Siyaset

FAY HATLARI VE AFETLER

Jihat Soran · 08.07.2007 · 2 görüntülenme

Türkiye’nin İstanbulistan bölgesinde ne zaman arsa ve inşaat sektörü dalgalandırma gösterirse bir kısım bilim ve medya adamı, uzun saçlısı, top sakallısı, dedesi, amcası, hemen boy gösterip Marmara Denizi’nin altındaki fayları, kırılma noktalarını, biriken enerjilerini, aletsel büyüklüklerini, Marmara’nın kuzey yakasında mı güney yakasında mı daha tehlikeli olduğunu anlatır dururlar. Oysa bizler Medya coğrafyasındaki fay hatlarını, pek de tartışmayız. Nereden nereye kadar uzanacağını, ne zaman enerji birikimi olacağını, ne kadar telefata sebep olacağını pek de konuşmayız. Bence Medya coğrafyasında ilk fay hattı Kafkasya’dan Basra’ya uzanan ve 17 Mayıs 1639 yılında ortaya çıkan fay hattıdır. Bu fay hattı Kasr-ı Şirin fay hattıdır. Bu hatta dönem dönem enerji birikimleri olmuş, depremler meydana gelmiştir. Fayın batıda kalan kısmındaki depremler, doğusunda kalan bölgeyi, doğusundaki depremler de batısında kalan kısmı etkilemiştir. Bu depremler; Wan Miri Mahmud Bey ve kardeşi Abdal Xan, Hakkâri Miri Nurullah Bey (1830-1850) depremleridir. Fay hattının batısında oluşmuş ama doğusuyla etkileşmiştir. 1921’de Simkoyê Şikak depremi doğuda olmuş, batı yakasını etkilemiştir. 1925 Piran ve Şêx Said depremi büyük şiddette olmuştur. Ağrı ve Zilan artçılarıyla devam etmiştir. 1946 da fayın doğu tarafında çok büyük bir enerji patlamasıyla Mahabad depremi olmuştur. Aletsel büyüklüğü ölçü aletlerini bozmuştur.2. fay hattı Medya coğrafyasında Islahiye’den doğuya doğru uzanmış Şemzinan bölgesinde kuzey-güney hattıyla kesişmiştir. Bu fay hattı 24 Temmuz 1923 de oluşmuş doğu-batı fay hattıdır. Bu hattın genellikle güney kısmı tektonik özellik göstermiş ve enerji birikimi burada açığa çıkmıştır. Her ne kadar kuzey-güney fay hattının iki yanındaki depremler bu bölgeyi etkilemiş ve depremleri tetiklemişse de enerji birikimi genellikle bu ikinci hattın güney kısmında birikmiş ve açığa çıkmıştır. 1930’daki Şêx Mahmud Berzenci depremi yaşanmışsa da artçılar hiç eksik olmamış dalga dalga devam etmiştir. Ölümsüz önder Mustafa Barzani bu depremlerin hep tetikleyicisi ve bitmez enerji kaynağı olmuştur. Deprem kesintisiz devam etmiş, bazen aletsel büyüklüğü dünya deprem tespit merkezlerindeki üsleri etkilemiştir. 1958’deki sarsıntı Arap alemini 1974’deki ABD’yi 1988’deki deprem kimyasal yıkıntısıyla dünya gündemine girmiştir. 2003’den bugüne bütün dünyadaki deprem rasathaneleri Hewlêr’den sinyal almaya devam etmektedir. Fay hatlarının her iki yanında veya yakınlarında depremler oldukça (ki bu hatlar kalkıncaya kadar olacaktır) artçıları da devam ettikçe bu bölgede yıkımlar da, doğal olmayan afetler de olacaktır. Deprem bölgesi olan bölgelerde kimse yapılanma ve yatırıma meyletmediği gibi resmi kurumlar da ruhsat vermezler. Bu doğal ve anlaşılır bir şeydir. İşte bunun içindir ki, bu “T” şeklindeki fay hattının yakınlarında ne devletler, ne de onların özel teşebbüsleri yatırım yapmazlar. Bu birinci anlaşılabilir bir nedendir. Bazı akl-ı evveller bu bölgeye yatırım talep ederken ekonomi politiği ve bilimsel tahlilleri göz ardı ediyorlar sanıyorum. Çünkü böyle bir beklenti safdillik olur. Günahkarlardan şefaat beklemek gibi… Kaldı ki dönem dönem depremlerdeki azalmalar, enerji birikimindeki düşüşler, egemen güçleri umutlandırarak buralarda kamu yatırımlarına sebep olmuştur. Ama bu yatırımlar zamanla özdinamik güçleri geliştirmeye (küçük sermaye birikimlerine), örgütlü güçlerin zorunlu oluşumuna (kamu sektöründeki sendikalaşmalar) neden olduğu görülerek ortadan kaldırılmıştır. Bu bölgelerdeki kamu yatırımlarının özelleştirilmesi aslında sözde özelleştirme, özde yok etmektir. Yem sanayii kuruluşları, süt fabrikaları, şeker fabrikaları, çimento fabrikaları, yün ve iplik fabrikaları gibi kamu yatırımlarının ortadan kaldırılmasının asıl nedeni kamu açıklarının kapatılması değil, buralardaki yan sektörlerin, küçük sermaye birikimlerinin yok edilmesi amacıyladır. Zira küçük sermaye birikimleri bir şekilde ticareti, küçük üretimi geliştirmeyi getirecektir. Üretim ve ticaret küçük çaplı da olsa kendi içinde bir takım kuralları, hukukları oluşturacaktır. İlk yazılı kanunlar olan Hammurabi Kanunları’nda olsun, Tuşba’daki Urartu yazıtlarında olsun ticaretle ilgili maddeler bu kanunların büyük bölümünü oluşturmaktadır. Bu küçük çaplı üretim ve ticaret toplumsal ilişkileri canlı, değişken fakat kurallı bir sisteme dönüştürecektir. Hak, hukuk, emek, ürün gündeme gelecek, insanların birbirine karşı sorumlulukları ve görevleri kurallaşacak ve modernleşecektir. Özdinamik güçler açısından bu çok önemli bir kazanımdır. “En kötü kural, kuralsızlıktan iyidir.” Egemenler ve sömürgeciler açısından bakıldığında bunun tersi olan teoriler ve pratikler hayati önem arz eder. Yani “çok büyük kuralsız toplumlar, en küçük kurallı toplumdan daha iyidir.” Çünkü kuralsız, yasasız, hukuksuz toplumlar çok rahat sömürgeleşir, egemenler açısından amaçları doğrultusunda çok rahat kullanılabilir. Aşiretlerin bile kendi içlerinde ve diğer aşiretlerle arasındaki ilişkilerde tarihi örgütlenmelerinden gelen kuralları ve hukukları vardır. Bu, feodal denerek saldırılan, kurallar ve ahlaki ilişkilerin kaldırılmasındaki asıl amaç kuralsız toplum yaratmaktır. “T” şeklindeki fay hattının her iki yakalarında sömürgeciler tarafından bilinçli olarak başka bir sosyo-ekonomik sistem ikâme ettirilmiştir. Bu her ne kadar o bölgedeki insanlar açısından bakıldığında, bir yaşam-geçim kaynağı olarak gözükse de asıl amaçlanan farklı ve uzun erimli bir politikadır. Bunun adı “kaçakçılık” tır. Özü rant ekonomisine dayanan üretimden alıkoyulan insanların bedenleri üzerinden küçük kazançlarla kullanılan fakat insani, ahlaki ve ulusal kuralların uzun sürede yok olmasını getiren bir sistemdir. Emek ve üretimi ortadan kaldırarak kuralsız toplumun oluşmasını sağlar. Taşınan veya satılan mal üretilmediği için sağlam ve yerleşik hukuk oluşmaz. Fay hattının geçiş noktalarındaki kontrol kurumlarında rüşvet olayı süreç içerisinde kurumsallaşmıştır. Bu ticari hukuk ve ahlaki yozlaşmayı, toplumda egemen kıldığı gibi, egemen unsurun uç kısımlarına da ekonomik kaynak sağlar. Dahası devamlılık arz eden bu kirli-rant ilişkisi büyüdükçe ispiyonaj ve istihbarat organizasyonunda temel güç halini alır. Rant ve kirli ilişkilerin göbek bağları kopamayacağından dolayı, gönül bağına da dönüşerek ulusal değerleri de süreç içerisinde yok eder. Kirli rant ilişkileri genelde aşiret ağaları ve korucu başları tarafından yürütüldüğünden elde edilen (özellikle uyuşturucu kaçakçılığından) büyük ekonomik vurgunlardan küçük kırıntılar da çevreye dağıtılarak bu ağ güçlü hale getirilmektedir. Diğer yoksul köylü kesiminde de özenti yaratılarak rantçı yaşama çekilmeye çalışılmakta, üretimden düşürülmekte, değerler dejenerasyonuna uğratılmakta, uzun süreli ahlaki tahribatlara çalışılmakta ve başarılmaktadır. Bu belirgin bir şekilde muhbirliği kurumlaştırmaktadır. Bu uygulama Ebaxa bölgesinde (Çaldıran-Muradiye) büyük ölçüde başarıya ulaşmıştır. Büyük oranda hayvancılıkla uğraşan Kürd köylüleri bilhassa fay hattının daha batısındaki yaylalarda (Süphan, Muş, Şerefdin…) hayvancılık yapanlar bu rant çeteleriyle rekabet edemeyerek e büyük geçim kaynaklarını terk etmek zorunda kalmaktadır. Bir yanıyla da ulusal ekonominin (Kürd) gelişmesini de engellemekte, göçe zorlayarak coğrafyanın insansızlaştırma planının hayata geçirilmesine katkı sunmaktadır.Fay hattının güney kısmına sızan rant çeteleri oradaki gelişen ekonomik dinamikleri dejenere etmeyi örgütlemekte, gelişen toplumsal yapıyı tahrip etmek için araç olmaktadırlar. Üretim kaynakları zayıflayan güney, ithalata zorlanarak sömürgecilere gıda yönünden mahkûm hale getirilmeye çalışılmaktadır. İşte tam da bu noktada güneyin uyanık olması gerekmektedir. Her gün kapıların kapatılarak “açlığa mahkum etme” tehditleri boşa çıkarılmalıdır. Üretimden yoksun olanlar el kapısına muhtaç olurlar. Büyüklerin söylediği gibi “Allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin.” Özdeyişi unutulmamalıdır. Mirin çêtire, tunebûne.07/07/2007

İlgili

Yorumlar (0)

Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.