Siyaset

Demokrasi inancı-2

James W. Ceaser · 08.01.2006 · 2 görüntülenme

Batı kendine de baksın Pratikte siyasi değerlendirme yapabilmek açısından hiçbir şey, köktendincilik-demokrasi ikileminin hakikaten de bazılarınca iddia edildiği kadar içinden çıkılamaz olduğunu saptamak kadar önemli değil. Acı gerçek şu ki, bugün Batı'da bu konuyu hakkıyla tartışmak neredeyse imkânsız hale gelmiş durumda. Nedeni hiç de Ortadoğu'nun ya da İslam'ın gerçekleriyle değil; tamamen bizim toplumlarımızda inancın siyasetteki rolüne ilişkin süregiden tartışmayla ilgili. Günümüzde Müslüman ülkelerdeki din olgusuna ilişkin olarak yapılan değerlendirmeler, bazılarının Batı'daki kuramsal din tartışmasında puan kazanma çabalarını örtbas etmekte kullandıkları bir kılıftan öteye gitmiyor. Müslümanlardaki din sorununu tartışmaya başlamadan önce, kendi din sorunumuzla yüzleşmemiz gerekiyor. Batı'nın dinle sorunu, 11 Eylül olaylarına yönelik yaklaşımında belirginleşti. Olup bitenlerin anlamını bir çerçeveyi oturtmak ilk olarak ABD Başkanı sıfatıyla George Bush'a düştü. Bush, saldırıları bir 'savaş'ın parçası olarak nitelemekte gecikmedi. Birçok kişi bu nitelemeden rahatsızlık duydu. Savaşsa kime ve neye karşı bir savaş? Bush, düşmanı 'teröristler' ya da 'kötücül güçler' gibi geniş bir çerçevede tanımladı, köktendinciler lafını ağzına almadı. Teröristlerin hepsi Müslüman olduklarına ve eylemlerini açıkça İslam adına yaptıklarını söylediklerine göre Bush ister istemez din boyutunu da gündeme getirmiş oldu. Yine de, tehdidin 'İslami aşırılıkçılığın bir kanadı'ndan kaynaklandığını savunarak teröristleri, Müslümanların tümüyle özdeşleştirmekten özenle kaçındı. "Bizimkisi bir dine, İslam inancına karşı bir savaş değil." Bush, düşmanı özgürlükçü rejim karşıtlığı temelinde tanımladı. Ona göre düşmanlarımız "Amerika'nın savunduğu değerlerden, demokratik biçimde seçilmiş yönetimlerden, bizim özgürlüklerimizden, inanç özgürlüğümüzden, ifade özgürlüğümüzden, oy kullanma özgürlüğümüzden, toplantı yapma özgürlüğümüzden, farklı görüşleri savunma özgürlüğümüzden nefret ediyorlar"dı. Bush'un demokrasi ve özgürlük savunusu, gerek insani, gerekse dini evrensel ilkelere dayandırılıyordu. Söz konusu dini ilkeler mezhepçiliği dışlayıcı bir bağamda dile getiriliyordu: "Amerikalılar özgür insanlardır, özgürlüğün her bireyin hakkı ve her ulusun geleceği olduğunu bilirler. Üstüne titrediğimiz özgürlük, Amerika'nın dünyaya armağanı değil, Tanrı'nın insanlığa armağanıdır." Bush'un çatışmayı algılayışına ve Batı'yı nitelendirişine karşı güçlü bir tepki oluştu. Teröristlerin özgürlüğe karşı olduğunu yadsıyan yoktu, ancak birçoklarına göre İslam dünyasını kışkırtan ve çatışmaya uzun vadeli bir çözüm bulunmasını engelleyen olgu, ABD'nin kendi köktendinciliğiydi. Bu görüşe göre hakikaten de temel değerler arasında bir çatışma söz konusuydu, ama bu çatışma liberal demokrasi ile düşmanları arasında değil iki dini köktencilik arasındaydı: Hıristiyan köktendinciliği (Amerikan tarzı) ve İslami köktendincilik. Bariz biçimde farklı ve çatışır nitelikte olmakla birlikte, bir anlamda bu iki köktendincilik birbirinin aynıdır. Çünkü her ikisi de 'köktendincilik'tir. Dolayısıyla günümüz dünyasındaki en önemli bölünme, hem Batılı hem de Müslüman toplumlar için söz konusudur ve bu bölünme de dini köktenciler ile diğerleri arasındadır. Bu son görüş, özellikle Avrupalı aydınlar arasında epey destek buldu. Fransız düşünürü Jacques Derrida'nın 11 Eylül sonrası dünyada dilden dile dolaşan değerlendirmesine göre dönemin uluslararası ortamı ancak, 'iki politik teolojinin çatışması' olarak nitelenebilirdi. Bunlardan biri, kendilerini 'İslami köktenciler' diye tanımlayanlardan oluşuyordu. Diğeri ise Amerika'da kök salmıştı; bu ülke hukuki açıdan kilise-devlet ayrılığına dayandırılmış olsa da 'liderlerinin kökeni kutsal kitaba (öncelikle Hıristiyan) dayalı söylemleri üzerine kurulmuş dini bir kültür'e sahipti. Bu iki köktencilik arasındaki bir tür özdeşlik söz konusuydu. Bu özdeşlik de 'Bush ve Bin Ladin' sloganıyla ifade ediliyordu. İki türünde de köktenciler, tüm dindaşları adına konuşmuyordu. Derrida'ya göre İslami köktenciler, İslam'ın özünü temsil etmiyordu. 'Tıpkı bütün Hıristiyanların ABD'nin köktenci Hıristiyan dini inancıyla kendilerini özdeşleştirmediği gibi.' Artık Batı'dan üç aşağı beş yukarı ortak değerler üzerine kurulu bir bütün olarak söz edilemezdi. Bunun yerini köktenciler ile diğerleri arasındaki daha belirleyici ayrım almıştı. Söz konusu ayrımın bir yanında Amerika ve Kaide, diğer yanında Avrupa ve 'ılımlı' denen diğerleri vardı. Amerika'nın dini köktencliği kısaca 'Bush' olarak ifade edilebilirdi. 'Bush' ismi artık Avrupa için bir kişiden ziyade bir yaratık anlamına geliyordu. ABD başkanından neden bu denli nefret edildiğini ancak bu metafaziksel kavram açıklayabilir. Derrida'nın çizdiği Amerika imajı, Avrupalı aydınların geçen yüzyıl boyunca çizdiği Amerika imajından çarpıcı biçimde farklı. Geçen yüzyılda, vurgu hep Amerika'nın dur durak bilmez modernleştirici etkisindeydi. Amerika geleneklere aldırış etmediği için yerden yere vurulurdu. Modernleşmenin buldozeriydi Amerika; mimariden gastronomiyi, dine kadar her alanda geçmişi söküp atıyordu. 100 yıl kadar önce Max Weber, geniş beğeni toplayan 'Protestan Etiği ve Kapitalizmin Ruhu' adlı kitabında, modernliği 'demirden kafes' olarak niteliyordu; içinde kala kala 'miyadını doldurmuş dini inançlar' kalmıştı. Modernliğin itici gücü 'sekülerleşme' süreciydi; bu süreçte din toplum ve kültür üzerindeki gücü aşamalı olarak azalıyordu. Weber'e göre sürecin başını çeken ülke Amerika'ydı; ülkede, 'refah arayışı, dinsel ve ahlaki anlamlarından sıyrılıp büsbütün bayağı tutkularla özdeşleşmişti.' 19'uncu ve 20'inci yüzyıllarda Amerika'yı eleştirenlerin hepsi, hatta çoğu, dindar değildi. Ama hemen hemen tümü, Amerika'yı geleneğin düşmanı olarak görüyordu. 20'nci yüzyılın en etkili düşünürü Martin Heidegger, 'Amerikancılığı' soyut bir kavram olarak ele alıp 'çağımızın giderek güçlenen canavarlığının henüz bütün dişlerini göstermemiş özü' olarak niteliyordu. Heidegger'e göre Avrupa (öncelikle Almanya) 'dev bir kıskaç'taydı; Amerikancılık ve Bolşevizmin modernist ideolojileri arasında sıkışıp kalmıştı. Bu ideolojiler, aralarındaki farklılıklara karşın, 'metafizik açıdan bakıldığında aynı ürkütücü teknolojik çılgınlığı ve aynı denetimsiz insani sömürüyü' temsil ediyordu. Günümüzde ise Avrupalı aydınların Amerika'ya yönelik eleştirilerinde, Avrupa'yı tehdit eden güç dinden kaynaklanıyor. Avrupa'yı kıskaca alan ise iki köktenci akım. Birçok Avrupalı aydın Amerika'yı hâlâ bazı alanlarda fazla modern olduğu için yerden yere vursa da asıl eleştiri Amerika'nın yeterince modern olmadığı yönünde. Amerika'nın çağdışı bir ulus kavramına takılıp kaldığı, insanın doğuştan gelen hakları bulunduğu inancından hâlâ vazgeçmediği, dinden güç almakta beis görmediği söyleniyor. Buna karşılık Avrupa kültürü ve siyasetinin din sonrası bir anlayışa geçtiği belirtiliyor. Bu anlayışa göre resmi bir konuşmada Tanrı'nın yarım ağızla anılmasının bile gerçek demokratik siyaset pratiğini tehlikeye atabilir. Modern filozoflar, bu din sonrası anlayışı dünyada yeni bir üçüncü gücün, demokrasi yayabilecek tek gücün özü olarak görüyor. Günümüzde, Avrupa geleceğe giden yolda başı çektiğine eskisinden daha fazla inanıyor. Avrupa düşüncesindeki bu değişim, ilk bakışta, Batılı mirasın değerli bir parçasına sırt çevirerek gelenekle bağını kopartan güç konumuna Amerika'yı değil Avrupa'yı getiriyor. Buna karşılık Batı Avrupalı düşünürler, şaşırtıcı bir biçimde, bu değişimi, bir kopma ya da sapma olarak değil, tam da geleneklerinin bir uzantısı olarak görüyor. Bir zamanlar Aydınlanma'nın hain evladı olmaktan gurur duyan Derrida'cılar, bugün geçkin bir burjuva ortodoksluğunun kucağına oturmuş durumda; üstelik tam da Derrida'nın sözleriyle, Aydınlanma'nın, 'din doktrinine vurduğu bütünüyle özgün damga'yla halvet olarak; bir başka deyişle dinin hiçbir rol oynamadığı siyasi bir sistem ve toplum kültürü. Amerika ile Avrupa arasında günümüzdeki farklılığa ilişkin bu analiz, tuhaf bir biçimde, Alexis de Tocqueville'in 18'inci yüzyıldaki duruma ilişkin betimlemesiyle koşutluk sergiliyor. Tocqueville, o dönemde 'dindışılığın' Fransa'da henüz halk nezdinde olmasa da aydınlar arasında 'baskın ve yaygın tutku' haline gelmesini, Aydınlanma düşünürlerinin etkisine bağlar. Ama Tocqueville, Aydınlanma'nın izleyebileceği tek yolun bu olmayabileceğini belirtip başka bir seçenekten söz eder: Aydınlanma'nın Amerika'da görülen ikinci versiyonu. Bu versiyonda, 'dinsel ruh'a 'özgürlük ruhu' katılmıştır. Amerika'nın dindarlığı istisnaidir, ancak bu istisnailik, liberal demokrasinin yayılmasında üstünde durmaya değer bir model sunmaktadır. Derrida'ya göre ise Amerikan istisnailiği, bir kâbustur ve demokrasinin geleceğine yönelik vahim bir tehdittir. Çifte köktencilik tezinden 11 Eylül sonrasının sorunlarına nasıl yaklaşılacağına ilişkin bir teori geliştirildi. Müslüman halklar ile Batı arasında bir uzlaşma sağlanacaksa, din sonrası ulusların keşfettiği modele başvurulmalıydı. Yapıcı diyalog Batı'nın köktencilikten arınmış kesimiyle, Avrupa'yla kurulabilirdi ancak. İki köktencilik, olsa olsa birbirini tahrik eder, karanlık bir ovadaki cahil cühela sürüleri gibi savaşıp dururdu. Din sonrası toplumlar, demokrasiyi yaymanın anahtarını da elinde tutuyordu. Demokrasi, Amerika'nın çabaladığı gibi, evrensel bir standart temeline oturtulmaya girişilirse asla yayılamazdı. Çünkü bu standart, Amerikan köktenciliğinin dışavurumlarından biriydi yalnızca. Halihazırda Avrupa'nın en önemli düşünürü sayılan Jürgen Habermas'a göre, demokrasi farklı bir 'evrenselcilik'ten güç alarak yayılmalıdır. Çağdaş Avrupa felsefesinde ifadesini bulan bu evrensellik, "bir eşitlik gerektirir... Öyle bir eşitlik ki bir tarafın görüşü, öteki tarafın görüşüyle bir etkileşime girebilmek için esneklik gösterebilmeli, her iki görüş de eşit sayılabilmelidir." Diğer kültürler de kendilerini Avrupa'nın kanatları altındaki bu evrenselciliğe uyarlamalıdır. Fransa'nın önde gelen sosyal bilimcilerinden Pierre Rosanvallon, Habermas'ın doktrinini bir adım öteye taşıyarak, Amerika'nın 'dogmatik evrenselciliği' ile Avrupa'nın pragmatik ya da 'deneysel evrenselciliği' arasındaki farka dikkat çekiyor. Rosanvallon'a göre dogmatik evrenselciliğin alameti farikası 'doğasından gelen safdilliğinin tahammül edilmesini daha da zorlaştırdığı bir kibir' iken, pragmatik evrenselcilik hiçbir mutlak iddia da bulunmaz. "Uluslar arasında eşitlikçi bir diyalog başlatılmasına elverişli" tek evrenselcilik Avrupa'nınkidir. Fikirler, doğdukları yerden başka yerlere yayılabilir ve Avrupalı birçok düşünür, ABD'nin köktenciliğinden vazgeçmeye ve 'Avrupa felsefesi'ni benimsemeye ikna edilebileceği umudunu taşıyagelmiştir. Hiç kuşku yok ki, Hollywood seçkinlerini de arkalarına alan birçok Amerikalı aydın da, 'iki köktendincilik' tezinin bir versiyonuna kendini kaptırmıştır. Bizim 'köktendinciliğimiz'in tehlikelerine ilişkin benzer uyarılar, daha 11 Eylül'ün ilk dakikalarından itibaren dile getirilmiştir. (ABD'deki Virginia Üniversitesi'nde öğretim üyesi, ABD dergisi, 7 Kasım 2005)  radikalAkt: F.D

İlgili

Yorumlar (0)

Henüz yorum yok — ilk yorumu siz yapın.