BİR ANTLAŞMA; DÖRT İTTİHATCI BİR BOLŞEVİK
Bîşar Norşîn · 7 ay önce
Berwarto/Hasan H. YILDIRIM · 22.10.2009 · 2 görüntülenme
Eh! Anlayana… Berwarto/Hasan H. YILDIRIM …. …. …. Sohbeti açan sorularıyla Serwar, sıcak bir ortam yaratmıştı. Dergo’ya dönerek; "Dergo!" dedi. Ve; „Suriye'de yakalanışını çok merak ediyorum. Hani birileri senelerce Suriye'de cirit atıyordu. Kendi deyimleriyle; 'büyük misafirperverlikle!' ağırlandılar. Peki, senin üç günlük bir ziyaretin niye bu kadar adamların gözüne battı? Tipini mi beğenmediler, yoksa başka bir nedeni mi vardı?" Dergo; "bakın arkadaşlar, bu sorunun cevabı, öyle ayaküstü verilecek gibi değildir. Biraz geriye gitmek, KAWA Örgütü'nün kuruluş ilkelerine ve o günden bu güne siyasi duruşuna bakmak gerekir. Buna geçmeden önce, isterseniz; Damaskos Emniyet Müdürlüğünde karşılaştığım bir Kürd'ün anlattığı bir fıkrayı anlatayım. Temmuz'1993 yılıydı; Suriye'de gözaltına alınıp götürüldüğüm Damaskos Erniyet Müdürlüğünde, 48 gün sürecek olan mecaram sürecinde, bir Kürt aile ile tanışmıştım. Hemen hemen ailenin tüm bireyleri, topluca getirilmişlerdi. Bir altın hikayesidir anlatılıyordu ki, Kürd aile; 'biz satın aldık', polis ise, 'siz çalmışsınız!' iddiasında bulunuyordu. Benden 20 gün önce getirilmişlerdi ve beni bıraktıklarında; onlar, halen oradaydı. Bunun bir süresi de yoktu. ‘Örfi idare yasası gereğidir’ deniliyordu. Bu yasanın, gözaltı süresini belirliyen herhangi bir maddesi yoktu ve sorgu ekibinin insafına bırakılmıştı. Onlarda da insaf olmadığına göre, süreyi kısatlmak ve uzatmak; tutuklunun maddi durumuna bağlıydı. Paran varsa, basar hürriyetini alırdın. Yoksa paran, telafıl yemeye devam ederdin. Kürt ailenin orada bulunması, işimi kolaylaştırıyordu. Bana tercümanlık yaptıkları gibi; hücrede de, bol bol sohbet ediyorduk. Sık sık ta alış verişlerini karşılıyordum. En büyükleri; 53 yaşlarında, hoş sohbetli bir insandı. Ben ona, o da bana; 'Apo' diyordu. Adam, üç hanımlıydı ve; 'dördüncü evlilik hazırlığındayken yakalandım!. Dünya'da gezmediğim ülke kalmadı...' diyordu. Anlayacağınız, sözkonusu Kürt; ehli keyf biriydi. Büyükçe bir arabası varmış. Üç karısını, gelinlerini, isim ve sayısını bilmediği; kız, oğul ve torunlarıyla, dünya turuna çıkıyormuş. Hangi ülkede ağırlıkta hafif, fiatta uygun bulduğu mal varsa; alıyor, bir sonraki ülkeye gidiyormuş. Onları da orada iyi bir para ile satıyormuş. Bu şekilde hem seyahat ediyor, hem de güzel para kazanıyormuş. 53 yaşında olmasına karşın, 30'unda bir delikanlı gibi görünürdü. Çok ta güzel fıkra anlatırdı. Anlattığı fıkralarla taşı deliğine koyardı. Bir gün bana; ‘apo, sende hiç akıl yok mu? Güzel güzel Almanya'da yaşıyormuşsun. Senin, Suriye'de ne işin vardı? Bak sana bir fıkra anlatayım...’ demiş ve anlatmaya koyulmuştu. Anlattığı hikaye, aklımda kaldığı kadarıyla şöyleydi; 'köylünün birí; eşeği ve beraberindeki yavrusu ile birlikte, bir başka köye gitmek için yola çıkmış. Bir hayli gittikten sonra; yavru eşek, otlamaya dalmış. Eşek ya...! Akıl edip, arkalarından gitmemiş. Adam, gittiği köyde; yavru eşeğin olmadığını farketmiş. Kendi kendine; ‘önemli değil, nasıl olsa eve döner…!’ diye düşünmüş ama, sıpacık eve dönmemiş. Bahar boyunca; yemiş, içmiş, yatmış. Kılı çekildiğinde, yağ fışkırır misali derli toplu bir form tutturmuş. Yanıbaşındaki dağ silsilesinin bir mağarasında ise, aslanın biri; yanındaki tilki ile birlikte, açlıktan dolayı takattan düşmüş bir haldeymişler. Aslan; ‘Tilki kardeş, halimiz hal değil. Ben yaşlandım artık. Ayağa kalkacak takatím de kalmadı. Sen ise gençsin. Hele bir etrafı kolaçan et. Belki bir şeyler bulursun…’ Tilki; itiraz etmeden, istemeye istemeye mağaradan çıkararak, yokuş aşağı yola düşmüş. Dere kenarına vardığında; düşüne düşüne yürümüş ve karşısına o sıpacık çıkıvermiş. Sıpacığı gördüğünde de, hemencecik gözleri kararmış. Saldıracak ama, buna takatı yetmiyeceğinin de farkında. Boşuna tilki dememişlerdir ona ki; onda oyun çoktur, kurnazdır, zekidir. Tıpkı Roma Reş'te olduğu gibi. Zorla başaramayacağını anlamış olacak ki; 'dostça!' yaklaşmış. Ve; ‘selam eşek kardeş...!’ Sıpacık; ‘selam tilki kardeş…’ demiş ve giderek aralarında başlıyan muhabet, samimi bir havada derinleşerek koyulaşmış. Tilki, sıpacığın havasına girdiğini farkettiğinde de; ‘eşek kardeş!’ demiş. Ve devamında; ‘sen, hayvanlar aleminin kralını ziyaret ettin mi? Geçmiş olsun dileğini ilettin mi?’ Sıpacık; ‘hayır,’ diyerek yanıtlamış. Ve meraklı bir tarzda; ‘ne olmuş ki?!’ Tilki; ‘ne mi olmuş…!? Ormanların kralı koca aslan, aylardır hasta yatağında can çekişiyor. Tilkiler, kurtlar, kuşlar… bildiğin hemen hemen tüm hayvanlar onun ziyaretine gitti. Bağlılığını gösterdi. Şuracıkta olduğunu işitirse, ziyaretine gitmediğine çok üzülür. Zaman yitirmeden düş önüme, bir geçmiş olsun ziyeretine gidelim!’ demiş. Sıpacık; ‘gidelim gitmesine de, beni yemez mi!?’ diyerek sormuş tedirgince. Tilki; ‘bunu duymamış olayım. Hele kralımız hiç işitmesin. Çok üzülür ve inan ki, kahrından ölür!’ Sıpacık; ‘korkuyorum işte. Ne yapayım!’ Tilki; ‘korkmana gerek yok. Ben de yanında olacağım. Haydi düş peşime. İyi şeyler olacak, ben yanında oldukça da tedirginliğe gerek yok…!’ Tilki önde, sıpacık ta arkasında; aslan'ın yattığı mağaraya varırlar ve hazretin huzuruna çıkarlar. Tilki; ‘haydi eşek kardeş! Öp bakayım kralımızın elini...’ der. Sıpacık, eğilir eğilmez; hemencecik kendisini aslanının kucağında bulur. Aslan; sıpayı belinden kavrar ve tüm gücüyle sıkmaya başlar. Sıpacık, boğulacak duruma gelir. Zaten aslanın amacı da bu ya! Ama, aylarca aç kalmış, takattan düşmüş ihtiyar aslanın gücü buna yetmez. Aslanın pençelerinden kurtulan sıpacık, bayır aşağı koşu tutturarak, gözden kaybolur. Aslan, kükrer kudurmuşçasına; ayaklarına kadar gelen kısmeti kaybedişine mi yansın, yediği çifte ile sırt üstü düşerek, tilki karşısından küçük düşüşüne mi... Tilki de şaşkın ki; faturasının kendisine kesileceği telaşında. Hemen kendini toparlar. Saldıran kazanır hesabıyla; ‘kralım, hiç te iyi yapmadın. Öyle birden bire saldırılır mı? Kucağına alacaktın, okşayacaktın. Tüm gücünle o sert ve güçlü pençelerini eşeğin kafasına indirir, feleğini şaşırırdın!’ Aslan; ‘terbiyesize bak hele! Bir de akıl vermez mi? Akla ihtiyacım yok. Onu bunu bilmem. O sıpacığı istiyorum. Yoksa başına gelecekleri sen hesapla!’ demiş. Tilki, çaresizce eşeğin peşine düşmüş ve ilk karşılaştığı yerde bulmuş. Eşeğe konuşma fırsatı vermeden, gözünü kapatmış ve ağzını açmış; etmediği hakaret bırakmamış. Ve; ‘seni saygısız seni! Kralımıza o yapılır mı? Bunu yanına bırakır mı sanıyorsun? Çok büyük bir suç işledin. Bu işin şakası yok, hemen var yanına özür dile. Yoksa başına gelmedik kalmaz…Benden söylemesi. Haydi! Hemen düş önüme...!’ demiş. Sıpacık; ‘tilki kardeş! Gelemem, çok korkuyorum. Neredeyse beni boğdu boğacaktı!’ Tilki; ‘ne boğması yahu! Sen ne anlatıyorsun böyle Allah aşkına! Kim seni boğuyordu…! Kral; seni kucaklamaya, okşamaya, sevgisini seninle paylaşmaya çalışıyordu. Niye, sen aslanların kucaklayışını bilmiyor musun?’ Sıpacık; “yok be tilki kardeş, inacın olsun ki, bilmiyorum!” Tilki; ‘kralımız, seninle aslanca kucaklaşmak istemişti!” Sıpacık; ‘yaaa! Öyle mi? Tuh be! Nasıl da anlayamamışım...’ Tilki; ‘elbette! Ne sanıyorsun sen...! Haydi düş peşime, endişelenmene gerek yoktur güzel kardeşim...! İnan ki, iyi şeyler olacak…!” Kuşkusuz birilerinin lehine iyi şeyler olacaktır ama...! Sıpacık, çaresizce tilkinin ardına düşmüş ve aslanın huzuruna çıkmışlar... Sıpacık, aslandan özür dilerken; eğilmiş ve mahzun bir edayla bağışlanmasını dillendirmiş. Aslan; bu kez ani saldırıya geçmemiş, kucağına alarak hoş sözlerle duygularını okşamış ve melül melül sözüşünü sağlamış. Sonrasında da fırsat bu fırsat deyip, tüm gücünü toplayarak güçlü pençesini, sıpacığın kafasına indirmiş. Parçalanan kafatasından, öncelikle sıpacığın beynini aramış yemek için. Ama, gördüğü; içi bomboş, çukurca iki kemik parçası. Gözü dönmüşçesine, hiddetlenmiş ve kükremeye başlamış aslan. Sonrasında da tilkiye dönererek; ‘bunun beyni nerede, be hey sersem tilki!?’diyerek sormuş. Tilki; ‘efendimiz, haşmetli kıralımız! Eşeklerde beyin ne arar. Olsaydı eğer beyin, kendi isteğiyle iki kez ayağına gelir miydi?’ İşte böyle...!” diyerek te eklemiş ve fıkrasını bitirmişti. Adam; fıkrasını bitirmişti bitirmesine de, beni fena vurmuştu. Başını kaldırıp gözgöze geldiğimizde adamın benzi attı. Bir hata yaptığının farkına vardı. Çok mahcup oldu. Hatasını telafi etmek için; “kusura bakma. Senin üzerine söylemedim. Demem odur ki, senin gibi akıllı bir insanın, Suriye'de ne işi vardır!“ demiş ve kıvırmaya başlamıştı. Ben de; „Apo,“ demiş ve; „kendini üzmene gerek yok. Anlattığın fıkra, tam da bana uygun. Dediğin gibi; bende akıl olsaydı, Suriye devlet yetkililerinin icazetiyle, kendi ayaklarımla Suriye'ye gelir miydim!“ demiştim cevaben. Ama adamın neşesi kaçmıştı bir kez. Nasıl bu hatayı yaptım dercesine, günlerce özür dilemiş durmuştu. … … … 22 Ekim 2009 Not : “İkimizde Sevmiştik Onu” kitap çalışmasından bazı değişiklikler yapılarak verilen kısa bir parça.
Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.