BİR ANTLAŞMA; DÖRT İTTİHATCI BİR BOLŞEVİK
Bîşar Norşîn · 7 ay önce
Fuat Önen · 24.08.2009 · 2 görüntülenme
Fuat Önen, Demokratîk Toplum Kongresi’nin Çalıştayı’nda soykırım, DTK’nın misyonu ve çözüm önerileri, ulusal birlik, faili meçhul cinayetler, barış, Kürd sorunu, kültürel haklar, muhatap, Kürd coğrafyası-Kürdistan, genel af, Öcalan’ın ‘Yol Haritası’, bireysel-kollektif haklar, silahların susması-çatışmasız ortam gibi konularda düşüncelerini açıkladı. Kürdistan’da ulusal demokratik birliği Türkçe tartışmak tuhaftır. Bu durum Hatip Dicle’nin belirttiği soykırımla ilgilidir. Ancak Hatip Bey TC’nin 80 yıllık uygulamalarını kültürel soykırım olarak ifade etti, bence bu eksik ve yanlıştır. Türk Egemenlik Sistemi’nin (TES) Kürdistan’da yaptıkları salt kültürel soykırım değil, total soykırımdır. Bu uygulamalarda politik soykırım vardır, fiziki soykırım vardır, ekolojik soykırım vardır, ekonomik soykırım vardır, dil soykırımı vardır ve nihayet kültür soykırımı da vardır. Sabahattin arkadaşımın belirttiği gibi, biz TEVKURD kadroları toplantılarımızda Kürdçe konuşuruz, ama bu toplantıda, arkadaşlarımın bana vereceği cezaya razı olarak, anlaşılmak kaygısıyla Türkçe konuşacağım. Arkadaşlar, kavramlar içi boş çuvallar değildir. Bu kavramlara istediğiniz şeyleri, istediğiniz gibi koyamazsınız. Kuzey Kürdistan’da, ulusal demokratik birlik ya da ulusal birlik, nasıl derseniz deyin, içine herkesin istediği şeyi koyabileceği bir kavram değildir. Birincisi, eğer ulusal birlikten söz ediyorsak bir ulustan söz ediyoruzdur. İkincisi dünyada ulusal birlik, ulusun birliğinin sembolü son 200-300 yıldır ulus devletlerdir. Bugün dünyada iki yüzün üstünde devlet var. Birleşmiş Milletler bu devletlerin ahalisini ulus olarak kabul ediyor. Burada bir sıkıntı var. Kürdler dünyanın en büyük devletsiz ulusudurlar. O zaman burada eğer bir ulusal birlikten söz ediyorsak bu ulusun özgürlüğünü, bu ulusun yurdunun kurtuluşunu hedefliyor olmamız lazım. Eğer bir siyasi aktör herhangi bir yerde ulusal birlikten söz ediyorsa orada ya bir ulus devlet vardır ya da devlet kurma hakkı elinden alınmış bir ulusun kendi geleceğini belirleme hakkını savunuyordur. Bu temel prensip dışında herhangi bir çerçevede ulusal birliği savunmak mümkün değildir. Örneğin dil-kültür hakları için ulusal birlik olmaz. Kürd ulusunun kendi ülkesinde kendi geleceğini belirlemesi çerçevesinde bir ulusal birlik olabilir. Bu ulusal birlik dil hakkını da savunur, kültür hakkını da savunur ve buna benzer o ulusun bütün temel haklarını savunarak gelişir. DTK’nın Misyonu Bu gündem maddesinde bir sıkıntı var, DTK’nın misyonu diye geçmiş. DTK kendi misyonunu kendi organlarında tartışmıştır, kendi organlarında misyonun ne olduğunu muhtemelen saptamıştır. İkincisi PKK’yi tartışmadan, KCK’yi tartışmadan, DTP’yi tartışmadan Öcalan’ı tartışmadan DTK’nın misyonu ne tartışılabilir ne de anlaşılabilir bir şeydir. Bu gündem maddesinde DTK ile ilgili olarak öyle sanıyorum ki arkadaşlar DTK’lı olmayan katılımcıların DTK hakkındaki düşüncelerini ve varsa önerilerini istemişlerdir, böyle yorumlayarak DTK hakkında birkaç şey söylemek istiyorum. DTK’nın en önemli özelliği DTK’nın de facto bir örgüt, de facto bir hareket olmasıdır. Kürdistan’da on yıllardır biz legalite ve illegalite ikilemine sıkıştırıldık, bana sorulursa Kürd siyasetinin en temel meselelerinden biri budur. Ya legalite ya illegalite denildi bize. Türk legalitesinde Kürd ve Kürdistan yoktur. Kürdistan’ın da kendi legalitesi yoktur. Bu yüzden Kürd özgürlük hareketinin legal mücadele olanakları çok dardır, çok sınırlıdır. Legalite Kürd özgürlük mücadelesine takiye dayatmaktadır ve ister istemez Kürd siyasetçileri bu imkânlardan yararlanmak için kendi öz duruşlarından, öz kimliklerinden taviz vermek durumunda kalmaktadırlar. Diğer alan illegalitedir. İllegalite de özellikle günümüz dünyasında bu alan da çok dardır. Anladığım kadarıyla burada DTK legalite ile illegalitenin kesişim düzleminde de facto bir hareket olarak kurulmuştur. Yasal bir hareket değil meşruiyeti esas alan bir harekettir. Eğer bu algılarım doğruysa DTK’nın en önemli özelliği budur, burası çok ciddidir. Kürdistan özgürlük mücadelesi, açık alan ve de facto hareketleri çok fazla önemsemeli, çok fazla öne çıkarmalıdır. TEVKURD olarak dört yıldır biz bu konseptle mücadele ediyoruz. Bu alan ulusal birlikle de ilgilidir. DTK’nın bu özelliği ulusal birlikle de ilgilidir, Kürdistan’da ulusal güçlerin birliği bir legal örgütte sağlanamaz. Çünkü bu legalite seni tanımıyor, ülkenin varlığını tanımıyor, milletin varlığını tanımıyor. Örneğin DTP’de Kürdistan ulusal birliğini nasıl sağlayacaksınız, sağlayamazsınız. Kürdistan’ın kendi legalitesi de yok ki o legaliteye uygun olarak bir ulusal birlik platformu kuralım. O zaman en elverişli alan, bu üçüncü alan dediğimiz de facto örgütlenmelerin meşruiyeti esas aldıkları alanlardır. Bu bakımdan önemlidir. DTK ile devam edersek ulusal birlik için bir ulusal duruş, bir ulusal perspektif de lazımdır. DTK’nın şimdiye kadar bu konuda söyledikleri şunlardır: İlk kuruluş manifestosunu Leyla Hanım okudu, on bin kişinin katılımıyla. DTK Demokratik Özerk Kürdistan dedi. Ben otonomist değilim ama demokratik özerk Kürdistan’dan benim anladığım şudur: Kürdistan’ın Türk devletiyle Türk egemenlik sistemiyle ilişkisi demokratik ve otonom olmalıdır. Yani Demokratik Toplum Kongresi bir Kürdistan tanımlıyor. Burada herkesin söylediği gibi Kürd coğrafyası gibi belirsiz bir şey söylemiyor. Bu zaten çok saçma bir kavramdır. Kürd coğrafyası, bizim coğrafyamız, bizim bölgemiz. Yeryüzünde kendi yurdunun adını kullanmaktan ısrarla kaçınan siyasetçiler bir tek Kürdistan’da vardır. Bir insanın kendi yurdunun adını söylemesinden daha doğal, daha insani, daha ahlaki bir şey var mıdır? Ben Kürdüm Kürdistan diyorum, Çeçen Çeçenistan diyor, Filistinli Filistin diyor. DTK’nın o ilk manifestosunda bu öndeydi, bir Kürdistan var ve bu Kürdistan’ın merkezi yönetimle ilişkisi otonom ve demokratik olacaktır. Ancak süre geçti bunun açımlanması geldi. Örneğin Hatip Dicle arkadaş Demokratik Özerk Kürdistan’ı açıklamaya başladı, “Türkiye’yi 25 ayrı ile böleceğiz, bu iller özerk olacaktır” dedi. Şimdi bu Demokratik Özerk Kürdistan değil, bu Demokratik Özerk Türkiye’dir. 25 ile böldüğünüz zaman Kürdistan’ı nereye göndereceksiniz? Kürdistan’ı sonra kaça bölecekseniz? Sonra niye bölüyorsunuz? Zaten emperyalistler, sömürgeciler tarafından 4’e bölünmüş, fazladan siz niye bölüyorsunuz? Demokratik Özerk Kürdistan Türkiye’nin 25 ile bölünmesiyle izah edilemez. DTK’nın üçüncü kongresinde yeniden Demokratik Özerk Kürdistan öne çıktı, pankart asıldı Demokratik Özerk Kürdistan diye. Bu kez bu kongreden sonra sanıyorum belediye reislerinin Cumhurbaşkanıyla görüşmesi söz konusuydu, bu sefer 7 bölge dediler. Bu olmaz, ülke gerçekliğimizle böyle oynanmamalıdır. Buradan bu çağrı metninin mantığını da eleştirmek üzere söylüyorum. Kürd Sorunu Kürd sorunu kavramına geçiyorum. Bu kavram altında sosyal olarak, politik olarak birbirinden farklı üç ayrı sorun kümesi tartışılmaya çalışılıyor. Bu konuda açıklık sağlayamazsak ne bu çalıştaydan ne başka hiçbir tartışmadan hiçbir sonuç çıkmaz. Kürd sorunu adı altında tartışmaya açılan sorunlar şunlardır: 1- Türkiye’deki Kürdler: İstanbul’da, Mersin’de, İzmir’de kendi yurtlarından kopmuş, kendi yurtlarına uygulanan total jenosid sonucu yurtlarını terk etmek zorunda kalmış milyonlarca Kürd vardır. Bu milyonlarca Kürdün sorunları da vardır. Kürd sorunu diye bunu söylüyorsanız bunun konsepti bellidir. AB sözleşmelerinde de var, Birleşmiş Milletlerde de var. Bu azınlık uluslar konseptidir. Azınlıkların hakları konseptidir. Bu sorunu o konseptle tartışabilirsiniz. 2- Anadolu Kürdleri: Kürd sorunu derken Konya-Ankara hattında ya da Anadolu Kürdleri denilen kesimi tartışıyorsanız, ki bu kesimin metropol Kürdlerinden farkı şudur: Burada Osmanlı imparatorluğu döneminde göçertilen Kürdler topluca yerleştirilmiş, cumhuriyet çok daha mühendisçe yaklaştığı için Kürdleri dağıtarak iskan ettirmiş, Osmanlılar topluca. Eğer haklarını tartıştığınız Kürdler bunlar ise bunun da yolu bellidir. Belki Hatip arkadaşın önerdiği özerk iller konsepti orası için geçerlidir. Eskiden Sovyetler Birliği’nde de vardı. Farklı bir çoğunluğun yaşadığı illere özerklik verirsiniz. Buradaki Kürdlerin hakları bu konsept içinde tartışılabilinir. 3- Kürdistan Kürdleri: Kürdistan’a geliyorsanız, burada sorun çok net ve çok açık yüreklilikle söylemek lazımdır ki buradaki mesele parçalanmış bir ulus ve ülke meselesidir. Bu meseleyi daha alt bir tanımla, parçalanmış bir ulus ve ülke meselesini Kürd sorunu olarak tanımlamak yanlıştır. Bu parçalanmış bir ulus ve ülke meselesidir. Bu sorunu tartışmanın da yolları yöntemleri vardır. Cemiyet-i akvamda, Birleşmiş Milletler’de, Avrupa sözleşmelerinde bu sorunun çözüm prensibi bellidir. Bu ulusların kendi geleceklerini belirleme hakkıdır, yani self determinasyondur. Kürdistan’da bu parçalanmış ulus ülke meselesine bir çözüm arıyorsak, self determinasyon konseptinin dışında bu sorunu çözebilecek hiçbir konsept yoktur. Burada ne demokratik özerk Türkiye işler, ne kültürel haklar konsepti işler, ne de başka bir konsept işler. Yeryüzündeki diğer bütün milletler gibi Kürd milletinin de kendi geleceğini belirleme hakkı vardır. Çalıştayımız eğer bir sonuç bildirisi yayınlayacaksa bence bunu esas alan bir sonuç bildirisi yayınlamalıdır. Ulusal Birlik Konsepti Sonuç olarak söyleyeceğim şudur: Bir ulusal birlik problemimiz varsa ki bence var, bu noktada Ruşen Aslan’a katılmıyorum. Ulusal birlik tekçiliği çağrıştırmaz. Ulusal birlikten söz ettiğimiz zaman sonuçta bir ulusal temsil örgütünden söz ediyoruz. Ulusal birlik çağrısı yaptığımız zaman bu ulusu temsil edecek bir birlik örgütü, bir birlik hareketi oluşturmak çağrısında bulunuyoruz. Bu birlik örgütü hiç kuşkusuz çoğulcu olmalıdır, demokratik olmalıdır. Bunu söylemek tekçilik değildir. Diğer taraftan ulusal birlik perspektifi olmadan ulusal kurtuluş mücadelesi sürdürülemez. Ulusal birlik meselesini konuşmak için de konsept bellidir. Kürd millet gerçekliği tanınacak, Kürd vatan gerçekliği tanınacak, Kürd milletinin Kürdistan’da kendi kendini yönetme hakkı tanınacak. Ulusal birliğin üzerinde tartışılabileceği tek konsept budur. Bunu söylemek şimdiden o zamana dek atılacak hiçbir adım yoktur demek değildir. Dil konusunda, kültür konusunda, çatışmasızlık ortam denilen konuda birlikte birçok işler yapabiliriz. Ancak tek tek bu konular için yapılan işler değildir ulusal birlik. Ulusal birliğin üzerinde şekillenebileceği konsept dünyanın her tarafında böyledir. Ulus-ülke gerçekliğini esas alır, o ulusun kendi geleceğini belirleme hakkını ilke olarak benimser. Faili meçhul mu, toplu katliam mı? Kavramlar konusunda bir iki noktaya daha değinip bitiriyorum, süreyi aşmamak için. Biri faili meçhul konusudur. Bir Kürdün 1990larda yaşanan olaylar için faili meçhul demesi garabettir. Türk parlamentosunun araştırma komisyonu 17 bin insanın öldürüldüğünü söylüyor. Dünyanın hiçbir devletinde 17 bin insanın öldürülmesi faili meçhul olarak tanımlanmaz. Bu bir toplu katliamdır. Tayyip Erdoğan, Sincan’da öldürülen 150-200 kişi için “adeta soykırım” dedi. Biz Kürdler devletin bilinçli olarak belli bir plan dahilinde ortadan kaldırdığı 17 bin Kürd için faili meçhul diyoruz. Sonuç bildirisi için öneriyorum, kim not alıyor bilmiyorum, eğer bu çalıştaydan bir sonuç bildirisi çıkacaksa bu çalıştay 1990’lı yıllarda Türk devletinin Kürdistan’da açık, hesaplı, planlı bir toplu katliam yaptığını deklere etmelidir. Ulusal birlik bakışı budur. Kendi ülkemizde 17 bin insanımızın öldürülmesine biz faili meçhul dersek ve üstelik Ahmet Türk’ün son derece haksız olarak “bunları gündeme getirmeyebiliriz, unutabiliriz, birbirimizi affedebiliriz” sözünü de göz önüne alırsak, bu kabul edilemez. Ulusal birlik perspektifi bu konuya toplu katliam olarak bakar ve takipçisi olur. Kürdler barış değil, hak ve özgürlüklerini istiyorlar İki satır da barış konusu için söyleyip tamamlıyorum. Herkes ve bu arada sözcüler de söylüyorlar ki “Kürdler barış istiyor”. Hayır, Kürdler barış değil hak ve özgürlüklerini istiyorlar. Eğer Kürdistan’da Kürdlerin hak ve özgürlükleri teslim edilirse, Kürdler zaten herkesle barışıktırlar. Kürdler bütün komşularıyla, Araplarla, Acemlerle, Türklerle her kim varsa herkesle barışıktırlar. Kürdlerin komşularına açtığı bir savaş yok. Tam tersine Kürdistan’a dayatılan bir savaş var. Biz hak ve özgürlüklerimizi istiyoruz. Bu hak ve özgürlüklerimiz teslim edildiğinde kendimizle de herkesle de barışığız. Sonuç bildirisi bu bakışla ele alınmalıdır, teşekkür ediyorum. KÜLTÜREL HAKLAR OTURUMU Meral hanımın başarılı moderasyonuyla birinci oturumu bitirdik. Bitirdik mi, bana kalırsa bitirmedik. Bu bir çalıştay, seminer, panel ya da sempozyum değil. Burada birlikte çalışmak birlikte ne işler yapacağımıza karar vermek için konuşuyor olmalıyız. Peş peşe herkesin kendi düşündüklerini söylemesi elbette önemlidir, birbirimizi dinlememiz elbette önemlidir. Ama çalıştayın mantığı bakımından bu yeterli değildir. Umarım bundan sonraki çalıştaylarda bu konuyu gözeterek çalışırız. Burada dil konusunda bir takım uyarılar yapıldı. İşte ulusal demokratik birlik dememek lazım, Kürdistan dememek lazım dendi. Bu dil, çözüm sürecini zora sokar diye kaygılar dile getirildi. Bu uyarılardan dolayı şu açıklamayı yapmak ihtiyacı duyuyorum. Ben bu çalıştaya Abdullah Gül “iyi şeyler olacak” dedi diye gelmedim. Bu çalıştaya Tayyip Erdoğan “Kürd sorunu vardır” dedi diye de gelmedim. Bu çalıştaya benim geliş nedenim şudur: Kürd, Kürdistan meselesinin çözümünde ulusal demokratik birlik, Kürdistan’da ulusal birlik hayati önemdedir. Böyle düşündüğüm için buradayım. Demokratik Toplum Kongresi’nin çağrısını ciddi bulduğum için buradayım. Demokratik Toplum Kongresi’ndeki ve dışındaki Kürd taraflarıyla ulusal demokratik diyalogun önemine inandığım için buradayım. Dolayısıyla burada söylediklerimin, söyleyeceklerimin Abdullah Gül’ün elini zayıflatacağı ya da güçlendireceği benim sorunum değildir. Tayyip Erdoğan’ın elinin güçlenip güçlenmeyeceği de benim sorunum değildir. Benim sorunum Ahmet Türk’ün dediği sorundur, yani Kürdi, Kürdistani bir duruşu güçlendirmek meselesidir. Ahmet Türk’ün bir söylediği ne yazık ki yeterince tartışılmadı. “Bir oyun var, bizim bu oyunu bozmamız lazım” dedi. Bizim sorunumuz budur. Bu oyunu ancak Kürdi, Kürdistani duruşu güçlendirerek bozabiliriz, esas kaygımız da bu olmalıdır. Yoksa Abdullah’ın eli zayıflar, Erdoğan’ın eli güçlenir bu değildir bizim meselemiz. Buradan hızla kültürel haklara geçiyorum. Kürd halkının siyasi haklarını tartışmadan kültürel haklarını asla ve kat’a çözemezsiniz Çağrıcı arkadaşlar düşünmüşler ve demişler ki kültürel haklar, üzerinde en kolay uzlaşılabilecek haklar olduğu için gündem maddesi yaptık. Çağrıcı arkadaşların değerlendirmelerine katılmıyorum. Bu doğru değildir. Bir ulusun hakları yan yana oturtulmuş kompartımanlar şeklinde değildir. Bir ulusun haklarını siz böyle bölemezsiniz. Kürd halkının siyasi haklarını tartışmadan kültürel haklarını asla ve kat’a çözemezsiniz. Kültür meselesi, Mithat hoca da değindi, Nurcan hanım da söyledi, kültür meselesi çok tartışmalı ve çok geniş bir kavramdır. Onun için tartıştığımız konunun başlığı, kültürel haklar olmamalı. Kültürel hakları, siyasi hakların, iktisadi hakların, dil hakkının ötesinde ayrıca kendi başına tartışamazsınız. Böyle bir kültür yoktur çünkü. Öbür taraftan bir ulusun hakları iç içedir, ayrı ayrı kompartımanlarda değildir. Öyle sanıyorum ki çağrıcı arkadaşların bundan kastı, gündemin bir sonraki maddesini de göz önüne alarak söylüyorum, şu dönemde acil talepler olarak neyi öne sürebiliriz, acil talepler olarak ne isteyebilirizdir. Şimdi bunu bir bütün olarak kültürel haklar olarak formüle edersek yanlış yapmış oluruz. Çünkü bu hakları birbirinden ayıramayız, bunun nedenini daha sonra açıklamaya çalışacağım. Birinci konuşmamda da belirttiğim gibi hangi Kürdlerin haklarını tartışıyoruz? Bunu gözetmeden yapılacak her türlü çözüm önerileri havada kalır. Şimdi burada Kürdleri bir tarafa bırakıp Türklerden örnek veriyorum. Kültürel haklar sadece Kürdlerin hakları değildir. Dünyanın birçok yerinde Türk grupları da var ve Türk devleti dünyanın her tarafındaki Türklerin kültürel hakları hakkında da çok hassastır. Örneğin Bulgaristan’daki Türklerin kültürel haklarını savunur, dil haklarını savunur. Kerkük, Musul’da da Türkmenler var, Türk devleti bunların da haklarını savunur. Almanya’daki Türklerin kültürel haklarını da savunur. Üstelik Almanya’daki Kürdler’i de Türk kabul ederek yapar bunu! Ankara’da da Türkler var, Ankara’daki Türklerin de kültürel hakları var. Şimdi Ankara’daki Türklerle, Kerkük’teki Türklerle, Bulgaristan’daki Türklerle Almanya’daki Türklerin kültürel haklarını tek bir çizgi üzerinde tartışabilir misiniz? Bulgaristan’daki Türklerin hakları için Bulgaristan devletinden idari reform talebinde bulunuyor. Bu konuda konseptler bellidir, hukukçu arkadaşlarımız çok güzel anlattılar onları. Kerkük’teki Türkmenler için çok daha geniş haklar var ve oradaki 200-300 bin Türkmen buradaki on beş milyon Kürdten çok daha fazla haklara sahiptir. Ama Ankara’daki Türklerin haklarıyla bunları kıyaslayamazsınız. Ankara’daki Türklerin haklarını Ankara’da bir devlet var, bir parlamento var, bir kültür bakanlığı var, bir Milli Eğitim Bakanlığı var, orada bu işlere bunlar bakıyor. Bulgaristan’da bir Türkistan olmadığı için orda böyle bir şey yok. Irakta da bir Türkistan olmadığı için böyle bir şey yok. Şimdi İstanbul’da 2-3 milyon Kürd var, doğrudur. İstanbul’daki 2-3 milyon Kürd’ün kültürel hakları da var, bu da doğrudur. Ama İstanbul’da bir Kürdistan yok. İstanbul’daki Kürdler için düşündüğümüz kültürel hakları olduğu gibi Kürdistan’daki Kürdlerin kültürel hakları olarak ele alabilir miyiz? İkisini aynı minval üzerinde değerlendirebilir miyiz? Değerlendiremeyiz, yanlış olur. Bu yanlış neye yarıyor? Şuna yarıyor, bu ayrımı yapmadığımız zaman Kürd halkının ulusal haklarını Faik beyin dediği gibi teritoryal zemindeki haklarına işaret etmediğimiz zaman Kürd halkını toprağından koparmış oluyoruz. Kürd halkını işte Türkiye’deki Çerkezler gibi, Arnavutlar gibi ana vatanlarından gelmiş ve bu coğrafyaya sonradan yerleşmiş azınlıklar haline dönüştürüyoruz. Türk Devletinin, Ahmet Türk’ün söylediği oyunun bir parçası da bence odur. Türk Devletinin esas oyunu da budur. 80 küsür yıl Kürd yoktur dediler, bir sonraki 80 küsür yılda da bu sefer Kürd vardır ama Kürdistan yoktur diyecekler. Bu oyunu da bozmanın yolu Kürd halkının ülke gerçekliğine işaret etmek, söylediğimiz şeylerin hangi bağlamda söylendiğine işaret etmekle mümkün olur. Bu ayrımı gözetmeden doğrudan Kürdlerin kültürel hakları dersek bu sorunun altından kalkamayız. O. Baydemir Diyarbakır’da Kürdistan parlamentosu kurmanın hazırlıklarını yapmalıdır. Şimdi kültür sorunuyla beraber dil sorunu da tartışılıyor ve işte anadilde ya da ulusal dilde eğitimden söz ediliyor. Orada mesela Ahmet beyin çok ciddi sorusu var. Yani Kürdistan’da bu anadilde eğitimi nasıl yapacaksınız? Onun ötesinde Abdullah beyin çok ciddi başka bir sorusu var. Bizim lehçeler sorunumuz var, bizim alfabe sorunlarımız var diyor. Ben arkadaşları anlıyorum, arkadaşlar beni dinlerken muhtemelen “ya bu adam da ne diyor” diye de düşünüyor olabilirler. Ben de arkadaşlar konuşurken böyle şeyler hissediyorum. Mesela şuna hayret ediyorum, Kürdistan’da anadilde eğitimi Türk milli eğitim bakanlığının yapacağını mı düşünüyorlar? Kürdistan’da anadilde eğitimin Türk talim terbiye kurulu denetiminde yapılabileceğini mi düşünüyor arkadaşlar? Böyle bir şey olur mu? Kürdistan’da eğer anadilde eğitim isteniyorsa Kürdçenin resmi dil olması isteniyorsa Kürdistan’da parlamento lazım. Kürdistan parlamentosu talebinde bulunmadan siz bu meseleleri nasıl çözeceksiniz? Türk talim terbiyesinin Kürdistan’da Kürdçeyle eğitim yapabileceğini mi düşünüyorsunuz? Şimdi bunu söylerken bunu bugünden yarına Kürdistan’da bir parlamento kuralım diye söylemiyorum. Ama perspektif bu olmalıdır. Bugünden yarına bazı acil taleplerde bulunabiliriz, şu yasayı değiştirin diyebiliriz, bu yasayı düzenleyin diyebiliriz, yeni bir yasa çıkarın diyebiliriz. Ama insaf edin anadilde, ulusal dilde eğitim diyorsanız Kürdistan’da bir parlamento olmadan, bu parlamentonun kültür bakanı, eğitim bakanı olmadan Kürdistan’da anadilde eğitimi nasıl sağlayacaksınız? Kürdçe Kürdistan’da nasıl resmi dil olacak? Bu mümkün müdür? Bu mümkün değildir. Acil talepleri de tartışalım, neleri acil talepler olarak öne sürebiliriz tartışalım. Ama eğer Kürd halkının ulusal haklarından söz ediyorsak o zaman bunun yolu budur. Onun için Osman Baydemir sadece bu salonu bize tahsis etmeyi düşünmekle kalmamalıdır. Diyarbakır’da Kürdistan parlamentosu kurmanın hazırlıklarını yapmalıdır. Çözüm çünkü ordadır. Başka türlü bunun çözümü yoktur. Bireysel haklar mı, kolektif haklar mı? Burada bir diğer kavram kargaşası var. Bireysel haklar, kolektif haklar. Muhataplarımız Kürdleri ilgilendiren bütün sorunların aslında kolektif haklar olduğunu biliyorlar. İlker Başbuğ da bilir, Tayyip Erdoğan da bilir, öteki de bilir, beriki de bilir. Bunu böyle kabul etmek işlerine gelmez. Çünkü siz bunu bireysel haklar bağlamından çıkarırsanız esas meseleye gelirsiniz ve Türk tarafı esas meseleye gelmekten kaçıyor. Bunun nedeni budur, bir bilgi meselesi değildir. Ancak Kürd Tarafının da şuna dikkat etmesi lazım, bireysel hak değil kolektif hak dediğiniz zaman iş bitmiyor. Kolektif hak derken ne kast ediyorsunuz? Azınlık hakları da kolektif haklardır, ulus hakları da kolektif haktır. Siz eğer Kürd halkının ulusal demokratik hakları diyorsanız bu kolektif bir haktır, ama azınlık hakları da kolektif bir haktır. Dolayısıyla kaçak dövüşmeyelim, kaçak dövüşmenin bize kazandıracağı hiç bir şey yoktur. Eğer bu meseleler bireysel haklar değil kolektif haklardır diyorsak, bu kolektif hakların da adını koyalım. Kürdleri Türkiye’de bir azınlık mı görüyorsunuz? Kürdleri Kürdistan’ın otokton kadim halkı olarak mı görüyorsunuz? Her ikisi de kolektiftir. Bir nokta da şudur yani parlamento talep etmek bence Kürdlerin ortak müştereki olmalıdır. Bundan sonra tartışma biter mi? Hayır bitmez. DTK’lı arkadaşlar bu parlamentonun otonom olmasını öneriyorlar. HAKPAR’lı KDP’li arkadaşlar bu parlamentonun federal olmasını gerektiğini söylüyorlar. Bazı Kürd çevreleri ve bu arada ben Kürdistan’ın birliğini tarihsel bir hak olarak düşünüp, bağımsız bir Kürdistan Parlamentosu istiyor olabilirim. Bu bizim kendi iç tartışmalarımızdır ve bütün bunlar ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı prensibi etrafında birleşebileceğimiz, birlikte iş yapabileceğimiz mevzulardır. Bunlar bizim dahili tartışmalarımızdır. Kürdlerin ulus-ülke gerçekliğine dikkat etmek, ulus-ülke gerçekliği üzerinden birlikte iş yapabileceğimizi düşünüyorum. Kürdçe, yaşayan ve milyonlarca Kürdün konuştuğu bir dildir Son bir şey söyleyeyim. Kürdçeye koruma altına alınacak bir dil gibi yaklaşmamak lazım. Yani Sümerceye böyle yaklaşılıyor Türkiye’de. Sümerologlarda var ama Kürdçe yaşayan bir dil, Kürdçe bir ulusun dili, Kürdçe binyıllardır bu halkın esas iletişim dilidir. Dolayısıyla Faik beyin de belirttiği gibi ana dil konusunu tartıştığımız zaman Kürdçeyi korumaya alınacak bir dil olarak ele almamalıyız. Kürdçeye böyle bir muamele yapmak hiç olmazsa Kürd tarafının işi olmamalıdır. Kürd dili, Kürd kültürü, Kürdlerin siyasal hakları bütün bunlar bir bütündür, birinde atılacak adımların ötekini güçlendireceğini biliyorum, total önerilerde bulunmuyorum. Lokal olarak acil talepler de istenebilir, formüle edilebilir ama tek tek ağaçlara bakarken ormanı gözden kaçırmamak kaydıyla diyorum, teşekkür ediyorum. ÇATIŞMASIZLIK ORTAMI OTURUMU Şimdi bu konuda çağrıcıların metnindeki bir cümleden başlamak istiyorum, şöyle diyor: “Çözüm yöntemlerinin tartışılması, diyalogla uzlaşmanın sağlanabilmesi için silahların susması zorunluluk arz etmektedir.” Bunun son bölümüne bir itirazım yok, silahların susması talebine bir itirazım yok. Bizler açık alanda siyaset yapan insanlarız, açık alanda siyasal mücadele yürüten bütün kadrolar bunu silahsız bir ortamda yapmak isterler, buraya kadar bir problem yok. Ama bunun ilk cümlesi son derece problemlidir. “Çözüm yöntemlerinin tartışılması, diyalogla uzlaşmanın sağlanabilmesi için silahların susması zorunluluk arz etmektedir” tespiti, çağrıcılar beni mazur görsünler, bu arabayı atın önüne koymaktır. Kürd siyasetçileri Tarih bilincine sahiptirler, yakın tarihimiz var. Siz şöyle bir çağrıda bulunursanız, silahlar susmadan çözüm yöntemlerini tartışamayız, diyalogla uzlaşama yolları arayamayız diyorsanız silahlar susmayacaktır. Bunun tam tersi doğrudur, silahların susması ve bunun kalıcı hale getirilmesi için, çözüm yöntemlerinin tartışılması, çözüm ve diyalog kanallarının açılması lazımdır. 30 yıl (1938-68) Kürdler ne silahlı ne de siyasi mücadele verdiler Tarih bilinciyle birkaç döneme bakalım, 1938-68 arası otuz yılda Kürdler sadece silahlı mücadele vermemekle kalmadılar, bu otuz yılda siyasi mücadele de vermediler. Bu otuz yılda Türk egemenlik sisteminin Türk Devletinin yöneticilerinin bu sorunu çözmek için en ufak bir tartışma başlattıklarını, tartışma yaptıklarını söyleyebilecek olan var mıdır? Yoktur. Kürdlerin bu otuz yıllık silahlı ve siyasi sessizliğine, ortadan kaldırmaya çalışmakla, inkar ve imhayla cevap verilmiştir. 1968 -1984 arası yıllarda da Kürdler silahlı mücadele vermemişlerdir. Bu 16 yılda Kürd tarafının yaptığı nedir? Dernekler kurmuşlardır, partiler kurmuşlardır, özgürlük talebinde bulunmuşlardır. Peki, bütün bu dönem boyunca muhataplarımızın çözüm yollarını tartıştığını ya da herhangi bir çözüm önerisinde bulunduğunu bilen var mıdır? Yoktur. 1968-84 yıllarında bu konuda yapılan tek tartışma şudur; Şerafettin Elçi “ben Kürd’üm” demiştir, Ecevit’te “Kürd’üm demekte bir sakınca yoktur” demiştir. Bunun dışında Kürd-Kürdistan meselesinde sistemin hiçbir tartışması yoktur. Şimdi hal böyleyken, tarih böyleyken bu çalıştaydaki Kürd tarafının çözüm yöntemlerinin tartışılmasını diyalogla uzlaşma kanallarının açılmasını silahların susmasından sonraya bırakması çok büyük bir yanlıştır. Kürd tarafının böyle düşünmemesi lazım, bu Türk düşüncesidir. Eğer sonuç bildirisinde buna değinilecekse bunun tam tersinin söylenmesi lazım. Mahmut beyin ihtiyatlarına bu konuda katılıyorum, silahlı mücadeleyi biz burada tartışabilir miyiz, ne kadar tartışabiliriz? O ihtiyatlara katılıyorum ama şu da var, silahların susmasını biz gündeme getirmiş değiliz, on yıldır silahların susmasını ve giderek silahların bırakılmasını gündeme taşıyan PKK’dir. PKK’nin bütün yöneticileri Öcalan, Karayılan, Bayık, Kalkan hepsi çeşitli fasılalarla silahların susmasını istediklerini, silahları bırakmak istediklerini söylemişlerdir. Biz bu zemin üzerinde tartışıyoruz. Şimdi çatışmasızlık ortamı derken de bir iki konuda böyle Kürd’lere negatif ayrımcılık yapılıyor. Çatışmasızlık ortamı PKK partizanlarının artık silah sıkmadığı bir ortam değildir. 6 bine yakın PKK partizanının olduğu söyleniyor, bunların yarısından fazlası Türkiye’yle ilişkili olmayan Kürdistan parçalarındandır. 150-200 bin kilometre karelik alanda Türk devleti yarım milyona yakın silahlı güç yığmıştır. Peki diyelim ki PKK’liler hiçbir silah sıkmadılar, bu yarım milyonluk silahlı gücün bulunduğu bir ortamda Kürdistan’da şiddet ortamının kalktığını kim söyleyebilir? Gerçekten bu yarım milyon silahlı gücün gölgesinde siz kendinizi şiddetsiz bir ortamda mı hissediyorsunuz, siz kendinizi çatışmasız bir ortamda mı hissediyorsunuz? Ben kendi payıma öyle hissetmiyorum. İleri git asker, beriye git MİT, ötekine git korucu, oraya git JİTEM, böyle bir ortamda hangi Kürd, Kürdistani bilinci, tarih bilinci olan hangi Kürd kendisini şiddetsiz bir ortamda hisseder, çatışmasız bir ortamda hisseder? Gerçekçi olmak ve birazda insaflı olmak gerekir. Sınır dedikleri yerde bir dönem konuşlanan Türk Askeri sayısı iki yüz elli bin idi. Çatışmasızlık ortamı isteyenler, bu 250 bin askerin konuşlu olduğunu görmeden, onların üstünden 1500- 2000 Kürd partizanı görüp onlar silahlarını bıraksın diyorlarsa buradan çatışmasızlık falan çıkmaz. Niye Kürdistan’da ki bu korkunç, hepimizi boğan askeri yığınağın, askeri varlığın geri çekilmesini istemiyoruz? Niye silah derken sadece 3-5 bin Kürd partizanının elindeki mütevazi silahları görüyoruz, her tarafımız silah, her tarafımız cephane. Gerçekçi olmak gerçekleri görmektir. Bu mücadele tek yanlı sürdürülen bir mücadele değildir. Bu mücadele Kürdlerin başlattığı bir mücadele de değildir. Demin söyledim 30 yıl hiç sesimizi çıkarmadık, ne silahlı ne siyasi mücadele verdik, çatışmasızlık ortamı geldi mi? 12 Mart, 12 Eylül, ara dönemler, bütün bunların hepsinde bize silah dayatılmadı mı? Ölüm korkusu duymadan Kürdistan’ın hangi sokağında hangi Kürd yurtseveri gönül rahatlığıyla dolaşabiliyor? PKK silahlı mücadele başlatmadan önce de ben hiçbir dönem ülkemde gönül rahatlığıyla dolaşamadım, hiçbir dönem burada çatışmasızlık ortamında, bir şiddetsizlik ortamında olduğu hissine kapılmadım. Onun için çatışmasızlık, şiddetsiz bir ortam deyince bunu çift yönlü düşünmek lazım, Kürdlere karşı negatif ayrımcı bir bakışla silah derken sadece birkaç bin Kürd partizanının elindeki silahları görmek gerçekçi de değildir devrimci de değildir. Çözüm üretmez eğer böyle bakarsak. Af mücrimlere istenir, biz genel af talebine sahip değiliz İki üç nokta var bitiriyorum hemen. Şimdi genel af talebi var, dün de konuşmacılardan biri özellikle PKK dışı çevrelerin Öcalan’ın serbest bırakılması için çağrıda bulunmaları gerektiğini söyledi. Biz TEVKURD olarak genel af talebine sahip değiliz. Biz zindandaki, dağlardaki, yurtdışında ikame etmeye zorlanan hiçbir Kürd politikacısını mücrim olarak görmüyoruz. Af mücrimlere istenir, biz genel af talebine sahip değiliz. TEVKURD’ ÜN talebi şudur, zindandaki bütün siyasi tutuklular serbest bırakılmalıdır. Devlet’in bunu genel Af olarak formüle edip etmemesi devlet’in işidir. Biz kendi işimizi yapacağız. Devlet kendi işini yapacak. Ben yıllardır Avrupa’da yaşamaya mahkum edilmiş hiçbir Kürd siyasetçisi için af talebinde bulunmadım, bulunamam çünkü onlar mücrim değil, onlar yurtsever Kürdistanlı siyasetçilerdir, onun için eğer çalıştayımız bu konuda bir şey diyecekse? Birincisi Kürdistan’daki bütün siyasi tutukların koşulsuz serbest bırakılmasını talep etmelidir. İkincisi siz PKK silahlı mücadele yapmasın diyorsanız Partiya Karkerên Kürdistan var, Partiya Sosyalist a Kürdistan var, Partiya İslami Kürdistan var, bunların açık alanda siyasal mücadele yapmalarının yolunu açacak mısınız açmayacak mısınız? Siz bu yolları açmazsanız bu çatışmasızlık ortamını nasıl kalıcı hale getireceksiniz? PKK, PSK, PRK, Kürdistan Komünist Partisi kendi siyasi programını açık alanda savunamıyorsa siz onları şiddete mahkum ediyorsunuz. O zaman çalıştayımız Kürdistanlı bütün siyasi partilere, bütün siyasi kadrolara serbest siyaset hakkını savunmalıdır. Bunun yolu genel af değildir, bunun yolu bu tarafı anlamaktır. Kürd tarafını, Kürdistani tarafı anlamaktır. Çalıştayımız muhataptır, peki bunun muhatabı kimdir? Muhatap meselesi çok ciddi bir meseledir, muhataplık konusunda da Kürdlere negatif ayrımcılık yapılıyor. Kürdlerin bir devleti yoktur, Kürdlerin siyasi örgütleri vardır. Evet, Kürd hareketinin en önemli eksikliğidir bir ulusal temsil kurumu yaratamamak. Bir ulusal temsil kurumu üretememek Kürd tarafının, Kürd siyasetinin en önemli problemidir. Kürd siyaseti bunu çözmelidir. Bir de şunu niye kimse sormuyor, bizim muhatabımız kimdir? Türk Devletinin derini midir muhatabımız, Türk Devletinin yüzeyi midir muhatabımız, Milli Güvenlik Kurulu mudur, CHP’midir, AKP’midir, MHP’midir? Karşımızda bir devlet var ve bu devletin bize muhatap olarak gösterebileceği bir yer yok, gösterdiği bir yer yok şimdiye kadar. Diyelim ki AKP bir yasa çıkardı, yarın CHP hükümete geldi bu yasayı ortadan kaldırdı. Her şeye karşılıklı bakılmalı ve artık Kürd tarafı kendisine güvenli olmak zorundadır. Çalıştayımız muhataptır, peki bunun muhatabı kimdir MGK mıdır, derin devlet midir, yüzeysel devlet midir, öteki midir, beriki midir? Kürd siyasetçileri kendilerine güvenle siyaset yapmalıdırlar. Çatışmasızlık ortamının kalıcılaşmasının tek yolu da Kürd siyasal hareketlerinin bu özgüvenle davranmalarıdır. Bu öz güvenle davrandığımız ölçüde siyasal programımızı açık alanda silahsız siyasal mücadeleyle yürütebildiğimiz oranda bu ortam sağlanabilir. Kürd hareketi de günümüzde artık siyasal taleplerini siyasal programını silahsız siyasal mücadele ile de yürütebilecek, bunu muhataplarına kabul ettirebilecek birikime, kadrolara ve genişliğe sahiptir. Çatışmasızlık ortamının garantisi de bence budur. Teşekkür ediyorum. SONUÇ BİLDİRİSİ ÜZERİNE Birincisi Kürd coğrafyası gibi belirsiz kavramlardan vazgeçip doğrudan Kürdistan dememiz gerektiğini düşünüyorum. Konuşmamda nedenlerini belirtmiştim. İkincisi “PKK’nin siyasal yaşama katılmasının önündeki engellerin kaldırılması bölümünde” PKK kalabilir, PKK ve tüm Kürdistani örgütler dememiz lazım. Açık alanda siyaset yapma hakkını PKK için istiyoruz da PSK için, PRK için KKP için istemiyor muyuz? Bütün Kürdistani örgütlerin açık alanda siyasal mücadele vermelerinin önündeki engellerin kaldırılmasını istemeliyiz. Aynı şey son paragrafta “PKK, DTP, A.Öcalan, sivil toplum örgütleri, kanaat önderleri” olarak geçmiş. DTP’nin dışında da Kürd partileri var. O partileri de zikretmemiz lazım. Öyle bir metin olmuş ki Kürdistan’daki sivil toplum örgütlerinin söylediklerini dikkate alalım ama siyasi örgütlerin söylediklerini dikkate almayalım gibi olmuş. Oraya diğer Kürd, Kürdistani partileri de eklemek lazım. Öcalan’ın üzerinde çalıştığı yol haritası konusunda, önümüzde olmayan bir yol haritası konusunda nasıl düşünce belirtilebilinir? Böyle bir çalışma olduğu söyleniyor, bunu biliyoruz. Ama bu yol haritası önümüzde değil. Bu yol haritası belki benim burada söylediklerimden çok daha radikal şeyler söyleyecek ben destekleyeceğim, siz karşı çıkacaksınız. Belki de bu yol haritası benim hiçbir şekilde desteklemeyeceğim bir yol haritası olacak. Yani önümüzde olmayan bir şey için nasıl bir kanaat belirtebiliriz? Sonuç Bildirisi’ndeki bu ifade bence yeterlidir: “Öcalan, PKK, DTP, diğer Kürd partileri, sivil toplum örgütleri, kanaat önderleri kısaca bütün Kürdleri dikkate almayan ya da muhatap almayan bir çözüm, çözüm değildir.” Bu ifadeden sonra önümüzde olmayan bir harita hakkında düşünce belirtilmesinin doğru olmadığını düşünüyorum. * Fuat Önen, Demokratik Toplum Kongresi Çalıştayı, Diyarbakır, 25-26 Temmuz 2009 www.aslankaya-baz.net
Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.