BİR ANTLAŞMA; DÖRT İTTİHATCI BİR BOLŞEVİK
Bîşar Norşîn · 7 ay önce
Alixan Aras · 29.01.2006 · 2 görüntülenme
“Allah Allah!” nidalarıyla gaza gelip, “… çocuğu!” diyerek vuranlar… 27 Aralık 2005’te, saat 11.30 ile 14.00 İzmir Emniyetine bağlı Çevik Kuvvet ekiplerine mensup olduğu düşünülen 300 kadar polis iki panzerle birlikte Ege Üniversitesi kampüsüne giriyor, “Allah Allah!” nidalarıyla koşarak gelip bina içinde öğrencilere saldırıyorlar, copluyorlar, kızları yerlerde sürüklüyorlar, öğretim üyelerini tartaklıyorlar, binanın camlarını kırıyorlar, biber gazı atıyorlar, panzerlerle öğrencileri kampüs içinde kovalıyorlar. Ege Üniversitesi’ni fethetmeye girişen polisler coplarını ellerine ritmik olarak indiriyorlar. Belli ki, Amerikan filmlerinde yönetmenlerin “kötü polis” imgesini kullanmak üzere başvurdukları klişedeki koca göbekli, çiklet çiğneyen polislerden esinlenmişler. Ritmik cop hareketlerine ve saldırılarına, öğrencilere ve öğretim üyelerine yönelik tehditler ve küfürler eşlik ediyor. Dekana, öğretim üyesine ve öğrenciye “eşitlikçi” bir tavır içinde küfrü basıyorlar: “… herifi!”, “... çocuğu!”… Bundan 8 yıl önce Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencisi Serkan Eroğlu, fakültesinin tuvaletlerinde ölü bulundu. Önceleri intihar raporu verilmesine rağmen, kanında kloroform bulunmasıyla öldürülmüş ve asılmış olduğu (ya da asılarak öldürülmüş olduğu) kesinleşti. Ancak bu güne kadar katilleri bulunmadı. Ve her yıl İletişim ve Edebiyat öğrencileri “Serkan’ı Anma Günü” düzenlemeye başladılar. Polis işte bu anma gününü, unutmamayı seçen çocukların gününü bastı… “Allah Allah!” nidalarıyla ve “… çocukları!” diyerek… Uygulanan çıplak ve acımasız şiddet: acıtmaya, yıkmaya, ezmeye kurgulanmış şiddet… İnsanı insan olmaktan utandıran bir nefret ve şiddet… Ama özellikle “Allah Allah!” nidaları ve “… çocukları!” küfürleri… Birbirleriyle apayrı dünyalara gönderme yapan bu nidalar aynı zaman dilimi içinde, arka arkaya nasıl kullanılabilir bu kadar fütursuzca? Nasıl bir ahlak anlayışı bu iki ayrı ucu aynı ağızlara yerleştirebilir? “Allah Allah!” nidalarıyla “Allah’a sığınmak” mı kastediliyor, “Yarabbim beni koru ve güç ver!” mi denmek isteniyor? Eğer öyleyse bu korunma talebinin yanına küfrün eklenmesiyle Allah’ın vereceği gücün artacağı mı düşünülüyor? Çok zor… Bu şekilde güçlerini arttıramayacaklar… Bu şekilde dile gelen ve nefrete dönüşen bir duygunun meşru olması mümkün değil… Öte dünyada da, burada, gök kubbenin altında da… Aslında kullanılan ifadelerin kendi anlamlarından bu kadar soyutlanması, bu nefret hali devletin gerçekliğe ve toplumuna yabancılaşmasına da bir nevi metafor olarak işe yarıyor. Devletin bütün görünmeyen yönlerinin nasıl açığa çıktığının ve topluma ne kadar yabancı bir hale geldiğinin bir metaforu bu… Devlet bütün cepheleriyle, bütün dehlizleriyle, bütün güç ilişkileri sarmalıyla, olduğu gibi görünebilen bir aygıt değil… Devlet, biz sıradan insanlardan, sıradan iktidar ilişkilerimizden beslenen bir aygıt. Ve bizim sıradanlığımızın içinde de, birbirleriyle ilişki ve çatışma içinde olan, bazan açıkça görünen ve bazan daha kapalı kalan dünyalar var. Ege Üniversitesi’nde icraatta bulunan devlet “derin bir devlet” değil; basbayağı yüzeydeki bir devlet… Gayet görünür bir devlet… Ama görünen yüzleri arasında bu türden faaliyetler olan bir devletin görünmeyen yüzlerinde neler yapılabileceğini kestirmek de zor değil. İşte bu devletin korku tüneline benzeyen derinlerinde kriz var ve bu derinlerde yaşanan kriz giderek daha çok ortaya çıkıyor. Bugünlerde ne kadar çok işaret var bu krize dair… Talihsiz, meşum, acı işaretler… Şemdinli’de insanların üzerine kurşun yağdırdıktan sonra serbest bırakılan bir asker; Ergin Cinmen’in tespitiyle, nedense hep “hata sonucu” serbest bırakılan Mehmet Ali Ağca’lar ya da başka katiller, çete ve mafya elemanları; serbest bırakan yargıçlar, Cumhuriyet Başsavcıları… Sonra “hataları” düzeltme çabaları; “pardon” deyip katili tekrar içeri koymak gibi, çeteciyi serbest bırakan savcıyı görevden almak gibi… Susurluk raporunda belirtildiği gibi, “devletin pardon dediği Musa Anter cinayeti”: “Musa Anter’in öldürülmesinden, tüm olayları tasvip edenlerin dahi pişman olduğu tespit edilmiştir. Musa Anter’in silahlı bir eylem içinde olmadığı, daha çok işin filozofisi ile meşgul olduğu, öldürülmesinin yarattığı etkinin kendisinin gerçek etkisini geçtiği ve öldürülme kararının hatalı olduğu söylenmektedir.” Musa Anter’in katillerinden biri, Rahşan Anter’e babasını nasıl öldürdüklerini anlatmış… Anlattığı cinayet, ülkücü öldürmekle profesyonelleşmiş acımasız bir katilin zaman içinde, devletin “derinlerinde” bir yerde nasıl devşirildiğinin hikayesi aslında… Yani sıradan bir katilin nasıl sıradan bir devlet görevlisi haline geldiğinin hikayesi… Devlet denilen aygıtın aslında nasıl sadece “yasal, meşru ve rasyonel” bir aygıt olmadığının, Allah adını anarken, nasıl küfürbaz olabildiğinin ve cinayet işlediğinin hikayesi… Ama buna karşılık, insanoğlunun “derinlerindeki” vicdanı da unutmuyor; unutmak istemiyor… Gaffar Okan’ları, Musa Anter’leri unutmadığımız, unutamadığımız gibi… Ve bu küfürsüz vicdan, şiddetsiz vicdan, Rahşan Anter’in Ersin Kalkan’a verdiği röportajda dile geliyor: “Babam canından çok sevdiği bu toprakların altında, başından yediği kurşunla yatarken biz nasıl rahat edebiliriz. Siz de rahat uyumamalısınız. Bu ülkenin hakimleri, savcıları, emniyet mensupları katillerle aynı sokaklarda dolaşırken nasıl rahat uyuyabilirler!”26 Ocak 2006, Perşembe Akt. H. Artos
Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.