Siyaset

Düsünce ve ifade Özgürlügü Hakki,

Ahmet ÖNAL · 28.03.2006 · 2 görüntülenme

Düşünce ve İfade Özgürlüğü Hakkı, Sınırsız Kullanılarak Kazanılır!05 / 04 / 1956  tarihinde orta  zenginlikte bir Kürt köylü  ailesinin çocuğu olarak dünyaya gözlerimi açtım. 1915 Ermeni soykırımından tesadüf eseri kurtulan anneannem, küçük yaşta bana kitap okumayı ve sevmeyi öğretti.  Kitabın insandan da değerli olduğunu söyledi. Bu bende öylesine bir duyguya dönüştü ki, benim için artık yalnızca dört kitap değil, bütün kitaplar kutsal oldu. Ben İlkokula Sıxank (Döşlüce)de başlayıp Balucyan (Çevreli) da bitirdikten sonra, ailem benim babamın yanında çoban olmamı istedi. Ancak ben  oniki yaşına girdiğimde  henüz zar zor öğrenmeye ve konuşmaya  başladığım Türkçe’ye  rağmen cesaretle köyden kaçıp Bingöl / Kiğı Ortaokulu’na kaydımı yaptırdım. Orta ve Lise eğitimimi Kiğı’da, Eğitim Enstitüsü’nü de Bingöl’de tamamladım. 1979 yılında Öğretmenliğe başladım. Öğretmenlik  mesleğimden  12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardında tutuklanarak koparıldım. 24 Eylül 1980 ve 25 Şubat 1981 tarihleri arasında (150 gün) gözaltında ağır işkencelere maruz bırakıldım.  8. Kolordu ve Elazığ Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nde idamla yargılandım. Sonuçta 10 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldım. Suçum ise “Kürt sorunu”nu özgürce tartışmak ve Kürt halkının Ulusal Demokratik haklarının varlığı ve çözümü uğruna yürüttüğüm mücadele idi. Düşünceye bir sınır konulmaksızın özgürce tartışmayı savunduğum için pek çok badireden geçmek durumunda bırakıldım. 24 Şubat  1986 tarihinde “şartlı” salıverildim. Kitap sevgisi beni kitapçı / yayıncı yapma fikrine götürdü. Köylü ve bilinçsiz toplumda değişimleri ve toplumsal gelişmişliği yakalamanın zor olacağını düşündüm. Kürt sorununun ancak analiz edilerek, tarihsel arka planı kavranarak çözüm yönteminin yakalanabilineceğine inanarak; önce  1992 yılında  arkadaşımla Med Yayınları’nı kurduk, Genel Yayın Yönetmeni görevini üstlendim. Çıkardığımız kitaplardan “Kürt Ulusal Hareketleri  ve 15.Yüzyıldan Günümüze Ermeni Kürt İlişkileri / Garo Sasoni”, “Ağrı Dağı İsyani / İhsan Nuri Paşa” toplatıldı ve yargılanmaya başlandı. Med Yayınları’nın bazı çalışanlarıyla birlikte; gerek gördüğümüz tehditler ve gerekse de almış olduğumuz cezalardan dolayı Türkiye dışına çıkmak zorunda kaldık. Bu arada Med Yayınları hukuki soruşturmalar neticesinde kapatıldı. Bir  yıl dışarıda kaldıktan sonra Türkiye’ye döndüm.  Çok sevdiğim yayıncılık faaliyetini bu kez (1994-1995) Zêl Yayınları   bünyesinde Genel Yayın Yönetmeni olarak yürüttüm. Bu yayınevinde de; “Batı – Ermenistan ve Jenosid- M. Kalman”, “Kürt Gözü ile Yılmaz Güney- Mahmud Baksi”, “Kürdistan Tarihinde Dersim – Vet. Dr. M. Nuri Dersimi” gibi yayınladığımız kitaplarımız İstanbul DGM tarafından toplatılıp hakkında davalar açıldı. Bu arada İstanbul 2. Nolu DGM tarafından tutuklandım. Dört ayımı  Kırklareli “E” Tipi Cezaevi’nde geçirdim, sonra beraat ettim. Ancak “suçsuz” Ahmet Önal’ın mahkumiyetten önce cezası (!) infaz edilmişti. “Beraat!” etmesi de artık bir şey ifade etmiyor ve anlamsızlaştı. 1996 yılında bu kez Nûjen Yayınları ismi ile yayın faaliyetini Yine Genel Yayın Yönetmeni olarak sürdürdüm. Nûjen Yayınları’nda çıkan; “Baban Botan Soran – Dr. Kaw Kaftan”, “Özlem (Garod)- Hraçya Koçar Kapriyelyan”, “Özlemin Gül Sureti – Hafız Akdemir”, “Belge ve Tanıklarıyla Dersim Direnişleri – M. Kalman”, “20 Yüzyıl Başlarında Kürt Siyasası ve Modernizm – Hasan Yıldız” isimli yayınladığımız kitaplarımız da toplatılarak soruşturmaya uğradı. Baskı, saldırı, toplatma, tehdit ve mahkemelerin ağır baskısı karşısında Nûjen Yayınları da kapatıldı. 1997  yılında Pêri Yayınlarını kurdum. Sahibi, Editörü ve bilcümle işlerinden sorumlu olarak yayınevinin işlerinin tamamını sürdürdüm. Peri yayınları’nda da “ Belge ve Yaşayanlarıyla Ağrı Direnişi – M. Kalman”, Kürt Siyaset Tarihi – Sovyetler Birliği Bilimler Akademisi Kürt Komisyonu”, “Dersim- Civarik, İki Uçlu Yaşam- Hüseyin Akar” hakında toplatma ve ardında davalar açıldı. Bu kitaplar hakkındaki davalar kamuoyunda bilinen “yargılanmanın dondurulup, ertelenmesi” yasası neticesinde durduruldu. Ancak ben, tüm “yasal şart”lılıklara uymayarak  özgür yayıncılık faaliyetimi sürdürmeyi yeğledim. Yasa çıktıktan iki hafta sonra toplatılacağı açık olan “ Dersimde Alevilik – Munzur Çem” kitabını düşünce ve ifade özgürlüğüne bağlılığın ifadesi olarak yayımladım. Devletin   özgür yayıncılığı engellemek ve “Demokratikleşiyoruz(!)” mesajını vermek üzere çıkardığı taktiksel, uygulamadan ve samimiyetten uzak yasaları değil, meşruiyeti esas aldım. Soruşturmaları yeniden başlatmayan ise devlet oldu. Tabi ki bu da AB sürecinin dayattığı kısmı demokratikleşme ya da  AİHS  ihlalinden kaynaklanan Türkiye’nin içine düştüğü zorluklardan dolayı yaşadığı netsizlik ve Hukukun siyasallaştığını ortaya koyuyordu. Yukarıda belirttiğimiz kitapların dışında; kamuoyunda bilinen “Şartlı Basın ve Yayın Cezalarının Ertelenme Yasası” çıktıktan sonra; Aşağıya dökümünü yaptığımız kitaplar hakkında soruşturmalar açılmıştır.. Bu durum Türkiye Yayıncılar Birliği’nin gözünde kaçmadı ve 2001 yılı “Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü”ne Pêrî Yayınları’nın  sahibi olarak bana (Ahmet Önal) laik görüldü.  Her şeye rağmen; Editörlüğünü, Sahipliğini ve Genel Yayın Yönetmeni olarak  bugüne kadar 247 kitabı okurla buluşturma başarısını tüm bu baskı, yasaklama, tutuklama, kaçma  ve ekonomik krizlere rağmen özgür bir yayın faaliyetini sürdürerek göstermeye çalıştım. Benim için devletin istibdadi yasaları değil, yayıncılığın etikliği esastır ve bu anlayışı esas aldım. Bunun bedeli olarak yayınladıklarım hakkında şu tablo ile karşılaştım:Toplam hakkında soruşturma açılan kitap sayısı :…………………………… 25Toplam Açılan dava sayısı…………………………………………………… 27Toplam Beraat ile sonuçlanan dava Sayısı: ………………………………… 02Toplam Ertelenen dava Sayısı: ……………………………………………… 13Toplam devam eden Dava Sayısı: …………………………………………… 07Toplam Yargıtay’da Onaylanıp Cezası Kesinleşip, İnfaz Edilen Dava Sayısı:   03AİHM’e Yapılan Başvuru Sayısı: …………………………………………… 03 Soruşturması açılıp henüz dava açılmaysan dava sayısı……………………… 01AİHM’de Yapılan Başvuru Sonucu TC’nin Suçlu Bulunduğu Dava Sayısı….01 ….Düşünce Özgürlüğünü engelleyen zihniyet “Türk Ulus Yaratma” projesinden bize kalan mirastır ve ‘Resmi ideoloji” olarak tatbik edilmektedir. Osmanlının ümmetçi ve gerici yapısından beslenen ve yüzyılı aşkın bir süredir devam edip bugüne gelen  bu ideoloji, son derece kaskatı ve değiştirilmesi için büyük mücadeleler ve aynı şekilde verilen bedelleri de maniple  ederek, değişmezliğinde diretmektedir. “Toplumu terörize eden şey kitaptır, okumaktır!” denilerek, insanlar bilgiden, bilimden ve kitaptan uzak tutulmuş, düşüncesiz, bilgisiz kılınmak istenmiş, sistemce empoze edilen resmi ideoloji çerçevesinde kalarak insanların tek yönlü düşünmeleri dayatılmış, tek tip/tarz düşünen insan yaratılmıştır. “Ayıp”lı otosansürün bu derecede etkili oluşunun nedeni, sivil itteatsizlik ya da inisiyatifin dar bir çevrede kalmış olması, bu nedenle iç dinamiklerden beslenemez duruma düşürülmüştür. Her geçen gün aydın kendini üretememekte ve tüketmektedir. Çok zor koşullarda ve az sayıda insanla bu mücadeleyi sürdürmek ve adeta “kahraman” olarak addedilir olmak; mücadele heyecanını aşındırmaktadır. İnsanlar toplumsal, siyasal ve kültürel sorunlara karşı son derecede ‘soğuk’ durmaktadır. Örgütsüz ve ekonomik zorluklarla karşı karşıya kalan aydınlarda “idealist” duruş sergilenememektedir.  İnsanlarımız, giderek gelecek üzerine fikir üretmek, araştırmak, okumak, duyarlı ve bilinçli toplum olma yetisini  yitirmektedir. 7.250 insana bir kitap düşecek seviyelerden de aşağıya düşüşümüzün nedeni burada yatmaktadır.   Resmi ideolojinin altyapısı;1910 yılında, İttehat ve Teraki (İT) fıkrasının üç doktor (Dr. Ziya Gökalp, Dr. Şakir, Dr. Nazım) ideoloğu tarafından Türk ulusunu yaratma projesi çerçevesinin kabul edilmesi ile başlayan ve bugüne taşınan bir olgudur. O kararlarda; “Rumlar sürülecek, Ermenilerin ellerindeki varlığa el konulacak, sürülecek, dağıtılacak ve ortadan kaldırılacak, Kürtler asimile edilip Türk ulusu içinde eritilecek, Aleviler Müslümanlaştırılacak” diye projelendirilir . Bugün de yürürlükte olan ideoloji bu ideolojidir. Yasalar ve politikalar bu çerçevede hazırlanıp yürürlüğe konulur. Mahkemeler, halen ve sadece “Türk ulusu adına karar veren” olur. Kemalizm bu çerçeveye oturtularak aktüel hale getirilerek uygulanır. Yaşamımıza giren ve halen bizi uğraştıran resmi zihniyet bu proje üzerinden bize dayatılan “yegane ve eşsiz ideoloji”dir. Bunu vatan, millet adına koruyup kollayan Türk ordusudur. Ordunun dokunulmazlığı vardır. Asla eleştirilmez ve karşı gelinmez. Karşı gelene her cezayi muamele mubahtır. . Yalnız ordu değil, orduyu koruyan kurum ve kişiler hakkında  istenmeyen bir şey söylenemez, sarf edilemez! Edenler ağır cezalandırılır. Bu ideoloji hiçbir bilimsel tartışmaya tahammül edemeyen ve tamamen “resmi” saikle hareket eden, adeta toplumu bu ideoloji ile hipnotize eden, uyuşturan, gerektiğinde hezeyanla sokağa dökenleri teşfik eden, gerektiğinde her eleştiriyi “vatana, millete, devlete, yöneticilere, askere, gövenlik güçlerine  ya da Atatürke ve cumhuriyete hakaret” olarak yorumlayabilen yargıç ve yasalarıyla, adeta güvence altına aldığı  Türk İslam sentezi üzerinden şekillendirmiştir. Kendi ekseninde durmayan İslamcıları da yerine göre boy hedefine oturtabilmiştir. Kendi tarikatı (Dinayet İşleri Başkanlığı) dışındakilerini tasfiye etmiştir. Şimdi Aleviler adına dernek (Cemevi) ler kurarak onları İslamlaştırma ve Diyanet İşlerine Bağlamayı denemektedirler. Tarih boyunca bu coğrafyada hakarete, katliama, hukuksuzluğa uğrayanlar,   devlet ekseninin dışında söz ve düşünce haklarını kullanarak konuşan ve yazanlar olmuştur. Sadece bu kadar da değil, yöneticiler bile aralarındaki çelişkileri bu kavramlara oturtmaya çalışarak birbirlerine galebe çalmaya ve tasfiye etmeye  uğraşmışlardır. Birbirlerine garezi olanlar, çok rahatlıkla birbirlerini “ bölücü, vatan –millet-devlet haini, ermeni dölü, Rum tohumu, kıro kürt, pis alevi,  sen Türk- Müslüman değil misin?” diye devlet yetkililerinden tutalım, sokaktan mahkeme salonlarına kadar her tarafta sorgulanmış ve sistemlice sindirilmeye uğraşılmıştır. İnsanlar korku ile terbiye edilmeye çalışılmış ve adeta delirtilmiş, ufukları karartılmıştır. Bu tutum zaman zaman üst boyutlarda , zaman zaman da aktüel ihtiyaca göre daha mülahim bir tarzda sürdürülmüştür. Mahkemeler devletin bu balans ayarına uygun hareket ederek bağımsız olmadıklarını ortaya koymuşlardır.  Basın ve yayın dünyası “ayıp”lı otosansürü bu korku nedeniyle uygulamakta, hatta resmi ideolojinin sesi ve yaygınlaştırıcısı konumuna gelebilmişlerdir. AB uyum yasaları çerçevesinde esasta hiçbir ilerleme ve değişim sağlanmış değildir. Değişen tek şey TCK’daki rakamlardır. Eğer Türkiye’deki düşünce ve İfade özgürlüğü hakkını kullananlar zaman zaman cezaevlerinde sayısal olarak çoğalıp azalıyorlarsa, bunun TCK’nın demokratikleştirildiği yada demokrasinin geriletildiğine yorumlanması doğru değildir. Orta yerde düşünceyi “SUÇ” sayan ve önceki 141,142,171, vs.yerine 312,159, 3713/8-7 vb’leri  yerine de   216, 288,301, 314,305 vs. daha yüzlerce madde ile düşünce ve ifadelerinden dolayı insanlar  “suçlu” görülüp cezalandırılmaya devam eden bu hukuk sistemi orta yede duruyorsa nitel bir değişiklikten bahsetmemiz aldatıcı olur. Halen Türkiye Türklerindir, Mutluluk Türklere baş edilmiştir, çalışkanlık ve doğruluk ya da tüm varlıklar Türk varlığına armağan / feda edilmeye devam edilmektedir. Bunun Kürt, Ermenî, Çerkez, Rum,  Keldanî, ya da bir başka halka ait olması bu kuralı değiştirmez.Bu topraklarda Ermeni Rum, Yahudi, Alevi Düşmanlığına pirim yaptırıldı, emperyal güçlerin de onayı ile   Kürdistan parçalandı. Devşirme / Beyaz Türklerden bir “Türk ulusu” yaratıldı.. Şimdi de bu beyazlar üzerinden kitle katliamı gerçekleştirme provalarını alttan alta kontrollu gerçekleştirmenin hesabında oldukları, bu uyuşuk toplum tarafından fark edilmediği gibi, bu projeye sesiz kalarak katkı sunulmaktadır. .Bütün bunlara rağmen hırsız yavuz misalindeki gibi,   “ırkçı”, “ayrımcı” olan yine  Kürtler, Ermeniler, Rumlar, Hıristiyanlar, Ezdiler, Kıldaniler / Asuri / Süryaniler, Aleviler ve bilcümle “ötekiler” olabilmektedirler.. Bu kadar da değil,Mevcut ideoloji ve  yasaların yanı sıra, Derin devlet kendi sokak gücü MHP’yi, savunmanları “milliyetçi avukatlari”, infazcıları korucu, itirafçı, JİTEMci, ve toplumu bir cephede örgütlemeye çalışan Kızıl Elmacı koalisyonunu iktidara taşıma provaları  ve derin devletin her kurumda etkinliğini ve kendine özgü savunma ve cezalandırma tarzıyla hiçbir evrensel hukuki gerekçeyi takmaksızın tırmanışını gerçekleştirirken, Kimileri de “global dünyada buna yer olmaz” diye kendini avutmaktadır. Adeta “Beyaz Türkler eliyle “ötekiler”in linç edilmesi anlayışı yaygınlaştırılmak istenmektedir. Bu da yetmedi ; şimdi de sivilleri askeri mahkemelere çekip yargılamaya kadar vardırdılarsa bu vahametin vahametidir. “Alt –üst”lükler tartışılırken, asker yine « ben en üstüm » gerçekliğini hatırlatma gereğini duydu. Bizim de bu gerçeklikten hareketle analizlerimizi oturtmamız yerinde olmaz mı? Diye sorarsam bu da mı suç olur?! Son 9 Kasım 2005 Şemdinli olayları ve ardındaki tutuklamalarla da  derin devletin ne kadar etkin olunduğu ortaya konmuştur. Adeta “taşları bağlayıp köpekleri salıverme” misali yaşanmış, katil Tanju Çavuş salıverilmiş, katilleri yakalayanlar ve sözde adalete teslim edenler ise şu anda tutukludur. İstisnalar dışında, aydınlarımız da çaresizlik ve korku içerisinde ya da umursamazca  yaşanan hukuksuzluğu dile getirmeme tutumlarıyla görmezlikten gelmektedirler.  Şemdinli olaylarına ilişkin Van C. Savcısınca hazırlanan iddianamede devletin tüm kurumları  “TCK. 288. madde” suçunu orduyu koruma ve kollama uğruna ihlal etmeyi de aşarak adeta Van savcısı ve Ağır Ceza mahkemesi  kuşatılmış vaziyettedir. Sivilizasyonu geliştirmek kimsenin umurunda olmazken, Ana muhalefet CHP Genel Başkanı D. Baykal  “sivil darbeyî önledik!”lerini ilan etmektedirler. Bunun da ötesinde gemini ağzına almış millitarizm sivilleri yargılamaya girişti ise « Medeni Avrupa Projesi », AGİK, Kopenhagen kriterlerini bir tarafa bırakalım, « sevmeyenler  terk etsin »ne  mi sıra gelecek?  Düşünce ve ifade özgürlüğü demek, düşüncelerin resmi ideolojinin balans ayarına göre değil, tamamen özgür ve sınırsız olması gerekir. Kürdistan, Ermenistan kavramları günlük yaşayışımızın bir parçası haline gelirse biz otosansürsüz  yaşamaya alışabiliriz. Bu suçu yaygınca işleyenler demokrasi mücadelesinde, düşünce ve ifade özgürlüğü  savaşımında yer alabilirler.  Şok edici, sarsıcı ve toplumu ilerletici düşünceler, ancak gerçek aydınlar ve özgür yaşamı etik değer olarak içselleştirenler üretebilir. Bu konuda Sevgili Hocamız İsmail Beşikçi’nin tutumu örnektir. Sevgili Fikret Başkaya ve Kısmen Baskın Oran hocamızın tutumları umut vericidir. Üzülerek belirtmeliyim ki bu tarz tabuları yıkıp geçen insanlarımızın sayısı ellerdeki parmakları geçmemektedir. Daha çok sivil iteatsizlik sergilenirse düşünce ve ifade özgürlüğü alanında yol alabiliriz. Görüyoruz ki kalemlerimiz özgür değil, aydınımız özgür değil ve en acı olan biz kendimizi tutsak kılmışız. Onun için değişmeyi; nasıl aydın / yazar / bilim adamı  olunur ? sorusundan başlatmamız ve yaşamamız yerinde olur.  L. Yolstoy’un deyimi ile “kendini değiştirmeyi bilmeyenler dünyayı değiştirmeye kalkıyorlar!” bu olmaz. Toplumsal değişimi kendimizden başlatarak  gerçekleştirebiliriz. Aksi halde değişimi gerçekleştirmek yada değişime  ayak uydurmak mümkün olmaz. Resmi ideolojinin savunuculuğu değil, Onu eleştiren düşüncelerin kendilerini ifade etmesi ve korunmasına ihtiyaç vardır. Düşünce ve ifade özgürlüğü varlıkları inkar edilen halklar ve onları dillendiren kavramlar için anlamlıdır. Zira devletin;  Kürt, Kürdistan, Ermeni, Ermenistan, Alevi, Hristiyan vs. sözcüklerinden hoşlanmadığı ve çokça takip ettiği, kullananların “hain” olarak nitelendirildiği malumumuzdur. Bu kavramları kullanarak tartıştığımız, yazıp çizdiğimiz için adeta bu coğrafyada yaşam bizlere “zehir” edildi. Hayatımız karartıldı, yaşamımız zindanlarda geçti. Ya da mülteci yaşama itildik yaban êllerde çürümek ile yüzyüze bırakıldık. Yetmedi katledildik! Zira demokrasi bilincini; “köylü milletin efendisidir” denilerek, cahil kesimler pohpohlanarak, 7. yüzyıldaki Arap hukuk felsefesini “kurtuluş- cennet” diye inanan, yaygın zihniyetli bir toplumda ve “millet olmak” üzere Anadolu ve Mezopotamya topraklarını   maddi ve kültürel zenginlikleriyle  insanlık mezarı haline getiren Türk şovenizminin yaygınlaştırıldığı bir yerde yerleştirmek basit ve bedelsiz olmayacaktır. Bu vesile ile düşünce özgürlüğünü savunmak için; ulusal değil, evrensel hukuk benimsenmelidir. Zira Internet ve uydu yayıncılığının bu kadar yaygın kullanıldığı ve teknolojinin devasa boyutlarda geliştiği dünyamızda, 1940 yıllarında Faşist  İtalya’dan ithal ettikleri ve “değiştirdik” deyip farklı rakamlarla uygulana gelen TCK.  sersefil ve yaygın uygulanamaz durumdadır. Zira TCK’nın uygulanamaz oluşunda aydınların mücadelesinden ziyade çağın, teknolojinin ve bilimin geldiği düzey belirleyici olmuştur. Her akşam o yargılandığımız kavramları yani “Kürdistan” , “Çete devlet”, “Kemalizm  katliamlarla özdeşleşmiştir” diye eleştiren ve cezayi müeyidelere  maruz bırakıldığımız deyimlerle hep karşılaşıyorum. Bunu izlediğimiz altı Kürtçe TV  başta olmak üzere, pek çok TV  kanalında ve radyolarda dinlemekteyiz.  Tabi burada galiba fiziki olarak Türkiye’de olmamız, mahkemelere gider  ve  “yargılanabilir” durumda  olmamızdan kaynaklıdır aldığımız ceza ve mağduriyetimiz…Gerçeğin öğrenilmesinden korkanlar düşünceyi  yasaklar. “Düşünce ve ifade özgürlüğü”ne karşı duranlar, bir gün bu erdemli kelimeciklerin kendilerine de lazım olabileceğini hesaplamalıdırlar...Zira tarih sürprizlerle doludur. Son olarak; çocuğum  benim gibi, Nazım Hikmetin “Memleketimde İnsan Manzaraları”nı okudu diye otobüslerde indirilip, karakollara alınarak, ağzı burnu dağıtılmış, falakaya yatırılmış,  keyfi olarak iki gün gözaltında tutularak ve ifadesini bile alınmadan, “bir daha bu kitapları okursan seni tahtaya koyar, tahtalı köye göndeririz!” vb. tehdit ve işkencelere tabi tutulmadan istediği kitabı/yazıyı istediği şekilde özgürce okuyabilmelidir. Benim gibi yayıncılık mesleğini sürdürmek istediğinde hakkında 27 dava değil, bir tek soruşturma bile açılmamalı, zamanını mahkeme kapılarında ve zindanda geçirmemeli.  İsmail Beşikçi’nin kitabını okudu diye “bölücü, terörist” diye suçlanmamalı. Özgür yazmalar, okumalar, konuşmalara en kısa sürede kavuşmak dileğiyle. Teşekkürler....Güncelleştirilmiş Hukuki Durumumdur:DEĞİŞİMİ KENDİNDE DEĞİL, RAKAMLARDA  GÖREN ÜLKE TÜRKİYE: 141 =312 = 216 =143/171 =158/159 = 301/305 =3713/8= 314/220 ve bunlar gibi Musalini İtalyasından ithal edilen 300 rakam..1- Batının Yeni Doğu Seferi/ Hayri Argav, isimli kitabın içindeki yazılardan dolayı 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 8. maddesine aykırılıktan dolayı açılan ve İstanbul 6 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin(Yeni 12 Ağır Ceza Mahkemesi) 2000/310 Esas sayılı dosyasıyla görülen davada mahkemenin 24.10.2001 gün ve 2001/320 K. Sayılı hükmüyle neticeten 1.110.330.000.- TL ağır para cezasına çarptırılmış karar kesinleşmiştir. AİHM’e yaptığımız bireysel başvuru  “kabul edildi. Türkiye AİHS. 10 ( Düşünce Özgürluğünü engellediği) ve 6 ( Yanlış Yargılama) Maddelerini ihlal ettiği gerekçesiyle 5.000 Euro tazminat ödemek üzere  mahküm oldu.2- Tutkular ve Tutsaklar / Evin Çiçek, adlı kitabın içerisinde yer alan yazıların Basın Kanununa aykırı olduğu iddiasıyla açılan ve Beyoğlu 2. Asliye Ceza Mahkemesinde görülen davada 16.09.2003 gün 2001/1250 Esas 2003-390 Karar sayılı hükmüyle sanık neticeten 1yıl 6 ay Hapis cezası almış karar; Yargıtay’ca bozulmuştur. Dava halen sürmektedir. Duruşma günü 29.03.2006 saat 10.30’dur.3-  Dersimde Alevilik/ Munzur Çem/ Hüseyin Beysülün, adlı kitabın içinde yer alan bazı ifadelerin Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Yasaya aykırılıktan dolayı açılan ve Fatih 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 2002 / 711 Esas sayılı dosyasıyla görülen dava devam etmektedir. Duruşma günü 09.06.2006 saat 11.00’dır.  Dersimde Alevilik/ Munzur Çem/ Hüseyin Beysülün, adlı kitabın içinde yer alan bazı ifadelerin Eski TCK’nın 312. maddesine aykırılığı dolayısıyla İstanbul 5. Devlet Güvenlik Mahkemesinin( Yeni 13.Ağır Ceza Mahkemesi) 31.12.2002 gün 2002 / 183 Esas 2002 / 309 Karar sayılı hükmüyle 1 yıl 8 ay Hapis Cezasına hükmedilmiş neticeten 6.050.000.000- TL para cezasına çevrilmiştir.  AİHM’de bireysel başvurumuz “kabul edilebilir!” bulunmuş ve dava devam etmektedir. ‘Teyre Baz Yada Bir Kürt İşadamı Hüseyin Baybaşin’’ Mahmut Baksi, adlı kitabın içerisinde yer alan ifadelerin Basın Kanunu’nun 16. maddesi ve TCK’NIN 158. Maddelerine aykırı olduğu iddiasıyla açılan ve Beyoğlu 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 2004–36 Esas 2004–74 Karar sayılı 22.03.2004 günlü kararı ile neticeten 1.690.000.000.- TL Ağır para cezasına çevrilen ceza Yargıtay’ca bozulmuş, yeni yargılama sonucunda 07.02.2006 günlü duruşmada İki  yıl verilen ceza paraya çevrilerek, neticeten  1.690.-YTL Para cezası verilmiştir. Karara itiraz edilecek, temyiz edilmek üzere yargıtaya gidilecektir. ’Teyre Baz Yada Bir Kürt İşadamı Hüseyin Baybaşin’’ Mahmut Baksi, adlı kitabın içerisinde yer alan ifadelerin, TCK’nin 312. Maddesine aykırı olduğu iddiasıyla açılan ve İstanbul 5. Devlet Güvenlik Mahkemesinin( Yeni 13.Ağır Ceza Mahkemesi) 2002- 145 Esas 2002–226 Karar 07.11.2002 günlü kararıyla NETİCETEN 1.840.410.000.- TL Ağır para cezasına çevrilen ceza Yargıtay’ca onanmış ve kesinleşmiştir. Tarafımızca AİHM’e bireysel şikâyet başvurusu yapılmıştır. Başvurumuz  “kabul edilebilir!” bulunmuş ancak şikâyet henüz sonuçlanmamıştır. Acının Dili Kadın/M. Erol Coşkun, adlı kitabın içeriğindeki yazıların Basın Kanunu’nun 16. maddesi ve TCK’nin 159. Maddelerine aykırı olduğu iddiasıyla açılan ve Beyoğlu 2.Asliye Ceza Mahkemesinde görülen ve 08.05.2003 gün 2002 -173 Esas 2003 – 133 Karar sayılı hükmüyle neticeten 2.653.599.000.-TL Ağır Para cezasına çevrilmiştir. Ancak Tarafımızca temyiz edilen karar Yargıtay’ca bozulmuştur. Dava Mahkemenin 2004 – 149 Esasına kayıtlı olarak sürmektedir. Duruşması 06.07.2006 günü saat 10.30’da yapılacaktır.Acının Dili Kadın /M. Erol Coşkun, adlı kitabın içerisinde yer alan yazıların TCK’nin 312. Maddesine aykırı olduğu iddiasıyla açılan ve İstanbul 4. Devlet Güvenlik Mahkemesinin( Yeni 12.Ağır Ceza Mahkemesi) 2002- 44 Esas 2003–26 Karar 10.03.2003 günlü kararıyla NETİCETEN 4.398.432.280.- TL Ağır para cezasına çevrilmiştir. Ceza Yargıtay’ca bozulmuş, dava dosyası görevsizlik kararı verilerek Beyoğlu 2. Asliye Ceza Mahkemesine gönderilmiştir. Beyoğlu 2. Asliye Ceza mahkemesinin 2005- 406 Esas numarasına kayıtlı davanın duruşması 06.07.2006 günü saat 10.30’da görülecektir.Diaspora Kürtleri /Hêjarê Şamil, adlı kitabın içeriğindeki yazıların TCK’nin 314/3, 220/8 Maddelerine aykırı olduğu iddiasıyla(PKK propagandası yapmak)  açılan ve İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen 2005–240 Esasına kayıtlı davanın ilk duruşması 24.03.2006 günü saat 11’de yapıldı. Yetkisizlik kararı verildi. Dava Kadikoy Asliye Ceza Mahkemesinde görülmek üzere iddianame yeniden yazilacak. TCK’nin 314/3, 220/8 değil de, 3713 /7. maddeden cezalandırılmam isteniyor. Öcalan’ın Moskova Günleri - Gülnar ve Öcalan/Hêjarê Şamil, adlı kitaptan dolayı örgüt propagandası yapmaktan Kadıköy Cumhuriyet Savcılığı tarafından hazırlık     No: 2005/45193 ile bir soruşturma yürütülmektedir.

İlgili

Yorumlar (0)

Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.