BİR ANTLAŞMA; DÖRT İTTİHATCI BİR BOLŞEVİK
Bîşar Norşîn · 7 ay önce
bahoz þavata · 24.04.2006 · 2 görüntülenme
Tanzimat’la önce Osmanlı millet anlayışı esas alındı, bu bayrak çok kimlikli yapı nedeniyle benimsenmedi daha sonra Gayri Müslimlerin milli hareketleri ortaya çıktı, onlara karşı dini etnik temizlik yapıldı. İkinci Meşrutiyet sonrası çıkan savaşlarda ve Birinci dünya savaşı şartlarında ve Lozan Antlaşması sonrası Anadolu’daki Rumlar, Yunanistan’a, Trakya’da ki Bulgarlar, Bulgaristan’a ve Ermenilerin önemli bir kısmı Lübnan ve bu günkü Ermenistan’a sürüldü ve çoğu katledildi. Bu trajik olaylar, milletler hapishanesi olan Osmanlı Devleti’nin ezilen milletlerinin özgürlük taleplerine karşılık despot ve mutlakıyetçi sisteminde ısrarlı oluşu ve tutucu direnişi karşısında meydana gelmişti. Diğer yandan bölgede yaşanılan ve gelişen ideolojik ve milli kamplaşmaların yarattığı bloklaşmaların, yeni oluşan küçük devletlerin kendi azınlıklarını ortadan kaldırma ve kendine katma küçük emperyalistlikleri ve bu yapılaşmaların Birinci Dünya Savaşında yer alan büyük Kapitalist Emperyalistler ile ittifakları neticesinde oluşan karşılıklı çatışma şartlarında halkların birbirini kırımı ile gerçekleşti. Osmanlı Devleti’nin İslami ve bölgeye müdahaleci olan emperyalistlerin Hıristiyan niteliği ayrıca Osmanlı tebaası Hıristiyan milletlerin emperyalist bir kısım devletler ile ittifak yaparak diğer Müslüman halklara karşı da savaş durumuna geçmesi nedeniyle savaş, bu coğrafyada Müslüman ve Hıristiyan halklar arasında bir din savaşımı görünümü kazanarak, dini boğazlaşmaya dönüştü. Büyük Emperyalist güçlü devletlerin bölgede, yalnız başına kaldığında, var olanı kabullenecek oldukça zayıf azınlıkları, sadece hasımları olan Osmanlı Devletine karşı diplomatik üstünlük edinmek için, “bir milli akım olsun anlayışı” ile savaşa sürüklediler. Örneğin Kuzey Kürdistan’da Asurilerin ve Ermenilerin, objektif olarak bu savaşlarda hiç yer almaması gerekirdi. Yüz yıl sonra, bu gün bu halklar, eski topraklarında yaşamıyorlar. Bu savaş, uygun söylemek gerekirse, Emperyalistlerin bölgedeki nüfuzlarını ve egemenliklerini hakim kılma amacıyla yapılıyordu. Gerçekte Orta doğu halklarının demokratik ve milli hakları sorunu Emperyalistlerin sorunu değildi. Onlara belli bir destek sunulurken sadece herhangi bir emperyalistin bölgesel bir güç ve partneri olarak onları kullanmak içindi. Bölgede beş milyon insan yurt değiştirdi. Tarihin tanık olduğu bu acımasız yeni milli kamplaşmaların gerisinde çağın ideolojik akımı ve siyasal çözüm şekli olan “milli devlet” olma çabası ile “milli vatan” edinme hayalleri uğruna bir savaşım yaşanıyordu. Böylesi siyasal gelecek tayini için yola çıkan bölge milliyetçiliklerin kendine has siyasal özellikleri vardı. Bölgenin siyasal kurumları, henüz feodal kimlikli yapılaşmadan burjuvazinin hukukuna uygun siyasal yapılanmalara bir geçiş sürecini yaşıyordu. Geniş halk yığınları için hukuk bilgisi, dini inançları ve gelenekleri içinde hala feodal karakterliydi. Yukarda da anlatıldığı gibi, devşirmeci, ilkselci, küçük emperyalist kişilikli, mezhepçi, dinci, kırımcı vs. özellikleri olan pro-milliyetçiliklerdi bunlar. Haliyle savaşlar oldukça acımasız oldu. Herkes hasım azınlığını ortadan kaldırmaya başladı. Orta doğu, Balkanlar ve Kafkaslar halklar coğrafyasıdır. Dini kimlikler ile bir ayrışmaya baş vurulduğunda halkların ırki kimliklerinden daha çok dini ve mezhepsel ayrı kimliği olan farklı topluluklar ile karşılaşırız. Devletler arası savaşlarda, taraf orduların askeri stratejik araştırmalarında bu durum dikkate alınır ve etnografya tespitlerinde daima bu karmaşık kimliklerin çeteleleri tutulur. Bu zengin kimlik farkından çıkaracağımız, savaş şartlarında vahametin boyutlarının ne kadar korkunç olacağını gösterir. Bölgedeki milletlerin çokluğu ve iç içeliği, milliyetçiliklerin çokluğunu ve onların özelliklerinin zenginliği ayrıca hareket, tavır ve davranış farklılığının kaçınılmaz oluşunu ortaya serer. Her kimlik için üzerinde yaşanılan toprağın vatana dönüştürülmesi sorunu ortaya çıkar. Tarih içinde, büyük imparatorlukların baskısıyla tampon bir coğrafyada özellikle yan yana gelmiş ve iç içe bir yaşama mecbur kalmış ve iç içe yaşamanın genellik olduğu Avrasya ve Orta doğu halkları için yaşadıkları sınırları tayin etmek zorlaşır. Her farklı kimliğin yaşadığı alanda varlığını sürdürmesi ayrıca tehdit altındadır. Bu şartlar altında yaşanan savaşlarda milliyetçiliklerin öncülüğünde halkların birbirini boğazlaması şekillenir. Üstelik milliyetçiliklerin terbiye edildiği bir süreç için henüz şartlar oluşmamıştır.-Bilindiği gibi bu süreç, tüm dünyada, ikinci dünya savaşı sonrası gerçekleşmeye başlayacaktır.****Çok milletli Osmanlı Devleti çöken ve çürüyen haliyle, Kuzeyde Rusya’nın Batı ve Güneyde Batılı Avrupa devletlerinin işgal tehditleri altında bu güçlerin kendi aralarındaki çelişkileri ve çatışmaları nedeniyle tampon bir pozisyonda kalan diğer yandan iç huzursuzluklarıyla içerde gelişen yeni milliyetçi hareketler ile boğuşarak varlığını devam ettirmeye çalışan bir devlet konumundadır. Bu sancılı süreçte, Osmanlı devletinin koruma perspektifi ile geliştirmeye çalıştığı bir çok siyaset başarılı olmamış, zamanla küçülen devlet, Türk milliyetçiliğine yakın olan Turancı düşüncelerin temsili olan İttihat ve Terakki Fıkrasının denetimine girmiştir. İttihatçıların ilk işi, kendilerince yaşanan geçmişi milliyetçi bir tarzda ele alarak, elde kalan Osmanlı topraklarında Türk olmayan gayrimüslim unsurların tasfiye edilmesi politikası olur.Bu politikanın en önemli köşe taşlarından birisi, 1913 sonrası kurulan İttihatçı hükümetin bu işlere bakmakla mükellef kıldığı, devletin gizli emniyet işlerini yürüttüğü Teşkilat-ı Mahsusa örgütüdür. Teşkilat-ı Mahsusa örgütü Balkanlardaki gayrimüslim çete hareketlerine karşı ve Sultan Abdülhamit’in mutlakiyetçi rejimine karşı İttihatçı subaylar tarafından oluşturulmuş, Trablusgarp’da ki savaşlarda yetkinleşmiş özel gizli bir kurumdu. Fiili bir eylemlilikle gelişen bu kurum, İttihatçıların Osmanlı Hükümetini de ele geçirmesi ve Enver Paşanın Harbiye Nazırlığına getirilmesi ile yeniden örgütlenmesinde büyük adımlar atılır. Bu dönemde Teşkilat-ı Esasiye’nin bütün kadroları değiştirilir, yeni yapılanma, gizli resmi ödeneğe kavuşarak zamanla resmi bir kurum haline gelir. Yine bu yapılanmaya uygun düşecek İttihatçı kadrolaşma devletin tüm birimlerinde gerçekleştirilir.Artık İttihatçı hükümet için, elde kalan topraklarda Hıristiyan unsurlar temizlenmeliydi. Ülke içindeki Gayri Müslimler devletin devamından yana olmadıklarını ispatlamışlardı. Osmanlı Devleti’nin geleceği onlara karşı alınacak tedbirlere bağlıydı. Türk ve İslam aleminin birliği korunarak, ülke coğrafyası korunabilirdi. İttihat ve Terakki iktidarınca Anadolu’nun homojenleştirilmesi, Gayri Müslimlerden tamamen temizlenmesi ve Türkleştirilme çalışmalarına ağırlık verildi. Bu doğrultuda projeler hazırlandı. Yapılan planların gerçekleştirilmesinden de anlaşılacağı gibi Anadolu’nun Türkleştirilmesi planlarına Trakya ve Ege bölgesinde başlanır. Program yapılır: a) Hükümet olarak alınacak umumi tedbirler,b) Ordunun alacağı özel tedbirler, c) İttihat ve Terakki Partisinin alacağı tedbirler. şeklinde alan görev çalışmalarının düzenliliği ile yola çıkılır. Eylemlerin yürütülmesi için İttihat ve Terakki Partisi Merkez Komitesi bu doğrultuda çalışmalara gizli bir biçimde başlar. 1. Dünya Savaşına İttifak devletleri ile birlikte yar alan Osmanlı Devleti, Almanya’nın da desteğiyle bu politikalarını hızlandırır.İttihatçılar, milliyetçi kültürel donanımlarının ülkeye hakimiyeti için Türk teşebbüsçüsünü iktisadi alanda güçlendirmeye çalışırlar. Osmanlının yenileşme dönemi sonrası iktisadi olarak palazlanmış Rum ve Ermeni sermaye sahiplerine karşı önlemler alınır. Büyük çoğunluğu tasfiye edilir. Yeni Türk burjuvazisi yaratılır. Ekonomik alanda ki girişimler, savaş şartlarının yarattığı uygun şartlar nedeniyle işleri kolaylaştırır.Özellikle Fransız ve İngilizler ile ticari ilişkide bulunan Rum ve Ermenilerin tasfiyesi 1. Dünya Savaşı boyunca Almanya’nın da desteği ile büyük ölçüde tamamlanır. Askeri ve emniyet alanında Teşkilat-ı Mahsusa’nın*1. gayesini, H. Ertürk, “İki devrin Perde arkası”,- s. 295- adlı eserinde şöyle değerlendirilir, “Bir taraftan bütün İslamları bir bayrak altında toplamak, bu suretle Pan İslamizme vasıl olmaktır. Diğer taraftan da Türk ırkını siyasi bir birlik içinde bulundurmak, bu bakımdan Pan Türkizmi hakikat safhasına ulaştırmaktır. Enver Paşanın bir yandan Emiri Efendi’ İttihat ve Terakki programındaki Pan İslamcılıktan, diğer taraftan da Ziya Gökalp’in Pan Türkizminden ilham aldığı muhakkaktır.” Açıkçası, İttihat ve Terakki Fıkrasının hedefi, Anadolu’dan başlayarak mümkün mertebe büyük bir coğrafya üzerinde ( ki, Birinci Dünya Savaşından daha sonra bu coğrafyanın adı “Misak-i Milli” olarak Türkler tarafından içselleştirilmeye çalışılacaktır) Müslüman ve Türk bir nüfus kompozisyonu yaratmaktır. Bu total projenin iki önemli aşaması vardı; birincisi, gayrimüslimlerin ‘bünyeden atılması’ ve ikincisi ‘Türk olmayan Müslümanların’ kendi yerleşim bölgelerinden uzaklaştırılarak, hızlı bir asimilasyon için, Türk bölgelerine serpiştirilmeleri ve asimle edilmeleri. Bu doğrultuda eylemlere girişilir. Teşkilat-ı Mahsusa’ya bağlı çeteler harekete geçirilir. Rumeli mültecisinin keskin ve acımasız milliyetçiliğinin beslediği Turancı iktidarın ilk hışmına 1914 yılında Trakya Bulgarları ile başlanır. Neredeyse tüm Bulgarlar mübadele prosedürünün de yardımıyla, sınır dışına çıkarıldı. Akabinde aynı yıl Ege ve Trakya Rumlarının göçertilmesine başlanır. En az 150.000 Rum, 1914 yılı yazına kadar sınır dışı edilir. 1.Dünya Savaşı çıkınca, Ege ve Marmara kıyı boylarındaki Rumlar, Yunanistan safında bir takım eylemlere girişmesini önlemek için iç bölgelere iskan edilir. Ege bölgesinden Hıristiyanların temizlenmesi konusunda Toynbee şu bilgileri aktarır: “Batı Anadolu Rumlarına karşı Türk baskısı 1914 Baharında genel bir nitelik aldı. Yerleşik Rumlar, terörist yöntemler ile evlerinden sürüldüler. Evlerine, topraklarına ve bir çok durumda taşınabilir mallarına da el konuldu. Bu süreçte birçok kişi de öldürüldü.”* 2. Ege bölgesinde Rum sürgünleri 1916-18 yılları arasında da devam eder. İkinci sürgün dalgası daha çok askeri nedenlere dayandırılmıştır. Yunan Başbakanı Venizelos, Paris Barış Konferansı’nda; “300.000 Rum’un yok edildiğini, 450.000 Rum’un Yunanistan’a sığındığını iddia etmiştir.”* 3.Aynı uygulama Çanakkale ve Edirne Rum’larına da yapılmıştır. Yaklaşık 300.000 gayri Müslim’in göçertildiği iddia edilmektedir. Trakya bölgesinden sürülen Yunan nüfusu, 1919 Meclisi Mebusan görüşmelerinde 300-500.000 bin arasındadır.*4. Batı Anadolu’da Hıristiyan unsurlara yapılan temizlik ve göçertme sonucu bu kesimlerin servetleri bulundukları bölgelerdeki Müslümanların eline geçmiş oldu. Müslüman Rumeli mültecileri de bu alanlara yerleşmiş oldu.****Artık Teşkilat-ı Mahsusa için ülkede ve Kürdistan’da (1915-18) Kürtlerin ve Ermenilerin halli söz konusu idi. Anadolu’nun Türkleştirilmesi için mevcut proje uygulama alanındaydı. 1800 yıllarının başında Kürdistan’ın, bölgedeki üç devlet arasında paylaşılmış olduğunu görürüz. Daha önce 1514 Çaldıran Savaşı ve 17 Mayıs 1639 yıllarında Kasr-ı Şirin anlaşması ile Osmanlı ve Safeviler -İran- arasında paylaşılan Kürdistan, 1800 yıllarının başında Rusya’nın, Kaçarlar Hanedanlığı-İran- ve Osmanlı ile yaptıkları savaşlar sonucu üçüncü defa parçalanır. Daha önceleri Osmanlı ve İran devletlerinin egemenliği altında olan Kars’ın Kuzey doğusu, Mako’nun Kuzeyinde ki Serhat-Mervan bölgesi Kafkas Kürtleri önce Rusya’nın daha sonra Ermenistan’ın denetimine girdi. 1800 sonrası yıllarda Rusya’nın ele geçirdiği topraklarda, Kaçarların-İran- denetiminde olan Erivan-Mervan-Hanlığı, Karabağ ile Şeki Hanlıkları ve Şoregel Sultanlığının nüfuslarının büyük çoğunluğunu Kürtler teşkil ediyordu. Bu bölge hudut olarak, Mako’nun Kuzeyinde, Hazar denizinin Güney batısında Aras ve Kür nehirlerinin Hazar’a döküldüğü yerden, Seblan’ın doğusundan Erdebil’i içine alır. 1800’lerin başından itibaren başlayıp seksen yıl çeşitli aralıklarla sürmüş olan Osmanlı-Rus ve İran-Rus savaşlarında Kürtler, bu bölgelerde yer alan temsili Osmanlı ve İran devletlerine bağlı Paşalık ve Hanlıklarını kaybettikleri gibi, bu topraklardan da sürülmüşlerdi. Revan-Erivan, Kars, Ağrı, Beyazıt gibi Kürt şehirlerinin Ruslarla işbirliği içinde olan Ermenilerin ele geçmesi; Kürtler ve diğer Müslüman halka katliamlarda bulunmaları ve bu bölgelerden Müslüman halkı tehcir etmeleri sonucu Kürtlerde büyük bir tepki oluşmuştu. Ruslar ve Ermeniler, Yezidi Kürtler dışında Müslüman Kürtlerin tamamını fetih ettikleri yerden çıkarmıştı. Ruslar ve Ermeniler tarafından bölgedeki Yezidi Kürtlerine, dini kimliklerinden ötürü farklı muamele yapılmış, ayrıcalık tanınmıştı.Rusya ve Ermeniler ve daha sonra SSCB, savaşlar ve siyasi nedenlerle Kürtleri, Kürdistan’ın bu topraklarından zorla tehcir ve katliamlarla yok etmişlerdir. Daha önce bölgede yaşayan Sünni Kürt nüfusu, bugün, Rusya, Karabağ, Ermenistan. Revan ve Erivanbölgesinin Sünni Kürt aşiretleri, Ermenistan Devletinin oluşumunu takip eden ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devletinin denetiminde kalan Kürdistan’ın Kars, Ağrı, Erzurum ve Van bölgesine göçertilmiştir.Yine1917 Devriminden sonra SSCB zamanında sürgün edildikleri; Karabağ Laçin’de göstermelik özerk bir Kürdistan kurulur. Halkın tepkisi azaltılır. Daha sonra bu Kürt idaresi ortadan kaldırılır. Bu bölgelerden çıkarılan Kürtler bu gün Özbekistan, Azerbaycan, Kazakistan ve Türkmenistan’ın belli bölgelerinde yaşamaktadırlar.Diğer yandan merkezi Osmanlı denetimini hiçte istemedikleri halde Kürtler, Ermenilerin, kendilerine karşı olan bu pozisyonları nedeniyle Osmanlılar ile yeniden işbirliğine gitmek zorunda kalmışlardı. Açıkçası, Ruslar ve özellikle Ermeniler; Kürtleri, Osmanlıların kucağına itmişti. Bu olayların gelişimini ve sonuçlarını çok akıllıca değerlendiren ve bir fırsat olarak kullanan Abdülhamit, özellikle Osmanlı devleti ile Kürtlerin kopmuş olan ilişkilerinin yeniden tesis edilmesi ve Osmanlı Devleti’nin Kürtler üzerinde yeniden hakimiyetinin sağlanması maksadıyla “Hamidiye Alayları” gibi Kürt aşiret üyelerinden oluşacak askeri teşkilatı kurmuştu. Osmanlı Devleti Hamidiye Alayları vasıtası ile Kürtler üzerinde hakimiyet sağlamaya başlamıştı. O zamana kadar Osmanlı Devleti kendisine karşı olan, asker ve vergi vermeyen Kürtlerin denetimini sağlanmış oldu. Abdülhamit sonrası İttihatçı hükümet de, 1910 yılında bu yapılanmayı yeniden organize ederek, ismini Aşiret Alayları'na çevirerek, Teşkilat-ı Mahsusa’nın da bu yapıların içinde organize olması sağlandı. Kürdistan’ın tamamı Osmanlı-Rus ve Osmanlı-İran savaşları nedeniyle devletin kontrolü altına girdi.İttihat ve Terakkici Hükümet, 14 Mayıs 1915’te Sevk ve İskan Kanunu çıkardıktan sonra Teşkilat-ı Mahsusa genel merkezini Erzurum’a taşır. Onun çalışmalarına uygun yasal kolaylıklar sağlar. Bu hususta 1915 yılında çıkartılan Tehcir Kanunu'nun tam metni şöyle: "Madde: 1- Vakit seferde ordu ve kolordu ve fıkra kumandanları ve bunların vekilleri ve müstahkem mevki kumandanları ahali tarafından herhangi bir suretle evamir-i hükümete ve müdafaa-i memlekete ve muafaza-i asayişe mütallik icraat ve tertibata karşı muhalefet ve silahla tecavüz ve mukavemet görürlerse, derekap kuvayı askeriye ile şiddetli surette tahribat yapmağa ve tecavüz ve mukavameti esasından imha etmeğe mezun ve mecburdur.Madde: 2- Ordu ve müstakil kolordu ve fıkra kumandanları icabatı Askeriyeye casusluk ve hıyanetlerini hissettikleri kaza ve kasaba ahalisinin Münferiden veya müçtemian diğer mahallere sevk ve iskan ettirebilirler.Madde: 3-İş bu kanun tarihi neşrinden muteberdir.13 Recep 1333 ve 14 Mayıs 1331"Daha önce Makedonya ve Ege bölgesinde gayri-müslimleri göç ettirme ustaları olan Bahaddin Şakir ve Dr. Nazım gibi bu işlerde yetkin kadrolarını Ermeni tehciri için görevlendirdi. Anadolu’nun Türkleştirilmesi planı bu defa Ermeniler üzerinden sürdürülür. Anadolu ve Kürdistan’da ki Ermenilerin 1915’de tehcirine başlanır.Ermeni tehciri ve kıyımı bölgelere göre farklılık arz eder. Birinci bölge: Anadolu’nun Batısı ve İstanbul-Trakya Ermenilerinin olduğu tehcir alanıdır. Buralarda sanatçı ve meslek sahibi nitelikli Ermeniler dışında kalanlar, tehcire tabii kalmıştır. Osmanlı Devletini hiçbir konuda tehdit etmeyen bu bölge Ermenilerinin tehciri tamamen bölgenin Müslüman Türk nüfustan teşkilini sağlamak içindir. Açıkçası Ermenilere yapılmış bir kırımdır.İkinci bölge: Osmanlı-Rus ve Ermenistan arasında savaşın sürdüğü Kuzey Kürdistan’ın Serhat-Mervan diye adlandırılan Kuzey bölgesi ikinci tehcir alanıdır. Bu bölgede halklar arasında gelişen kırımlar, Ermeni ve Kürtlerin karşılıklı oluşan kırım ve tehcirleridir. İttihat ve Terakki Hükümetince Birinci Dünya Savaşında devam etmiştir. Son dönemde Rusya ve Ermenilerin işgaline uğrayan bölgelerden kaçan Kürt halkı, Osmanlı Devleti tarafından Anadolu’nun Türk bölgelerine iskan ettirilerek, Türkleştirilmeleri yoluna gidilir. Diğer yandan yüz yıl boyunca devam eden savaş şartlarında halklar arasında oluşan karşılıklı bu kırımlar, düşmanlığı tırmandırdı ve bu tırmanan düşmanlık atmosferini bu defa İttihatçılar kendi maksatları için kullanmaya başladılar. Bölgedeki ve bölgeye yakın tampon durumuna düşen şehirlerde, Ermeni tehciri uygulamasında, Teşkilat-ı Mahsusa vasıtası ile Ermeni kırımını gerçekleştirdiler. Her ne kadar askeri gerekçelere dayanarak tehcir yapılmış olsa da her iki taraftan da kırımların olduğu aşikardır.Üçüncü bölge: Kürt Beylik Sancaklarının eskiden hakim olduğu Kürdistan’ın iç bölgeleridir. Bu bölgelerde Ermeniler yok denecek kadar az ve genellikle şehir merkezlerinde yerleşiklerdi. Asurilerin dağınık yerleşimler vardı ve azınlıklardı. Buralarda eskiden merkezi otorite, Osmanlı değil, Kürt Beyleri olduğu için Hıristiyan unsurların-Ermenilerin, Süryani ve Asurilerin- pozisyonları diğer bölgelere göre farklılık arz eder. Her ne kadar 1850’lere kadar Kürt Beyliklerinin varlığını koruduğu ve tasfiye edilmedikleri dönemlerde Hıristiyan unsurların Kürt yönetimlerine “Cizye” adı altında vergi verme gibi yükümlülükleri olmasına rağmen, herhangi bir problem halklar arasında çıkmamıştır. Hatta Kürtler ve Hıristiyan unsurlar arasında Osmanlıya karşı siyasal ittifaklar olmuştur. Tanzimat sonrası bu bölgelerde çıkan bir takım yönetsel kargaşalıklar dahi durumda yeni bir değişikliğe neden olmamış ve halklar arasında herhangi bir kırımın olduğunu tanık değiliz. Dördüncü bölge: Kürt coğrafyasında Kürtlerin ve Ermenilerin iç içe yaşadığı, Türk ve Ermenilerin azınlıkta olduğu eski Osmanlı has sancakları olan Türk idarecilerin hakim olduğu; Erzurum, Van, Diyarbakır, Erzincan, Elazığ, Sivas ve Gümüşhane vilayetleridir. Buralarda Ermeni tehciri ve kıyımı yapıldığı gibi kırımların sevk ve kontrolünün tamamı Türk yönetim ve yöneticilerinin denetimindedir. Ermeni çeteleri de bu bölgelerde bizzat Müslüman unsurların kırımında yer almıştır.Doğuda Erzurum’un eylem ve planlama merkezi olarak seçilmesinin önemi, yalnız Ermeni kırımlarında değil, ilerde Erzurum Kongresinde de kendini gösterecektir. Ermenistan tehdidi karşısında Türklerin kucağına düşen Kürtler, kandırılarak kaderlerini ilk defa bu şehirde Türklere bıraktı.Birinci Dünya Savaşı’nda Rusya ile birlikte hareket eden Rusya Ermenileri ve onlarla işbirliği yapan Anadolu Ermeni çeteleri ele geçirdikleri yerlerde-Kars, Bitlis, Erzurum ve Van- Müslüman kıyımı yapıyordular. Rusların, Ekim Devrimi nedeni ile 1917’nin sonlarında işgal ettiği alanlardan çekilmesinden sonra bu topraklarda Ermeni güçleri yalnız başlarına kaldılar. 1918 Baharında, Osmanlı Devleti ve yeni Sovyet yönetimi arasında yapılan Brest-Litovks Antlaşması neticesinde, Kafkaslara yönelen Osmanlı orduları ve Kürt Aşiret Süvari Alayları birlikleri tekrar bu toprakları Ermenilerden geri aldı. Kuzey-Doğu Kürtleri, bu savaşı, Müslüman-Hıristiyan Savaşı şeklinde telakki eder. Diğer yandan bölge Kürtleri, Osmanlı-Rus savaşları nedeniyle hem topraklarını- Mervan, Şorogöl vs.- kaybettiği gibi bu savaşlarda Müslüman kimlikleri nedeniyle de kırıma uğramıştı. Ruslar ve Ermeniler, bölgedeki Yezidi ve Alevi Kürtlerine dokunmamıştı. Bölge Kürtlerinin dörtte birini oluşturan Yezidi ve Alevi Kürtlerin Osmanlıya ve diğer Sünni Kürtlere karşı olan çelişkilerinden Ruslar ve Ermeniler, faydalanmak istemişlerdi. Kürtler yeni çıkan savaşta Ermenilerin, yeniden işgalci Ruslar ile birlikte hareket edişini dikkate alır. Mervan-Erivan bölgesindeki Ermeniler tarafından Kürtlere yapılan katliamlar ve göçertilmeler hafızalarda tazedir. Bilindiği gibi, eskiden 1800’lerde Kars, Mervan-Erivan bölgesinde ekseri nüfus Kürtler idi. Bu durumu Rus devlet arşivi de doğrular. Bu arşiv bilgilerine göre: Yezidi Kürtler ile birlikte Kürtlerin nüfusu 432.785’dir. Ermenilerin;158.891, Türk-Tatar;180.000, Acem; 62.200, Rus; 26.000, Çerkez-Çeçen; 53.000 *10. Bu nedenle Kürtler, büyük bir korku ve panikle Osmanlı ile yeniden işbirliğine gitme mecburiyetini hisseder. Bu durumu ünlü Ermeni tarihçi Garo Sasuni şöyle değerlendirir:“Geçmiş zaman aralığında, bu bölge Kürtleri, Kürdistan’ın Botan, Bahtinan, Soran ve Baban bölgelerindeki kardeşleri gibi Osmanlı Devleti ile herhangi bir çatışmayı yaşamadığı için Rus-Ermeni baskısı ile Osmanlı Devleti’nin gerçek amacını da sezememiş ve Osmanlının yanında savaşa aktif olarak katılmıştır.” *5. Ermeni yazar, Serhat-Mervan Kürtlerinin Osmanlıya karşı uyanık olmayışını dillendirir. Fakat Kürtlerin savaşa koşulmasında Ermenilerin, Kürtleri nasıl savaşa zorladığını anlatmaz. Ermenilerin Türklerden geri kalmayan “Vatan” yaratma siyasetini; bu günkü modern Ermenistan topraklarında 19. ve 20. yüzyıl başlarına kadar Kürtlere yapılan kırımların bu bölge insanında bıraktığı Ermenilerin küçük emperyalist imajını saklı tutar.Anadolu ve Kürdistan’da 1916 ya kadar süren bu tehcir ve kırım sürecinde yaklaşık 900 bin Ermeni göçertilir ve rakamı henüz kesin olmayan önemli oranda insan katledilir. Bu rakamlar kesin olmasa da- bu konuda hayli farklı rakam sunan görüşler var. Bu yıllarda Osmanlı topraklarında yaşayan 1.500.000 Ermeni’den geriye “1927’da yapılan nüfus sayımına göre, Türkiye’nin nüfusu 13.6 milyondu, ...65.000 Ermenice konuşan vardı.”* 6. Her ne kadar bu sayımda Ermenilerin bir çoğu korkudan kimliklerini gizlemiş olsa da, sonuç pek değişmeyecektir. Ermenilerin tamamı zamanla kimliklerini saklayarak varlıklarını sürdürmeye çalışacaklardır. Anadolu’da ki topraklarını kaybedecek, buralara bu günkü modern Ermenistan’dan kaçan Müslüman halklar ve bölgedeki yerli haklar yerleşmeye başlayacaktır.Konumuz açısından dikkat çeken bu bölgede Erzurum’da konuklanmış olan Türk ordusu 15. Kolordudur. Aslında bu ordu, özel ordu mahiyetinde kurulmuş ve siyasi görevler üstlenmiştir. 15. Kolordunun görev ve sorumluluk alanında; savaş sonrası yerel kongre hazırlıkları, Kürt liderlerin ve dini ulamanın kontrolü ve Karadeniz ve Kürt bölgesindeki Teşkilatı Mahsusa ve milis güçlerin kontrolü gibi geniş bir yetki alanı vardı. Üstelik bu ordu, Birinci Dünya Savaşından yenilgi ile çıkan Osmanlı Devletinin ayakta kalan tek donanımlı askeri yapılanmasıydı. Savaş galibi İtilaf devletlerince de silahsızlandırılmamıştı. Aynı zamanda Kürdistan da konaklanmış haldeydi. Kürtleri yeniden devletin denetimi altına almakla görevliydi. Ordunun bu amaçlarına Ermenilerin nasıl uygun şartlar yarattığını, tam da Kürtlerin milli özgürlüklerinin gerçekleşme şansının olduğu şartlarda Ermeni tehdidinin sonuçlarını bu ordunun ünlü komutanı Kazım Karabekir Paşa anılarında, İ. İnönü’ye yazdığı mektupta şöyle değerlendiriyor: “15. Kolordunun bu vilayetler ahalisinden olup, ancak Ermenilerden intikam almak için şiddetli bir istekle hudut boyunda sabırsızlanan kısımları..” olduğundan söz ediyor. İç ve dış savaş diyalektiğini bölgedeki olaylar üstüne kuran Karabekir Paşa, yine mektubun devamında; “Yaptıkları İslam kıyımlarıyla Ermeniler, harbe sebep olmuşlardır. Ermenilerin bu İslam imhası ve sonunda muhaberenin çıkması bütün Anadolu halkında bir tesir ve kısmen olsun bir birleşme hasıl edebilir. Bütün milletler için bendenizin zannım iç anlaşmazlıkların giderilmesi ancak yeni bir dış çarpışma ile mümkündür.” diyerek, bu düşüncelerimizi doğrulamaktadır.* 7.Nitekim Kürt halkı, Rus-Ermeni kılıcından kaçarken ve Osmanlı yönetiminden kurtulmak isterken, Osmanlı ordusu 15. Kolordunun denetiminde olan Kürt Aşiret Alaylarının vasıtasıyla kendini yeniden Osmanlının kucağında buldu. Bu durum, aslında Kürt halkının kendi intiharının başlangıcıydı. Tam da, K. Karabekir Paşanın öngörüleri doğrulanmış oldu. Kürtleri, intihara iten Ermenilerdi. Kürtler yeniden Türk yönetimi tarafından denetim altına alındılar. Kendilerini bekleyen felaketlerden habersiz..Açıkçası Osmanlı-Türk hakimiyetinin olmadığı Kürt bölgelerinde halklar arasında bir kırım yaşanmamıştı, Serhat bölgesindeki karşılıklı kırımları bir kenara bırakırsak, Osmanlı Devleti’nin üç yüz yıl denetimi altında ve yönetimi altında kalan Kürt şehirlerindeki Ermenilerin kırımları da büyük devletlerin Osmanlı Devleti ve ilerde Kemalist idarecilerin denetiminde gerçekleşmişti. Kürt Hükümetlerinin üç yüz yıllık yönetiminde ne Ermeniler ne de Kürtler böylesi kırımları yaşamamıştı.Kürtlerin, Osmanlı idari yapılarının öncülüğünde ve yönetiminde Ermeni kırımında yer almaları, onları ikincil düzeyde bir suç ortaklığında bulunmalarına açıkça neden olmuştur. İlerde Kürt milliyetçiliğinde de anlatacağımız gibi, bu suç ortaklığında bulunan Kürt kesimler, ileride Kürt milletinin milli haklarının Türk yönetimlerine tesliminde baş rolü oynayacaklardır. Tipik bir suç ortaklığı dayanışmasıdır bu. Çünkü suç çok büyüktür, bırakın cezasını, bunun töhmeti altında bir millet adına kalmak dahi korkunçtur. Ermenilerin aynı pozisyonda kalmaları onların sorunudur. Lakin Kürtlerin insani değerlerden koptuklarında, kendi insani değerlerinin nasıl değersiz hale geldiğini ve bu durumu benimsemede zorlanmayan, direnmeyen aşağılık bir konuma düştükleri ve sonuçta kişiliksizleşmeleri de Kürtlerin sorunudur. Türklere gelince, onlarda, bu tarihsel kirliliğe bir yanıt vermelidir. Tarihiyle hesaplaşmayanların, insani değerler uğruna kavga vermeyenlerin gerçekte özgürlükleri olabilir mi?Birinci Dünya Savaşı sonrası yerleşik Türk olmayan, Kürtler ve gayrimüslim unsurlar yurtlarından uzaklaştırılırken yerlerine eski Osmanlı tebaası Müslüman unsurların Anadolu’ya göçmesi ve mübadele ile gelmesi sonucu Anadolu’yu Türkleştirme siyaseti, bundan böyle Kemalist milliyetçiliğin öncülüğünde sürdürülür. Mülteciler eski Rum ve Ermeni yerleşim yerlerine yerleştirilir. Turancılık ile oluşan Pan-Türkçü kişilik, reel gerçeklerin baskısı altında geriler, Birinci Dünya Savaşında Osmanlıların yenilgisi sonrası büyük çoğunlukla Kemalist milliyetçilikte kendini bulur. Kemalist Milliyetçilik öne çıkar. Bu defa aynı kıyım ve mezalim Osmanlıların öncülüğünde Kürtler ile birlikte ele geçirilen her yerde yerleşik Ermeni halka yapıldı. Birinci dünya harbini yenik kapatan Osmanlı Devletinin yerine oluşan Kemalistlerin yönetimindeki Ankara Hükümeti ve ona bağlı eski Osmanlı ordusu, SSCB ile yapılan gizli anlaşmalar sonucu, 1920 sonbaharında ortaklaşa Batı yanlısı Ermenistan Cumhuriyeti devletine ve onun işgali altındaki Kürt topraklarına birlikte girdi. Kars bölgesinde ve Bakü’de yeni Ermeni kırımları oldu.Yine de Anadolu’nun Türkleştirilmesi için 1924’lere kadar İslamcı kimlik kullanılır. Milli kimliklerini henüz edinememiş olan Kürt halkını, Turancılar ve hatta ilerde görüleceği gibi onların devamı olan Kemalistler, Pan İslamcı yapılar vasıtası ile kullanmıştır. Kürtler, Erzurum ve Sivas kongrelerinde; Osmanlı Hilafeti bayrağı altında olmak şartıyla, ırkçı bölünmelere karşı din kardeşliği ile dayanışmayı sürdürerek, Ermeni ve Rum tehditlerine karşı birlik olma adına propagandalarla ve bu doğrultuda çıkartılan kararlarla zamanla Kemalistlerin oyununa gelirler. *9Hıristiyan unsurların, savaşla, iskanla, mübadele, baskı vs. yöntemler ile Anadolu’dan uzaklaştırıldıktan sonra, zamanla sıra İslamcı ve Kürt yapılanmalarına gelecektir. Birinci Dünya Savaşı’nın Rum ve Ermenilerden sonra üçüncü mağduru Kürtler olacaktır. Kürdistan’ın belli bir kısmı Emperyalistlerin kontrolü ve işgali altında kalırken, savaş mağlubu olmasına rağmen Osmanlı-Türk yönetimleri “Milli Vatan” oluşturma projelerini gerçekleştirmeyi bu defa ellerinde kalan Kürdistan’da devam ettirecektir. Türk Vatanı, Kemalist Türk milliyetçiliklerinin önderliğinde, ne yazık ki Kürt topraklarının bir kısmını içine alarak, kendine katarak genişleyecektir. Yalnız şartlar değişmiştir, Kürtlere, Ermeni ve Rumlara yapılan tehcir yerine; İskan siyaseti, kırımlar yerine; yıkım ve katliamlarla ve zamanla Kürt kültürel kimliğinin inkarı ile yeni biraz terbiye olmuş milliyetçi politikalar devreye girecektir.* 8.Ermenilerin küçük emperyalist yaklaşımlarının karşılığı kırım olmuştur. Milli mücadelelerini kendileri gibi ezilen ve sömürülen bir millet olan Kürtler üzerinden sürdürmeleri, Kürtlerin de kırımına yol açmıştır. Kürtlerin bu duruma düşmesinde Ermeni Milliyetçilerinin Kürt düşmanlığı politikaları göz ardı edilmemelidir. Dip notlar ve alıntılar:1. Teşkilat-ı Mahsusa personeli, 1916 yılında 30,000 kişiye ulaşmıştır. Örgütün ajanları arasında ; doktorlar, mühendisler, gazeteciler, din adamları, tarikatçılar, birçok parti mensubu ve gerilla savaş uzmanı uzman ekipler bulunur. 2. Arnold Toynbee, The Westren in 3. Age, s.123 T. Akçam Greece and Turkey, s. 140, New York 1970, 4. Meclisi Mebusan Zabit Ceridesi s. 285-287 5. Kürt Milli Hareketleri ve 15. yy’dan Günümüze Ermeni Kürt ilişkileri, Med Yay. İst. 1992 6. Paradigmanın İflası, Fikret Başkaya, s. 39, Doz yay. İst. 1991 7. (Kazım Karabekir. Hatıralarım, 243-244) 8. Kemalist dönemde, Koçgiri, Ağrı ve Dersim’de Kürt isyan bölgelerinde Kürtlere karşı kırımlar olmuştur. Fakat bu kırımlar lokal olarak sürmüştür.9. Bu dönemin en önemli Kürt örgütü, Kürt Teali Cemiyeti Osmanlı devleti ile birlik politikasını sonuna kadar sürdürür. 1924 Anayasasının kabul edilmesinden sonra Kürtler, Türk yönetimiyle ciddi anlamda karşı karşıya gelecektir.10. Bkz. Avyarov, Osmanlı-Rus,Osmanlı_İran savaşları 1801-1900, s.163-164, Sipan Yay.1995, Ank.*Milli devlet için; ‘Milli Müslim Türk’ vatan... *(Bu makale, "Ermeni Kırımı Haftası"nedeniyle, yeni çıkaracağım "Avrasya milliyetçilikleri "adlı kitabımdan alınmıştır.)
Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.