belediye başkanı bir kadın iken, radikal islamın merkezi haline gelmiş ve Halepçe anıtının jenosidin yıldçnümünde tahribine kadar gelmiştir. Bu anlamda, Kürdistan hükümeti, belediye, Üniversiteler, sivil toplum örgütleri, aydınlar ve Halepçeliler Halepçe’nin tarihi yerine uygun olarak hareket ederek Halepçe’yi karanlık çıkaracak adımları atmalıdır. Bunun için droit d’ingerence (müdahale hakkı) kavramı Halepçe örneği ve Kürdistan uygulamasının tartışılacağı uluslararası bir konferans düzenlenerek Halepçe şehitleri anılırken, Halepçe’yi bölge düzeyinde bir kültür merkezi haline getirmenin de yolu açılabilir.Ahmet ALİMFransa, 28 mart 2006

İlgili

Yorumlar (0)

Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.