Siyaset

Düşünme ve düşünceyi açıklamanın bedeli; Yargılanma ve yakılma!

Evin ÇÝÇEK · 13.10.2006 · 1 görüntülenme

Descartes Bilim, dogru ve apaçık bilgidir- düşünüyorum o halde varım- cogito ergo sum”derken, düşünce ve varlığın birbirinden koparılamayacağını özlü olarak ifade etmiştir. Düşünmeyi ve düşünüleni dile getirmeyi suç kapsamına yerleştirmek diktatöryel-tirani sistemlerin en bariz özelliğidir. Düşünceyi, düşünüleni ifade etmeyi yasaklayan hukukun mimarları hep var oldu.Yasak, her dönem de doğrudan doğruya düşünceyi ve düşüncenin sahibi olanları birlikte ele alıp cezalandırdı. Her ikisini ortadan kaldırmayı amaçladı. Düşünen ve düşünceleri yayan vasıtalar yada eserler suç kapsamına alındı. Tarihte düşünürler kitaplarıyla birlikte yargılandı, cezalandırıldı hatta yakıldı. Bu yüzyılda da düşünenler, düşüncelerini dile getirenler işkence, hapis, yasaklama, sürgünde yaşamaya mahküm edildi. Kitaplarıyla, müzik aletleriyle, inançlarını simgeleyen giysileriyle yakıldılar. Sivas’da aydınlarımız devlet ve devlet tarafından faşizanlaştırılan linç kitleleri tarafından yakıldılar. Zerdüşt felsefesinin etkisinde olan ve “Güneş Poleponez’den daha büyük ateşten bir metaldir ve ay da yaşayanlar var” dediği için Klazomenai-Symra (İ.Ö.500-428) doğumlu olan Helen Anaxagoras idama mahkum edildi. O idam kararına yönelik olarak; “Bana karşı verilen idam! Zaten doğa çoktan ölüm kararını vermişti.”der. Mezar taşına ise “Ousia- özvarlık” yazılır.  Filozof Sokrates de düşüncelerinden ötürü ölüme mahkum edildi. Ortaçağ da ise  kilise yöneticilerinin emirleriyle düşünen, düşüncesini kamuoyuna açıklayan kişilerin öldürülmeleri devam ettirildi. Bir kaç örnek vermek gerekirse; tıp doktoru Michael Servet(Miguel Serveto Y.Reves) 1509’da Villanueva-Aragon-İspanya’da doğar. Calvin tarafından şikayet edildi. 26 Ekim 1553’de idama mahkum edildi. 27 Ekim 1553’de, Cenevre’de, dili kesilerek, kitaplarıyla birlikte yakıldı. Yakılmadan önce kendisine; “Sen, Michel Servet burada seni ölüme mahkum ediyoruz. Bu direğe bağlı ve kitaplarınla birlikte yanacaksın. Bedenin kül olacak. Sen ve senin gibi düşünenlerin sonu böyle olacaktır.”denir. Michael Servet’in doktrini şuydu; “ Kutsal üçlü teorisi yanlıştır. Tanrı, Tanrı’nın oğlu ve ruhu diye bir şey olamaz.” Bu düşünce Hıristiyan doğmalarına aykırı bir düşünceydi. Sonuç dilin kesilmesi, kitaplarla birlikte yakılması oldu. Sekiz yıl hapis ve işkence cezasından sonra engizisyon önünde asla düşüncelerinden taviz vermeyen filozof Giordano Bruno dili kesilerek Roma’nın Çiçek Meydanı’nda (Campo Dei Fiori) Şubat 1600’de yakılır. Kitapları ise Vatikan meydanında ayrıca yakılarak imha edilirler. 1585’de Lecce’ye yakın Taurisano’da doğan Lucilio Vanini(Giulio Cesare Vanini) italyan filozofu ve doğa bilimcisidir. Kasım 1618’de Toulouse’da yakalanır. Engizisyon tarafından “Tanrı tanımazcılıkla”suçlandı. Ölüme mahkum edildi. Dili kesilerek, boğdurulduktan sonra 9 Şubat 1619’da kitaplarıyla birlikte yakıldı. Suç; düşünmek, düşünceleri kamuoyu önünde dile getirmek idi. Düşünce dille kitlelere ulaştırıldığı için önce dil kesilir, sonra düşünce sahibi ve kitaplar yakılırdı.1908 askeri darbesiyle Osmanlı İmparatorluğu’nda yönetimi ele alan 1908-1918, 1919-1923 sürecinin mimarları olan Osmanlı askeri-sivil bürokrasisinin elemanları uygulamalarıyla yasakçı kültürü sürekli gündemde tutmayı bir meziyet olarak gördü, iktidarı devam ettirebilme anahtarı olarak ellerinden tuttu ve kulandı. Osmanlı İmparatorluğu kadroları tarafından, Osmanlı sömürgeleri üzerinde şekillendirilen anayasal monarşiden itibaren, 1923’de yapılan yeni bir rejimsel adlandırmayla Osmanlının devamı olarak sadece isim değiştiren, anlayışta hiçbir değişim ve yenilik sağlamayan, düşünce ve düşünceyi dile getirmeyi  hep “tehlikeli” olarak algıladı. Osmanlı kültürüyle şekillenen bürokratlardan 1919-23 ve sonrası süreçte yeni Osmanlı ya da TC.ni yönetenler, pratik sonuçları tümüyle kendi siyasal sistemlerini, kendilerini koruyan ve kollayan yürütme, yasama, yargı organlarıyla, düşünce ve düşünceyi açıklama özgürlüğünü ortadan kaldırdı. Özgür düşüncenin  savunucularını “caydıracağız” refleksiyle ilginç uygulamalara, tedbirlere baş vurmuşlardır. Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde şekillendiği  siyasal sistem, resmi ideoloji ile çerçevelenerek oluşturduğu hukuki(!) yapı, pratikte çağı değil, çağ gerisi uygulamalarla ortaya çıktı. Soykırım, yok etme, asimile etme, iz bırakmama anlayışıyla şekillendi. Yönetim erki meşru yollarla, meşru bir iktidarın yönetimine gelmedikleri için korkan ve korkulu kişilikler ile korkutan; yasakçılığı, farklı olanı cezalandırmayı sıradan basit girişimler, yaptırımlar, “doğal hakları” olarak ele aldı. Irkçı ve kültürel jenosidi bir dünya görüşü olarak benimseyen ve uygulayan İtteahad û Terakki Fıkrası’nin kadrolarının ideolojisini olduğu gibi kabul ettiler. TC. yöneticileri takipçisi oldukları, komiteci ruhla “yok” etmeyi  ve yok saymayı prensip haline getirip mirasçıları olduklarını uygulama ve icraatlarıyla tıpkı dün olduğu gibi bugün de tüm belgesel ve ortaya konan delillere rağmen suç işlediklerini kabul etmiyorlar. Rejimin yasama, yargılama mekanizmalarını oluşturup, oluşturdukları kurumların yöneticileri olarak farklı olana tahammül ve hoşgörü kültüründen yoksun olarak yargılamaya, suçlu aramaya, bulmaya, ilan etmeye çalıştılar. Onlar, her dönemde kendilerinin ilgileneceği sayıda “hain”, “düşman” vs. yarattı ve bulmakta da zorluk çekmemiş oldular.  Bu gerektiğinde Ermeni, Rum, Hıristiyan, Alevi, İslam, İşçi ya da Kürt olabildi. Gerektiğinde AB, ABD, Moskova, Ermenistan ya da Suriye, Yunanistan, Bulgaristan İran, Irak yada bir başka devlet yada halk olabildi. Zira zayıflar zayıf olan halkı yanına çekmek ve bütünleşmek  için onların geri kültürlerinde yaratıkları “düşman” ve “fesatlar” ideolojisiyle varolabilmektedirler. Gerici ve tekçi zihniyetlerini “ötekini”sini yaratıp “düşman” diye göstererek sistemini sürdürmeyi yeğleyebilmektedir.  Gilbert-Hanno Gornig ; « Düşünce özgürlügü içsel bir işlem, düşünceyi açıklama özgürlügü ise bu içsel işlemin dışa aktarılmasıdır. Düşünceyi açıklama özgürlügü dışsal dünya üzerinde bir etki doğururken, ya da doğurmayı amaçlarken, düşünce özgürlügü bir forum internum (içsel biçim) olarak kalır ve dışsal dünyada bir etki doğurmaz.» der.Biz Kürt ulusunun aydınları, entelektüelleri için düşünce özgürlüğünün anlamı, çerçevesi çok geniştir. Düşünme, düşünceyi açıklama, yayma, ilgili kişilere sunma, kamuoyunu bilgilendirme, bilinçlendirme, ulus olarak kendini her konuda ifade etme olarak algılanmalıdır. T.C.de özgür insandan, düşünce, ifade özgürlüğünden söz edilir. Özgür insanın bakabileceği çerçevelerin şekli, genişliği rejim tarafından belirlenir. Yapılan çerçeve devletin gerçek özelliklerini görmeyi, düşünmeyi, konuşmayı engeller. Tapma kültürüyle sorgulamayan, biat eden bireyi oluşturur.Özgür insan, özgürce düşünebilen, konuşabilen, yazabilen, kamuoyuna hitap edebilen insan olduğuna göre, özgürce düşünebilmeyi öğrenebilmesi, düşünmeye başlaması için de gerekli olan ortama, ilişkilere sahip olması gerekir. Bakmanın, görmenin, düşünmenin, konuşmanın yasak olduğu bir siyasal sistemde doğru, çarpıtılmamış bilgiye ulaşma imkanı olamaz, olmuyor. Bilgi edinme özgürlüğü olmayan, sansürlerle, olağanüstü hallerle bebeklik, çocukluk, gençlik, olgunluk, yaşlılık evrelerini yaşayan bireylerin oluşturdukları toplumlarda düşünmeyi öğrenebilmiş olan insan sayısı çok azdır. Bu tür toplumlar aydın, entelektüel üretemezler. Besleyip, barındırmaz, koruyamazlar. Rejimin amacı da motorsuz bir toplum oluşturup, sorunsuz bir şekilde iktidarı devam ettirmektir. Sağlıklı bir kamuoyunun oluşması bilinçlice, özel programlarla engellenir. Tiranı rejimler her dönem de gerekli olan araçları temin ederek, kitle iletişim araçlarını kullanarak tapan kitleler oluşturuyorlar. Tiranlar, düşünce özgürlüğünün oluşmasının temel şartı olan vatandaşların bilgiye ulaşmasını büyük bir beceriyle engelliyorlar. Diktatöryal sistemlerde devlet organlarınca üretilen bilgi, rejimi temizleyici, kollayıcı, farklı düşüneni, konuşanı cezalandırıcı olduğu için kitleleri geliştirmez, körleştirir. Türkiye’de siyasal sistemi, tiranları ayakta tutan araçlardan biri olan egemen medya, siyasi nedenlerden dolayı toplumu bilgisiz kılma ve ya dizenformasyona tabi tutma uğraşısı içinde oldu. Türk basını da kamuoyunu; sorgulatmayan, düşündürtmeyen, olaylar-gelişmeler arasında bağlantılar kuramayan, anlayamayan, değerlendiremeyen, sunulana inanan, bilgisizlendirmeyi fark edemeyen, şekilci, slogancı, sıradan, tek tip düşünen, karışık kafalı bir hale getirilmiş durumundaki bireylerin şekillenmesini ister. Devlet kendisine hizmet eden egemen medya aracılığıyla kitleleri şartlandırarak sessiz kuzulara dönüştürmüştür. Sorgulamadan, sormadan, öğrenmeden, düşünmeden korkan vatandaşlar topluluğu farklı bir medya arzulayabilir mi? Hayır. Bundan dolayı 7.250 kişiye bir kitap düşüyor.. Bundan dolayı alternatif yazarlar gerekli olan okur kitlelerine kavuşamıyor. Okunmuyor. Gerçekleri yazmalarına rağmen yeterince inandırıcı, etkili olamıyorlar. Çünkü medya saygınlığı, güveni sarsmış durumda. Avrupa Birliği ülkeleri ile Türkiye’de “Halk memnuniyeti ve kurumlara güveni” konulu araştırma yapan Uluslararası araştırma şirketi « The Gallup Organization Europe »a göre Türkiyeliler arasında kurumlara güven sıralamasında medya yüzde 25 ile son sırada. İlerici sanat anlayışının savasçısı Brecht, çağımız gerçeginin yansıtılabilinmesi için beş ana ilke ileri sürer. Bu beş ilkenin diyalektik birligi temeldir. Bunlardan birinin eksikligi bütünsellige engeldir. Ona göre sanatçı ya da yazar; “Yazar; önce her yönden gelen baskılara boyun egmeyerek hakikati yazma yürekliligini gösterebilmelidir. El birligiyle gizlenmesine çalışılan hakikatı ayırt edebilecek kadar akıllı olmalıdır. Hakikatı silaha dönüştürebilmelidir. Onu bir silah olarak kullanabilme sanatını  başarabilmelidir. Kötü durumları nedenleriyle ele almalıdır. Önlenebilinir nedenler ortaya konduktan sonra, bu kötü durumlarla savaşıla bilinir. Yazar da, bu savaşa katılmalıdır. Hakikatin kimlerin elinde etki kazana­bilecegine karar verebilmelidir. Yazar; hakikati yazmada diyalektik yöntemi ve düşünme biçimini iki başlı bir silah gibi kullanabilir. Yazar konuları bütün ayrıntılarıyla yazma yürekliligini göstermelidir. Bütün kötülüklerin, insanı insandan uzaklaştıran, halkları birbirine kırdırtan, halklar arasına kin ve düşmanlık sokan, savaş kışkırtıcılıgı yapan şeyin kapitalizm ve emperyalizmin dogasından ortaya çıktıgını açık, açık yazmalıdır.  [....]Hakikati bilmek, kimlere yararsa, kimler yararlanabilirlerse, hakika­ten işte onlara ulaştırmanın yollarını aramalıdır. Hakikat, ulaştırdıgımız kişilerin elinde bir silaha dönüşebilmeli. Bunu saglayabilmeliyiz. [....]Hakikate ilişkin bilgilerin edinilmesi, yazarlar ve okurlar açısından ortak bir süreçte gerçekleşebilir. [....]Yazar; hangi hakikatın söylenmeye değer oldugunu bulup, ortaya çıkarmak zorundadır. Bu sanıldıgı kadar kolay degildir, güç bir iştir. Hakikat sonuçları dolayısıyla dile getirilmelidir. Çünkü hakikatten çıkarılacak sonuçlar, tutumları belirlerler. Yazar hakikati yazmak zorunda. Hakikati ört-bas etmeye ça1ışmamalı, onu gizlememeli ve hakikate uymayan hiç bir şey yazmamalı.[....]Hakikati bulmak, daha yalın yöntemlerle olasıdır. Araştırmak isteyen kişinin bir yöntemi olmalı; ama yöntem olmadan da hakikat bulunabilir. Yalnızca basit sıradan olguları kaleme alanlar, dünyamızın sorunlarını kullanamazlar, onlardan yararlanamazlar. Oysa hakikati yansıtmanın amacı salt budur.Yazar; baskı, zulme, sömürüye karşı, ezilen yıgınların yanında yer almak istiyorsa, hakikati onlara ulaştırmadaki tüm zorluklara katlanmak zorundadır.  [....]Hangi alanda olursa olsun, düşüncenin teşvik edilmesi, hep ezilenlerin yararınadır. Bu çok gereklidir. Çünkü sömürü düzenine hizmet eden yönetimler hep düşünmeyi aşagılar, horlar, yok sayar.[....]Doğru düşünmeyi ögretebilmek, her şeyi ve her olayı geçici degişebilir yanıyla kurcalayan düşünme tarzının insanlara aşılanabilmesidir.[.....]Geçici olanı araştıran bir düşünce tarzı ezilenleri yüreklendirmek için çok iyi bir araçtır. Her şeyin ve her durumun kendi iç çelişkisini içinde taşıdıgı ve çelişkinin giderek büyüdügü gerçekligi, güçlülere karşı bir koz o1arak kullanılmalıdır.[....]İzleyenler, izledik­leri için kötüdürler; onlar ise, iyi oldukları için izleniyorlar­dır. Ama bu iyilik ayaklar altına alınmıştır...İyilerin iyi oldukları için degil de, güçsüz oldukları için yenildiklerini söylemeye yürek ister. [....]Yazar; her alanda çalışanların, ezilenlerin hakkını savunmalı, bunu yüreklice yapmalıdır. Bazen, hakim sınıflar, kitleleri sömürmek için çeşitli manevralara başvurabilirler. Ezilenleri daha da ezer, sömürür, onları aç sefil, işsiz bırakır, haksız savaşların kurbanı yapabilirler. Ama yazar bütün bu haksızlıklara karşı çıkmalıdır. Yüreklilik göstermelidir. Yazar; faşizmin açlık, sefalet, sömürü, zulüm düzeninin en büyük yıkım ve savaşların nedeni olduğunu dile getirebilme­lidir. Zira faşizm, kapitalizmin ulaştığı bir aşamadır. Tekelci sermayenin diktatörlügü olarak faşizm, emperyalizm olgusundan bağımsız değildir. [....]Kapita­lizmin en saldırgan, en açık, en baskıcı, en yalancı, biçimi olan faşizme karşı mücadele vermek, ancak kapitalizmle mücadele etmekle gerçekleşir.” (Bertolt Brecht, Sosyalizm İçin Yazılar, Günebakan Yay. 1977, İst. s. 20l, 207, 208, 212, 222, 224, 225, 227, Çev. Mehmet Tim)Brecht'e göre; doğal yıkımlar insana yaraşır bir biçimde dile getirilebilinir. Bu tür yıkımları önlemek mümkündür. Ama faşizm, insanın doğasıyla açıklanabilecek doğal bir yıkım değildir. Faşizm olgusu emperyalizmden bağımsız değildir. Kapitalist ilişkilerin doğasına da sıkı sıkıya bağlıdır. Kapitalizme karşı mücadele, aynı zamanda faşizme karşı da mücadelenin bir parçasıdır. Faşizmin getirdiği felaketlerle, doğal yıkımlar birbirlerine karıştırıl­mamalıdır.Basın yayın araçları üzerindeki özel mülkiyet hakkı, üretilen düşüncenin kitlelere ulaşmasına, sınıfsal çıkarı gereği engeldir. Sınıflı toplumda yazar, nihayet bir düşün ve basın emekçisidir. Yazarın yazdığının herkes tarafından okunması mümkün değildir. Hatta okunması gereken bir yapıtsa, herkesin bunu satın alabilme olanağı yoktur. Hakikati söylemenin ereği olmalıdır. Bu ereğin ulaştığı kitle değişim içindedir. Yazar, bu ereği kitleye ulaştırırken, durağan bir toplumsal yapıyı değil, mutlaka değişebilir bir yapıyı göz önünde bulundurmaya çalışmalıdır. Sömürü ve baskı altındaki insanların öznel durumları onların hakikati algılamalarında degişik konumlar yaratabilir. Ama bu hakikatin verilişindeki kavgacılığı ortadan kaldırmaz. Çünkü “ Hakikat, kavgacıdır, yalnız hakikat olmayanla degi1, hakikat olmayanı  yayan, savunan kişilerle de savaşır.”  Hakikatin varlık koşulu, onun sınıfsal gerçekliği ve belirginliği, hedef ve erekleriyle birlikte ortaya konulmasındandır. Hakikatin veriliş tarzındaki herhangi bir saptırma, hakikat olmayanların çıkarına olur.  Hakikati çok kişiye ulaştırabilme, yayabilme hünerdir. Somut koşullarda, hakikati duyurmanın olanağı ortadan kalktığı yerde, gerçeği yansıtmak, yazarın hünerine kalır. “Hakikati insanlara ulaştırabilmek, o insanlar arasında yayabilmek için belirli bir hüner” gereklidir. Brecht'in vurguladığı bir başka nokta; dil sorunu­dur. Dil hüner kadar gereklidir.Yazar, sözcüklerin seçişinde, yaratıcılık, beceriklilik sahibi olduğu sürece ereceğine daha kolay ulaşır. Dili iyi bilme, onu en iyi biçimde kullanma da bir başka, önemli etkendir. Bütün bunlar hakikati kitlelere ulaştırmak için gereklidirler. Kuşkusuz faşizmin tüm yasal olanakları ortadan kaldırdığı dönemlerde, hünerli yazım güncelleşir. Zorun, yasa dışı koşulların altında, mücadele vermenin ilk koşulu, yaratıcının kitlelere ulaştırmak istediği mesajdaki hünerdir.Yazarın becerisidir. Buna ilişkin olarak Brecht  “ Bir ifadenin yüksek yazınsal düzeyi gerçekte yazar için güvence olabilir.”der. Ancak, “Anlatımların gelişi güzel değil, onların sanat değerini bilerek” aktarmada yarar vardır.Ezilen yığınların dikkatlerini onların kendi öz koşullarına çevirmek, onlarda mücadele bilinci geliştirmek, yazarın aktar­masının temel noktalarından biridir. Yazar, araştırmacı, basın emekçisi olarak bu ilkeleri yerine getirdiğimizde hakikati yazmadaki beş güçlüğü yenmiş olacağız. Aristo “Bilim, iyi zamanlarda servet, kötü zamanlarda bir sığınak ve iyi bir yol göstericidir.”der.Naziler, kitapları yakmaya başlarlar. Buna rağmen dünya da kitap yakılan ülkeler sıralamasında Osmanlı ve ardındaki TC. baştadır. Naziler, Yahudileri, Romanları yakma örneklerini bizzat Enver paşa gibi, Kemalistlerin pratik ve tecrübelerinden esinlenerek uygulamaya koyarlar. Bugün de TC’de yasaklanan yazarlar, yasaklanan kitaplar yakılmaya aday “ulusal düşmanlar” olarak  görülmekteler. Faşizanlaştırdıkları linç kitlelerine Sivas’ta “yakın” emrini verenler yeni emirler vermek için  uygun zamanı kollamaktadırlar.

İlgili

Yorumlar (0)

Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.